7.BÖLÜM Aleni Davet: Efendimizin Peygamberliğini Açıklaması - Fahr-i Kainat Efendimiz H.Z MUHAMMED (s.a.v)
Dervişler.Net Anasayfa

Forumda toplam 25.033 konu paylaşıldı... Bu konulara toplam 145.572 yorum yapıldı. Bugün 0 konu ve 0 ileti gönderildi.. Toplam : 22885 üyeli aileyiz.
Dervişler Mekanında, 7.BÖLÜM Aleni Davet: Efendimizin Peygamberliğini Açıklaması, konusunu okuyorsunuz... Bu konu 6649 defa okundu.İsim benzeri konuları sayfanın altından takip edebilirsiniz.
Hayırlı paylaşımlar diliyoruz. Aradığınız konuyu bulamadıysanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. Yazı alıntılarında kaynak(www.dervisler.net) gösterilmesi rica olunur.

Dervişler Mekanında paylaşılan en güzel konu:{7.BÖLÜM Aleni Davet: Efendimizin Peygamberliğini Açıklaması}   Okunma sayısı 6649 defa

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Sehl

  • Dervişkolik
  • *****
  • İleti: 1.912
  • Konu: 208
  • Derviş: 2261
  • Teşekkür: 16
    • Gönül Hanesi..


PEYGAMBERLİĞİN İLÂNI VE DÂVETİN BİRİNCİ SAFHASI
 

  Bütün insanlığa hitap edecek ve bütün dünyayı kucaklayacak bir din, elbette gizli kalamazdı. Madem, insanlığı maddî manevî huzura kavuşturmak için bu din gönderiliyordu. Öyle ise açıktan açığa insanlara bildirilmesi ve tebliğ edilmesi zaruri idi.
  Cenâb-ı Hak, kâinatta her şeyi tedric kanununa bağlamıştır. Bu kanuna riâyet ve itâat etmeyenlerin zamandan alacakları cevap hiç şüphesiz muvaffakiyetsizlik olacaktır.
  Resûlullah Efendimiz de, Allah'tan aldığı talimât üzere bu kanuna riâyet etti. Üç sene müddetle peygamberliğini ve İslâmiyeti açıktan açığa kimseye bildirmedi ve anlatmadı. Tebliğinde son derece tedbirli ve ihtiyatlı davranıyor, ancak emniyet ettiği kimselere durumunu arzediyordu.
  Bu hareketiyle onun İslâma muvaffakiyet yolunu açtığını da görüyoruz. Üç senelik gizli davet devresinde birçok kimse İslâm safında yer almış ve davasına güç vermişti.
  Üç senelik devreden sonra davetin daha fazla gizli olarak devamında bir maslahat kalmamıştı. Zira, Kureyşli müşrikler tarafından her şey az çok duyulmuştu ve üstelik İslâm davası bir çok kimseyle bir derece güç kazanmıştı. Buna binâen mukaddes İslâm davasını açıklamanın ve tevhid hakikatlarını bütün âleme duyurmanın zamanı artık gelmişti.
  Yakın Akrabaları Dâvet
  Halkı, İslâma açıktan davete, nereden başlayacağı Resûl-i Ekreme bizzat Cenâb-ı Hak tarafından vahiy ile bildirildi:
  "Önce en yakın akrabâlarını azaptan sakındır." 207
  Resûl-i Ekrem, bu işe girişmenin kolay olmayacağını biliyordu. Bu sebeple bir müddet evinden çıkmadı. Bu esnada birgün Hz. Ali'yi yanına çağırarak şöyle dedi:
  "Yâ Ali, Cenâb-ı Hakkın, yakın akrabamı azabla korkutmamı emir buyurması, bana çok güçlük verdi.
  Ben iyi biliyorum ki, ne zaman onlara bu işi açmaya kalksam; onların beni, hoşlanmadığım birşeyle ithama kalkışacaklarını göreceğim."
  Görülüyor ki, Resûlullah Efendimiz, dâvâsını açıktan açığa akrabalarına anlatmaya kalkıştığı takdirde onların ithâmlarına maruz kalacağı edişesini taşıyordu. Bunun için de bir müddet evine kapanıp, düşünmeyi uygun görüyordu. Hatta onun uzun müddet evinden çıkmadığını gören, başta Hz. Safiyye ile diğer halaları, durumunu öğrenmek için ziyâretine geldiler. Efendimiz onlara,
  "Benim hiçbir şeyden şikâyetim yok. Rahatsız falan değilim. Fakat Allah, bana yakın akrabamı, azabla korkutmamı emretti. Abdülmuttaliboğullarını toplayıp, onları Allah'a îmâna davet etmek istiyorum" dedi.
  Halaları,
  "Dâvet et, ama sakın, onlardan Ebû Leheb'i dâvet edeyim deme. Çünkü o, senin dâvetine asla icabet etmez" diye konuştular. Sonra da,
  "Biz nihâyet kadınız" diyerek Resûlullahın yanından ayrıldılar.
  Dâvâsını açıklama emrini alan Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hazret-i Ali'ye şu emri verdi:
  "Bize sadece bir kişilik et yemeği yap ve bir kap da süt doldur. Sonra da Abdülmuttaliboğullarını topla, onlarla konuşacağım. Emrolunduğum şeyi onlara bildireceğim."
  Hazret-i Ali, emri derhal yerine getirdi.
  Sabah olunca, Ebû Talib'in evinde, dâvet edilmeyen Ebû Leheb de dahil, bütün amcaları ile birlikte ikisi kadın kırk beş kişi toplandı.
  Bir Mû'cize
  Kapta bulunan et bir kişilikti. Sadece bir insanı doyuracak kadardı. Kaptaki süt de o kadardı.
  Resûl-i Ekrem, eti parçaladı ve ziyâfette bulunanlara,
  "Bismillah, buyurun" dedi.
  İstisnasız davette bulunanların hepsi o bir parça etten doyasıya yediler. Bir de ne görsünler, çok az eksilmiş haliyle et yine yerinde duruyor. Hayrette kaldılar.
  Kaptaki sütü içmeye başladılar. Kanasıya içtiler ve sütün eksilmediğini gördüler. Şaşırdılar!
  Yemek yendikten sonra Peygamber Efendimiz, söze başlamak üzere iken, Ebû Leheb müdâhale etti ve topluluğa hitaben şöyle dedi:
  "Şimdiye kadar böyle bir sihir görmedik. Arkadaşınız sizi büyük bir büyü ile büyüledi." Sonra da Kâinatın Efendisine hakarette bulunacak kadar ileri gitti ve topluluğu dağıtmak için ileri geri konuştu.
  Peygamber Efendimiz, konuşmaya fırsat bulamadan davettekiler dağıldılar.
  Resûl-i Ekrem, neticesiz kalan bu ziyafetten sonra, ikinci bir ziyafet daha tertipleyerek yine Hazret-i Ali vasıtasıyla yakın akrabalarını bir araya topladı. Yemek yendikten sonra, ayağa kalktı ve şöyle bir giriş yaptı:
  "Hamd yalnız Allah'a mahsustur. Ben de Ona hamdederim. Yardımı ancak Ondan isterim. Ona inanır, Ona dayanırım. Şeksiz şüphesiz bilmekle beraber size de bildiririm ki, Allah'tan başka ilâh yoktur. O birdir, eşi ve ortağı yoktur."
  Sonra da maksadını şöyle açıkladı:
  "Herhalde otlak aramaya gönderilen bir kimse, gelip âilesine yalan söylemez. Vallahi, ben bütün insanlara yalan söylemiş olsam(!) yine size karşı yalan söylemem. Bütün insanları kandırmış olsam, yine sizi aldatmam.
  Sizi Ondan başka ilâh olmayan Allah'a îmâna dâvet ediyorum. Ben de Onun, hususan size ve umumî olarak da bütün insanlığa, gönderdiği Peygamberiyim."
  Maksadını böylece hülâsa eden Resûl-i Ekrem Efendimiz sözlerine şöyle devam etti:
  "Vallahi siz, uykuya daldığınız gibi öleceksiniz, Uykudan uyandığınız gibi de diriltilecek ve bütün yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz. İyiliklerinizin karşılığında iyilik, kötülüklerinizin karşılığında da ceza göreceksiniz. Bu da, ya devamlı Cennette veya temelli Cehennemde kalmaktır. İnsanlardan âhiret azabıyla korkuttuğum ilk kimseler sizlersiniz."208
  Peygamber Efendimiz konuşmasını bitirince, Ebû Talib ayağa kalktı ve şöyle dedi:
  "Sana, severek ve candan yardım edeceğiz. Öğütlerini benimsedik ve kabullendik. Sözlerini de tasdik ettik. Bu toplananlar senin atanın oğullarıdır. Ben de haliyle onlardan biriyim. Senin istediğin şeye, onlardan koşacak olanların and olsun ki en çabuğu da benden başkası değildir.
  Sen, emrolunduğun şeye devam et. Vallahi, etrafını kuşatıp seni korumaktan bir an dahi geri durmayacağım. Nefsimi Abdülmuttalib'in dinini bırakmak hususunda bana itaat eder bulmadım. Artık, ben onun öldüğü dinde öleceğim."
  Diğer amcaları da bu sözleri tasdik ettiler ve Efendimizin hoşlanmayacağı hiçbir şey söylemediler. Sadece biri müstesna: İslâm dâvâsının başından beri muhalifi bulunan Ebû Leheb. Ortaya atıldı ve şöyle dedi:
  "Ey Abdülmüttaliboğulları, bu vallahi bir kötülüktür. Başkaları onun elini tutup bundan alıkoymadan önce, siz onun ellerini tutup bundan vazgeçirin. Eğer, siz bugün ona itâat edecek olursanız, zillet ve hakarete uğrarsınız ve onu muhafaza etmeye kalkışırsanız, öldürülürsünüz."
  İslâmın bu azılı düşmanına cevap, Peygamber Efendimizin kahraman halası Hz. Safiyye'den geldi:
  "Ey kardeşim! Kardeşinin oğlunu ve onun dinini yardımsız, hor ve hakir bırakmak sana yaraşır mı? Vallahi, bugün yaşayan âlimler, Abdülmüttalib'in neslinden bir peygamberin çıkacağını haber veriyorlar. İşte o peygamber budur" dedi.
  Ebû Leheb, kız kardeşinin bu ulvî konuşmasına küstahça şu karşılığı verdi:
  "And olsun ki, bu boşuna bir umuttur. Zaten, kadınların sözleri, erkeklere ayak bağı ve köstek mesabesindedir. Kureyş âileleri ve onlarla birlikte bütün Araplar ayaklandığı zaman, onlara karşı koyacak bizim ne kuvvetimiz var? Vallahi, biz onların yanında yutulacak bir lokma gibiyiz."
  Ebû Leheb'in bu konuşmasından Ebû Talib fazlasıyla rahatsız oldu:
  "Ey korkak," dedi, "vallahi biz sağ oldukça, ona yardım edeceğiz ve onu koruyacağız."
  Sonra da Resûl-i Ekrem Efendimize dönerek,
  "Ey kardeşim oğlu! Dâvet etmek istediğin zaman bilelim; silahlanıp seninle birlikte ortaya çıkarız."209
  O âna kadar sadece konuşulanları dinleyen Peygamber Efendimiz, ayağa kalkarak şöyle bir konuşma yaptı:
  "Ey Abdülmuttaliboğulları! Vallahi, Araplar içinde benim size getirdiğim, dünya ve âhiretiniz için hayırlı olan şeyden daha üstün ve hayırlısını kavmine getirmiş başka bir kimse bilemiyorum. "Ben, sizi dile kolay gelen, mizanda ağır basan iki kelimeye davet ediyorum ki; o da: "Eşhedü en lâ İlâhe İllallah ve eşhedü enne Muhammede'n-Resûlullah [Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed 'in, Onun resûlü olduğuna şehadet ederim] demenizdir."
  Sonra da,
  "O halde, hanginiz bu yolda bana icabet ederek, vezirim ve yardımcım olur?"210 diye sordu.
  Kimseden ses çıkmadı. Bütün başlar öne eğildi. Gözler, Peygamberimize bakacak takatı kendilerinde bulamıyorlardı. Sadece biri vardı, Resûlullahın mübârek gözlerine dikkatle bakan. Bu, henüz 12-13 yaşlarında bulunan Hz. Ali idi. Ayağa kalktı. Fakat, Peygamberimiz ona,
  "Sen otur" dedi.
  Resûl-i Ekrem Efendimiz, sualini üç sefer tekrarladı. Üç seferinde de cevap sadece Hz. Ali'den geldi:
  "Yâ Resûlallah! Sana, ben yardımcı olurum. Her ne kadar bunların yaşça en küçüğü isem de." 211
  Bu söze kimisi dudak büktü, kimisi hayret etti, kimisi de alaylı alaylı gülümsedi: Sonra da hâdiseyi ciddiye almadan toplantıyı terk ettiler.
  Hz. Ali'nin küçük yaşındaki bu kahramanlık ve cesareti Nebiyy-i Muhterem Efendimizi fazlasıyla sevindirdi. Toplantıdan istediği neticeyi alamamaktan dolayı ise ne üzüldü ve ne de ye'se kapıldı. Zira, vazifesinin sadece hak ve hakikatı tebliğ etmek olduğunu biliyordu. Hidâyeti ise ancak Cenâb-ı Hak verebilirdi.

207. Şuâra Sûresi, 214
208. Taberî, Tarih: 2/217; İbni Kesîr, Sîre: 1/457-459
209. Halebî, İnsanü'l-Uyûn: 1/285
210. Taberî, Tarih: 2/217; İbni Kesîr, Sîre: 1/459
211. Taberî, Tarih: 2/217; İbni Kesîr, Sîre: 1/459
 

Konu Adresi: http://www.dervisler.net/7bolum-aleni-davet-efendimizin-peygamberligini-aciklamasi-t17144.0.html




Çevrimdışı Sehl

  • Dervişkolik
  • *****
  • İleti: 1.912
  • Konu: 208
  • Derviş: 2261
  • Teşekkür: 16
    • Gönül Hanesi..

DÂVETİN İKİNCİ SAFHASI: MEKKELİLERE SAFÂ TEPESİNDEN İLK HİTAP
 

  Tebliğ dairesi tedricen genişliyordu. Açıktan îmân ve İslâma davet, inanmış ruhları sevinci ile okşarken, şirkin kirinden kendini kurtaramamış gönülleri ise telaşa sevkediyordu.
  "Emrolunduğun şeyi, onları çatlatırcasına bildir." 212
  İlâhî fermanı gelince Fahr-i Kâinat, âdeta yerinde duramaz hale gelmişti. Hemşehrilerine maddî, manevî saâdetin yolunu bir an evvel göstermek istiyordu.
  Bu sırada, tebliğ dairesini biraz daha genişletip, Safâ Tepesinde Mekkelilere açıkça peygamberliğini ve İslâm dinini ilân etti.213
  Safâ Tepesinde yüksekçe bir taş üstüne çıkan Allah Rasûlü, Mekkelilere yüksek ve gür bir sadâ ile:
  "Yâ Sabâhâh! [Ey Kureyş topluluğu, buraya geliniz, toplanınız, size mühim bir haberim var!]" diye seslendi.
  Mekkeliler birden şaşkına döndüler. Kimdi bu haykıran? Bir tehlike ile karşı karşıya mı bulunuyorlardı? Düşmanın baskınına mı uğramışlardı? Yoksa kendilerine iletilecek çok mühim bir haber mi vardı?
  Bu seslenişe cevap vermede gecikmediler ve bir anda Safâ Tepesinin önüne toplandılar. Fakat o da ne? Seslenen "Muhammed ü'l-Emîn" dedikleri zâttı. Acaba ne istiyordu? Nelerden haber verecekti? Neler söyleyecekti?
  Merakla,
  "Ey Muhammed ! Bizi buraya niçin topladın? Neyi haber vereceksin?" diye sordular.
  Resûl-i Ekrem, haberini vermekte gecikmedi. Zihinlerin kendisine bütün dikkatiyle yöneldiği, gözlerin hayretli bakışlarıyla üzerine toplandığı, bütün kulakların pür dikkat kesildiği ve herkesin merakla beklediği bir anda, mantıkî delilerle dolu şu beliğ hitabeyi irad etti:
  "Ey Kureyş topluluğu! Benimle sizin benzeriniz; düşmanı görünce âilesine haber vermek için koşan ve düşmanın kendisinden önce varıp âilesine zarar vermesinden korkarak, "Yâ sabahâh!" diye haykıran bir adamın benzeri gibidir.
  Ey Kureyş topluluğu! Size bu dağın ardında veya şu vadide düşman atlıları var. Sabaha veya akşama, üzerinize hücûm edeceklerini söyleyecek olursam, bana inanır mısınız?"
  O âna kadar "Muhammed ü'l-Emîn" dedikleri, kendisinden yalan nâmına bir tek şey işitmedikleri, hakikatın dışında hiç bir şey duymadıkları Resûl-i Ekreme hep bir ağızdan,
  "Evet," dediler, "biz senin doğruluğunu tasdik ederiz. Çünkü, şimdiye kadar sende doğruluktan başka bir şey görmedik. Sen yanımızda yalan ile itham edilmiş bir insan değilsin."
  Bu umumî hitabından sonra Resûl-i Ekrem, Kureyş kabilelerinin her birini kendi adlarıyla çağırdı ve konuşmasını şöyle sürdürdü:
  "Öyle ise, ben size, önünüzde gelecek büyük bir azabın bildiricisiyim. Yüce Allah, bana, 'En yakın akrabalarını âhiret azabıyla korkut' emrini verdi. Sizi 'Allah bir, Ondan başka İlâh yok' demeye davet ediyorum."Ben de Onun kulu ve resûlüyüm. Eğer, dediklerimi kabul ederseniz, Cennete gideceğinizi taahhüd ve tekeffül edebilirim. Şunu da bilin ki; siz 'Allah bir, Ondan başka ilâh yok' demedikçe, size ben ne dünyada, ne de âhirette bir faide temin edemem."214
  Resûl-i Kibriyâ Efendimizin akıl, kalb ve ruhlara hitap eden konuşması karşısında Ebû Leheb şaşkına döndü. Eline bir taş aldı ve Kâinatın Efendisine doğru fırlatarak,
  "Helâk olasıca! Bizi bunun için mi çağırdın?" diye âdice bağırdı.
  Bundan başka, o anda dinleyenlerden hiçbir muhalefet gelmedi. Sadece fısıltı halindeki konuşmalarıyla dağıldılar.
  Bu hareketleriye Ebû Leheb, artık İlâhî nefret ve azabı haketmiş oluyordu. Resûlullaha olan şiddetli düşmanlığı, bitmez kin ve nefreti kendisine pahalıya mal oldu. Çünkü, Cenâb-ı Hak, inzâl buyurduğu Tebbet Sûresiyle korkunç âkıbetini şöyle haber veriyordu:
  "Kahrolsun Ebû Leheb! Zâten kahrolup gitti. Ne malı, ne de kazandıkları ona fayda vermedi. Yakında alevli bir ateşe girecek. Karısı da odun hamalı olarak beraber girecek. Boynunda ise bükülmüş bir ip olacak." (Leheb: 111/1-5)
  Muhalefet eden kim olursa olsun, Allah nûrunu tamamlayacaktı.
  Bu sebeple de, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, kendisine karşı yapılan çirkin hareketlerden asla sarsılmıyor, yılmıyor ve yoluna son derece temkinli ve vakarlı bir şekilde devam ediyordu.
  Peygamber Efendimize Revâ Görülen Eziyet Ve Hakaretler
  Resûl-i Ekrem Efendimiz, Safâ Tepesinde açıktan açığa peygamberliğini ilân ettikten ve halkı İslâma davette bulunduktan sonra Kureyşli müşrikler eziyet ve hakaretlerini su yüzüne çıkardılar ve kat kat artırdılar.
  Peygamber Efendimiz, onları "Tevhid"e çağırıyordu. Onlarsa, "Atalarımızın dini" dedikleri putperestlikte ve şirkte direniyorlardı.
  Efendimiz, onları fazilete, dünya ve âhiret saâdetine dâvet ediyordu. Onlar ise, yarasanın ışıktan kaçması gibi, faziletten ve saâdetten uzak durmaya çalışıyorlardı.
  Kâinatın Efendisi, onları insanca yaşamaya, insan haysiyet ve kudsiyetine yakışır davranışlarda bulunmaya çağırıyordu. Onlar, insanın şeref ve haysiyetini rencide edip ayaklar altına alıcı çirkin ve rezil hareketler içinde, günlerini gün etmeye uğraşıyorlardı.
  Resûl-i Ekrem, onlar için ebedî saâdet, bekâ, likâ, Cennet istiyor ve onları bu eşsiz nimetleri kazanacak amellerde bulunmaya dâvet ediyordu. Onlar ise, kendilerini ebedî şekâvete, Cehenneme götürecek davranışların içinde yuvarlanıp gidiyorlardı.
  Hazret-i Resûlullah, dâveti ile, onları esfel-i safilîne düşmekten, kıymetsizlikten ve fâidesizlikten kurtarıp alâyı illiyyîne, kıymete, bekâya, ulvi vazifeleri yapabilme makamına çıkarmak istiyordu. Onlarsa tam tersine, kıymetsizlikler içinde yuvarlanmaya, esfel-i sâfilini netice verecek hareketlerde bulunmaya devam edip duruyorlardı.
  Elbette, bu istek ve yaşayışta olan müşrikler, Fahr-i Alem Efendimizin, dâvetine karşı çıkacak ve onunla amansız mücadelede bulunacak, ellerindeki bütün imkânlarla, onu tesirsiz hale getirmeye; sebat ve metanetini, cesaret ve gayretini kırmaya çalışacaklardı. Bunun için de, türlü türlü işkencelere, eziyetlere, hakaret ve su-i kastlara teşebbüs edeceklerdi.
  Şüphesiz bu durum, sadece Peygamber Efendimize mahsus değildi. Her peygamber, kendi zamanında, gönderildiği kavmi ve ümmeti tarafından nâhoş karşılanmış, hakîr görülmüş, eziyet ve işkencelere tâbi tutulmuştur. Bu ortak özellikleri yanında, bütün peygamberlerin diğer bir müşterek vasıfları da bütün bu eziyet, hakaret, işkence ve sû-i kastlara rağmen, davalarını anlatmaktan geri durmamaları, inançlarından asla taviz vermemeleri; aksine eziyet ve işkencelerin artması nisbetinde me'mur bulundukları hakikatları duyurmaya daha fazla bir aşk, şevk ve ciddiyetle çalışmış olmalarıdır.
  Fahr-i Âlem Efendimize, hakaret ve eziyet edenlerin başında Ebû Leheb ve karısı Ümmü Cemil geliyordu. Ebû Leheb, Efendimizi devamlı takip ediyor ve halkı onu dinlemekten vazgeçirmeye, zihinlerde şüphe ve vesvese meydana getirmeye çalışıyordu.
  Birgün Hazret-i Resûlullah, Ukaz Panayırında halkı Allah'ın birliğine îmâna ve peygamberliğini tasdike davet edip:
  "Ey ahali, 'Lâilâhe illallah' deyin, kendinizi kurtarın" diyordu. Peşi sıra gelen Ebû Leheb ise halka,
  "Ey ahalî! Bu yeğenimdir, yalan söylüyor, ondan uzak durun"215 diye sesleniyordu.
  Bu, ibret dolu bir tablodur: Yeğen Allah'a îmâna ve saâdete davet ediyor; öz amca ise, ona muhalefet edip, halkı onu dinlememeye çağırıyor!
  Ebû Leheb, yalnız bununla da kalmıyordu. Birgün, komşusu olan Peygamber Efendimizin kapısına pislik ve kokmuş şeyler atmıştı. O sırada Hazret-i Hamza, henüz îmân etmemiş olmasına rağmen, yetişmiş ve o pisliklerin ve kokmuş maddelerin hepsini Ebû Leheb'in başına dökmüştü.
  Komşularının yaptığı bu gibi çirkin hareketlere karşı Efendimiz, sadece;
  "Ey Abd-i Menâfoğulları! Bu nasıl komşuluk" diyerek sitem ediyor ve pislikleri evinin önünden süpürüp atıyordu.
  Kur'ân'ın, Cehennemde cayır cayır yanacağını haber verdiği bu adam, bâzan de, Kâinatın Efendisinin evini, sırf onu rahatsız ve huzursuz etmek için taşa tutuyordu.
  Ebû Leheb, Resûl-i Kibriyâya eziyet ve hakaret etmekte yalnız kalmak istemiyordu. Birgün, oğlu Uteybe'ye, ona işkence etsin diye emir verdi. Uteybe, Peygamberimizin yanına vardı. O sırada Efendimiz Necm Sûresini okuyordu. Bunu duyan Uteybe,
  "Necmin Rabbına andolsun ki, ben senin peygamberliğini inkâr ediyorum" dedi ve küstahça Kâinatın Efendisine doğru tükürdü.
  Resûl-i Ekrem, bu çirkin harekete sadece şu bedduâ ile cevap verdi:
  "Yâ Rab, ona bir itini musallat et."
  Resûl-i Ekrem Efendimizin, ne duâsı ve ne de bedduâsı Allah tarafından karşılıksız bırakılmıyordu. Uteybe'ye yaptığı bu bedduâ da bir müddet sonra gerçekleşti. Yemen tarafında Havran denilen yerde arkadaşları arasında uyurken, bir arslan gelip kendisini parçaladı!
  Duâlarının makbuliyeti de, Peygamber Efendimizin mûcizelerinin bir bölümünü teşkil eder.
  Ümmü Cemil, İslâm dâvâsının en şiddetli muhalifi ve düşmanı Ebû Leheb'in karısı idi. Kur'ân'ın tabiriyle "Cehennem oduncusu" bu kadın, İslâm daveti karşısında öylesine azmış, öylesine çılgına dönmüştü ki, Nebiyy-i Muhterem Efendimizin gidip geldiği yola, her gün bıkmadan usanmadan sert dikenli çalılar döküp saçıyor ve âdetâ bu davranışından zevk alıyordu.
  Resûl-i Ekrem (a.s.m.), Safâ Tepesinde ilk olarak, Kureyş'e açıktan İlâhî davette bulunurken, kocası Ebû Leheb, Peygamberimize çıkışmış, hatta hakaret etmiş, "Helâk olasıca, bizi bunun için mi buraya çağırdın" demek küstahlığında bulunmuş ve Efendimize doğru, yerden kaldırdığı bir taşı savurmuştu. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Tebbet Sûresini inzal buyurmuştu. Sûre, Ebû Leheb ve karısının çirkin davranışlarını ve âkibetlerini mevzu ediyordu.
  Bunu duyan Ümmü Cemil, artık yerinde duramaz oldu. Eline bir taş alarak Mescid-i Harama geldi. Peygamber Efendimiz, sadık dostu Hazret-i Ebû Bekir ile orada oturuyorlardı. Ümmü Cemil, Hazreti-i Ebû Bekir'i gördü fakat yanında oturan Kâinatın Efendisini fark edemedi, Hz. Ebû Bekir'e şöyle dedi:
  "Ey Ebû Bekir! Arkadaşın nerede? Ben işittim ki, beni hicvetmiş. Ben görsem, bu taşı onun ağzına vuracağım" dedi.
  Ebû Bekir'i gören göz, Kâinatın Efendisini göremiyor ve neticesiz geri dönüyordu.216
  Elbette göremezdi! Allah'ın hıfz ve inâyeti altında bulunan Sultan-ı Levlaki görmek, bir Cehennem oduncusunun haddine mi düşmüştü?
  Buna benzer bir hâdise de Ebû Cehil'in başına geldi. Birgün kabilesine şöyle söz verdi:
  "Vallahi, secdede Muhammed 'i görürsem, başını bu taşla ezeceğim!"
  Ertesi gün, zor kaldırabileceği büyük bir taş alarak gitti. Resûl-i Ekrem secdedeydi. Taşı kaldırıp tam vuracakken, elleri yukarıda kaskatı kesildi. Tâ Kâinatın Efendisi namazını bitirip kalkıncaya kadar. Namaz bitince Ebû Cehil'in eli çözüldü.217 Çünkü, artık ihtiyaç kalmamıştı.
  Herşeye rağmen Peygamber Efendimizi rahatsız etmekten vazgeçmeyen Ebû Cehil, yine bir gün,
  "Vallahi, Muhammed 'i secdede görürsem, boynuna basacak ve boynunu yerlere sürteceğim" diye yemin etti.
  Tam o sırada Resûl-i Kibriya Efendimiz çıka geldi. İbn-i Abbas, durumu kendilerine arzedince, birden hiddetlendi ve kapıdan girmeyi dahi beklemeden, aceleyle duvardan aşıp Mescid-i Haram'ın içine girdi. Alâk Sûresini sonuna kadar okudu ve secdeye vardı.
  Etrafta bulunanlar Ebû Cehil'e,
  "Ey Ebû Cehil, işte Muhammed !" diye seslendiler.
  Ebû Cehil'in Resûl-i Ekreme doğru ilerlemesiyle dönmesi bir oldu.
  Seyredenler şaşkınlık içinde,
  "Ne oldu, neden döndün?" diye sordular.
  Ebû Cehil, onlardan daha şaşkın bir edâ içinde:
  "Benim gördüğümü, siz görmüyor musunuz?" diye cevap verdi ve arkasından ilâve etti:
  "Vallahi, onunla benim arama ateşten bir uçurum açıldı."218
  Müşrik ileri gelenlerinin en ağır işkence ve suikast teşebbüsleri karşısında, Cenâb-ı Hak da, Sevgili Resûlünü işte böylesine koruyor ve himâye ediyordu!
  Kureyş müşriklerinin, Peygamber Efendimize eziyet, hakaret ve sû-i kastları çeşitli sûretlerde oluyordu.
  Resûl-i Ekrem, birgün Kâbe'de huşû içinde namazını edâ etmekte idi. Müşriklerden bir grub da Kâbe civarında toplanmış konuşuyorlardı. İçlerinde, Ebû Cehil de vardı. Ortaya fırlayarak topluluğa,
  "Hanginiz gidip filancalarda bugün boğazlanan devenin işkembesini ve döl eşini olduğu gibi kanlı kanlı getirip, secdede iken onun üzerine koyar?" diye seslendi.
  Gözü dönmüşlerden biri olan Ukbe bin Ebî Muayt, ortaya atıldı.
  "Ben yaparım" dedi ve oradan ayrıldı. Az sonra, ruhu kararmış bu adam, elinde deve işkembesi ile Peygamber Efendimizin yanında göründü.
  Resûl-i Ekrem, her şeyden habersiz, Cenâb-ı Hakkın huzurunda secdeye varmıştı.
  Gözü dönmüş Ukbe, getirdiği deve işkembesini iki küreği arasına koydu. Ruh ve vicdanları şirkin karanlıklarına gömülü müşrikler manzarayı kahkahalarla seyrediyorlardı.
  Muhterem babasının, müşriklerin bu âdice hareketine maruz kaldığını duyan Hazret-i Fâtıma, koşa koşa geldi. İşkembeyi tuttuğu gibi suratlarına çarparcasına müşrik gürûhuna doğru fırlattı.
  Namazını bitiren Hazret-i Resûlullahın mübârek dudaklarından,
  "Allah'ım, Kureyş'i sana havale ediyorum" cümlesi döküldü.
  Bu cümlesini üç kere tekrarladı. Sonra da müşrik elebaşlarının isimlerini teker teker zikrederek, onları da sonsuz kudret sahibi Cenâb-ı Hakka havale etti.219
  Resûl-i Ekrem Efendimize, müşriklerin yaptığı bir başka eziyet ve hakaret hâdisesini, Abdullah bin Amr Hazretleri şöyle anlatır:
  "Birgün Kureyş'in ileri gelenleri, Hıcır denilen yerde toplanmışlardı. Ben de orada bulunuyordum. Kureyşliler Allah Resûlü hakkında konuşarak şöyle diyorlardı: 'Biz bu adamın işinde sabrettiğimiz kadar hiçbir şeye karşı sabır göstermedik. Bu adam, bizi akılsızlıkla ittiham etti. Babalarımıza, dedelerimize hakaret etti. Dinimizi ayıpladı, birliğimizi bozdu, putlarımıza dil uzattı. Onun yaptığı bunca şeylere biz sabrettik.'"
  Kureyş, bunu konuşup dururken, birdenbire Allah Resûlü görünüverdi. Yürüyerek geldi. Hacerü'l-Esved'i öptü. Sonra Kâbe'yi tavaf etmek üzere yanlarından yürüyüp geçti. Bu sırada Kureyşliler kendilerine laf attılar. Allah Resûlü, son derece üzüldü. Üzüntüsünü, birdenbire değişen yüzünün renginden fark ettim.
  "Allah Resûlü, üçüncü defa, Kureyşlilerin yanından geçerken yine aynı şekilde kendisine lafla sataştılar. Bunun üzerine Allah Resûlü, durdu ve onlara dönüp şöyle konuştu:
  "Ey Kureyşliler! Sözlerimi duyuyor musunuz? Varlığım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, başınıza felâket gelecektir."
  Nebiyy-i Ekremin bu hitabı, topluluk üzerinde derin bir tesir meydana getirdi. Hiçbiri yerinden kımıldamadı. Sonunda, daha önce onun hakkında en çok aleyhte konuşup; arkadaşlarını kışkırtanlar (başta Ebû Cehil) bile, en iyi sözlerle gönlünü almaya çalışarak şöyle dediler:
  "'Yâ Ebe'l-Kâsım! Haydi selâmetle git. Vallahi, sen cahillerden, kendini bilmezlerden değilsin.'"
  Allah Resûlü de uzaklaşıp gitti.
  Ertesi gün, Kureyşliler, yine Hıcır denilen yerde toplandılar. Ben yine aralarında idim. Aynı şekilde Allah Resûlü hakkında ileri geri konuşuyorlar ve şöyle diyorlardı:
  "'Muhammed 'in size yaptıklarını ve Onun hakkında size verilen haberleri söyleyip duruyorsunuz. Fakat gelip karşınıza dikilerek, yüzünüze karşı kötü(!) şeyler söylediği zaman ona dokunmuyor ve serbest bırakıyorsunuz.'"
  Onlar, böyle konuşup dururlarken, yine Resûlullah çıkageldi. Kureyşliler hemen oturdukları yerden fırlayarak etrafını sardılar. Onun, kendi taptıkları ve dinleri hakkında söyledikleri sözleri zikrederek, 'Hakkımızda şu şu sözleri söyleyen sen misin?' dediler."
  Nebiyy-i Ekrem, cevaben,
  'Evet, bunları söyleyen benim' dedi. Bunun üzerine hep birden Resûlullahın üzerine atıldılar. Biri onun yakasına yapıştı.
  "Bu sırada biri koşarak Hz. Ebû Bekir'e durumu haber verdi. Hz. Ebû Bekir hemen Mescid-i Harama girdi. Gözyaşları arasında müşriklere,
  'Allah belânızı versin "Rabbim Allah'tır" diyen bir zâtı öldürmek mi istiyorsunuz?' diye seslendi."
  Bunu duyan Nebiyy-i Ekrem,
  'Bırak onları ya Ebû Bekir! Varlığım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, ben onların hepsinin hakkından geleceğim' dedi.
  Bu sözü işiten Kureyşliler korktular ve Resûlullahı bırakarak dağıldılar."220
  "Rabbim Allah'tır" dediği ve halkı bu ulvî hakikata çağırdığı için Resûl-i Kibriyâ Efendimize revâ görülen çirkin hareketler bunlarla da kalmıyordu.Yine birgün, Kâbe yanında namaz kılıyordu. Alnını yüce Yaratıcısının huzurunda yere koyar koymaz, serseri Ukbe bin Ebî Muayt, ridasını topladı ve boynuna doladı. Olanca gücüyle sıktı. Maksadı ona boğmaktı.
  O arada Hazret-i Ebû Bekir yetişip Peygamber Efendimizi bu serserinin elinden kurtardı. Sonra da âdeta kâinata işittirmek istiyormuşçasına şu âyet-i kerimeyi okudu:
  "Firavunun âilesinden, îmânını gizleyen mü'min bir kimse, 'Rabbim Allah'tır' dediği için mi bir adamı öldüreceksiniz?' dedi. 'Halbuki, o, Rabbinizden size mûcizelerle gelmiştir. Eğer yalancıysa yalanı kendi aleyhinedir. Fakat doğru söylüyorsa, size vaad ettiği azâbın bir kısmı olsun başınıza gelir. Muhakkak ki, Allah haddini aşan ve yalancılık eden kimseyi muvaffak etmez."' 221
  Resûlullahı Öldürmeye Teşebbüs
  İçlerinde Ebû Cehil ve Velid bin Muğîre'nin de bulunduğu Mahzumoğullarından bir topluluk, uzun uzun konuştuktan sonra Peygamber Efendimizin vücudunu ortadan kaldırmaya karar verdiler. Vazifeyi Velid bin Muğire yerine getirecekti.
  Resûl-i Ekrem, namazda Kur'ân okumaya başladığı bir sırada, Velid yanına kadar sokuldu. Fakat, o da ne! Öldürmeye gittiği zâtın sesi var, okuduğu Kur'ân şirk kiriyle paslanmış kulağına geliyor, fakat gözü onu bir türlü göremiyordu.
  Velid şaşkınlaştı. Telaşla arkadaşlarının yanına döndü ve durumu anlattı. Bu sefer hep beraber gittiler. Fakat, yine Efendimizi görmeye muvaffâk olamadılar. Çünkü, ileri gittiklerinde ses arkadan, arkaya doğru gittiklerinde ise ses ön taraftan geliyordu. Nihayet hayretler içinde kalıp dağıldılar.
  Kâinata bir rahmet güneşi olarak doğan Peygamber Efendimiz, müşriklerin bu küstahça hareketleri karşısında evine döndü. Birazcık olsun üzüntüsünü yok etmek, sıkıntısını gidermek için örtüsüne büründü ve yattı.

213. Allah Resûlü, Mekkelilere toptan İslâmiyeti ve peygamberliğini nasıl duyuracağını düşünmüş durmuştu. Sonunda Safâ Tepesine çıkmayı uygun buldu. Buradan halka seslenecek, duyan yanına koşacaktı. Zira biri bir tehlike hissettiğinde yahut aniden hücuma geçip gafil bulunan insanları ele geçirecek bir düşman sezdiği, veya kimsenin haberi olmadan pusu kuran bir hasmını fark ettiğinde, bir dağın tepesine veya yüksekçe bir yere çıkarak en üst perdeden "Ya Sabâhâh!" diye haykırması, o zamanlar Araplar arasında yaygın bir âdet idi. Bu sesleniş üzerine korkuya kapılan halk, süratle hazırlıklarda bulunur ve en kısa zamanda düşmanı karşılamaya çıkardı. (Bkz.: Ebu'l-Hasan en Nedvî, Es-Siyretü'n-Nebeviyye, s. 87; Tecrid Tercemesi, 9:246.) İşte Peygamber Efendimiz de, Safâ Tepesine çıkmakla Araplar arasında câri olan bu âdeti göz önünde bulundurmuştu.
214. İbni Sa'd, Tabakât: 1/199-200; Buharî, 3/171; Müslim, 1/133-135; Taberî, Tarih: 2/216
215. İbni Hişâm, Sîre, 1/287
216. İbni Hişâm, Sîre: 1/381-382; Kâdı İyaz, Şifâ: 1/684
217. İbni Hişâm, Sîre: 1/319-320; Kâdı İyaz, Şifâ: 1/688; Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 164
218. Kadı İyaz, Şifa: 1/690-691
219. Müslim, 5/180
220. İbni Hişâm, Sîre: 1/309-310; Taberî, Tarih: 2/223
221. Mü'min Sûresi, 28
 




Çevrimdışı Sehl

  • Dervişkolik
  • *****
  • İleti: 1.912
  • Konu: 208
  • Derviş: 2261
  • Teşekkür: 16
    • Gönül Hanesi..

 
PEYGAMBERİMİZ VE MÜSLÜMANLAR DÂRU'L-ERKAM'DA
 

  Efendimizin peygamberliğinin beşinci senesi.
  Milâdî, 615…
  Kureyş müşriklerinin Müslümanlar üzerindeki baskı, eziyet ve işkenceleri gün geçtikçe artıyordu. Müslümanlar dinî vazifelerini ve ibadetlerini rahat ve serbest bir şekilde ifâ edemez bir durumla karşı karşıya gelmişlerdi.
  İslâm ve îmânın tâlimi, Allah'a ibadet ve tâatın serbestçe yapılabilmesi için emin bir yer gerekliydi. Allah Resûlü, bizzat bu emin yeri aradı ve tesbit etti: Saf'a Tepesinin doğusunda dar bir sokak içinde bulunan ilk Müslüman Erkâm bin Ebi'l-Erkâm bin Esed'in evi. Bu ev giriş çıkışlar için elverişli, etraftan gelen gidenlerin kolayca kontrol edilebileceği emîn bir yerdi.
  Artık, Kâinatın Efendisi Peygamberimiz burada muâllim, ilk Müslümanlar da talebe idiler. Burada öğrendiklerini imkân ve fırsat dahilinde başkalarına da duyuruyor ve aktarıyorlardı. Böylelikle Dârü'l-Erkâmı, Nebiyy-i Ekrem Efendimizin hocalığını yaptığı ilk medrese, ilk İslâm üniversitesi saymak mümkündür.
  Hazret-i Ömer'in, İslâmla şereflenmesine kadar, Resûl-i Ekrem, İslâmı öğretme ve anlatma vazifesini burada yürüttü. Başta Hazret-i Ömer olmak üzere bir çok kimse bu evde Müslüman olma şerefine erdiler.
  Dârü'l-Erkâmı Erkâm bin Ebî'l-Erkâm Hazretleri, hiç satılmamak ve tevarüs olunmamak şartıyla vekil olarak oğluna bırakmıştır.
  İslâm tarihinde büyük ehemmiyeti hâiz bulunan bu ev, bugün Kâbe karşısında, "Dârü'l-Hayzûran" adıyla anılmakta ve dinî bir okula tahsis edilmiş bulunmaktadır.222
  Yasir Âilesinin Başına Gelenler
  Yâsir, Mekke'ye Yemen'den gelmişti.
  Burada, Mahzumoğullarından Ebû Huzeyfe bin Muğire'nin himâyesine girmişti. Sonradan Ebû Huzeyfe, onu câriyesi Sümeyye ile evlendirmişti. Bu evlilikten iki erkek çocuğu dünyaya geldi: Ammar ve Abdullah.
  Bütün ferdleriyle saâdet dairesine giren bu âileye başta Mahzumoğulları olmak üzere, bütün müşrikler çekilmez işkenceler, dayanılmaz eziyetlerle göz açtırmıyorlardı. Mahzumoğulları, îmân ve İslâmdan vazgeçsinler diye, güneşin her tarafı sıcaklığıyla kavurduğu bir sırada, âdeta Cehennem ateşi kesilen taşlıkta onlara işkence ediyorlardı.
  Yine bir gün Yâsir âilesi işkence altında zalim müşrikler tarafından inletilirken, Resûl-i Ekrem Efendimiz üzerlerine çıkageldi. Yürekler parçalayıcı bu durum karşısında,
  "Sabredin, ey Yâsir âilesi! Sabredin, ey Yâsir âilesi! Sabredin, ey Yâsir âilesi! Sizin mükâfatınız Cennettir; sabredin, ey Yâsir âilesi!" diyerek sabır tavsiyesinde bulundu.
  İşkence altında kıvranan Yâsir,
  "Yâ Resûlallah," dedi, "bu iş daha ne zamana kadar böyle sürüp gidecek?"
  Resûl-i Kibriya Efendimiz, bu suale,
  "Allâhım! Yâsir âilesinden Rahmet ve Mağfiretini esirgeme" duâsıyla karşılık verdi.
  Bu hâdiseden bir müddet sonra Hazret-i Yâsir, dayanılmaz işkenceler altında izzetiyle ruhunu Rabbine teslim etti. Böylece Müslüman erkeklerden "ilk şehid" şerefi kendisinin oldu.
  Oldukça yaşlanmış, zaîf ve nahif bir kadın olan Yâsir'in âilesi Sümeyye de işkence etsin diye Ebû Cehil'e havâle edilmişti.
  Ebû Cehil, işkenceden işkenceye uğrattığı bu yaşlı, zaîf ve kimsesiz kadına küstahça ve âdice, "Sen güzelliğine âşık olduğun için, Muhammed 'e îmân ettin!" diyordu.
  Bu âdice ithama, îmân âbidesi kesilmiş Hazret-i Sümeyye, bir müşrike söylenebilecek en ağır laflarla mukabele edince, Ebû Cehil hiddete geldi ve elindeki mızrağı saplayarak, şehid etti. Hazret-î Sümeyye de böylece, kadınlardan ilk şehid edilen kişi oldu.
  Ammar'ın Başına Gelenler
  Ammar'ın çektikleri de yürekler parçalayıcı idi: Demir bir gömlek giydiriliyor, güneşin yeryüzünü bütün sıcaklığıyla kavurduğu sırada dışarı çıkartılıyor ve demir gömlek içinde ilikleri eritiliyordu.
  Bu işkencelerden bir an olsun kurtulan Ammar, soluğu Nebiyy-i Ekremin yanında alıyor ve kendisinden bir teselli bekliyordu.
  "Azabın her türlüsünü tattık, yâ Resûlallah" diyerek halini arz ediyordu. Resûl-i Ekrem, yine sabır tavsiye ediyor ve şöyle duâ ediyordu:
  "Allah'ım, Ammar âilesinden hiçbir kimseye Cehennem azabını tattırma."
  Hz. Ammar'a revâ görülen işkence çeşitlerinden biri de ateşle dağlanması idi. Yine bir gün böyle bir işkence altında kıvranırken Peygamber Efendimiz rasgeldi. Mübârek elleriyle Ammar'ın başını sığayarak ateşe,
  "Ey ateş, İbrahim'e (a.s.) serin ve selâmet olduğun gibi, Ammar'a da öyle ol!" diye duâ etti. Sonra da Ammar'a şu haberi verdi:
  "Ey Ammâr! Sen (bu işkencelerle) ölmeyecek, uzun bir müddet yaşayacaksın. Senin ölümün azgın bir topluluğun eliyle olacaktır."223
  Gerçekten de, Cenâb-ı Hak, Hz. Ammar'a uzun ömürler ihsan ederek, Sevgili Habibinin haberini doğrulamıştır. Hz. Ammar daha sonra Sıffin Harbinde katledildi. Hz. Ali, onu Muâviye'nin taraftarlarının bâği (azgın) olduklarına hüccet gösterdi. Fakat, Muâviye te'vil etti. Amr bin Âs dedi: "Bâği yalnız onun katilleridir; umumumuz değiliz." 224
  Yine birgün, Ammar, uğradığı işkenceden dolayı ağlıyordu. Bu haliyle onu gören şefkat timsali Peygamber Efendimiz, mübarek elleriyle gözyaşlarını sildi. Sonra da,
  "Seni kâfirler tuttu da suya mı bastı? Onlar, seni bir daha tutar da, sana şöyle şöyle derler ve işkencelerine devam ederlerse, sen de onlara istediklerini söyle ve kurtul" dedi.
  Bu, hayatını zalim müşriklerin elinden kurtarmak için Ammar'a bir müsâade idi!
  Bu müsâadenin verilişinden bir müddet sonra, Ammar yine müşrikler tarafından yakalandı ve işkenceden işkenceye uğratıldı. İşkence edilirken de kendisine şu teklif yapılıyordu:
  "Muhammed 'e küfretmedikçe, Lât ve Uzzâ'ya tapmanın da onun dininden hayırlı olduğunu söylemedikçe sana işkence etmekten asla vazgeçmeyeceğiz!"
  Zavallı Ammar'ın dilinden, çaresiz olarak müşriklerin söyledikleri döküldü. Muradlarına eren gaddarlar Ammar'ı serbest bıraktılar.
  İşkence ve azab yükü altında ezilmekten kurtulan Ammar doğruca Resûl-i Ekremin huzuruna vardı. Efendimiz, kendisine,
  "Kurtulduğun yüzünden belli" deyince, cevabı şu oldu:
  "Hayır, vallahi kurtulmadım!"
  Peygamber Efendimiz,
  "Niçin?" diye sorunca da Ammar,
  "Ben, senden vazgeçirildim. Lât ve Uzzâ'nın da senin dininden hayırlı olduğunu bana söylettirdiler" karşılığını verdi.
  Ammar üzgündü, Ammar şaşkındı. Dünya, başına yıkılacakmış gibi heyecan ve korku içinde Resûl-i Kibriyanın huzurunda dikilmiş duruyordu. Müşriklerin işkence ve eziyetlerinden kurtulmuştu, ama şimdi başka bir tehlike ile karşı karşıya gelmişti!
  Resûl-i Ekrem,
  "Müşriklerin dediklerini söylerken, kalbini nasıl buldun?" diye sordu.
  Ammar'ın kalbinden kopup gelen cevabı şu oldu:
  "Kalbimi îmân ferahlığı ve rahatlığında, dinime bağlılığımı da, demirden daha sağlam buldum."
  Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz,
  "Sana vebâl yok, ey Ammar! Eğer, onlar seni yine yakalar, bunu sana tekrarlatmak isterlerse, sen de söylediklerini tekrarlayıp kurtul"225 diyerek Ammar'ın hem gönlünü, hem yüzünü ferah ve sürûra garketti.
  Bu hâdise üzerine, yüce Allah şu meâldeki âyetini inzâl buyurdu:
  "Kalbi îmânla dolu olduğu halde inkâra zorlananlar müstesnâ, kim îmân ettikten sonra tekrar kâfir olur ve gönül rızâsıyla küfrü kabul ederse, öylelerinin üzerine Allah'tan bir gazap vardır. Onların hakkı pek büyük bir azaptır." 226
  Şu halde kalbi îmân ile karar bulmuş bir mü'mine burada bir ruhsat tanınmaktadır: Düşman tarafından canı veya herhangi bir azası yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu zaman, yalnız diliyle küfür kelimesini söylemesi câizdir. Ancak bunun, kalbin îmân ile mutmain olması şartıyla bir ruhsat olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır. Bunun yanında, hakkı söylemek ve dinin izzetini korumak için şehid olmayı göze alıp, küfür kelimesinin lisanla dahi olsa, söylenmemesi azimettir. Bu hususta ruhsat ile değil de, azimet ile amel etmek ise, daha faziletli bir hareket sayılmıştır.227
  Hazret-İ Ebû Bekir'in İşkenceye Mâruz Kalışı
  Resûlullah Efendimiz, bir gün Dârü'l-Erkam'da ilk Müslümanlardan birçoğu ile oturuyordu. Başta Hz. Ebû Bekir olmak üzere hepsinin gönlünde Tevhid davasını müşriklere karşı açıklamak arzusu bir iştiyâk halini almıştı. Bunu gerçekleştirmesi için Resûl-i Kibriyâ Efendimizden ricâda bulundular. Fakat, Hazret-i Resûlullah, tedbiri elden bırakmak istemiyordu. Henüz böyle bir hareket için zamana ihtiyaç vardı.
  "Biz henüz azız, bu işe yetmeyiz" diye konuştu.
  Fakat, imânın tap taze heyecan ve şevkini ter temiz gönüllerinde taşıyan bu yeni Müslümanlar, yerlerinde âdeta duramaz hale gelmişlerdi. Bunu hisseden Fahr-i Alem Efendimiz, sonunda kendileriyle birlikte Mescid-i Harama gitti. Bir tarafa oturdular. Müşriklerden bir topluluk da oradaydı.
  Allah ve Resûlüne îmân aşkıyla yanıp tutuşan Hazret-i Ebû Bekir, kalbinin derinliklerinden kopup gelen gerçekleri insanlara duyurmak arzusunun önüne geçemedi ve orada müşriklere dönerek, Allah'a îmânın ulviyet ve kudsiyetini; buna karşılık puta tapmanın pespayeliğini ve onlara hürmet etmenin sefaletini haykırdı. Müslümanlara karşı kin ve düşmanlık ile dolu olan müşrikler, Hazret-i Sıddîk'a saldırdılar, her tarafını kan revan içinde bıraktılar. Ellerinden, ancak kabilesi Teymoğullarından bir kaçının araya girmesiyle kurtulabildi.
  Demirli ayakkabıların darbelerine maruz kalan Hazret-i Ebû Bekir, kendinden geçmişti. Baygın bir halde evine götürdüler. Gün boyu baygın kaldı ve ancak akşam üzeri kendine gelebildi.
  Sanki, onca darbelere maruz kalan kendisi değilmiş, sanki yüzü gözü kan revan içinde bırakılan bir başkasıymış gibi, dudaklarından dökülen ilk cümleler şunlar oldu:
  "Resûlullah ne yapıyor, ne haldedir? Ona dil uzatmışlardı, hakaret etmişlerdi?"
  Hz. Ebû Bekir, bu sözleriyle Hazret-i Resûlullaha olan sadakatının şâheser bir örneğini veriyordu. Kan revan içindeki haline bakmadan, yara berelerinin acısına sızısına aldırmadan Nebiyy-i Zişânın durumunu öğrenmek istiyordu. Hem de o Nebiyy-i Muhtereme şiddetle muhâlefet edenler arasında…
  Kendisine yemek teklifinde bulundular.
  "Aç kaldın, susuz kaldın, birşeyler yiyip içmez misin?" dediler. O ise hep,
  "Resûlullah ne haldedir, ne yapıyor?" diye soruyordu.
  Annesinin Resûl-i Ekremin dâvâsından haberi yoktu. Henüz îmân etmeyenler arasında bulunuyordu. Nasıl olursa olsun, Allah Resûlünün durumunu öğrenmeliydi. Annesine,
  "Git," dedi, "Hattab'ın kızı Ümmü Cemil'e sor. Resûlullah hakkında bana haber getir."
  Ümmü Cemil, îmân etmiş bahtiyar bir kadındı. Fakat, Resûl-i Ekremden aldığı dersle tedbirli ve ihtiyatlı davranıyordu.
  Ebû Bekir'in annesi Ümmü Hayr, ona,
  "Ebû Bekir senden Abdullah'ın oğlu Muhammed 'i soruyor" deyince;
  "Ben Onun hakkında bir şey bilmiyorum. Ama istersen beraber oğlunun yanına gidelim" diye cevap verdi. Aslında, Ümmü Cemil'in Resûlullah'dan haberi vardı. Ancak, bir tertip ve tuzakla karşı karşıya bulunma ihtimalini göz önünde bulundurarak böyle cevap vermişti.
  Hazret-i Ebû Bekir'i yüzü gözü yarılmış bir vaziyette gören Ümmü Cemil'in içi burkuldu ve kendisini zaptedemeyerek,
  "Sana bunları reva gören bir kavim, şüphesiz azgın ve sapkındır. Allah'tan dileğim, onlardan intikamını almasıdır" diye haykırdı.
  Ümmü Cemil'den Resûl-i Ekremin selamette olduğunu öğrenmesine rağmen Hazret-i Ebû Bekir'in içi, yine de rahat etmiyordu. Annesine,
  "Vallahi, gidip Resûlullahı görmedikçe, ne yer ne de içerim!" dedi.
  Onu, Resûl-i Ekreme götürmekten başka çare yoktu. Fakat bu haliyle nasıl giderdi? Dârü'l-Erkam'a kadar nasıl yürüyebilirdi?
  Etraf tenhalaşınca, annesi ve Ümmü Cemil'e yaslanarak sendeleye sendeleye Resûlullahın huzuruna vardı. Senelerden beri birbirlerini görmemiş candan dostlar gibi kucaklaştılar. Resûl-i Ekremin durumunu gözleriyle gördükten sonra,
  "Annem, babam sana fedâ olsun, yâ Resûlallah! O azgın, sapkın adamın (Utbe bin Rabia) yüzümü yerlere sürtüp, bilinmez hale getirmesinden başka herhangi bir üzüntüm yok"228 diye konuştu.
  O anda bile Hazret-i Ebû Bekir'in gönlü îmân ve İslâma hizmet aşkıyla alev alev yanıyordu.
  Peygamber Efendimize annesini göstererek,
  "Bu annem, Selmâ'dır" dedi. "Onun hakkında Allah'a duâda bulunmanızı arzu ediyorum. Umulur ki Allah, onu Cehennem ateşinden hatırın için kurtarır."229
  Bu samimi arzu, samimi duâ ile birleşti ve o anda orada Ümmü'l-Hayr Selmâ Hâtun bahtiyar mü'minler safına katıldı.

222. İbni Sa'd, Tabakât: 3/267; Ebu'l-Velid el-Ezrakî Kâbe ve Mekke Tarihi, Terc., s. 426; Prof.Dr. Muhammed  Hamidullah, İslâm Peygamberi, 1/80
223. İbni Sa'd, Tabakât: 3/248
224. Bkz.: Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat s. 110
225. İbni Sa'd, Tabakât: 3/249
226. Nahl Sûresi, 106
227. Hazin, Tefsir, 3/136; M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, IV/3132
228. Halebî, İnsânü'l-Uyûn, 1/275
229. Halebî, İnsânü'l-Uyûn, 1/276
 




Çevrimdışı Sehl

  • Dervişkolik
  • *****
  • İleti: 1.912
  • Konu: 208
  • Derviş: 2261
  • Teşekkür: 16
    • Gönül Hanesi..


 
BÜTÜN BUNLAR İMTİHANDI


   İlk Müslümanların maruz kaldıkları bu işkence, eziyet ve hakaretler, karşı karşıya bulundukları güçlükler ve mâniler Allah tarafından aynı zamanda birer imtihandı. Mesele sadece "îmân ettim" demekle bitmiyordu. Îmândaki sadâkat, samimiyet ve sabırlarının da ölçülmesi gerekiyordu.
  Öylesine güçlükler, işkence ve eziyetler olacak ki, gerçekten îmân etme arzusunu ruhunda taşıyanlar, bütün bunlara aldırmadan îmân edecekler; bu arzuyu ciddi olarak gönüllerinde taşımayanlar ise, halis mü'minlerden ayrılacaklardı.
  Nitekim, şu âyet-i kerime de bu hususa işâret eder:
  "Doğrusu Biz, onlardan evvelkileri de [çeşitli musibetlerle] denedik. Allah [imtihan sûretiyle îmânında] sâdık olanları da muhakkak bilecek, yalancı olanları da elbette bilecek." 230
  Demek ki, îmânında samimiyetin en mühim bir ölçüsü, karşılaştığı güçlükler, işkence, eziyet ve ızdıraplar karşısında boyun eğmemektir.
  Dayanılmaz işkenceler, hakaretler, eziyet ve zulümler, Allah'a îmânın ve Resûlüne tabi olmanın gerçek şuuruna eren hakiki Müslümanların cesaretini kıramıyordu. Onların hidayet dairesinde sebât etmelerine ve başkalarının da o daireye koşmasına mâni olamıyordu. İşkenceler, eziyet ve hakaretler, âdeta İslâm ateşinin daha gür yanması, daha kuvvetli parlaması için birer odun mesabesine geçiyordu. Onlar eziyet ve işkencelerine devam ettikçe, İslâm davası da bir başka hızla gelişiyor, yayılıyor, ruh ve gönüller üzerindeki nûrdan saltanatını devam ettiriyordu.
  Şurası muhakkaktır ki, zor ve tahakküm hiç bir zaman, hiçbir devirde devamlı olarak hak ve hakikatı yenememiş, boğamamış ve kendine esir edememiştir. Aksine hak ve hakikat, çoğu kere zoru da, tahakkümü de, zulüm ve zulmeti de yenmiş, yok olmaya mahkûm etmiştir.
  Asr-ı Saâdet Müslümanlarının dayanılmaz işkence ve zulümler karşısında gösterdikleri eşsiz cesaret, engin sabır ve harika metanet, cidden insaf ve basiret sahiplerinin gözlerini yaşartacak bir ulviyete sahiptir ve günümüz Müslümanları için de birçok ibretleri hâvidir.
  Öyle ki, İtalyan muharrir, tarihçi Leone Kaitano gibi azılı bir İslâm düşmanı bile şu itirafı yapmaktan kendini alamamıştır:
  "Hayret, hayrettir ki, aralarında bir tane bile dönek yoktur!"
  Asıl hayret edilecek husus ise, böyle bir itirafta bulunan muharririn İslâma gönlünü ve kalemini teslim edeceği yerde, düşmanlıkta devam etmesi, âdeta gündüzün ortasında güneşi görmemek için gözünü kapamasıdır.

230. Sebe' Sûresi, 3
 




Çevrimdışı Sehl

  • Dervişkolik
  • *****
  • İleti: 1.912
  • Konu: 208
  • Derviş: 2261
  • Teşekkür: 16
    • Gönül Hanesi..


MÜŞRİKLERİN YENİ TERTİPLERİ
 

     Ebû Tâlib'e Şikayet
  Başvurulan tertip, eziyet ve işkencelerin hiç biri Resûl-i Ekrem Efendimizi İslâmı tebliğ etmekten alıkoyamıyordu. Üstelik, amcası Ebû Talib de, yaptıklarına ve söylediklerine karşı çıkmıyor, bilakis onu koruyordu.
  Müşrikler, bu sefer başka bir yol denediler. İleri gelenlerinden on kişi, Ebû Talib'e gelerek,
  "Ey Ebû Talib," dediler, "yeğenin putlarımıza sövdü, dinî inançlarımızı kötüledi, akılsız olduğumuzu, babalarımızın, dedelerimizin yanlış yolda gitmiş olduklarını söyleyip durdu.
  Şimdi sen, ya onu bunları yapmaktan ve söylemekten alıkoy veya aradan çekil."231
  Ebû Talib, bu teklif karşısında ne yapacaktı? Bir tarafta kavminin gelenek ve âdetleri, diğer tarafta yeğenine karşı olan samimi sevgisi! Hangisini tercih edecekti?
  Sonunda yumuşak ve güzel sözlerle müşrik heyetini başından savdı.232
  İlk şikâyetlerinden hiçbir netice alamadıklarını gören müşrikler, Ebû Talib'e tekrar başvurdular:
  "Ey Ebû Talib! Sen bizim yaşlı ve ileri gelenlerimizden birisin. Yeğenini yaptıklarından vazgeçirmek için sana müracaat ettik. Fakat sen istediğimizi yapmadın. Vallahi, artık, bundan sonra onun babalarımızı, dedelerimizi kötülemesine, bizi akılsızlıkla ithâm etmesine, ilâhlarımıza hakaretlerde bulunmasına asla tahammül edemeyiz.
  Sen, ya onu bunları yapıp durmaktan vazgeçirirsin, yahut da iki taraftan biri yok oluncaya kadar onunla da, seninle de çarpışırız."233
  Ebû Talib, tehlikeli bir durumla karşı karşıya bulunduğunun farkındaydı. Kavmi tarafından terk edilmek istemezdi. Ama, yeğeni Kâinatın Efendisinden de vazgeçemezdi. O halde ne yapabilirdi? Derin derin düşündükten sonra, Resûl-i Ekremi (a.s.m.) yanına çağırarak yalvarırcasına,
  "Kardeşimin oğlu, kavminin ileri gelenleri bana başvurarak senin onlara dediklerini bana ârzettiler. Ne olursun, bana ve kendine acı! İkimizin de altından kalkamayacağımız işleri üzerimize yükleme. Kavminin hoşuna gitmeyen sözleri söylemekten artık vazgeç"234 dedi.
  Durum oldukça nazikti. Bir bakıma o güne kadar kavmi içinde kendisine yegâne hâmilik eden Ebû Talib'di. O da mı himâyeden vazgeçecekti?
  Bu teklifle karşı karşıya kalan Nebiyy-i Ekrem Efendimiz, bir müddet mahzun mahzun düşündü. Sonra, hakiki muhafızının Cenâb-ı Hak olduğunu bilmenin gönül rahatlığı içinde amcasına cevabı kılıç kadar keskin, kayalar gibi sert ve kesin oldu:
  "Bunu bilesin ki, ey amca! Güneşi sağ elime, ay'ı da sol elime verseler, ben yine bu dinden, bu tebliğden vazgeçmem.
  Ya Allah, bu dini hâkim kılar, yahut ben bu uğurda canımı veririm."235
  Öz amcasının kendisini terk edeceği endişesini duyan Peygamber Efendimiz, bu cevabını verirken göz yaşlarını tutamamıştı. Mübarek gözyaşları sanki, amcasının gönlüne damlıyordu! Bu halini gören amcası onu nasıl yalnız başına bırakabilirdi? Zâtına karşı böylesine muhabbet beslediği yeğenini nasıl terk edebilirdi?
  Yıkılmayan bir iradeye sahib Resûl-i Kibriyânın davasını haykırmaktan asla vazgeçmeyeceğini anlayan Ebû Talib; "Yeğenim benim," diyerek boynuna sarıldı ve,
  "işine devam et, istediğini yap. Vallahi, seni asla herhangi birşeyden dolayı kimseye teslim etmeyeceğim"236 diye konuştu.
  Bu söz verişten sonra, müşrikler de Ebû Talib'in yeğenini her şeye rağmen koruyacağını ve asla yalnız bırakmayacağını kesinlikle anladılar.
  Ebû Talib'e Başka Teklif
  Gözleri önünde bir çok kimsenin İlâhî hidâyete koştuğunu gören müşrikler, buna tahammül edemiyorlardı. Başka bir tedbir düşündüler. Yine Ebû Talib'e başvurarak şu teklifte bulundular:
  "Ey Ebû Talib! Sana Kureyş gençlerinin en güçlü, en kuvvetli, en yakışıklısı ve akıllısı olan Umâre bin Velid'i verelim, kendine evlâd edin. Aklından, yardımından istifâde edersin. Buna karşılık sen de bize, kardeşin oğlunu teslim et, öldürelim! İşte sana adam karşılığında adam, daha ne istersin?"
  Ebû Talib bu mantıksız teklife,
  "Önce siz bana kendi oğullarınızı verirsiniz, onları ben öldürürüm, ancak sonra onu size verebilirim" diye cevap verdi.
  Bu teklifi müşrikler tepkiyle karşıladılar:
  "Bizim çocuklarımız," dediler, "onun yaptıklarını yapmıyorlar ki!"
  Ebû Talib, bu sözlerini de cevapsız bırakmadı ve sert bir dille,
  "Vallahi, o sizin çocuklarınızdan çok çok daha hayırlıdır. Siz bana çok çirkin bir teklifte bulunuyorsunuz? Nasıl olur? Siz, oğlunuzu bana yetiştirmek üzere vereceksiniz, benimkini ise öldürmek için alacaksınız? Buna asla müsâade edemem!"237 diye konuştu.
  Müşriklerin kin ve nefretleri artık son haddine varmıştı. Bu nefret ve kinleri bundan böylece Resûlullah ve Müslümanlara değil, Ebû Talib'e de yönelmiş oluyordu.
  Kaderin garip tecellisine bakınız ki, müşriklerin Ebû Talib'e karşı menfi tavır takınmaları Haşimoğullarının Resûl-i Ekremi himayelerine almalarına vesile oldu. Himayeden sadece biri kaçındı: Ebû Leheb.
  Bu arada Ebû Talib, Hâşimoğullarını topladı ve Resûl-i Ekremin korunması hususunda dikkatli olmalarını tembihledi.
  Ebû Talib'in bu tarz vaziyet alışı, Kureyş müşriklerini şu kesin karara sevketti: Allah Resûlünün hayatına son vermek!
  Bu menhus arzularını gerçekleştirmek için Mescid-i Haram'a toplandılar. Bunu duyan Ebû Talib, Haşimoğulları gençlerini bir araya topladı ve derhal onlarla Kâbe'ye giderek müşrik topluluğuna gözdağı verdi:
  "Vallahi," dedi, "yeğenim Muhammed 'i öldürecek olursanız, biliniz ki, sizden hiçbir kimse sağ kalmaz. Biz de, siz de bu yolda helâk oluncaya kadar peşinizi bırakmayız."
  Ebû Talib'in bu tehdidi karşısında müşrikler, tek kelime konuşamadan dağıldılar.
  Ebû Talib, konuşmasının sonunda, Kâinatın Efendisi hakkında şöyle diyordu:
  "Mübarek yüzü suyu hürmetine bulutlardan yağmur niyaz edilen böyle bir zât hiç bırakılır mı? O, öyle bir kerem sahibidir ki, yetimler onun eline bakar, dullar ve yoksullar ona güvenir. Hâşimoğulları âilesinin yoksulları ona sığınırlar. Hâşimoğulları onun sayesinde nimetlere erişmişlerdir.
  "Ey Kureyş topluluğu! Beytullah'a yemin ederim ki, siz onu yalanlamakla aldanıyor ve boş hayallere kapılıyorsunuz. Muhammed  hakkındaki su-i kasdınız ise, biz onun çevresinde pervaneler gibi dönüp uğrunda çarpışmadıkça gerçekleşir mi sanıyorsunuz? Hepimiz onun çevresinde serilip yok olmadıkça, çoluk çocuklarımızı bize unutturacak fedakârlıklarla onu müdafaâ etmedikçe size bırakmayız."238
  Bütün bu olup bitenlerden sonra Kureyş müşrikleri, Peygamber Efendimizin baskılarla, zulüm ve tahakkümlerle, eziyet ve işkencelerle kendilerine boyun eğmeyeceğini anlamışlardı.
  Bu sebeple, yeni yeni plânlar tertiplemeyi, yeni yeni isnad ve iftiralar uydurmayı tasarladılar. Hedef; Resûl-i Ekrem Efendimizin yüce şahsiyetini nazarlarda (haşâ) küçültmek, ulvî maksat ve gayesinin insanlarca duyulmasına engel olmaktı!
  Bu maksatla hürmet ettikleri büyüklerinden biri olan Velid bin Muğire etrafında toplandılar. Günden güne gelişen, gönüllere saâdet bahşeden îmân, İslâm davası ve onun temsilcisi olan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz hakkında konuşmaya başladılar.
  Fikir babalarından biri olan Velid bin Muğire, etrafında toplanmış, yüzlerine şirkin çirkinliği aksetmiş bulunan arkadaşlarına,
  "Ey Kureyşliler," dedi, "İşte Hac mevsimi de gelip çattı. Arap kabileleri yurdumuza akın edeceklerdir. Muhakkak onlar, şu adamımız Muhammed 'in meselesini de duymuşlardır. Size bir takım sorular soracaklardır. Bu sebeple onun hakkında bir fikir etrafında birleşmemiz gereklidir. Tâ ki, aramızda ihtilâfa düşmeyelim."
  Bu, kurnazca bir teklifti. Ayrı ayrı fikir beyan etmeleri elbette onları inanılmaz ve sözlerine güvenilmez bir duruma sokacaktı. Dolayısıyla gelen halk üzerinde de pek tesirli olamayacaklardı.
  Kureyşliler, bu kurnaz teklifin sahibini tedbir hususunda da dinlemek istediler.
  "Sen," dediler, "bize bu husustaki görüşünü, kanaatini ve tedbirlerini de söyle. Biz de aynısını söyleyelim ve aynı şekilde hareket edelim."
  Fakat, Velid, önce onların kanâat ve görüşlerini öğrenmek istiyordu. Kureyş müşrikleri fikirlerini beyân ettiler.
  "Kâhindir deriz."
  Velid bu fikirlerine katılmadı.
  "Hayır," dedi, "vallahi o, bir kâhin değildir. Biz kâhinleri görmüşüzdür. Onun okuduğu şeyler, öyle kâhin mırıldanışları ve düzmeleri cinsinden değildir. Kâhin doğru da söyler, yalan da. Amma, biz Muhammed 'in hiçbir yalanını görmedik ki!"
  Müşrikler,
  "O halde "mecnûn (deli)" diyelim" dediler.
  Velid, bu görüşe de itiraz etti:
  "Hayır," dedi. "O mecnûn da değildir. Delileri görmüşüz. Deliliğin ne olduğunu biliriz. Onun hali bir delininkine asla benzemiyor."
  Topluluktan üçüncü teklif geldi:
  "Öyle ise 'şair'dir deriz."
  Velid bu görüşü de doğru bulmadı.
  "Hayır, o şâir de değildir, biz şiirin her çeşidini biliriz. Onun okuduğu bunların hiçbirine benzemez."
  Müşrikler,
  "O halde 'sihirbaz (büyücü)' deriz."
  Bu fikirler de Velid'ce makbul sayılmadı.
  "Hayır, hayır! O sihirbaz da değildir. Biz hem sihirbazları, hem de yaptıkları sihirlerini görmüşüzdür. Onun okudukları, ne sihirbazların okuyup üfledikleridir, ne de düğümleyip bağladıkları," diye konuştu.
  Bütün tekliflerinin reddedildiğini gören müşrikler, işi Velid'e havâle ettiler:
  "O halde ey Abdüşşems'in babası, ne diyeceğimizi sen söyle" dediler.
  Velid'in konuşması şaşırtıcı oldu:
  "Vallahi," dedi, "onun sözlerinde apayrı, bambaşka bir tatlılık vardır. Onun okuduğu sözden tatlı söz olamaz. O bir nurdur. Onun öyle bir tatlılığı vardır ki, sanki kökü çok verimli toprakta, suyu bol bahçelerde yükselen, dalları ise etrafa uzanan gür meyveli bir hurma ağacıdır, o."
  Müşrikler, bu ifadelerden telâşa kapıldılar. Yoksa akıl danıştıkları ve fikir babalarından biri saydıkları Velid de mi Müslüman olmuştu? Hele kendilerini terk edip, evine dönmesi telaş ve endişelerini bütün bütün artırdı. Öyle ki,
  "Velid, dininden döndü" diye söylenmeye bile başladılar.
  Ancak, Velid'in dininden döndüğü filan yoktu. Hangi itham ve iftiranın daha uygun olacağını düşünmek için evine çekilmişti. Kararını verdikten sonra, geri dönüp Kureyşlilere şöyle dedi:
  "Sizin, asılsız ve yalan olduğu kısa zamanda anlaşılacak olan bu dedikleriniz içinde yine akla en yakın olanı ona sihirbaz demenizdir. Çünkü, o öyle büyüleyici bir sözle gelmiştir ki, o söz evladla babanın, kardeşle kardeşin, karı ile kocanın, kavim ve kabilesiyle şahsın arasını açıyor."239
  Bu görüş etrafında birleştiler. Artık, Peygamber Efendimize (hâşâ) sihirbaz diyecekler, bu itham ve iftira ile halkı kendisinden uzak tutmaya çalışacaklardı!
  Cenâb-ı Hak indirdiği âyet-i kerimelerde, Velid bin Muğire'nin bu kurnazca tedbir ve plânından,
  "Kahrolası, nasıl da ölçüp biçti" buyurarak bahsediyor ve âkibetini de şöyle ilân ediyordu:
  "Düşündü, taşındı, ölçtü, biçti. Kahrolası, nasıl da ölçüp biçti! Yine kahrolası, nasıl da ölçüp biçti! Sonra baktı. Sonra kaşını çattı, suratını astı. Sonra sırt çevirip kibirlendi. 'Bu olsa olsa eskiden kalma bir sihirdir' dedi. 'Bu ancak beşer sözüdür' dedi.
  Ben onu Sakara sokacağım. Sakarın ne olduğunu bilir misin? O yakmadık birşey bırakmaz; azâbı tekrarlamaktan da vazgeçmez." 240
  Kâinatın Efendisi müşriklerin iddiâ ettiği gibi bir kâhin değildi. Çünkü, kâhinin sözleri karışık ve tahminîdir. Halbuki, onun söyledikleri hak ve hakikattı. Her selim aklın tasdik ettiği gerçeklerdi. Karışıklıktan, tahminden uzak, kesinlik ifâde eden sözlerdi.
  O, iddia edildiği gibi mecnûn da değildi. Çünkü yalnız dostları değil, en azılı düşmanları bile yeri geldikçe aklının mükemmeliyetine şehâdet ediyorlardı.
  Server-i Kâinat, iddiâ ettikleri gibi bir şâir de değildi. Çünkü, onun bahsettiği parlak, nûrlu hakikatlar şiirin hayallerinden berî ve süslemelerine muhtaç olmaktan uzak idi.
  Cenâb-ı Hak, müşriklerin bütün bu iftira, isnad ve tertiplerinden sonra indirdiği vahiy ile Resûlüne şöyle hitap etti:
  "O halde ey Resûlüm, sen öğüt vermeye devam et. Rabbinin Sana verdiği peygamberlik nimeti hakkı için, sen ne bir kâhinsin, ne de bir mecnun." 241

231. İbni Hişâm, Sîre: 1/283-284; İbni Kesîr, Sîre: 1/473
232. İbni Hişâm, Sîre, 1/284; Taberî, 2/218; İbni Kesîr, Sîre, 1/473
233. İbni Hişâm, Sîre, 1/284; Taberî, 2/218; İbni Kesîr, Sîre, 1/47
234. İbni Hişâm, Sîre, 1/284; Taberî, 2/220
235. İbni Hişâm, Sîre: 1/474
236. İbni Hişâm, Sîre, 1/285; Taberî, 2/220; İbni Kesîr, Sîre, 1/474
237. İbn-i Hişâm, Sîre: 1/285; Tabakât: 1/202; Taberî: 2/220; İbni Kesîr, Sîre: 1/475
238. İbn-i Hişâm, Sîre: 1/295
239. İbni Hişâm, Sîre, 1/288-289; Kâdı İyaz, Şifâ, 1/512-513
240. Müddessir Sûresi, 18-28
241. Tûr Sûresi, 29
 




Çevrimdışı Sehl

  • Dervişkolik
  • *****
  • İleti: 1.912
  • Konu: 208
  • Derviş: 2261
  • Teşekkür: 16
    • Gönül Hanesi..


 
HABEŞİSTAN'A HİCRET
 

  Bi'setin 5. senesi, Receb ayı (Milâdî, 615).
  Müşriklerin her gün biraz daha şiddetini arttıran eziyet, hakaret ve işkenceleri neticesinde Mekke, Müslümanlar için yaşanmaz bir şehir haline gelmişti! Günden güne artan bu ezâ ve cefâlar, dini ibâdetlerini de gönül rahatlığı içinde yapma imkânını ellerinden almıştı.
  Müşriklerin, bu gaddarca ve merhametsizce davranışlarından kolay kolay vazgeçmeye de niyetleri yoktu.
  Bunun için Resûl-i Ekrem Efendimiz, bir gün Müslümanlara,
  "Siz bâri yeryüzüne dağılın. Allah Teâla sizi yine bir araya getirir" dedi.
  Sahabîler,
  "Yâ Resûlallah, nereye gidelim?" diye sorunca da eliyle Habeşistan'ın bulunduğu tarafı işâret ederek,
  "Siz Habeş ülkesine gitseniz iyi olur. Habeş Hükümdarının yanında hiç kimse zulme uğramaz. Orası doğruluk yurdudur. Umulur ki, Allah, sizi orada ferahlığa kavuşturur" buyurdu.
  Resûl-i Kibriyânın bu müsâade ve tavsiyeleri üzerine ilk olarak 10'u erkek 5'i kadın on beş kişilik bir Müslüman kafilesi, dinlerini ve inançlarını korumak mukaddes gayesiyle yerlerini, yurtlarını, bağ ve bahçelerini, anne ve babalarını, akraba ve komşularını terk ederek, yabancı bir diyara doğru gizlice yola koyuldular. Kızıldeniz yoluyla Habeşistan'a varan ve Habeş Necaşisi (hükümdarı) tarafından gayet müsbet karşılanan İslâmda ilk hicret kafilesini şu zâtlar teşkil ediyordu:
  Hazret-i Osman ve hanımı Hz. Rukiyye, Zübeyr bin Avvam, Ebû Huzeyfe bin Utbe ve hanımı Sehle, Mus'ab bin Umeyr, Abdurrahman bin Avf, Ebû Seleme ve âilesi Ümmü Seleme, Osman bin Maz'un (Kâfile reisi), Amir bin Rabia ve âilesi Leylâ, Süheyl bin Beydâ, Ebû Sebre bin Ebî Rühm ve hanımı Ümmü Külsüm.242
  Hz. Osman, zevcesi Hz. Rukiyye'yi yanına alıp herkesten önce yola çıkmıştı. Bunu haber alan Efendimiz,
  "Lût Peygamberden sonra âilesini yanına alıp Allah yolunda hicret eden ilk insan, Osman'dır"243 buyurdu.
  Nebiyy-i Ekrem Efendimizin Habeşistan'ı tercih edişi bir kaç sebebe dayanıyordu: Her şeyden evvel, orası Mekkeliler tarafından gayet iyi bilinen bir yerdi. Zira, bu ülke ile eskiden beri ticarî münâsebetleri vardı.
  Habeş Necaşi'sinin âdil hükümdar oluşu, bu ülkenin tercih edilmesine ikinci bir sebepti. Adaletiyle şöhret bulmuş Necaşî, elbette bu mazlum zümreye haksızlık etmeyecekti.
  Bir diğer sebep olarak da, Habeşistan halkının ehl-i kitap oluşları, Hıristiyan dinine mensup bulunmaları olarak zikredilebilir. Ehl-i Kitap oluşları sebebiyle şüphesiz Müslümanlara karşı tavır ve davranışları, müşriklerin Ehl-i İslâma karşı hareket ve davranışlarından farklı olacaktı!
  Nitekim, Mekke'yi sessiz sedâsız terk eden adı geçen Sahabîler, Habeş Necaşî'si ve halkı tarafından gerçekten çok güzel karşılandılar. Buraya yerleştikten sonra da, ibadetlerini ifâ, dinî inançlarını yaşama hususunda herhangi bir engel ve zorlukla karşılaşmadılar. Bu hususu, bizzat hicret eden Müslümanlar,
  "Biz burada hayırlı bir komşuluk, dinimize dokunulmazlık gördük. İncitilmedik. Hoşlanmadığımız bir söz de duymadık. Huzur içinde Rabbimize ibadet ettik,"244 diyerek ifâde etmişlerdir.
  Gerçekten Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) tarafından, bir başka ülkenin değil de, Habeşistan'ın hicret ülkesi olarak seçilişi dikkat çekicidir. Bir müşrik ve putperest ile bir Müslümanın hiçbir zaman ruhen kaynaşması mümkün değildir. Ama ikisi de ehl-i kitap olan bir Müslüman ile bir Hıristiyanın hiç olmazsa, "inanç" noktasında 'bazı müşterekleri bulunduğundan anlaşmaları mümkün olabilir. Nitekim Habeşistan halkının Müslümanlara karşı nazik tavrı ve dinî vazifelerini yerine getirmede gayet müsamahalı davranmaları bu gerçeği doğrular.
  Bütün bunlarla birlikte bu hicret hâdisesi çok daha mühim bazı müsbet neticelerin doğmasına sebep oldu. Bu sayede İslâmiyet etraftan da duyuldu. Hicret hâdisesinin arkasında bu yüksek gayenin bulunuşundan dolayıdır ki, müşrikler göç eden bu bir avuç Müslümanın Habeşistan'a sığınmalarından endişe duydular ve telâşa kapıldılar. Bu uzak diyarda dahi onları rahat bırakmak istemediler.
  Hazret-İ Hamza Müslümanlar Safında
  Bi'setin 6. senesi.
  İslâm ve îmân sadâsı kulaktan kulağa yayılıp gittikçe gürleşiyordu. Kalblere ma'nevi serinlik veren bu îmânî havanın teessüsü müşriklerin uykularını kaçırıyordu. Başvurdukları tertip ve planların hiçbiri, coşkun akan bu îmân şelâlesinin önüne set olamıyor ve ümitsizliğin verdiği ezici ruh haleti içinde kıvranıp duruyorlardı.
  Kahraman Hazret-i Hamza'nın saâdet dairesine dahil olmasıyla mânevi sancıları kat kat artmış oldu.
  Peygamberimizin amcası ve aynı zamanda süt kardeşi olan Hazret-i Hamza, kimden olursa olsun, nereden gelirse gelsin haksızlığa asla tahammülü olmayan bir kahramandı. Kureyş içinde de yüksek bir itibara sahipti.
  İlâhî hidayetin tecellisi bu: kimin nerede ve nasıl îmân nimetine kavuşacağı belli olmaz. Hazret-i Hamza da beklenmedik bir zamanda İslâm nimetine kavuştu.
  Bir gün çok sevdiği eğlencesi olan avdan dönüyordu. Safâ Tepesinden Kâbe'ye doğru giderken karşısına Abdullah bin Cudâ'nın azâdlı câriyesi çıktı ve,
  "Ey Umâre'nin babası," dedi, "kardeşinin oğlu Muhammed 'e, Ebûl-Hakem bin Hişâm (Ebû Cehil) ile arkadaşları tarafından yapılanları görmüş olsaydın asla dayanamazdın!"
  Hz. Hamza heybetli bakışlarını câriyenin üzerinde bir müddet gezdirdikten sonra, "Ebû'l-Hâkem bin Hişâm ona ne yaptı?" diye sordu.
  "Ona şuracıkta türlü türlü işkenceler yaptı, hakaret etti. Sonra da çekip gitti. Muhammed  de ona hiçbir şey söylemedi."
  Hz. Hamza,
  "Bu söylediklerini sen, gözünle gördün mü?" dedi.
  Câriye,
  "Evet, gördüm!" diye cevap verdi.
  Son derece hiddetlenen Hz. Hamza, evine uğramadan, yayı, oku, torbası ve av malzemeleriyle doğruca Kâbe etrafında oturmuş bulunan Ebû Cehil ve arkadaşlarının yanına vardı. Meclisin ortasındaki Ebû Cehil'in başına, hiç bir şey sormadan okkalı bir yay indirdi ve başını fenâ halde yardı. Sonra da,
  "Sen misin ona sövüp sayan? İşte, ben de onun dinindeyim. Onun söylediğini söylüyorum. Gücün yetiyorsa, o yaptıklarını bana da yap göreyim!" diye konuştu.
  Ebû Cehil, hareketinde kendisini haklı göstermek için savunmaya geçti:
  "Ama o bizi akılsız saydı," dedi. "Putlarımıza hakaret etti. Atalarımızın tuttuğu yoldan ayrı bir yol tuttu."
  Hazret-i Hamza'dan kararlı ve sert bir cevap geldi:
  "Siz ki, Allah'tan başkasına ilâh diye tapmaktasınız. Sizden akılsız kim var? Ben şehâdet ederim ki, Allah'tan başka ilâh yoktur. Yine şehâdet ederim ki, Muhammed  Allah'ın Resûlüdür!"245
  Hazret-i Hamza'nın bu kararlılığı karşısında, ne Ebû Cehil, ne de etrafındakilerde bir hareket ve bir mukabele görülmedi. Hatta Ebû Cehil,
  "Doğrusu ben, kardeşin oğluna çok çirkin bir şekilde sövüp saymıştım. Buna müstahak oldum" diyerek suçluluğunu da itiraf etti.
  Şeytanın Vesvesesi
  Ani ve beklenmedik bir kararla saâdet dâiresine dahil olan Hazret-i Hamza evine dönünce, zihninde şeytanın bir takım vesvese ve şüpheleriyle karşı karşıya kaldı:
  "Sen Kureyş'in hatırı sayılır birisi idin. Şu dininden dönen Muhammed 'e uydun. Hiç de iyi etmedin!"
  Kalb ve zihninin, şeytanın bu tarz telkinlerine maruz kaldığını hisseden Hazret-i Hamza, doğruca Kâbe'ye vardı ve:
  "Allah'ım Bu tuttuğum yol doğru ise, kalbime de onu tasdik ettir. Bana bu hususta bir çıkar yol göster!" diye duâ etti.
  Aradan bir gün geçtikten sonra Peygamber Efendimizin huzuruna vardı. Başından geçenleri anlattı. Resûl-i Ekrem, kendilerine va'z ve nasihatta bulundu.
  Kalbi îmân ve itminan bulan Hazret-i Hamza, Peygamber Efendimize,
  "Senin doğruluğuna şehâdet ediyorum ki, ey kardeşimin oğlu, artık dinini bana açıkla" dedi.
  Hazret-i Hamza gibi bir kahramanın Müslümanlar safında yer alışı Efendimizi ve Müslümanları son derece memnun ederken, müşriklerin gönüllerine hüzün ve korku saldı. Resûl-i Ekreme pervasızca revâ gördükleri eziyet ve işkencelerinin bir kısmını da terk etmek zorunda kaldılar.
  Müşriklerin Yeni Teklifleri
  Hidâyet dairesi gittikçe genişliyordu. Îmân ve Kur'ân nûru bütün haşmet ve parlaklığıyla ruhları aydınlatmaya devam ediyordu.
  Kureyş müşriklerinin telaş ve endişeleri ise had safhadaydı. Hele parmakla gösterilen kahramanlarından biri olan Hazret-i Hamza'nın inananlar tarafında beklenmedik bir zamanda yer alması kendilerini bütün bütün şaşırttı. Şirk kalesinde gün geçtikçe yeni ve daha büyük gediklerin açılması onları değişik planlar kurmaya ve yeni yeni tertiplere girmeye sevketti.
  Birgün, Kureyş kabilesi ileri gelenlerinden Utbe bin Rebîa, bir grup müşrike,
  "Ey Kureyşliler! Muhammed 'in yanına gidip konuşsam ve kendisine bazı tekliflerde bulunsam, nasıl olur? Umulur ki, o bu tekliflerden bazılarını kabul eder, biz de arzusunu yerine getiririz. Böylece kendisi de belki bize karşı yaptıklarından vazgeçer" diye teklif etti.
  Topluluk tarafından teklif kabul edildi.
  Bunun üzerine Utbe, o sırada yalnız başına Mescid-i Haramda bulunan Nebiyy-i Zîşan Efendimizin yanına vardı ve sözüne şöyle başladı:
  "Ey kardeşimin oğlu! Biliyorsun ki, sen aramızda şeref ve soy sop üstünlüğü bakımından bizden daha hayırlısın ve ilerisin. Ancak sen kavminin başına büyük bir iş açtın. Bu işle onların birliğini dağıttın, akılsız olduklarını söyledin. Tanrılarını ve dinlerini kötüledin. Onların gelmiş geçmiş baba ve atalarını kâfir saydın."Şayet beni dinleyecek olursan, sana bazı tekliflerim olacak. Bunlar üzerinde düşünüp taşınmanı istiyorum. Belki bazılarını kabul edersin!"
  Resûl-i Ekrem Efendimiz,
  "Söyle ey Velid'in babası! Seni dinliyorum" deyince, Utbe tekliflerini sıralamaya başladı:
  "Sen ortaya attığın bu mesele ile şayet mal ve servet elde etmek gayesinde isen, mallarımızdan sana hisse ayıralım, hepimizin en zengini olasın.
  Eğer, bir şeref peşinde isen, seni kendimize reis yapalım. Yok eğer bu sana gelen, görüp de üzerinden atmaya kuvvetin yetmeyen bir evhâm, cinlerden, perilerden gelme bir hastalık ve sihir ise, doktor getirtelim, seni tedâvi ettirelim. Seni kurtarıncaya kadar mal ve servetimizi harcamaktan geri durmayalım."
  Utbe tekliflerini yapmış ve susmuştu. Konuşma sırası Resûl-i Ekrem Efendimize gelmişti. Utbe'ye,
  "Ey Velid'in babası, söyleyeceklerin bitti mi?" diye sordu.
  Utbe'den, "Evet" cevabı gelince, Resûl-i Ekrem,
  "O halde, şimdi sen beni dinle" dedi ve besmele çekerek Fussilet Sûresinin 1-36 arasındaki âyetleri kemal-i vakar ve heybet içinde okumaya başladı:
  "Hâ mim.
  Bu kitap, bilen bir topluluk için Allah'ın rahmetiyle müjdeleyici ve Onun azâbından sakındırıcı olmak üzere, âyetleri açıklanıp ayırd edilmiş Arapça bir Kur'ân olarak Rahmân ve Rahîm olan Allah tarafından indirilmiştir. Fakat onların çoğu yüz çevirdiler; artık hakka kulak vermezler..."
  Sûreyi secde âyetine kadar okuyup secde eden Peygamber Efendimiz, Utbe'ye döndü ve,
  "Ey Velid'in babası, okuduklarımı dinledin! Artık gerisini sen düşün!" dedi.
  Kur'ân'ın nazmındaki i'caz, mânasındaki tatlılık Utbe'nin çehresini birden değiştirmişti. Öyle ki, bunu Kureyşliler fark ettiler. Birbirlerine söylendiler:
  "Vallahi, Ebu'1-Velid, çehresi değişmiş olarak dönüyor!"
  Yanlarına gelince,
  "Ne getirdin, anlat bakalım?" diye sordular.
  Utbe,
  "Vallahi, ben, ömrümde benzerini hiç işitmediğim bir kelâm işittim. Yemin ederim ki, o ne şiirdir, ne sihirdir, ne de kehânettir!" dedikten sonra sözlerine şöyle devam etti:
  "Ey Kureyş topluluğu! Beni dinleyin de, hatırım için bu işin peşini bırakın, bu adamdan vazgeçin! Ondan uzak durun, ona dokunmayın!
  Yemin ederim ki, benim ondan dinlediğim söz, büyük bir haberdir. Siz onu, sizin dışınıza kalan Arap tâifelerine bırakırsanız daha iyi etmiş olursunuz. Onlar, ona engel olurlar. Eğer o, Araplara üstün gelirse, onun hâkimiyeti sizin hâkimiyetiniz, onun şerefi sizin şerefiniz demektir. Onun sayesinde insanların en mes'ud ve bahtiyarı olursunuz."
  Utbe'nin konuşması, Kureyşlilerin hiç de hoşuna gitmedi. Tepki göstererek,
  "Ey Velid'in babası! Gene o, seni dili ile büyülemiş" dediler.
  Sözlerinin dinlenmediğini gören Utbe ise,
  "O halde, istediğinizi yapın!" diyerek yanlarından uzaklaştı.246
  Böylece müşrikler, Server-i Kâinat Efendimiz karşısında mağlubiyet üzerine mağlubiyete uğruyorlardı. İslâm davasına karşı tedbir ve çareleri bir bir tükeniyordu. Başvurdukları her tedbir ve plân geri tepiyor, hatta aleyhlerine tecelli ediyordu!.
  Çünkü; Cenâb-ı Hakkın,
  "Ben nûrumu tamamlayacağım, kâfirler, müşrikler istemeseler bile" diye va'di vardı.
  Resûlüne emri şuydu:
  "Sana vahyettiklerimi halka bildir, korkma, çekinme. Çünkü, ben seni insanlardan, onların şer ve belâlarından koruyacağım." 247
  Bunun için de, Allah Resûlü (a.s.m.), îmân ve İslâmiyete davet vazifesine bıkmadan, usanmadan, korkmadan, çekinmeden devam ediyor, bütün gayretiyle gönüller üzerinde Tevhid Bayrağını dalgalandırmaya çalışıyordu. Bunun neticesi olarak da, inananların safı gittikçe hem daha sıklaşıyor, hem de güçlenip kuvvetleniyordu.
  Mekkeli müşrikler, ne eziyet ve işkencelerin, ne de makam, mevki, mal ve servet tekliflerinin Peygamber Efendimizi bir an bile dâvâsında tereddüde düşürmediğini artık kesinlikle anlamışlardı. Bu sebeple, karşısına değişik tekliflerle çıkmaya başlıyorlardı.
  Birgün Peygamber Efendimize,
  "Rabbine duâ et. Eğer Safâ Tepesini bizim için altına çevirirse, biz o zaman seni tasdik eder, sana îmân ederiz!" dediler.
  Böyle bir isteği yerine getirmek, elbette insan güç ve kuvvetinin üstünde bir işti. Ama Allah'ın kuvvet ve kudreti yanında basit bir hadiseydi. Müşrikler, böylesine herhangi bir insanın yapamayacağı şeyleri Peygamber Efendimize teklif etmekle âdetâ kendilerini teselli etmeye çalışıyorlardı.
  "Bakın işte bu isteğimizi yerine getirmedi. Öyleyse neden îmân edelim?" demek istiyorlardı.
  Diğer istek ve tekliflerinde Resûl-i Ekrem Efendimiz, hep bunları yapmanın kendi vazifesi olmadığını, onların ancak Allah'ın isteğiyle, kuvvet ve kudretiyle meydana gelebileceğini ifâde etmesine karşılık, bu tekliflerine aynı cevapla karşılık vermeden,
  "Teklifiniz yerine gelirse, bu dediğinizi gerçekten yapar mısınız?" diye sordu.
  Hep birden,
  "Evet, yaparız" dediler.
  Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, ellerini açarak Kudreti sonsuz Rabb-i Rahîmine yalvarmaya başladı. Elbette, Sultan-ı Levlâkın niyazı cevapsız kalamazdı. Anında Cebrâil (a.s.) gelerek,
  "Allah Teâla, seni selâmlıyor ve; istersen, onlara Safâ Tepesini altın yapayım. Ancak, bundan sonra da onlardan kim inkâra kalkışırsa, varlıklarımdan hiçbirine yapmadığım bir azapla onları azaplandırırım. Yok, istersen onlara tevbe ve rahmet kapılarını açık bırakayım, diyor" dedi.
  Alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz, iki teklif arasında serbest bırakılmıştı. Cenâb-ı Hak, istediğini yapacaktı. Buna rağmen o, kendisini böylesine rahatsız edip, sıkıntıya sokan kavmine acıdı ve Rabbinden dileği şu oldu:
  "Hayır, Allah'ım! Onların isteklerini yerine getirme. Kendilerine rahmet ve tevbe kapılarını açık bırak."248
  Evet, Peygamber Efendimiz "alemlere rahmet olarak" gönderilmişti. Kalb ve vicdanı, merhamet ve şefkatin menbâı idi. Kendisine zulmedenlere, kendisine eziyet ve hakarette bulunanlara bile yeri geldikçe acıyor, onları affediyordu. Hiç bir zaman şahsı için intikam alma yoluna gitmiyordu. Kendisine zulmedenlere dahi îmân saâdeti ve İslâm hidâyeti diliyordu.
  O, bu engin şefkat ve merhamet ve bu derin af ve müsamaha ile, gönülleri fethetmiş, kalp ve ruhları nûru etrafında pervane gibi döndürmüştür.
  Yapılan her teklif Resûl-i Ekrem Efendimiz tarafından reddedilmesine rağmen, müşrikler yeni yeni teklifler bulup ileri sürüyorlardı.
  İleri gelenleri, birgün Resûl-i Ekreme,
  "Sana, içimizde en zengin adam olacak şekilde mal verelim. İstediğin kadınla evlendirelim. Yeter ki sen, ilâhlarımızı kötülemekten vazgeç" dediler. Sonra da şöyle konuştular:
  "Eğer, bu dediğimizi kabul etmez ve yapmazsan sana yeni bir teklifimiz var. Hem senin için, hem bizim için hayırlı olan bir teklif?"
  Resûl-i Ekrem,
  "Nedir, o hayırlı teklif?" diye sordu.
  Kureyş ileri gelenleri,
  "Sen bizim tanrılarımız olan Lât ve Uzza'ya bir yıl tap, biz de senin İlâhına bir yıl tapalım"249 dediler.
  Bu, Kureyş müşriklerinin bir oyunu, bir tuzağı idi. Akıllarınca Resûl-i Ekremi böyle bir teklifle kandırmayı düşünüyorlardı. Fakat, hayatının gayesi şirk ve küfürle mücadele olan Kâinatın Efendisi elbette bu tuzağa düşmeyecekti. Nitekim Cenâb-ı Hak, bu hâdisenin hemen sonrasında "Kâfirûn" sûresini indirdi:
  "De ki: Ey kâfirler! Sizin taptıklarınıza ben ibâdet edecek değilim."Benim ibâdet ettiğime de siz ibâdet edecek değilsiniz. Ben zâten sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim ibâdet ettiğime ibâdet etmezsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim bana." (Kâfirun: 109/1-6)
  Peygamberimiz (a.s.m.) inen bu sûreyi kendilerine okuyunca, müşrikler bu tekliflerinin de neticesiz kaldığını anlayarak bu yoldaki ümitlerini de yitirdiler.
  Müşriklerin Üç Sorusu
  Hazret-i Resûlullahın davası karşısında çaresizlikler içinde kıvranan Mekke müşriklerinin aklına yeni bir fikir geldi: Yahudi âlimlerinden Peygamberimiz hakkında bir şeyler öğrenmek.
  Bu maksatla Medine'ye giden temsilciler, Yahudi âlimleriyle görüşerek Resûl-i Ekrem Efendimizin söylediklerinden, yaptıklarından bahsettiler. Sonra da,
  "Siz elinde Tevrat bulunan bir milletsiniz. Bu adam hakkında bize bilgi veresiniz diye size başvurduk" dediler.
  Yahudî âlimlerinin, bu isteklerine cevapları şu oldu:
  "O kimseye, 'Geçmişteki o genç delikanlıların hayret edilecek maceraları ne idi? Yeryüzünün doğusuna, batısına kadar ulaşan, dönüp dolaşan zâtın kıssası ne idi? Ruhun mahiyeti nedir?' Sorularını sorun. Eğer bu suâlleri cevaplandırırsa, bilin ki, o Allah'ın peygamberidir. Siz de ona tâbi olun. Yok eğer cevaplandıramazsa, o adam yalancı bir kimsedir. Kendisine istediğinizi yapabilirsiniz."
  Temsilciler, Mekke'ye dönerek durumu müşriklere anlattılar. Müşrikler, ümid ve sevinç içinde Peygamber Efendimize koşarak, bu soruları sordular.
  Kâinatın Efendisi, sorularını cevaplandırmak için mühlet istedi:
  "Size yarın bildireyim" dedi.
  Bunu derken, o sırada "İnşAllah (Allah dilerse)" demeyi unutmuştu. Bu sebeple, bir görüşe göre üç, diğer bir rivâyete göre ise on beş gün bu konuda hiçbir vahiy gelmedi. Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) sıkıntıdan duramaz hale gelmişti. Hele müşriklerin,
  "Muhammed  bizden birgün mühlet istedi. Bunca zaman geçti, bize hâlâ birşey bildirmiş değil" diyerek dedikodulara başlamaları, bu sıkıntılarını daha da arttırdı. Öyle ki, kimseyle konuşamaz hale gelmişti.
  Nebiyy-i Ekremin, bu sıkıntıları fazla sürmedi, sonunda vahiy indi. Müşriklerin sorularına şöyle cevap verildi:
  "Yoksa (Ey Resûlüm!) uzun zaman mağarada uykuda kalan Kehf ve Rakîm ashabı bizim mu'cizelerimizden şaşılacak bir şey oldular mı sandın? Hatırla ki o vakit o genç yiğitler mağaraya sığındılar da şöyle dediler: 'Ey Rabbimiz! Bize, tarafından bir rahmet ihsan buyur ve işimizde bize bir muvaffakiyet hazırla." (Kehf: 18/9-10)
  Bu âyet-i kerimlerde, müşriklerin birinci soruları cevaplandırılıyordu ve adı geçen gençlerin Ashab-ı Kehf olduğu bildiriliyordu. Sonraki âyetlerde ise Ashab-ı Kehf'in maceraları anlatılıyordu.
  Müşriklerin ikinci sorularına ise şu âyetler cevap veriyordu:
  "Sana Zülkarneyn'den soruyorlar. De ki: Size ondan bir hâtıra okuyacağım." (Kehf: 18/83)
  Sûrenin devam eden âyetlerinde ise, Cenâb-ı Hakk'ın Zülkarneyn'i iktidar sahibi yaptığı, ona bol vasıta ihsan ettiği ve bununla batıya doğru yol aldığı, yolculuğu esnasında bir kavimle karşılaştığı ve onları iyi işleri yapmaya davet ettiği belirtiliyor; sonradan doğuya doğru yol tuttuğu, burada da bir kavimle karşılaştığı ve onları da hayırlı işlerde bulunmaya çağırdığı beyân ediliyordu.
  Müşriklerin üçüncü suâllerine ise şu âyet-i kerime ile cevap veriliyordu:
  "Sana ruhtan soruyorlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Bilgi olarak da size pek az şey verilmiştir." (İsra: 17/85)
  Müşrikler, sordukları sorularına mükemmel cevap almışlardı. Buna rağmen, Peygamber Efendimizin davasını doğrulayıp, Ona uymaktan uzak durdular, şirkin ifradı içinde hayatlarına devam ettiler.Ancak, onların bu hak ve hakikattan yüz çevirmeleri, kendilerini felâkete sürüklemekten başka bir şeye yaramıyordu. Onlar direndikçe, îmân ve Kur'ân dâvâsı daha bir haşmet ve azametle gönüller üzerinde dalgalanmaya devam ediyordu.
  Cenâb-ı Hak, Ayrıca Peygamber Efendimizi de aynı sûrede şöyle ikaz ediyordu:
  "Hiçbir şey hakkında 'Yarın bunu muhakkak yapacağım' deme. Ancak 'İnşAllah' deyip Allah'ın dilemesi şartına bağlarsan müstesnâdır. Unuttuğun zaman da yine Rabbini an ve 'Umulur ki Rabbim beni bundan daha hayırlı ve doğru bir yola eriştirir' de." (Kehf: 18/23-24)
  Peygamber Efendimiz, bu ikazdan sonra, yapacağı bir şey hakkında "İnşâAllah" demeyi her zaman hayatında bir prensip edindi.

242. İbni Hişâm, Sîre, 1/344-345; İbn: Sa'd, Tabakât, 1/203-240; Taberî, Tarih: 2/222
243. İbni Sa'd, Tabakât, 1/203
244. İbni Sa'd, Tabakât: 1/204; Taberî, Tarih: 2/222
245. İbni Hişâm, Sîre: 1/311; İbni Sa'd, Tabakât: 3/9-12; İbni Abdü'l-Ber, İstiab: 1/270
246. İbni Hişâm, Sîre, 1/313-314; Taberî, Tarih: 2/225
247. Mâide Sûresi, 67
248. İbni Hişâm, Sîre, 2/35-36
249. İbni Hişâm, Sîre: 1/388; Taberî, Tarih: 2/225-226
 




Çevrimdışı Sehl

  • Dervişkolik
  • *****
  • İleti: 1.912
  • Konu: 208
  • Derviş: 2261
  • Teşekkür: 16
    • Gönül Hanesi..

 
KIRKINCI MÜSLÜMAN HAZRET-İ ÖMER
 

  Bi'setin 6. senesi Zilhicce ayı (Milâdi; 616).
  Emsalsiz kahramanlardan biri olan Hazret-i Hamza'nın Müslümanlar safına katılması ve arkasından da bir grup Müslümanın Habeşistan'a hicretleri, Kureyş müşriklerini derin derin düşündürüyordu. Hayatlarına büyük bir tedirginlik ve endişe hakim bulunuyordu.
  Hepsinin zihninde karar kılmış fikir şu idi: Mutlaka şu Ebû Talib'in yetimi Muhammed 'in işi bir an önce halledilmelidir.
  Bu konuyu görüşmek üzere, Darü'n-Nedve'de toplanan Kureyş'in, hararetli ve ateşli konuşmalarından sonra, Ebû Cehil'in teklifi kabul edildi: Muhammed 'in vücudu ortadan kaldırılacaktır.
  Bu korkunç cinâyeti işlemeye kim cesaret edebilirdi? İşin içinde Hâşimoğullarının böyle bir hal vukûunda kan davası gütmeleri de söz konusu idi.
  Bu iş için bazıları büyük va'dlerde de bulunuyordu. Meselâ Ebû Cehil; "Muhammed 'i öldürecek kimseye benden 100 kızıl ve siyah deve, şu kadar altın, şu kadar gümüş v.s." diyordu.
  Kimse bu korkunç kararı tatbik etme cesaretini kendisinde göremiyordu. Ama içlerinde biri vardı; uzun boylu, iri yapılı, kimseye boyun eğmez, gözünü daldan, budaktan sakınmaz, gözü pek biri. Ortaya atıldı.
  "Bunu ben yaparım" dedi.
  Bir anda bütün gözler ortaya atılan bu cesur adamın üzerine çevrildi. Baktılar: Hattaboğlu Ömer'di bu. Ömer'in bu işi yapabileceğinden emin olan Kureyşliler hep bir ağızdan,
  "Evet, bunu ancak sen yapabilirsin. Görelim seni" dediler.
  Ömer, artık hedefini tesbit etmişti: Doğruca Dârü'l-Erkâm'a giderek, orada Peygamber Efendimizi bulacak ve alınan kararı yerine getirecekti.
  Kılıcını kuşanan Ömer, kan çanağına dönmüş gözleriyle etrafa öfkeli bakışlar savurduktan sonra, doğruca Kâbe'ye giderek tavafta bulundu. Sonra da kin, düşmanlık dolu sert adımlarla Safâ Tepesinin yolunu tutup, Dârü'l-Erkâm'a doğru yollandı.
  Gidişinde bir manâ vardı, bir hedefe doğru gittiği besbelli idi. Yolda, Müslüman olmuş, fakat îmânını gizleyen akrabasından Nuaym bin Abdullah Hazretlerine rastladı. Hazret-i Nuaym, Ömer'in bu değişik tavrı karşısında sormadan edemedi:
  "Nereye gidiyorsun ey Ömer?"
  "Şu, dinini bırakan, Kureyş'in arasına ayrılık düşüren Muhammed 'in vücudunu ortadan kaldırmaya gidiyorum!" cevabında bulunarak, maksadını gizlemeye bile lüzum görmedi.
  Bu dehşetli karar karşısında tüyleri diken diken olan Hazret-i Nuaym, onu bu fikrinden caydırmanın yolunu aradı ve, "Vallahi, çok zor bir işe kalkışmışsın. Muhammed 'in ashabı onun başı ucundan bir an dahi olsun ayrılmıyor. Ona yol bulmak çok güç. Farzet ki, bir yolunu bulup onu öldürdün. Zanneder misin ki, Abd-i Menâfoğulları senin yeryüzünde elini kolunu sallayarak dolaşmana müsâade eder?" diye konuştu.
  Sert bakışlarını muhatabının üzerinde gezdiren Ömer,
  "Sen de mi ondan yana oluyorsun yoksa?" diye sordu. Fakat beklenmedik bir cevapla karşılaştı:
  "Ya Ömer, sen beni bırak, önce ev halkına, âile efradına dön. Enişten ve amcaoğlun Said bin Zeyd ile eşi kızkardeşin Fâtıma Müslüman olup, Muhammed 'in dinine tâbi olmuşlardır. Git, önce onlarla uğraş!"
  Ömer'de bir şaşkınlık bir tereddüt. Duyduklarına önce inanmak istemedi, hatta araştırma ihtiyacını bile duymaz görünerek yoluna devam etti. Ancak içine düşen şüpheyi yenemedi ve yarı yolda fikrini değiştirerek kızkardeşinin evine doğru döndü.
  Bu sırada, fedakâr sahabî Habbab bin Eret, Hazret-i Said ile âilesi Hz. Fâtıma'ya yeni nazil olan Tâhâ Sûresini okumakta idi. Evinin önüne yaklaşan Ömer, bu sesi duydu. Kapıyı hiddetli hiddetli bir-iki çaldı. Açılmadığını görünce omuz verip kapıya yüklendi ve hışımla içeri daldı.
  Hz. Fâtıma, hiddetli hiddetli kapı çalanın kardeşi Ömer olduğunu anlamış ve Kur'ân sahifelerini hemen bir tarafa kaldırmıştı. Bu arada Hz. Habbab da bir köşeye saklanıvermişti.
  Ömer, öfke dolu sesiyle,
  "Okuduğunuz ne idi?" diye sordu. Eniştesi telaş ve heyecan dolu ifadelerle,
  "Birşey yok, sadece aramızda konuşuyorduk," cevabını verince, Ömer'in öfke ve hiddeti bütün bütün arttı. Mâsum mâsum duran eniştesinin yakasına yapıştı ve,
  "Demek duyduklarım doğru imiş; siz de Muhammed 'in dinine girdiniz öyle mi?" diyerek onu yere çarptı. Hazret-i Fâtıma, kocasını kurtarmaya kalktı. Sert bir tokatla o da kendini yerde buldu. Müslümanlığını gizlemenin artık bir mânâ ifade etmeyeceğini anlayan Hazret-i Fâtıma, ayağa kalktı ve,
  "Elinden geleni yap, ey Ömer! Ben ve kocam artık Müslümanız. Allah ve Resûlüne îmân ettik," diye haykırdı.
  Bu sözlerini, getirdiği "Kelime-i Şehâdet" takib etti. Ortalık bir anda bu kelimenin azamet ve haşyetiyle çınladı.
  Manzara ibretli ve içler acısıydı. Bir insan, kızkardeşini "Rabbim Allah" dediği için nasıl böylesine insafsızca dövüp kan revan içinde bırakabilirdi? Kan revan içinde bırakılanın bu haline rağmen davasını haykırmaktan geri durmaması karşısında hangi katı kalb yumuşamaz ve hangi yürek insafa gelmezdi?
  Ömer, şaşırdı birden. Kalbinde dalgalanmalar meydana geldiğini hisseder gibi oldu. Daha fazla ayakta duramadı ve yere oturdu. Derin derin düşündükten sonra,
  "Hele getirin şu okuduklarınızı. Getirin de Muhammed 'e gelen şey ne imiş göreyim" dedi. Hazret-i Fâtıma önce tereddüt gösterdi. Kardeşinin mübârek Kur'ân sahifelerine hakaret edebileceğinden korktu. Ancak Ömer, "Korkmayın" diyerek onun bu endişesini yok etti.
  Kur'ân sahifeleri ancak temiz kimselere verilebilirdi. Halbuki Ömer, henüz şirk üzere bulunuyordu, dolayısıyla da mânen temiz sayılmıyordu. Bunun için Hz. Fâtıma,
  "Kardeşim," dedi, "sen Allah'a şerik koşulan bir inanç üzere bulunduğun için temiz sayılmazsın. Halbuki, ona ancak temiz olanlar el sürebilir. Kalk önce bir yıkan."
  Hz. Ömer, kalkıp gusletti. Bunun üzerine Hz. Fâtıma, koyduğu yerden Kur'ân sahifesini hürmetle alıp ona verdi.
  Hz. Ömer kâtipti. Okuma yazma bilirdi. Eline aldığı sahifeyi başından okumaya başladı:
  "Tâ hâ. Biz Kur'ân'ı sana meşakkat çekmen için indirmedik. Onu, Allah'tan korkan kimse için bir öğüt olarak indirdik. O, yeri ve yüce gökleri yaratan Zât tarafından peyderpey indirilmiştir." 250
  Ömer, hem okuyor, hem de okudukları üzerinde düşünüyordu. Kur'ân'ın ebedî ve edebî belagatı karşısında şaşkına dönmüştü. Sanki, az evvel kılıcının kabzasına yapışıp Peygamberimizin vücudunu ortadan kaldırmaya giden Ömer, o değildi. Kalbindeki katılık, yüzündeki öfke yok oluvermişti birden. Az evvel kan çanağını andıran gözleri, şimdi aydınlık saçıyordu. Yüzüyle beraber, içi de gülüyordu. Sûrenin, "Muhakkak ki Allah Benim. Benden başka ilâh yoktur. Bana kulluk et ve Beni anmak için namaz kıl" 251 âyetini okuyunca haykırdı:
  "Bu ne güzel, ne şerefli, ne haşmetli bir kelâm! Bu kelâmdan daha güzel, daha tatlı bir kelâm olamaz!"
  Bu ifâdeler Ömer'in kalbinin hidâyet nûruyla sarıldığını, onun aydınlığına kavuştuğunun işaretiydi. Hz. Ömer'in bu sözlerini işiten Kur'ân hocası Hz. Habbab, gizlenmiş olduğu yerden ortaya çıkıverdi ve,
  "Müjde, ey Ömer," dedi, "dilerim ki, Resûlullahın yaptığı duâ senin hakkında gerçekleşsin. Dün gece o, 'Allah'ım, İslâmiyeti ya Ebü'l-Hakem bin Hişâm'la (Ebû Cehil), ya da Ömer bin Hattab'la kuvvetlendir' diyerek duâ etmişti."
  Ömer bin Hattab ve Ebü'l-Hakem Amr bin Hişam, yani Ebû Cehil. Biri Server-i Kâinat Efendimizin vücudunu ortadan kaldırmakla ancak İslâm dâvâsının önüne geçilebileceğini teklif eden Ebû Cehil, diğeri bu teklifi kabul edip kararı infaz etmeye kalkan Ömer. Artık, Ömer'in Resûlullah ve İslâmiyet aleyhindeki düşünceleri tamamen aksine dönmüştü. Bir an evvel Fahr-i Alem Efendimizin huzuruna varıp, hidâyet nûruyla kucaklaşmak istiyordu.
  "Resûlullah şimdi nerededir?" diye sordu.
  Resûl-i Ekrem Efendimizin, Ashabından bazılarıylâ Safa Tepesi eteğindeki Dârü'l-Erkam'da bulunduğunu öğrenince Hz. Habbab'la derhal yola koyuldu. Gözcü Ömer'in silah belde geldiğini içeriye haber verdi. Herkesi bir telâş ve heyecan havası sardı. Sadece biri müstesna: Hazret-i Hamza. Bu büyük İslâm kahramanı elini kılıcının kabzasına atarak,
  "Bırakın gelsin. Korkulacak ne var? Eğer hayırlı bir maksatla gelmişse, kendisini hayırla ağırlarız. Eğer kötü bir niyetle gelmişse, onu kendi kılıcıyla hallederiz" diye konuştu.
  Manzarayı seyreden Fahr-i Âlemin yüzünde tebessümler belirdi. Ömer'in gönlünün hidâyet nûruyla aydınlandığı haberini almıştı. Hiç bir telâş ve endişeye kapılmadan oturduğu yerden,
  "Telaş edilecek birşey yok, bırakın gelsin. Eğer, Allah, onun hayrını murad ettiyse, kendisini doğru yola iletir" diye emir buyurdu.
  Bu emir üzerine kapı açıldı. Kapı önünde bekleyen Ömer, heybetli görünüşü ve silahıyla içeri girdi. Yüzünde öfke değil, muhabbet parıltıları vardı. Gözleri, hak ve hakikatı aramanın aydınlığı içindeydi. Resûl-i Ekremle bir an göz göze geldi. Kâinatın Serveri Efendimizin manevi heybeti karşısında kendinden geçer gibi oldu. Her şeyini unutmuştu. Nebiyy-i Ekremin nûranî bakışları kalb ve ruhunu tesiri altına almış âdeta avuçlamıştı.
  Bir müddet birbirlerine bakıştıktan sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz sessizliği, heyecan ve telaş havasını,
  "Neye geldin, ey Hattab'ın oğlu Ömer?" sorusuyla dağıttı. Sonra da elini uzatıp kılıcının bağından tuttu ve, "Allah'ım, bu Hattaboğlu Ömer'dir. Allah'ım, İslâm dinini Hattaboğlu Ömer'le kuvvetlendir" diye duâ etti.
  Hz. Ömer, ruhunu hidâyet güneşinin cazibesine kaptırmıştı artık. Resûlullah Efendimizin sualini,
  "Allah ve Resûlüne ve onun Allah'tan getirdiklerine îmân etmek için geldim" diye cevapladı. Arkasından da kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldu.252
  Nebiyy-i Ekrem Efendimiz ile ashabı kiramın sevinçleri son haddine varmıştı. Hep bir ağızdan yüksek sesle tekbir getirdiler: "Allahü ekber... Allahü ekber..."Mekke sokaklarından duyulan tekbir sesleri ufukları çınlattı, oradan göklere doğru nûranî dalgalar halinde yükseldi!
  Artık Hazret-i Ömer Müslümandı. Kırkıncı Müslüman. Bundan böyle, cesaret, kuvvet ve kahramanlığını şirk için değil, İslâm dini uğrunda kullanacaktı. Kureyşlilerin verdiği karar üzerine Server-i Kâinatın vücudunu ortadan kaldırmaya koşan Ömer, şimdi onun etrafında pervane olmuştu. Yiğitliğine îmânın hadsiz kuvvetini de ekleyen Hazret-i Ömer, bundan böyle Allah için, Resûlullah için müşriklere gözdağı vermeye koşacaktı. Birdenbire parlayan bu ateşîn fıtrat, Hz. Muhammed  güneşinden feyz ve ışık alarak dünya tarihine adalet timsâli "Âdil Ömer" ünvanıyla geçecektir.
  Saf halinde Mescid-i Harama Gidiş
  Cesaretin gerçek kaynağı olan îmânı kalbine yerleştiren Hazret-i Ömer, artık yerinde duramaz olmuştu. Resûl-i Ekreme,
  "Yâ Resûlallah, biz ölsek de, yaşasak da Hak din üzere değil miyiz?" diye sordu.
  Resûl-i Zîşân,
  "Evet, varlığım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, siz kalsanız da, ölseniz de Hak din üzeresiniz," diye cevap verince,
  "Öyle ise hâlâ ne diye gizleniyoruz?" dedi. "Seni Hak dinle gönderen Allah'a yemin ederim ki, korkmadan, çekinmeden, cesaretle bütün şirk meclislerine gidip İslâmiyeti açıklayacağım."
  Bunun üzerine Resûl-i Kibriyâ Efendimiz önde, sağında Hazret-i Ömer, solunda Hazret-i Hamza, diğer sahabîler arkalarında Dârül'l-Erkâm'dan çıkarak Kâbe'ye doğru yol aldılar. Vakur adımlarla, Mescid-i Harama girdiler.
  Hazret-i Resûlullahın başını bekleyen müşrikler, bu manzara karşısında şaşırıp kaldılar. Şaşkın, ürkek ve korkak bakışlarla bir Hazret-i Ömer'e, bir Hazreti Hamza'ya bakıyorlardı. Bir ara cesaretlerini toparlayarak,
  "Ey Ömer, arkanda ne var, ne ile geldin?" diye sordular.
  Hz. Ömer,
  "Lâ ilâhe İllâllah, Muhammed ü'r-Resûlullah ile geldim" dedi ve ilâve etti:
  "Kimse yerinden kımıldamasın, yoksa boynunu vururum."
  Müşriklerin sesi sedâsı kesildi. Sanki dilleri tutulmuştu.Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, serbestçe Kâbe'yi tavaf etti ve namaz kıldı. Müslümanlar da açıktan açığa namaz kıldılar.
  Hazret-i Ömer der ki:
  "İşte o zaman Allah Resûlü, 'Hak ile batıl olanın arasını ayırdı,' diye bana 'FARUK' adını taktı."253
  Önce Hazret-i Hamza'nın, arkasından Hazret-i Ömer'in Müslüman olması İslâmın inkişafı ve Müslümanların müşriklerin baskılarından sıyrılarak ibadetlerini serbestçe ifâ etmeleri hususunda büyük bir rahatlık sağladı. Bu bakımdan bilhassa Hazret-i Ömer'in mü'minler safında yer almasının, İslâm tarihinde önemli bir yeri vardı. Bu ehemmiyeti, ashabdan Abdullah bin Mes'ud Hazretleri,
  "Ömer'in Müslüman olması, İslâmiyet için bir fetih, Müslümanlar için bir şeref ve izzet idi. Medine'ye hicreti nusret, halifeliği de rahmet oldu.
  Ömer Müslüman oluncaya kadar bizler, Kâbe avlusunda açıktan açığa namaz kılamıyorduk"254 diyerek ifade etmiştir.

250. Tâhâ Sûresi, 1-4
251. Tâhâ Sûresi, 14
252. İbni Hişâm, Sîre, 1/366-371; İbni Sa'd, Tabakât, 3/267-269; Süheyli, Ravdü'l-Ünf, 1/216-219
253. İbni Sa'd, Tabakât: 3/270
254. İbni Sa'd, Tabakât: 3/270; Süheyli, Ravdü'l-Ünf: 1/219
 




Çevrimdışı Sehl

  • Dervişkolik
  • *****
  • İleti: 1.912
  • Konu: 208
  • Derviş: 2261
  • Teşekkür: 16
    • Gönül Hanesi..


İKİNCİ MÜSLÜMAN KAFİLESİ HABEŞİSTAN'A HİCRET EDİYOR


    Bi'setin 7. senesi (Milâdî 616).
  Habeşistan'a hicret eden ilk Müslüman kafilesi, daha önce de belirttiğimiz gibi, ülkenin hükümdârı tarafından iyi karşılanmış, dinî ibadetlerini serbestçe ve gönül huzuru içinde ifâ edebilme imkânına kavuşmuşlardı.
  Bu durumu haber alan Kâinatın Efendisi Resûl-i Ekrem Efendimiz Mekke'de kalan Müslümanlara da Habeşistan'a hicret etmelerini tavsiye buyurdu.
  Resûl-i Ekremin amcası Ebû Talib'in oğlu Hazret-i Cafer'in başkanlığında Habeş ülkesine doğru yola çıkan ikinci kafile, önceki kafileden daha kalabalıktı. 10'u kadın 92 kişilik bu topluluk da sağ salim sırf dinlerini emniyet altına almak, ibadetlerini huzur-u kalb ile ifâ edebilmek gayesiyle Mekke'den ayrılıp Habeş ülkesine vardılar.
  Müslümanlar göç ederken, Peygamber Efendimiz her şeye rağmen Mekke'den ayrılmadı. Müşriklerin eziyet ve işkencelerine göğüs germeye devam etti. Cenâb-ı Hakkın hıfz ve inâyeti altında kudsî ve ulvî hizmetini sürdürdü.255
  Kureyşliler Muhacirlerin Peşinde
  Kureyş müşrikleri Müslümanların ard arda Habeş ülkesine hicret etmelerinden telâşa kapıldılar. Gurbet diyarında da garip Müslümanların peşini bırakmak niyetinde değillerdi. İslâmiyetin bu gibi ülkelerde de yayılması ve artık karşısına çıkılmayacak bir kuvvet haline gelmesi endişesini taşıyorlardı. Zira, Müslümanlar Habeş Hükümdarından himâye gördükleri takdirde Arabistan'ın İslâm sinesine koşması daha da kolaylaşabilirdi. Böylece, İslâmın önüne çekmek istedikleri sedleri de yerle bir olacaktı.
  Bu duruma tahammül edemeyen Kureyşli müşrikler aralarında konuştular. Sonunda, elçiler gönderip, hicret eden Müslümanları Habeş Hükümdarından geri istemeye karar verdiler.256
  Elçi olarak Amr bin Âs ve Abdullah bin Ebi Rabîa'yı vazifelendirdiler. Plânlanan şu idi: Başta Necaşî olmak üzere ülkenin diğer ileri gelenlerinin hepsine kıymetli hediyeler götürülecek. Önce, hükümet adamlarına hediyeleri verilecek ve arzuları arzedilecek. Sonra da Hükümdara hediyesi takdim edilecek.
  Bu plânı tatbik etmelerindeki maksatları ise şu idi: Devlet erkanının kendilerini desteklemeleri, Habeş Necaşî'sinin mülteci Müslümanlarla görüşmesine fırsat ve imkân verilmeden arzularını yerine getirmelerini kolayca sağlamaları.
  Habeş ülkesine varan elçiler aynı plânı tatbik ettiler.
  Devlet adamlarına kıymetli hediyeleri takdim ederek maksatlarını şöylece arzettiler:
  "Bizden bazı aklı ermez gençler, atalarının yolundan ayrıldılar. Sizin dininize girmedikleri gibi, yepyeni bir dinle ortaya çıktılar. Şu anda hükümdarınıza sığınmış bulunmaktadırlar. Biz onları geri istemek üzere kavmimiz tarafından gönderildik. Hükümdara bu arzumuzu ilettiğimiz zaman, bu hususta bize yardımcı olun ve ona Müslümanlarla görüşme fırsatını tanımayın. Onların teslimi hususunda bizi destekleyin ve deyin ki: Bunlar elbette kendilerinden olanları daha iyi tanır ve bilirler. Kusurlarını da başkalarından daha iyi görürler."
  Saray adamları kıymetli hediyelere aldandılar ve kendilerini destekleyeceklerine dair söz verdiler.
  Elçiler, bu sefer Hükümdarın huzuruna çıktılar ve arzularını şöyle dile getirdiler:
  "Ey Hükümdar! Aramızdan çıkıp, işlerimizi bozan bu adamlar şimdi de buraya senin dinini, ülkeni ve halkını bozmak için gelmişlerdir. Seni bu hususta ikaz etmeye geldik.
  Bunlar Meryem oğlu İsâ'yı ilâh tanımazlar. Senin huzuruna girince secdeye varmazlar. Sen, onları bize iâde et, biz onların hakkından geliriz."257
  Görüldüğü gibi, elçiler isteklerini gayet kurnazca ifâde ediyorlardı. Hükümdarın Hıristiyan olduğunu bildikleri için, o noktadan da kendisini kazanmak istiyor ve,
  "Onlar, Meryem oğlu İsâ'yı ilâh olarak tanımazlar" diyerek mülteci Müslümanlar hakkında hiddete gelmesini istiyorlardı.
  Önceden ayarlanan saray adamları da elçilerin söylediklerini tasdik ettiler:
  "Ey Hükümdar," dediler, "bunlar doğru söylüyorlar. Elbette onları başkalarından daha iyi bilir ve tanırlar. Hangi kusurlarının olduğunu da daha iyi görürler. Onları kendilerine teslim edelim! Yurtlarına, kavimlerine geri götürsünler."
  Elçiler, isteklerine "evet" denileceğini ümitle beklerken, Necaşi hiddetli hiddetli,
  "Vallahi, hayır," dedi. "Çaresiz kalmış, yurduma gelip yerleşmiş, beni başkalarına tercih etmiş kimseleri, ben hiçbir kimseye teslim etmem. Onlarla görüşmeden, onların fikirlerini almadan hiçbir zaman kararımı vermem. Eğer, iş bunların (elçilerin) dedikleri gibiyse, onları kendilerine teslim eder, kavimlerine geri çeviririm. Şayet iş, bunun aksi olursa kendilerini korur, en güzel şekilde görür gözetirim."258
  Daha sonra, Necaşî, Müslümanların yanına gelmesi için davetçi gönderdi. Muhacirler, aralarında Hz. Câfer'i kendilerine temsilci seçtiler ve hep beraber saraya gittiler.
  İçerde Kureyş elçileri ile birlikte, Necâşî'nin çağırdığı Rahipler de vardı.
  Hz. Câfer, Necâşî'nin huzuruna girince, selâm verdi, fakat secde etmedi.
  Saray adamları Hz. Câfer'e, "Sen ne diye Hükümdara secde etmedin," diye sorunca şu cevabı verdi:
  "Biz ancak Allah'a secde ederiz."
  Tekrar,
  "Niçin?" diye sordular.
  "Çünkü," dedi, "Allah bize Resûlünü gönderdi. O da Allah'tan başkasına secde etmemizi men etti."
  Bunun üzerine elçiler,
  "Ey Hükümdar, biz bunların hâlini sana bildirmemiş miydik?" dediler.
  Necâşî Müslümanlara,
  "Siz ülkeme ne için geldiniz? Hâliniz nedir? Tüccar değilsiniz, bir isteğiniz de yok. O halde, bana, benim memleketime niçin geldiniz? Sizin şu ortaya çıkmış olan Peygamberinizin hâli nedir? Hem bana söyleyiniz, ne diye memleketiniz halkından bana gelenlerin selâm verdikleri gibi selâm vermiyorsunuz?" diye sordu.
  Hz. Cafer, bu soruları cevaplandırmaya geçmeden,
  "Ey Hükümdar," dedi, "ben üç söz söyleyeceğim. Eğer doğru söyler isem, beni tasdik edin, yalan söylersem yalanlayın. İlk önce emret ki şu adamlardan (elçilerden) sadece biri konuşsun, öbürü sussun!"
  Elçilerden Amr bin As konuşacağını söyledi. Bunun üzerine Hz. Câfer Necâşîye hitaben,
  "Söyle şu adama," dedi, "biz tutulup efendilerimize iâde edilecek köleler miyiz?"
  Necâşî,
  "Ey Amr," dedi, "onlar köle midirler?"
  Amr,
  "Hayır," dedi, "Onlar şerefli ve hürdürler."
  Bu sefer Hz. Câfer Necaşî'ye,
  "Sor şu adama," dedi. "Biz haksız yere birinin kanını mı döktük ki, kanı dökülenlere geri verileceğiz?"
  Necâşî,
  "Ey Amr," dedi, "Bunlar haksız yere herhangi birinizin kanını mı döktüler?"
  Amr,
  "Hayır," dedi. "Onlar, bir damla kan bile dökmediler."
  Hz. Câfer, yine Necâşî'ye,
  "Sor şu adama," dedi. "Halkın mallarından haksız yere aldığımız, üzerimizde ödemekle mükellef bulunduğumuz mallar mı var?"
  Necâşî,
  "Ey Amr," dedi. "Eğer şu adamcağızların, ödeyecekleri bir kantar altın borçları varsa, onu ben ödeyeceğim."
  Amr,
  "Hayır," dedi.
  "Onların bir kırat borçları bile yok!"
  Bunun üzerine Necâşî,
  "O halde, siz bu adamlardan ne istiyorsunuz?" dedi.
  Amr,
  "Onlar ve biz bir dinde idik. Onlar, dinimizi bıraktılar. Muhammed 'e ve dinine tâbi oldular" diye cevap verdi.
  Bu sefer, Necâşî, Hz. Câfer'e döndü ve,
  "Siz sâlik bulunduğunuz şeyi ne diye bırakıp, başkasına tâbi oldunuz? Kavminizin dininden ayrıldığınıza, ne benim dinimde, ne de şu milletlerden herhangi birisinin dininde olmadığınıza göre sizin edindiğiniz bu din, ne dindir?" diye sordu.
  Hazret-i Câfer meseleyi baştan almanın daha uygun olacağını düşünerek,
  "Ey Hükümdar," dedi, "biz cahiliyyet üzere olan bir millet idik. Putlara tapar, lâşeler yerdik. Akla gelebilecek her türlü kötülüğü işlerdik. Hısım ve akrabalarımızla ilgimizi keser, komşularımıza kötülükte bulunur, zaifleri ezerdik.
  Bizler bu hal üzere iken, Allah içimizden birini bize peygamber gönderdi. Nesebini, asâletini, doğruluk ve eminliğini, iffet ve nezâhetini bildiğimiz bir peygamber.
  O, bizi Allah'ın varlık ve birliğine inanmaya, Ona ibadete, bizim ve atalarımızın Allah'tan başka tapına geldiğimiz putları ve taşları terk etmeye davet etti.
  Doğru sözlü olmayı, emânetleri yerine getirmeyi, akrabalık haklarını gözetmeyi, komşularla güzel geçinmeyi, günahlardan ve kan dökmekten sakınmayı bize emretti. Fuhuştan, yalandan, yetim malı yemekten, namuslu kadınlara iftirâ etmekten bizi menetti.
  Biz de ona îmân ettik ve dâvâsını tasdik ettik. Onun Allah'tan getirip bildirdiği şeylere tabi olduk.
  Bu yüzden kavmimiz bize düşman kesildi, zulmetti. Bizi dinimizden vazgeçirmek, Allah'a ibadetten alıkoyup, putlara taptırmak için türlü türlü işkencelere ve mihnetlere uğrattılar.
  Biz de bütün bu sebeplerden dolayı yurdumuzu, yuvamızı terk ederek ülkene geldik. Sana sığındık. Seni başkalarına tercih ettik. Senin yanında zulme, haksızlığa uğramayacağımızı ümid etmekteyiz."259
  Hazret-i Câfer, Hükümdarın selâm verme ve secde etmeme hususundaki sorusuna da şöyle cevap verdi:
  "Selâm verme meselesine gelince, biz seni Resûlullahın selâmı ile selâmladık. Biz birbirimizi hep böyle selâmlarız. Cennete gireceklerin selâmlaşmalarının da bu şekilde olacağını Peygamberimizden öğrendik. Bu yüzden seni böyle selâmladık.
  Secde etme hususuna gelince, biz Allah'tan başkasına secde etmekten yine Allah'a sığınırız."259
  Hazret-i Câferin bu sözleri, Necâşî'nin üzerinde derin tesir icra etti. Müşrikler ise, durdukları yerde sus pus kesildiler.
  Necâşî, bir müddet düşündükten sonra Hz. Câfer'e,
  "Yanında bu bahsettiklerinden bir şey var mı?" diye sordu.
  Hazret-i Ca'fer,
  "Evet var," dedi ve Meryem Sûresinin baş taraflarını okudu.
  "Kâf hâ yâ ayn sâd.
  Bu âyetler, kulu Zekeriyâ'ya Rabbinin rahmetini zikirdir.
  Hani o Rabbine gizlice niyaz etmişti.
  Ve demişti ki: 'Ey Rabbim, artık benim kemiklerim yıprandı, başım ihtiyarlıkla tutuşup saçlarım aklandı. Sana ettiğim duâlarımda da, ey Rabbim, ben hiç mahrum kalmadım." 261
  Sonraki âyetlerde, Hazret-i Meryem'in, İsâ'ya (a.s.) nasıl hamile kaldığı, Hazret-i İsâ'nın dünyaya nasıl geldiği, bir mu'cize olarak beşikte nasıl konuştuğu, sonra da Allah tarafından peygamber olarak gönderildiği anlatılıyordu.
  Okunan âyetler, Necâşî'nin ruh dünyasına, gözlerinden yaşlar akıtacak kadar tesir etti. Hatta akan yaşlar sakalını bile ıslattı. Hazır bulunan rahipler de gözyaşlarını tutamadılar.
  Kur'ân-ı Kerim'in manevî cazibesine kapılan iç âlemi bir nebze teskin olduktan sonra, Necâşî,
  "Vallahi," dedi, "bu aynı kandilden fışkıran bir nurdur ki, Musâ da, İsâ da onunla gelmişti."262
  Bu haklı itirafından sonra da müşrik elçilere dönerek, "Vallahi, ben ne onları size teslim ederim, ne de onlar hakkında herhangi bir kötülük düşünürüm"263 dedi.
  Necâşî'nin bu beklenmedik kararı karşısında elçilerin, boyunlarını bükerek sarayı terk etmelerinden başka çâreleri kalmadı.
  Buna rağmen elçiler, bilhassa Arab'ın siyaset dâhisi kabul ettikleri Amr bin As, bu işin peşini bırakmayacağını söyledi ve yeni bir taktik uygulamaya karar verdi.
  Ertesi gün tekrar Necâşî'nin huzuruna çıkarak, Müslümanların Hazret-i İsâ hakkında çok garip şeyler söylediklerini anlattı. Hükümdar, yine Müslümanlarla konuşmayı uygun buldu ve onları yanına çağırttı. Temsilci olan Hazret-i Câfer'e,
  "Hazret-i İsâ hakkında ne düşünüyorsunuz?" diye sordu.
  Hz. Câfer şu cevabı verdi:
  "Biz Hz. İsâ hakkında Peygamberimizin bize Allah'tan getirip bildirdiğini söyleriz.
  O, Allah'ın kulu, Resûlü ve Allah'ın (sâir ruhlar gibi yarattığı ve) gönderdiği bir ruhtur. O, dünyadan ve erkekten vazgeçen iffetli bir kız olan Meryem'e ilka edilmiş olan Allah'ın bir kelime'sidir. (Yani Cenâb-ı Hakkın "Kün" emriyle babasız dünyaya gelmiştir.) Meryem oğlu İsâ'nın hâli ve şânı bundan ibârettir."264
  Müslümanların Hz. İsâ hakkındaki bu kanaatları Necâşî'yi oldukça sevindirdi. Eline bir çubuk aldı ve yere bir çizgi çizerek: "Bizim ile sizin aranızda, bu hususta, şu çizgi kadarcık bir fark var. Zaten biz de onu sizin söylediğinizden başka bir şekilde telâkki etmiyoruz" dedi.265
  Elçiler Necâşînin himâyeden vazgeçmesini beklerken hayal kırıklığına uğradılar.
  Necâşî Müslümanlara da,
  "Sizi ve yanından geldiğiniz zâtı tebrik ederim ki, o, Allah'ın Resûlüdür. Zaten biz onun vasıflarını kitabımız olan İncil'de okumuştuk. O peygamberi, Meryem oğlu İsâ da insanlığa müjdelemişti. Allah'a yemin olsun ki, eğer o bu ülkemde bulunmuş olsaydı, ayakkabılarını taşır, ayaklarını yıkardım"266 dedi.
  Hak ve hakikatı görüp idrâk eden Necâşî, Peygamberimizin Risâletini tasdik eden sözlerinden sonra, bundan böyle Müslümanlara karşı takınacağı tavrı da şu sözleriyle ifâde etti:
  "Gidiniz! Ülkemin el sürülmemiş kısmında her tecâvüzden mahfuz, emniyet ve huzur içinde yaşayınız."Size kötülük eden helâk olur. (Bu sözlerini üç kere tekrarladı.) "Ben sizden herhangi birinizi üzüp de, bir dağ kadar altına sahip olacağımı bilsem, yine de buna teşebbüs etmem."267
  Necâşînin bu kesin ve kararlı sözlerinden sonra, elçilere elbette gerisin geri Mekke'ye dönmekten başka yapacak birşey kalmamıştı. Hatta, Necâşî kendilerine getirdikleri hediyelerini bile iâde etti.
  Bu haberi duyan Kureyş müşrikleri büyük bir sarsıntı geçirdiler. Korktukları başlarına gelmiş sayılırdı!
  Muhacirlerin Mekke'ye Dönüşü
  Habeşistan'a hicret eden Müslümanlar her ne kadar müşriklerin eziyet ve hakaretlerinden kurtulmuşlar ve dinî vazifelerini rahatlıkla yerine getirme imkânını elde etmişlerse de doğup büyüdükleri ana baba vatanından uzakta, gurbet hayatı yaşıyorlardı. Bu durum kendilerini üzüyordu.
  Son kafilenin hicretinden üç ay gibi kısa bir zaman sonra, Kureyş ileri gelenlerinden bir kaçının Müslüman olduğu yolunda haberler aldılar. İleri gelenlerinin Müslüman olması demek, müşriklerin toptan İslâma teslim olması demekti.
  Bu haberler üzerine, Mekke'nin artık kendileri için bir eziyet ve hakaret diyarı olmaktan çıkmış bulunduğu zannıyla altısı kadın 39 kişilik bir kafile, anayurtlarına dönmek üzere yola çıktılar. Ancak, Mekke'ye yaklaştıklarında bu haberin asılsız olduğunu öğrendiler. Ne var ki, artık geri dönmek bir hayli zordu.
  Mekke'ye girebilmek içinse, ya müşrik olan akraba ve dostlarının himâyesine sığınmaları veya kimseye görünmemeleri gerekiyordu. Şehre serbestçe girmeye kalkmaları, kendilerini düşmanın insafsız ellerine teslim etmek olurdu. Bu bakımdan, muvakkat da olsa bir kısmı müşrik akraba ve dostlarının himâyesine sığınmayı tercih ettiler. Bir kısmı ise, himâyeye lüzum görmeden, gizlice şehre girdiler.
  Bu arada Habeş ülkesine geri dönenler de oldu. Bunlar, Müslümanların Medine'ye hicretlerine kadar orada kaldılar. Sonra bir kısmı hicretin hemen akabinde Medine'ye gelip Müslümanlara katıldılar. Bir kısmı ise, uzun müddet Habeşistan'da ikâmet ettiler.
  Mekke'ye yerleşenler, Medine'ye hicrete kadar buradan ayrılmadılar. Müşriklerin her türlü eziyet ve işkencelerine imanlı göğüslerini siper ederek îmân küfür mücadelesinde azimle sebât ettiler.268

255. İbni Hişâm, Sîre, 1/345-346; İbni Sa'd, Tabakât, 1/207; Taberî, 2/222
256. İbni Hişâm, Sîre: 1/356; Taberî, Tarih: 2/225
257. İbni Hişâm, Sîre, 1/358
258. İbni Hişâm, Sîre, 1/359
259. İbni Hişâm, Sîre: 1/359-360; İbni Kesîr, Sîre: 2/20-21
260. İbni Hişâm, Sîre: 2/19
261. Meryem Sûresi, 1-4
262. İbni Hişâm, Sîre: 1/360; İbni Kesîr, Sîre: 2/21
263. İbni Hişâm, Sîre: 1/360; İbni Kesîr, Sîre: 2/21
264. İbni Hişâm, Sîre: 1/261
265. İbni Hişâm, Sîre: 1/261
266. İsfâhanî, Delâil, s. 207; Halebi, İnsanü'l-Uyûn: 1/341
267. İbni Kesîr, Sîre, 2/22
268. İbni Hişâm, Sîre: 2/3; İbni Sa'd, Tabakât: 1/207
 




Çevrimdışı Sehl

  • Dervişkolik
  • *****
  • İleti: 1.912
  • Konu: 208
  • Derviş: 2261
  • Teşekkür: 16
    • Gönül Hanesi..

ŞAKK-I KAMER MU'CİZESİ
 

    Kureyşli müşrikler, Resûl-i Ekrem Efendimizin davasını tasdik eden bir çok mu'cizeye şâhid oldukları halde, yine de inad ve inkârlarından vazgeçip ona sadakat ellerini uzatmıyorlardı. Gördükleri her mu'cizeye bir kulp takarak nazarlarda küçük ve basit bir hâdiseymiş gibi göstermek isteyerek, hem kendilerini, hem de halkı aldatma yoluna gidiyorlardı. Zaman zaman da akıllarınca Resûl-i Ekremi güç durumda bırakmak niyetiyle kendilerince meydana gelmesini mümkün görmedikleri isteklerde bulunuyorlardı. "Eğer, gerçekten Allah tarafından vazifelendirilmiş bir peygamber isen, şunu şunu yap, şunu şunu göster de, görelim" diyorlardı.
  Bu isteklerde bulunurken maksatları imân etmek değildi. Bilakis Kâinatın Efendisini güç durumda bırakmaktı. Fakat, Cenab-ı Hak, müşriklere karşı sevgili Resûlünü hiç bir zaman güç durumda bırakmıyor ve hiç bir zaman muâvenet ve muhafazasını üzerinden eksik etmiyordu.
  Yine bir gün Kureyş'in ileri gelenlerinden Ebû Cehil, Velid bin Muğire gibilerin de içinde bulunduğu bir grup müşrik, Peygamber Efendimize gelerek,
  "Eğer sen, gerçekten söylediğin gibi Allah tarafından vazifelendirilmiş bir peygamber isen bize Ay'ı ikiye ayır. Öyle ki, yarısı Ebû Kubeys Dağı, diğer yansı Kuaykıan Dağı üzerinde görülsün" dediler.
  Resûl-i Ekrem Efendimiz,
  "Şayet bunu yaparsam, îmân eder misiniz" diye sordu.
  Onlar,
  "Evet, îmân ederiz" dediler.
  Dâvâsında haklı ve doğru olduğunu göstermek için mu'cizeyi istemek Peygamberin vazifesidir. İstenilen mu'cizeyi yaratan ise Cenâb-ı Hak'tır.
  Ay'ın bedir haliydi, yani en güzel göründüğü 14. gecesiydi. Kâinatın Efendisi, Allah'ın emir ve iradesi dâiresinde hareket eden Ay'a şehâdet parmağıyla işâret etti. Bu işaret-i Nebevî kâfi geldi ve ay ikiye ayrıldı. Öyle ki yarısı müşriklerin istedikleri gibi Ebû Kubeys Dağı üzerinde, diğer yarısı ise Kuaykıan Dağı üstünde iki parça halinde göründü.
  Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, orada bulunan halka,
  "Şahid olunuz! Şahid olunuz!"269 diye seslendi.
  Bu apaçık mu'cize karşısında da müşrikler, inad ve inkârlarından vazgeçmediler. Üstelik,
  "Bu da Ebû Kebşe'nin oğlunun bir sihridir"270 diyerek asılsız bir te'vilde bulunarak kendi kendilerini aldatma ve teselli etme yoluna saptılar. Gözleri önünde cereyan eden hâdiseyi elbette inkâr edemezlerdi. İnkâr edemedikleri için de, çıkar yol olarak "sihirdir" demek zorunda kalıyorlardı!
  Etraftan Gelenlerin Aynı Hâdiseyi Haber Vermeleri
  Sırf Resûl-i Ekrem Efendimizin davasına tasdik etmemek için bu apaçık mu'cizeye "sihirdir" diyen müşrikler, aralarında şöyle konuşmaktan da edemediler:
  "Şayet Muhammed  büyü yaptı ise, bu büyüsü bütün yeryüzünü kaplayamaz ya! Etraftan gelecek olan yolculara soralım, bakalım onlar da gördüklerimizi görmüşler mi?"271
  Etraftan gelen yolculara sordular. Onlar da aynısını gördüklerini itiraf ettiler. Bütün bunlara rağmen, ruhen ve kalben tefessüh etmiş, şirkle gönüllerini kirletmiş müşrikler, "iman ederiz" va'dinde bulundukları halde inanmadılar, ebedî saâdetin kaynağına koşmadılar. Üstelik arkasından da şöyle dediler:
  "Yetim-i Ebû Talib'in sihri semâya da tesir etti!"272
  Müşriklerin, Peygamber Efendimizin bu parlak mu'cizesini inkâr etmeleri üzerine, Cenab-ı Hak, inzal buyurduğu âyet-i kerimelerde hâdisenin vuku bulduğunu bildirip, onlarınsa imansızlıkta, yalanda diretip durduklarını beyân etti:
  "Kıyâmet yaklaştı, ay yarıldı.
  Onlar bir mu'cize görseler yüz çevirir ve 'Bu kuvvetli bir sihirdir' derler.
  Peygamberi yalanlayıp kendi heveslerine uydular. Fakat takdir edilen herşey bir gayeye ulaşacaktır." 273

269. Müslim, 8/132; Tirmizî, 5/397; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, 1/447
270. İbni Kesîr, Tefsir: 4/262
271. Tirmizî, 5/398; Kâdı İyaz, Şifâ: 1/238; İbni Kesîr, Tefsir: 4/262
272. Kâdı İyaz, Şifâ: 1/238
273. Kamer Sûresi, 1-3
 




Çevrimdışı Sehl

  • Dervişkolik
  • *****
  • İleti: 1.912
  • Konu: 208
  • Derviş: 2261
  • Teşekkür: 16
    • Gönül Hanesi..


HZ. EBÛ BEKİR'İN UBEY BİN HALEF İLE BAHSE GİRMESİ
 

   Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, peygamber olarak gönderildiği sırada Doğu Roma ile İran, dünyanın en büyük devleti idiler.
  Bi'setin 5'inci, yâni Milâdi 613 senelerinde bu iki komşu ve rakip devlet, birbirleriyle kanlı bir muharebeye girişmişlerdi. İran devleti tahtında Hüsrev II, Rum İmparatorluğunda ise Herakliüs bulunuyordu.
  İran orduları, Rum kuvvetlerini denize dökünceye kadar takip etmiş, Suriye'deki bütün mukaddes şehirleri ele geçirmiş, Mîladî 614 senesinde bütün Filistin'i ve Kudüs-ü Şerifi istila etmişti. Bu istilâ esnasında bütün kiliseler yıkılmış, bütün dinî binalar tahrip ve telvis edilmişti. İranlılara katılan yirmi altı bin kadar Yahudi, altmış binden fazla Hıristiyan kılıçtan geçirmişti. İran Kisra'sının sarayı (30.000) ölünün kafatasıyla donatılmıştı!
  Bu istilâ tufanı burada da durmamıştı. Mısır'ı da basmış, Mîladın 616 senesinde İranlılar bir taraftan Nil vadisini işgal ederek İskenderiye'ye ulaşmışlar, diğer taraftan bütün Anadolu'yu istilâ ederek İstanbul'un Boğaziçi sahillerine kadar gelmişler. Doğu Roma İmparatorluğunun başşehri olan Kostantiniye (İstanbul) şehri karşısında görünmüşlerdi. Böylece Irak, Suriye, Filistin, Mısır ve Anadolu'yu saltanatları altına almışlardı.
  Hülasa; çarpışma 616 senesinde Doğu Roma İmparatorluğu'nun tar ü mâr edilmesi ve bir daha kımıldamayacak şekilde yere serilmesiyle son bulmuştu.
  Rumlar, ehl-i kitaptı, Hıristiyan idiler. İranlılar ise kitapsız, âhirete inanmaz, ateşperest idiler.
  Romalıların bu mağlubiyet haberi Mekke'ye ulaşınca müşrikler sevinmişler, şımarmışlar, Müslümanlar ise üzülmüşlerdi.
  Müşrikler bu hâdiseyi vesile yaparak Müslümanları rahatsız etmeye ve
  "Siz ve Hıristiyanlar ehl-i kitapsınız. Biz ve İranlılar ise ümmiyiz. İranlı kardeşlerimiz, sizin Rum kardeşlerinize galebe çaldı. Biz de, sizinle muharebeye girişirsek, sizi mağlup ederiz" diyerek şamataya başladılar.
  Bunun üzerine Resûl-i Kibriyâ Efendimizin bir mu'cizesi olmak üzere Cenâb-ı Hak, Rûm Sûresini indirip mü'minlerin üzüntüsünü giderdi:
  "Elif lâm mim."Rumlar, size yakın bir mevkide mağlûp düştüler. Fakat bu mağlûbiyetlerinden sonra, birkaç yıl içinde galip geleceklerdir. Evvelce de, sonra da hüküm Allah'ındır. O gün mü'minler Allah'ın yardımıyla sevineceklerdir. O dilediğine yardım eder. Onun kudreti herşeye galiptir, O çok bağışlayıcıdır. Bu Allah'ın vaadidir. Allah vaadinden dönmez; lâkin insanların çoğu bunu bilmez." (Rum: 30/1-6)
  Bu âyetler nâzil olduğu zaman, Rum imparatorluğu öylesine perişan olmuştu ki, dahilî isyanlarla devlet inhilale uğramış, ordusu dağılmış, hazinesi boşalmış, İmparator Heraklüis, İstanbul'u terk ederek Kartaca'ya kaçmayı bile kurmuştu. İranlıların galip kumandanları zaferin verdiği sarhoşluk ile şu sulhu teklif etmişlerdi: İmparator, İranlılar tarafından istenen herşeyi verecektir! Bu cümleden olarak bin yük altın, bin yük gümüş, bin yük ipek, bin at, bin kadın teslim edecektir.
  Rum İmparatorluğu da bütün bu ağır ve zillet taşır şartları kabul etmiş, bu esaslar üzerinde anlaşmayı imzalayarak murahhaslar göndermişlerdi. Bu murahhaslar İranlıların yanına vardığı zaman İran Kisrası Hüsrev, "Bu yetmez! Bizzat İmparator Heraklüis karşıma zincirler içinde gelerek ilâhına bedel, ateş ve güneşe tapmalıdır" diyecek kadar mağrurane ifadede bulunmuştu.
  Böylesine büyük bir hezimetten sonra, Romalıların bir kaç sene zarfında canlanıp yeniden galip geleceklerine katiyetle hükmetmek şöyle dursun, ihtimal vermek bile akılların havsalasına sığacak birşey değildi.
  İşte böyle bir hengamede Cenâb-ı Hak, yukarıdaki âyet-i kerimelerle Resulüne Rumların kısa bir zaman sonra galip geleceklerini mu'cizane haber veriyordu.
  Hz. Ebû Bekir ve Übey bin Halef
  Hz. Ebû Bekir, bu âyetleri Resul-i Kibriya Efendimizden (a.s.m.) dinler dinlemez onları, Mekke'nin bir tarafında yüksek sesle okudu. Sonra da o sevinen müşriklere,
  "Rumlar, birkaç sene sonra İranlılara muhakkak galebe çalacaklar" dedi.
  Müşrikler şaşırdılar. Bahsettiğimiz gibi büyük bir hezimete uğramış, âdetâ yerle bir olmuş bir imparatorluk bir daha nasıl canlanacak ve İranlılara galebe çalacaktı!
  Bu durumu havsalalarına sığdıramadıklarından içlerinden Übey bin Halef,
  "Yalan söylüyorsun," dedi. "Haydi aramızda bir müddet tayin et, seninle bahse girelim."
  Hz. Ebu Bekir kabul etti. On deve üzerinde bahse girip üç sene müddet tayin ettiler.
  Hz. Ebû Bekir gelip durumu Peygamber Efendimize haber verdi. Resûl-i Kibriyâ,
  "Âyetteki "bid"den (yani bir kaç seneden) maksat, üçten dokuza kadar olan seneler demektir.
  Develerin sayısını artır. Müddeti de uzat" buyurdu.
  Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir çıktı. Übey'e rastgeldi.
  Übey,
  "Galiba pişman oldun" dedi.
  Hz. Ebû Bekir,
  "Hayır" dedi. "Gel seninle bahsi arttıralım. Müddeti de uzatalım. Haydi dokuz seneye kadar yüz deve yapalım."
  Übey de,
  "Haydi yapalım" diyerek kabul etti.
  Hz. Ebû Bekir, Mekke'den ayrılacağı sıralarda, Übey bin Halef yakasına yapıştı ve
  "Sen, Mekke'den ayrılırsan, bahisde kazanacağım develeri ödemeyeceğinden endişe ediyorum. Bana bir kefil göster" dedi.
  Hz. Ebû Bekir de oğlu Abdurrahman'ı kefil gösterdi.
  Übey bin Halef de Uhud Harbine çıkmak istediği zaman Abdurrahman, gidip onun yakasına yapıştı ve
  "Vallahi, bana bir kefil göstermedikçe, seni bırakmam" dedi.
  Übey bin Halef de kefil gösterdikten sonra Uhud Harbi için yola çıktı. Übey bin Halef, Uhud Harbinde Resûl-i Kibriyâ Efendimizin kılıcından aldığı bir yaradan öldü.
  Mağlubiyetlerinden 9 yıl sonra, Rumlar, birdenbire canlanarak hiç beklenmedik ve umulmadık bir saldırışla İranlıları dehşetli bir bozguna uğrattılar. Buna da Müslümanlar çok sevindiler, müşrikler ise son derece üzüldüler.
  Hz. Ebû Bekir, 100 deveyi Übey bin Halef'in kefilinden ve mirasçılarından alıp Peygamber Efendimize getirdi. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz,
  "Onları sadaka olarak dağıt" buyurdu.
  Kur'ân-ı Azimüşşânın istikbâlden haber veren ve Resûl-i Kibriyâ Efendimizin bir mu'cizesi sayılan bu haberin ortaya çıkması üzerine Mekkeli müşriklerden bazıları Müslüman oldular.
 




Çevrimdışı Sehl

  • Dervişkolik
  • *****
  • İleti: 1.912
  • Konu: 208
  • Derviş: 2261
  • Teşekkür: 16
    • Gönül Hanesi..

 
MÜSLÜMANLARA KARŞI BOYKOT


   Bi'setin 7. senesi (Milâdi: 617).Bu tarihe kadar İslâmın inkişâfına mani olmak gayesiyle müşrikler tarafından girişilen her teşebbüs akîm kalmıştı. Üstelik İslâmiyet, daha da hızlı inkişâf kaydediyordu. Müslümanların sayısı günden güne her türlü şiddet ve mukavemete rağmen artıyor ve İslamın nuru Mekke dışındaki kabileleri de kucaklamaya başlıyordu.
  Hazret-i Ömer ve Hazret-i Hamza gibi iki kahraman İslâm safına katılmış bulunuyordu. Hazret-i Ömer, önceki halin tam tersine İslâm davasını bütün güç ve gayretiyle benimsemiş, âdeta İslâmın sağ kolu olmuştu. Bu durum, Müslümanlara cesaret ve moral verirken, müşrikleri ise fazlasıyla sarsmış ve onları derinden derine düşündürmüştü.
  Bütün bunlar, Kureyş müşriklerini son derece tedirgin edip endişeye sevkediyor ve yeni kararlar almaya, yeni plânlar tertiplemeye zorluyordu.
  Müşrikler, işkence yapmakla, şiddet göstermekle kimseyi dininden çeviremeyecek, İslâmın ilerleyip yayılmasına engel olamayacaklarını anlamışlardı. Nasıl ki, akıl almaz işkence ve zulümlere rağmen tek bir Müslüman dahi dininden dönmemişti.
  Şu halde, bütün bunların dışında başka bir siyaset takip etmeleri gerekiyor ve bu yolda karar almaları lazım geliyordu. Öyle yaptılar. Vakit geçirmeden bir araya geldiler. Uzun uzadıya düşünüp taşındıktan ve aralarında müşavere ettikten sonra, gerek Müslüman ve gerekse gayr-ı müslim olsun, Haşimoğullarından tamamıyla münasebetlerini kesmeye karar verdiler.
  İttifakla aldıkları bu kararın maddelerini de bir sahife üzerinde şöyle tesbit ettiler:
  1) Haşim ve Muttaliboğulları ailelerinden kız alınmayacak.
  2) Haşim ve Muttaliboğulları ailelerine kız verilmeyecek.
  3) Haşim ve Muttaliboğullarına hiç bir şey satılmayacak.
  4) Haşim ve Muttaliboğullarından hiç bir şey satın alınmayacak.274
  Bu andlaşmaya akıllarınca kudsi bir mahiyet vermek için de yazılı sahifeyi Kâbe duvarına astılar. Ayrıca, bu anlaşmaya aykırı davranmayacaklarına dair and içtiler.275
  Bu boykot, Hâşim ve Muttaliboğullarının vücudunu ortadan kaldırmaya ve köklerini kazımaya müteveccihti. Bu durum karşısında Haşim ve Muttaliboğulları aileleri artık dağınık bir şekilde ayrı ayrı semtlerde oturamazlardı. Ebu Leheb hariç, Mekke'nin kuzey tarafında bulunan Şi'b-i Ebu Talib (Ebu Talib Mahallesi) denilen yere topluca taşındılar.276
  Artık bu mahalle sakinleriyle bütün münasebetler kesilmişti. Kazara oraya gidenler olsa ağır bir şekilde azarlanıyorlardı. Müşrikler, boykota uğrayanların toplandıkları mahalleye yiyecek içecek nâmına bir şey sokmuyorlardı. Sadece, hac mevsiminde dışarı çıkıp alış verişte bulunmalarına sözde müsâade ediyorlardı. Sözde diyoruz, çünkü, o zaman da, çarşı pazarda, köşe başlarında durarak onlara bir şey aldırmamak için ellerinden gelen her türlü engellemeyi yapıyorlardı. Hatta, zaman zaman satıcıları, onlara mal satmamak için tehdit bile ediyorlardı. Bazen de, bin bir türlü dalavere ve hileye başvurarak satıcıların ellerinden mallarını alıp, boykota uğrayanlara bir şey bırakmamaya çalışıyorlardı.
  Ebû Leheb, Haşimoğullarından olmasına rağmen, öz kardeşlerinin, hısım ve akrabalarının açlıktan ölmesini istiyor ve bu hususta elinden gelen her türlü gayreti gösteriyordu.
  Mekke'ye yiyecek maddeleri getiren kervanları şehrin dışında karşılıyor ve
  "Ey tacirler! Haşimoğullarına bir şey satmayın! Fiyatları yüksek söyleyin ki almaya güçleri yetmesin. Benim, servet sahibi olduğumu bilirsiniz. Söz verdiğim zaman da mutlaka sözümü yerine getiririm. Yiyecek, giyecek mallarınızın kıymetini bir kat arttırın. Üst tarafını ben öderim!" diyor ve Müslümanların, açlıktan feryad eden çocuklarının yanına boş dönmelerine sebep oluyordu.
  Çocukların açlıktan gelen acıklı ve yürek parçalayıcı feryadlarına müşrikler kulaklarıyla birlikte gönüllerini de tıkamışlardı. Taşları parçalayacak raddeye varan bu feryadlardan âdeta emsalsiz bir zevk alıyorlardı. İmansızlığın, inkâr ve küfrün insanı hemcinsine karşı dahi olsa ne kadar merhametsiz ve gaddar bir duruma getirdiğinin bu hâdise ibretli bir misalidir.
  Boykota uğrayanlar dışardan fazla bir şey alamadıklarından haliyle şiddetli bir açlık ve kıtlıkla karşı karşıya kaldılar. Öyle ki bazıları, yiyecek bir şey bulamadıklarından ağaç yaprakları, hatta orada burada ele geçirdikleri kuru deri parçalarını ateşe tutup yemeye başladılar.
  Bununla birlikte, Müslümanların bu haline acımayanlar da yok değildi. Bir gün Hz. Hâtice'nin kardeşi oğlu Hakim bin Hizam, bir deve yükü un göndererek onu Şi'b'deki sıkıntıdan kurtarmaya çalışmıştı.
  Yine bir gün, kölesinin sırtına buğday yükletip halası Hz. Hâtice'ye götürüyordu. Yolda Ebû Cehil'e tesadüf etti.
  Ebû Cehil, ona,
  "Sen, Haşimoğullarına yiyecek götürüyorsun öyle mi? Vallahi, gidemezsin. Gitmeye kalkarsan, bu hareketini Mekke'de açıklayıp seni rezil ederim" dedi.
  O sırada Ebü'l Bahteri yanlarına çıkageldi ve Ebu Cehil'i muâheze ederek,
  "Sana ne oluyor? Halasına bir miktar buğday götürmek isteyen bir insana mani olmak doğru değildir" diye konuştu.
  Ancak, Ebû Cehil inad ve ısrarından vazgeçmiyordu. Bunun üzerine Ebü'l Bahteri ile birbirlerine girdiler. Ebü'l Bahteri, eline geçirdiği bir deve çenesi kemiği ile vurup onun başını yardı ve üzerine çullanıp yumruklamaya başladı.
  Yine bu meyanda akrabalık gayretiyle Haşimoğulları ve Müslümanlara yardımını esirgemeyenlerden biri de Hişam bin Amr bin Hâris idi. Bir kaç kere müşriklerden habersiz Şi'b'de bulunanlara develerle yiyecek götürmüştü.
  Boykota uğrayanların ihtiyaçlarını gidermek için başta Peygamber Efendimiz olmak üzere Ebu Talib ve Hz. Hatice varlıklarını harcadılar. Fakat yine de, onları açlık ve kıtlıktan kurtaramadılar.
  Şi'b'de korkunç bir açlık hüküm sürmeye başlamıştı.
  Bütün bunlar niçin yapılıyordu?
  Tek bir şey için: Peygamberimiz Hazret-i Muhammed 'i (a.s.m.) teslim almak.
  Müşrikler, bu tarz bir tatbikat ile maksatlarına erişeceklerini zannediyorlardı. Ne var ki, hâdise tamamen arzularının aksine tecelli etti. Öyle ki Müslümanlar ve Haşimoğulları bu abluka devresinde Efendimizi korumaya ve muhtemel tehlikelere karşı muhafazaya son derece dikkat gösteriyorlardı. Hatta, Ebû Talib, herhangi bir su-i kasda ma'ruz kalabilir ihtimaline binaen geceleri Peygamberimizi yanına alıyor veya adamlarıyla bekletiyordu.
  Bi'setin yedince senesi Muharrem ayı başında başlatılan bu boykot tam üç sene sürdü. Bu zaman zarfında müşriklerin Müslümanlara çektirdikleri sıkıntı, açlık ve kıtlık da İslamın gelişmesine engel olamadı. Resûl-i Ekrem Efendimiz, bütün bu sıkıntılı ve ağır şartlar altında, yine tebliğ vazifesini hakkıyla ifâ ediyor, akrabalarına, Hâşimoğullarına iman ve İslâmı anlatmaktan bir an dahi geri durmuyordu.
  Boykot Kaldırılıyor
  Boykot uygulamasının 3. senesiydi...
  Cenâb-ı Hak, müşriklerin Kâbe içine astıkları mâlum sahifeye bir kurt musallat ettî ve durumu vahiy ile Resûlüne bildirdi. Sahifede, güvenin yemediği sadece "Bismike Allahümme (Allah'ım senin isminle başlarım)" yazısı kalmıştı.
  Resûl-i Ekrem, durumu amcası Ebû Talib'e anlattı. Bunun üzerine Ebû Talib gidip müşriklere şu teklifte bulundu:
  "Kardeşim oğlunun bana haber vermesine göre, Allah sizin Kâbe'de astığınız sahifeye bir kurt musallat etmiş ve (Allah) lafzı dışında bulunan, zulüm, akrabalarla münasebeti kesme ve iftirâ gibi ifadeleri yiyip bitirmiştir."
  Kâbe'ye gidip sahifeye bakınız. Eğer yeğenim doğru söylemişse, bu zulüm ve kötü davranışınızdan vazgeçiniz. Eğer -hâşâ- yalan söylemişse, ben onu size teslim edeceğim. Onu öldürmek veya diri bırakmak hususunda serbestsiniz."277
  Kâbe'ye giden müşrikler Ebû Talib'in anlattıklarının aynısını gözleriyle gördüler. Hayret içinde kalmalarına rağmen, yine de Peygamber Efendimizin bir mu'cizesi olarak kabul etmediler ve "bu da bir sihirdir" diyerek nûra gözlerini kapadılar.
  Bununla birlikte bu hâdise boykot havasının şiddetini bir derece kırdı. Boykot kararının aleyhinde hatırı sayılır bir kaç kişi de ortaya çıkınca, bi'setin 10. yılı, Milâdî 619 senesinde, Kureyş'in hudut tanımaz inad ve küfürlerinin eseri olan bu uygulama ortadan kaldırıldı. Anlaşmanın feshedildiği halka duyuruldu ve boykot kararlarının yazılı bulunduğu sahife yırtılıp atıldı.
  Böylece müşrikler, "vazgeçilmez bir karar" olarak vasıflandırdıkları zulüm ve dalâlet kokan bir karardan da dönmüş oluyorlardı. Bu, şirkin iman önünde mağlubiyetinin açıkça bir kere daha ilânı idi.
  Bu üç senelik muhasara öylesine şiddetli ve sıkıntılı geçmişti ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz bu hâdiseyi seneler sonra bile unutmamıştı. Mekke'nin fethine geldikleri sırada, Minâ'dan Mekke'ye ineceği zaman, "Ertesi günü inşaAllah varacağımız yer, Kinâneoğullarının yurdu, yâni Muhassab olacaktır ki, burada Kureyş ve Kinâneoğulları, küfür ve inkâr üzerine söz ve fikir birliği yapmışlardı"278 diyerek, o acı günleri ashabına hatırlatmıştı.

274. İbni Hişâm, Sîre, 1/375; İbni Sa'd, Tabakât, 1/208-209; Belâzurî, Ensab, 1/229-230; Taberî, 2/225
275. İbni Hişâm, Sîre: 1/375; İbni Sa'd, Tabakât: 1/209; Belâzurî, Ensab: 1/230
276. İbni Hişâm, Sîre: 1/375; İbni Sa'd, Tabakât: 1/209; Taberî, Tarih: 2/225
277. İbni Hişâm, Sîre, 1/16-17; İbni Sa'd, Tabakât, 1/209-210
278. Buharî: 3/62
 




Çevrimdışı Sehl

  • Dervişkolik
  • *****
  • İleti: 1.912
  • Konu: 208
  • Derviş: 2261
  • Teşekkür: 16
    • Gönül Hanesi..

İSLÂMIN YAYILMASI ve EFENDİMİZE YAPILAN İLÂHÎ İKAZ
 

  Bir Grup Hıristiyanın Müslüman Olması
  Boykot uygulamasının kaldırılması Peygamberimiz ve Ashab-ı Kirama geniş bir nefes aldırdı. Bu sırada peş peşe İslâm sinesine koşmalar görüldü.
  İslâma gönül verenler arasında yirmi kadar Hıristiyan da vardı. Bunlar, Habeşistan'a hicret etmiş Müslümanlardan Peygamberimiz ve İslâmiyet hakkında duyduklarını yerinde araştırmak için Mekke'ye gelmişlerdi.
  Kâbe'nin yanında Peygamber Efendimiz ile buluşan Hıristiyan grup, bir çok sorular sordular. Sorularına mükemmel cevaplar alınca sevindiler.
  Daha sonra Resûl-i Ekrem, kendilerini Allah'ın birliğine imana davet etti, Kur'ân okudu. Kur'ân'ın azameti karşısında gönülleri İslâma karşı muhabbetle doldu. Gözyaşları arasında, yirmisi birden orada İslâmiyetle müşerref oldu.
  Hâdise, Kureyşli müşrikleri fenâ halde kızdırdı. Putperestlerin Müslüman olmasını engellemeye çalışırlarken, şimdi de Hıristiyanlar kendi ayaklarıyla gelip, İslâmiyete giriyorlardı.
  Başta Ebû Cehil olmak üzere bir kısım müşrik, onların yolunu keserek, binbir hakaretten sonra,
  "Allah belânızı versin! Sizler, bu adamın ne dediğini öğrenmek için buraya gönderilmişken, onunla düşüp kalktınız ve sonunda dininizden ayrılıp, ona uydunuz. Bu düpedüz bir ahmaklıktır" dediler.
  Fakat, İslâmla müşerref olan bu bahtiyarlar, müşriklerin hakaret dolu sözlerine aldırış etmediler ve
  "Bize karşı yaptığınız cahilliği, biz size yapamayız" diyerek, bir güzel cevapta bulundular.
  Kasas Sûresinin 51-55'nci âyetlerinin bu kimseler hakkında nazil olduğu rivâyet edilmiştir.
  Efendimize Yapılan İlâhî İkaz
  Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bir gün İslâmiyet ve Müslümanlara şiddetli muhalefetleriyle bilinen Velid bin Muğire, Utbe bin Rebîa, Ümeyye bin Hâlef gibi birçok Kureyş ileri gelenleriyle konuşuyor, onlara îmân ve Kur'ân hakikatlarından bahsediyordu.
  Zaman zaman muhataplarının dikkatlerini canlı tutmak ve dinlemelerini sağlamak maksadıyla da, "Nasıl, güzel değil mi?" diye soruyordu.
  O sırada bir hak aşığı çıkageldi. Maddî gözden mahrum, fakat mânâ gözü açık bu zât, Hz. Hâtice'nin dayısı oğlu Ashabdan Abdullah bin Ümmi Mektûm idi. Âmâ olduğundan Peygamber Efendimizin kimlerle konuştuğunun farkında değildi.
  "Yâ Resûlallah," dedi, "beni irşad et, bana Kur'ân okut, Allah'ın sana öğrettiklerinden bana birşeyler öğret."
  Efendimizin bütün dikkatini Kureyş ileri gelenleri üzerine İslâmiyeti anlatmak için teksif ettiğini fark edemediğinden bu arzusunu birkaç sefer tekrarlayıp durdu.
  Peygamber Efendimiz bu durumdan sıkıldı ve rahatsız oldu. Onunla pek ilgilenmedi. Zira, o her zaman gelip kendisinden İslâmiyetle ilgili herşeyi öğrenebilirdi. Ama, Kureyş müşriklerinin ulularını bir daha böyle toplu halde bulma imkânını elde etmeyebilirdi. Onların İslâmiyeti kabul etmeleri veya düşmanlıklarından vazgeçmeleri ise, Kureyş'in toptan Müslüman olma mânâsına geliyordu.
  İşte bu sebeple Fahr-i Âlem Efendimiz, dikkatinin dağıtılmak istenişinden rahatsız olmuştu. Ve bunu haliyle de izhar etmişti.
  Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Kureyş ileri gelenleriyle konuşmasını bitirip kalkacağı sırada vahiy geldi. Gözlerini kapayıp daldı. Abese Sûresi nâzil oldu.279
  Sûrede Efendimizin davranışından bahisle şöyle buyuruluyordu:
  "Yanına âmâ geldi diye yüzünü ekşitip döndü. Nereden bileceksin, belki de o günahlarından arınacaktı. Yahut öğüt alacak ve öğüt kendisine fayda verecekti. Öğütle ihtiyaç duymayan kimseye gelince, sen ona yöneliyorsun. Onun inkâr ve isyan pisliği içinde kalmasından sen mes'ul değilsin. Sana koşarak gelen ve Allah'tan korkan kimseyi ise ihmal ediyorsun. Sakın! O Kur'ân bir öğüttür. Dileyen ondan öğüt alır." 280
  Evet, kalblerinden şirkin pisliğini imân suyu ile gidermek istemeyen, Kur'an'ı dinlemek arzusu duymayan, ondan istifadeyi düşünmeyen kimselerin İslâmiyete girmemesi ve nefsini temizlememesi Resûl-i Kibriyânın üzerine bir mesuliyet yüklemiyordu. Çünkü, Onun vazifesi sadece İslâmı hakkıyla tebliğdi. Ancak, hak ve hakikatı öğrenmek arzusunu izhar eden bir Müslümandan yüz çevirmek, ona bilmediği hakikatleri öğretmemek, arzusuna cevap vermemek, işte böylesine ikazı gerektiriyordu.
  Cenab-ı Hak, konu ile ilgili indirdiği âyet-i kerimlerde ma'nen şöyle diyordu:
  "Zahir gözü görmese de, kulağı ve kalb gözü açık hidâyet aşığı birini bırakıyorsun da, zahiren gözü bulunan ve fakat kalb gözü kör, hak sözü dinlemek şânından olmayan müstağnîlerle uğraşıyorsun!"281
  Bu hâdise ve ikazdan sonra Resûl-i Ekrem, Abdullah ibn-i Ümmi Mektûm'u her gördüğünde ona ikram ve ihsanda bulunur, ihtiyacı olup olmadığını sorar ve
  "Merhaba, ey Rabbimin bana itâb ve ikazda bulunmasına sebeb olan kişi!"282 diyerek iltifât ederdi.
  Ebû Rükâneye Gösterilen İki Mu'cize
  Rükâne bin Abd-i Yezid, müşriklerin sırtı yere getirilemeyen emsâlsiz pehlivanlarından biri idi. Önüne geleni yere çalan Rükâne, ne yazık ki, Allah Resûlüne karşı beslediği şiddetli kin ve düşmanlığını yenip, hakiki pehlivan olma şerefine ermeyi bir türlü istemiyordu.
  Bu meşhur pehlivan, günün birinde Hazret-i Resûlullah ile Mekke'nin bir vadisinde karşılaştı. Gözleri husûmet kıvılcımları saçıyordu.
  Allah Resûlü,
  "Ey Rükâne," dedi, "sen, kendisine îmâna dâvet ettiğim Allah'tan korkmaz mısın?"
  Rükâne,
  "Eğer sözünün gerçek olduğuna kanaat getirseydim, sana tâbi olurdum" cevabını verdi.
  Resûl-i Ekrem,
  "Eğer seni yere vurursam, söylediklerimin hak olduğuna inanır mısın?" diye sordu.
  Rükâne,
  "Yâ Muhammed  ," dedi, "eğer beni yıkacak olursan, sana îmân ederim."
  Bunun üzerine Server-i Kâinat Peygamber Efendimiz,
  "Kalk, haydi güreşelim" dedi.
  Güreşmek için kalktılar. Mağrur Rükâne, daha ilk tutuşta kendini yerde buldu. Neye uğradığının farkına varamadı ve şaşkındı. Derhal ayağa kalktı ve Resûlullah Hazretlerine bir daha güreş teklif etti. Allah Resûlü kabul etti ve Rükâne ikinci defa kendisini yerde buldu.
  Hayret ve şaşkınlığı biraz daha artan Rükâne üçüncü defa Resûlullaha güreş teklifinde bulundu. Peygamber Efendimiz yine kabul etti ve onu tuttuğu gibi yere vurdu.
  "Beni yıkarsan, söylediğinin hak olduğuna inanırım" diye Resûlullaha söz veren Rükâne, üç sefer sırtı yere geldiği halde, yine şirkte inad etti ve
  "Yâ Muhammed  ," dedi, "Şüphesiz sen bir sihirbazsın. Benimle yaptığın bu güreşe doğrusu şaştım kaldım."
  Böylece Resûlullahtan gördüğü mu'cizeyi sihir ithamıyla perdelemeye çalıştı.
  Bir Başka Mu'cize
  Küfürde direnen Rükâne, bu sefer Allah Resûlünün bir başka mu'cizesine şahid oldu.
  "Doğrusu, ben, seninle yaptığım bu güreşe şaştım kaldım" deyince, Allah Resûlü,
  "Bundan daha çok şaşılacak olanı da var. İstersen sana onu da göstereyim de, Allah'tan kork, dâvetime tâbi ol" dedi.
  Rükâne,
  "Nedir, o şaşılacak şey" dedi.
  Allah Resûlü,
  "Şu semûre ağacını çağırayım. Bana geldiğini gör" dedi.
  Rükâne,
  "Haydi, çağır da gelsin" dedi.
  Allah Resûlü, azılı müşrikin gözü önünde semûre ağacına emretti:
  "Allah'ın izniyle bana gel!"
  Ağaç emre uyarak, yeri yara yara gelip Fahr-i Kâinatın karşısında durdu.
  Gözleri faltaşı gibi açılan Rükâne'nin kalb gözü hâlâ kapalı duruyordu. Bu açık mu'cizeler karşısında yine küfürde inat etti ve
  "Doğrusu ben bugünkü gibi büyük bir sihir, hayatımda görmedim" dedi.
  Sonra da ağacın tekrar yerine gitmesi için emir vermesini, Peygamber Efendimizden istedi.
  Allah Resûlü, ağaca,
  "Allah'ın izniyle yerine dön" diye emretti. Ağaç, derhal yerine döndü.
  Bundan sonra Resûlullah Efendimiz, Rükâne'yi tekrar Müslüman olmaya dâvet etti. Ancak, o küfürde inad etti ve dâvete icabet etmedi. Bunun üzerine Resûlullahın kendisine son sözleri şunlar oldu:
  "Yazıklar olsun, sana!"
  Hayret ve şaşkınlık içinde kavminin yanına dönen Rükâne, başından geçenleri ve gördüklerini anlattıktan sonra,
  "Ey Abd-i Menâfoğulları," dedi, "adamınızla bütün dünyayı sihirleyebilirsiniz. Vallahi, şimdiye kadar ondan daha maharetli bir sihirbazı görmedim."283
  Hak ve hakikatı kabul etmemekte herşeye rağmen inad edenler, bu inadlarında kendilerini teselli edebilmek için her zaman çeşitli iftira ve ithamlarla İslâm dâvâsını küçük düşürmek istemişlerdir. Ama, her seferinde küçülenler yine kendileri olmuştur.
  Bir rivâyete göre, Rükâne, Mekke'nin fethine yakın Müslüman olmuştur.284
  Evet, misâlde görüldüğü gibi ağaçlar da Resûl-i Kibriyâ'yı tanıyor, risâletini tasdik edip, emirlerini dinliyorlar. Acaba, buna karşılık kendilerine insan adını veren bir kısım kimseler, o Resûl-i Zîşan'ı tanımazsa, ona îmân etmezse, kuru ağaçtan daha ednâ, odun parçasından daha ehemmiyetsiz ve kıymetsiz olarak Cehennemin ateşine lâyık olmazlar mı?

279. İbni Hişâm, Sîre: 1/198; İbni Sa'd, Tabakât 4/208-209; Tirmizî, 2/232
280. Abese Sûresi, 1-12
281. Hamdi Yazır, Hak Dini, Kur'ân Dili: 7/5576
282. İbni Sa'd, Tabakât, 4/209; İbni Kesîr, Tefsir; 4/470-471; Hamdi Yazır, Tefsir, 7/5571
283. İbni Hişâm, Sîre: 2/31; Belâzurî, Ensâb: 1/155; İbni Hacer, İsâbe: 1/506
284. İbni Abdi'l-Berr, İstiâb: 1/51
 




Çevrimdışı Sehl

  • Dervişkolik
  • *****
  • İleti: 1.912
  • Konu: 208
  • Derviş: 2261
  • Teşekkür: 16
    • Gönül Hanesi..


HÜZÜN YILI
 

   Üç senelik müşrik ablukasından kurtulmanın sevincini acı olaylar takib etti. Acı hâdiseler zincirinin ilk halkası, Resûl-i Ekremin dört yaşındaki en büyük oğlu Kasım'ın vefâtı oldu.
  Gönlü şefkat şelâlesini andıran Peygamber Efendimiz, büyük oğlunun vefâtından çok müteessir oldu. Derin teessürünü ciğerpâresinin cenazesini götürürken, karşısında dim dik duran Kuaykıan Dağına,
  "Ey dağ! Benim başıma gelen şey, senin başına gelseydi, dayanmaz yıkılırdın" hitabıyla ifâdeye çalışıyordu.
  Mübârek gönülleri henüz Kasım'ın vefat hüznünden kurtulmamışken, bir acı hâdise daha vuku buldu. Diğer oğlu Abdullah da vefat etti.
  Allah'ın kader hükmüne teslimiyetin zirvesinde bulunan Kâinatın Efendisi, bu acı hâdiseler karşısında yine de göz yaşlarını tutamıyordu.
  Hz. Hatice, hakiki sahibine iâde ettiği bu ciğerpârelerini kastederek,
  "Yâ Resûlallah! Onlar, şimdi nerededirler?" diye sordu.
  Resûl-i Kibriya,
  "Onlar, Cennettedirler" diye cevap verdi.
  Bu acı hâdiseler sebebiyle Peygamber Efendimizin kalbi mahzun, gözleri yaşlıydı. Müslümanlar da onun bu hüznünü paylaşıyorlardı. Ama şirk cephesinin keyfine diyecek yoktu. Birer insan olmaları haysiyetiyle, insanlığın gereği olan başsağlığı dilemek şöyle dursun, Efendimizi daha da üzmek için ne lâzımsa yapıyorlardı. Hatta içlerinden As bin Vâil ve Ebû Cehil gibi azılılar işi daha da ileri götürerek,
  "Artık, Muhammed  ebterdir, nesli kesilmiştir. Neslini devam ettirecek erkek çocuğu kalmamıştır. Kendisi de ölünce adı sanı unutulacaktır"285 diyecek kadar küstahlık gösteriyorlardı.
  Resûlünü, hiç bir zaman yardım ve tesellisinden uzak bulundurmayan Cenâb-ı Hak, bu dedikodular üzerine de Kevser Sûresini inzâl buyurarak, müşriklerin dedikodularını ağızlarına tıkadı ve Peygamber Efendimizi şöyle teselli etti:
  "Şüphesiz ki Biz sana kevseri(286) verdik. Öyleyse Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. Asıl nesli kesik olan, sana düşmanlık edenin tâ kendisidir." (Kevser: 108/1-3)
  Evet asıl, adı sanı toprağa karışıp kaybolan Ebû Cehiller, Ebû Lehebler oldu. Resûl-i Kibriyanın (a.s.m.) adı ve dâvâsı ise, asırlardır inananların gönlünde bayrak bayrak dalgalanmakta ve Kıyamete kadar da dalgalanmaya devam edecektir.
  Ebû Talib'in Vefatı
  Müslümanlar, üç sene süren çetin muhasara belâsından kurtulmakla son derece sevinmişlerdi. Mekke'de umumî bir sürûr meydana gelmişti. Fakat, bu ferah ve sevinçleri çok sürmedi. Arası çok geçmeden başka bir musibet ve acı hâdiseler meydana geldi.
  Resûlullah Efendimizin, Peygamberliğinin 10. senesinde Ebû Tâlib hastalandı ve ölüm döşeğine düştü. Resûl-i Ekrem Efendimiz, kendisini küçük yaşından beri bağrına basıp, şefkat ve himâyesinde büyüten, kendisini korumak uğrunda her türlü tehlikeyi göze alan bu değerli amcasını kaybedeceğine son derece üzülüyordu. Öte yandan onun Müslüman olup ebedî sâadete ermesini de candan arzu ediyordu.
  Ebû Tâlib'in hastalığı gittikçe ağırlaşıyordu. Bunu fark eden Kureyş müşrikleri, son bir defa daha kendisine Peygamber Efendimizle ilgili olarak başvurmayı kararlaştırdılar. Bu maksatla, Utbe bin Ebî Rebiâ, Şeybe bin Rebiâ, Ebû Cehil, Ümeyye bin Halef, Ebû Süfyan ve daha başkaları yanına gelerek şöyle dediler:
  "Ey Ebû Tâlib, sen büyüğümüzsün. Ölüm döşeğine düştüğünü görünce endişe duymaya başladık. Kardeşinin oğlu ile aramızda olanı biliyorsun. Onu çağır ve aramızda hakem ol. O bizden ayrılsın, biz de ondan ayrılalım. Birbirimizle uğraşıp durmayalım. O bizim dinimize karışmasın, biz de onun dinine karışmayalım."
  Ebû Tâlib, Nebiyy-i Muhterem Efendimize haber gönderdi. Resûlullah, gelip Ebû Tâlib ile hazır bulunanlar arasına oturdu.
  Ebû Tâlib, Kâinatın Efendisi Peygamber Efendimize hitaben,
  "Ey kardeşimin oğlu" dedi. "Bunlar kavmimin ileri gelenleridir. Senin meselen için buraya gelmişlerdir. Sana vereceklerini verecekler ve senden alacaklarını da alacaklardır."
  Resûl-i Ekrem Efendimiz,
  "Olur, ey amcam" dedi. "Onların benden almalarını ve kabul etmelerini istediğim bir tek kelimedir ki, onlar, o kelime ile top yekûn bütün Araplara ve Arap olmayanlara hâkim olabilirler."
  Ebû Tâlib, hayret içinde
  "Bir tek kelime mi?" dedi. Peygamber Efendimiz,
  "Evet, bir kelime" buyurdu. Herkesi bir merak sardı. Neydi bu kelime?
  Ebû Cehil ortaya atıldı ve Peygamberimize hitaben,
  "O kelime ne ise bize söyle de, o birin yanına biz on katalım" dedi.
  Dikkat kesilmiş bütün kulakların duymak istedikleri tek kelimeyi Resûl-i Ekrem şöyle ifâde etti:
  "Lâ ilâhe illallah deyin ve Allah'tan gayrı taptığınız putlarınızı da ellerinizle kaldırıp atın!"
  Bu mukaddes sözü duyan müşrikler hep birden ellerini çırptılar,
  "Yâ Muhammed ," dediler, "sen bunca ilâhları, bir tek ilâh mı yapmak istiyorsun? İşine şaşıyoruz doğrusu?"
  Sonra da birbirleriyle konuştular:
  "Vallahi, bu adam, size istemediğiniz şeyi veriyor. Gidin, Allah sizinle onun arasında hükmünü verinceye kadar, atalarınızın dininde direnin."287
  Cenâb-ı Hak, onların bu hareketlerini Kur'ân'ı Keriminde bize şöyle haber verir:
  "Bütün ilâhları tek bir ilâh mı yapacakmış? Bu ne acâip şey!" Onların ileri gelenleri, 'Haydi yürüyün' diyerek oradan ayrıldılar. 'İlâhlarınıza bağlılıkla direnin. Sizden istenen şey budur."' 288
  Resûl-i Ekremin, Amcasını İslâma Dâveti
  Ebû Tâlib, müşriklerle arasında geçen konuşmadan sonra Peygamberimize,
  "Vallahi, ey kardeşimin oğlu! Senin onlardan istediğin şeyi, ben hak ve hakikatten uzak görmedim" dedi.
  Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, sevdiği ve saydığı amcasının Müslüman olacağı ümidiyle sevinç içinde,
  "Ey Amca!" dedi. "Gel, bari sen 'Lâ ilâhe illallah' de de, onunla sana âhirette şefaat edebileyim."
  Fahr-i Kâinatın bu candan ve samimi arzusuna ne yazık ki, amcası gönlünü ferahlatıcı bir cevap vermedi.
  "Yeğenim," dedi, "vallahi, benden sonra, sana ve atalarının oğluna, çok yaşlanmaktan dolayı bunaklık atfetmeleri korkusu olmasaydı, istediğin şeyi söyleyip, sana tabi olurdum. Kureyş, o istediğin sözü; ölümden korkarak söylediğimi zannedecekleri için, söyleyemeyeceğim."
  Fakat, buna rağmen, sevgili Peygamberimiz, amcasını İslâma dâvetten ve teşvikten vazgeçmedi. Mübârek kalbi, kendisini canı gibi seven amcasının îmânsız gittiği takdirde uğrayacağı dehşetli akibetin ızdırabıyla çarpıyor ve devamlı,
  "Ey amca, 'La ilâhe illallah' de ki onunla âhirette sana şefaat edebileyim" diyordu.
  Yine böyle bir dâvet ve teşvikte bulunduğu sırada, Ebû Talib'in başucunda Ebû Cehil ile Abdullah bin Ebî Ümeyye de vardı. İkisi de,
  "Yâ Ebû Talib! Sen, Abdülmuttalib'in milletinden, onun dininden yüz mü çevireceksin?" dediler.
  Resûl-i Ekrem, müşriklerin bu sözlerine aldırış etmedi ve kelime-i tevhidi amcasına arza devam etti. Onlar da aynı şekilde sözlerini tekrarlayıp durdular. Sonunda Ebû Tâlib kendisinin Abdülmuttalib'in dini üzere olduğunu söyledi.289
  Buna rağmen Peygamberimizin mübârek gönlü, kendisini çok seven amcasının, kendisine her türlü eziyet ve hakareti revâ gören müşriklerle aynı âkibete uğramaktan derin ızdırab duyuyor ve
  "Ey Amca, şunu bilmelisin ki, Allah tarafından alıkonuncaya kadar, senin affedilmeni isteyip duracağım"290 diyordu.
  Nihâyet, Ebû Talib, makbul bir îmâna nâil olamadan 87 yaşında iken dünyaya gözlerini yumdu.291
  Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, indirdiği âyet-i kerime ile Resûlullahın şahsında bütün mü'minlere hitap etti:
  "Sen, sevdiğin kişiyi hidâyete erdiremezsin. Ancak Allah dilediğine hidâyet verir. Doğru yolda olanları en iyi bilen de Odur." 292
  Resûl-i Ekrem Efendimizin mübârek ve nazik kalbi, amcasının vefatıyla fazlasıyla acı duydu. Gözleri yaşla doldu ve mübârek dudaklarından şu cümleler döküldü:
  "Allah ona rahmet etsin. Mağfiretini ihsan buyursun."
  Vefatı sırasında Hz. Abbas da Ebû Tâlib'in başucunda bulunuyordu. Hz. Abbas o sırada henüz Müslüman olmamıştı. Tam öldüğü sırada dudaklarının kımıldadığını görünce, kulak verip dinledi ve "Lâ ilâhe illallah" dediğini işitti. Resûl-i Ekrem Efendimize,
  "Ey kardeşimin oğlu! Vallahi, kardeşim Ebû Tâlib, senin söylemesini istediğin tevhid kelimesini söyledi" dedi.
  Resûl-i Kibriyâ, gözyaşları arasında,
  "Ben işitmedim" buyurdu.293
  Amcasını kaybedişinden dolayı, bütün insanlığa rahmet hazinesi olan kalbi teessür içinde olan rahmet Peygamberi Efendimiz, cenâzesinin arkasından da şöyle duâ etti:
  "Amca, Rabbim seni rahmetine eriştirsin, hayırla mükâfatlandırsın."294
  Bu sırada yine mevzu ile ilgili şu âyet-i kerime nazil oldu ve mü'minlere değişmez bir ölçü verdi:
  "Akrabâ bile olsalar, onların Cehennemlik oldukları ortaya çıktıktan sonra müşrikler hakkında Allah'tan af dilemek, ne Peygambere ve ne de îmân edenlere uygun düşmez." 295
  Amcasının vefatı Resûl-i Ekremi hem üzdü, hem de derinden derine düşündürdü. Zira kendisine o âna kadar zahirî hâmilik eden, müşriklerin şirretliklerinden muhafaza etmeye çalışan o idi.
  Gerçekten en zor ve çetin şartlar altında bile çok sevdiği yeğeninin koruyuculuğunu esirgememiş, akrabalarının düşmanlıkları pahasına himâyeden vazgeçmemişti. Bu himâye sebebiyle Kureyş müşrikleri Peygamber Efendimize fazla ilişememişlerdi.
  Ama şimdi ortada Ebû Tâlib yoktu. Müşriklerin dinmek bilmez kin ve husumetlerinin eseri olan taşkınlıklarına karşı kendisini zahîren koruyacak kimse kalmamıştı. Ama, Cenâb-ı Hakkın muhafaza ve himâyesi de hiç bir maddî himâyeci ve koruyucuya ihtiyaç bırakmayacak tarzda sevgili Resûlünün üzerinde bundan böyle de eksik olmadı.
  Ebû Talib'in Îmânı Meselesi
  Ebû Tâlib'in îmânı meselesinde çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Şiâ âlimleri îmânlı gittiğine kâildirler. Ehl-i Sünnet âlimlerinin ekserisi ise, îmân etmediğini söylemektedirler. Bununla birlikte Peygamber Efendimizle iftihar ettiği ve onun peygamberliğini kalben tasdik ettiğine dâir bazı emareler şiirlerinden anlaşılmaktadır.
  Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de bu hususla ilgili olarak şöyle der: "Ehl-i Teşeyyu (şialar), îmânına kâil; ehl-i sünnetin ekserisi ise, îmânına kâil değildir. Fakat, benim kalbime gelen budur ki: Ebû Tâlib, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Risâletini değil, şahsını, zâtını gayet ciddi severdi. Onun -o gayet ciddi- o şahsî şefkatı ve muhabbeti, elbette zâyie gitmeyecektir. Evet, ciddi bir surette Cenâb-ı Hakkın Habib-i Ekremini sevmiş ve himâye etmiş ve taraftarlık göstermiş olan Ebû Tâlib'in; inkâra ve inâda değil, belki hicab ve asabiyet-i kavmiyye gibi hissiyata binâen makbul bir îmân getirmemesi üzerine Cehenneme gitse de, yine Cehennem içinde bir nevi hususî Cenneti, onun hasenâtına mükâfaten halkedebilir. Kışta bâzı yerde baharı halkettiği ve zindanda -uyku vasıtasıyla- bâzı adamlara zindanı saraya çevirdiği gibi, hususî Cehennemi, hususî bir nevi Cennete çevirebilir..."296
  Hz. Hatice'nin Vefatı
  Ebû Tâlib'in vefatından üç gün gibi kısa bir zaman sonra, Efendimizin pâk zevcesi Hz. Hatice de bi'setin 10. yılı, Ramazan ayında 65 yaşında iken fani dünyadan ebedî âleme göç etti.
  Namazını bizzat Resûl-i Kibriyâ Efendimiz kıldırdı ve Hacun Kabristanına defnedilirken gözlerinde yaş, onu örten kara toprağı uzun uzun seyretti.
  Ard arda vuku bulan bu acı hâdiseler Nebiyy-i Muhterem Efendimize pek ziyâde hüzün ve elem verdi. Çünkü Hz. Hatice, teslimiyeti, itâati, kalbinin rikkati, vefakârlığı, şefkatı, îmânının kuvveti, sadakat ve faziletiyle onun yeryüzünde en büyük destek ve tesellicisi idi. Herkes düşman iken Risâletini ilk defa o tasdik etmişti. Herkes, ondan uzaklaşıp kaçarken o, kendine kalbini açmış ve muhabbetini rikkatli kalbine gömmüştü. En sıkıntılı zamanlarında tek teselli kaynağı olmuştu.
  Resûl-i Kibriyâ Efendimizin bu derin teessüründe Hz. Hatice-i Kübrâ'ya olan müstesna sevgisinin de şüphesiz büyük payı vardı. Öyle ki, vefâtından sonra bile onu hiçbir zaman unutmadı ve yeri geldikçe ondan takdirle, rahmet ve muhabbetle bahsederek hatırasını yâdederdi. Ona olan sevgisinin bir tezahürü olarak, akrabalarına dahi yardımda bulunur, şefkat ve merhametini onlardan hiçbir zaman eksik etmezdi.
  Günün birinde Hz. Hatice'nin kızkardeşi Hâle'nin sesini duyunca hemen sevgili hanımını anmıştı. Buna şâhid olan Hz. Âişe Vâlidemiz; "Allah'ın kendisine ondan daha genç ve güzel hanımlar verdiğini" söylemişti.
  Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Âişe'nin bu sözlerinden rahatsız olduğunu belli etmiş ve Hz. Hatice'nin iyilik ve faziletlerinden bahsetmişti. Habib-i Kibriyânın söylediklerinden rahatsız olduğunu anlayan ferasetli Âişe (r.a.) içtenlikle,
  "Yâ Resûlallah! Seni Peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, bundan sonra Hatice'nin menkıbelerini her zaman anlatmanı istiyorum"297 diyerek gönlünü almaya çalışmıştı.
  Yine, Resûl-i Ekremin Hz. Hatice Validemizi dâimâ takdir ve muhabbetle yâdettiğini ve Hz. Âişe Validemizin bunu kıskandığını, bizzat Hz. Âişe'nin (r.a.) şu ifâdelerinden öğreniyoruz:
  "Nebinin (a.s.m.) kadınlarından hiç birini, Hz. Hatice'yi kıskandığım kadar kıskanmadım. Halbuki; onu Resûlullahın yanında görmemiştim bile! Fakat, Resûlullah, onu benim yanımda çok yâdederdi. Çok kere koyun keser, Hz. Hatice'nin samimi arkadaşlarına et gönderirdi. Bazen ben sabırsızlık göstererek,
  'Sanki yeryüzünde Hatice'den başka kadın yok mu?' derdim. Resûlullah da,
  'Hatice şöyle idi, Hatice böyle idi' diye iyiliklerini sayar ve 'Ondan çocuklarım var' buyururdu."298
  Resûlullah Efendimiz Hira'ya devam ettiği sıralarda Hz. Hatice Validemiz de ona yiyecek taşırdı.
  Bu sırada bir gün Cebrâil (a.s.) gelerek, "Yâ Resûlallah! İşte şu uzaktan sana doğru gelen Hatice'dir. Yanında içinde yemek bulunan bir kab var. Yanına geldiği zaman, ona Rabbinden ve benden selâm söyle! Cennette inciden yapılmış bir sarayın kendisine verileceğini müjdele ki, onun içinde ne gürültü patırtı vardır, ne de çalışmak çabalamak"299 dedi."
  Hz. Ali de Rasulullah'dan şöyle işitmiştir:
  "Kendi zamanımdaki kadınların hayırlısı İmrân'ın kızı Meryem'di. Bu ümmetin kadınlarının hayırlısı da Hatice'dir"300
  Ard arda vuku bulan bu acı hâdiselerin mübârek kalbleri üzerinde bıraktığı derin teessür ve elem sebebiyle Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bi'setin bu 10. yılını "senetü'l-hüzün (hüzün yılı)" olarak isimlendirdi.
  Müşrikler Eziyet ve Hakaretlerini Arttırıyor
  Ebû Tâlib'in vefâtına Peygamber Efendimiz ve Müslümanlar üzülürken, müşrikler ise sevindiler. Artık, karşılarında sevgili Peygamberimize arka çıkacak Hâşimoğullarının reisi yoktu. Bunu fırsat bilerek eziyet ve hakaretlerine hız verdiler. Ebû Tâlib'in hayatında cür'et edemedikleri bir çok taşkınlık ve insafsızca hareketlerde bulunmaya başladılar.
  Resûl-i Ekrem, bir gün yoldan geçerken, müşriklerden biri, üstünü başını toz toprak içinde bırakmıştı. Bu âdice harekete hiç bir karşılık vermeden öylece evine dönmüştü. Sevgili babasının, bu halini gören Hz. Fâtıma, onun üstünü başını temizlerken, göz yaşlarını tutamamış ve hüngür hüngür ağlamıştı. Bir süre önce annesini kaybetmekle zaten gönlü mahzun ve kırık olan Hz. Fâtıma, babasını da bu halde görmekle âdeta kalbinden vurulmuştu. Sanki o damlalar gözünden değil, kalbinden, ruhundan akıp geliyordu.
  Şefkat menbaı Peygamberimiz dayanılmaz bu manzara karşısında yine itidalini muhafaza etti, yine yüce Yaratıcısına güvendi, yine Ona döndü ve ağlayan mâsum yavrusunun gözyaşlarını mübârek eliyle silerek, "Ağlama kızım ağlama, Allah babanı koruyacaktır" dedi.
  Sonra da düşünceli düşünceli ilâve etti:
  "Ebû Tâlib'in ölümüne kadar müşrikler bana böyle eziyet ve hakarete cür'et etmemişlerdi."301
  Bu devrede, müşriklerin eziyet ve hakaretleri öylesine insanlık dışı bir hüviyete bürünmüştü ki, Ebû Leheb gibi İslâmın en büyük bir düşmanının dahi gayretine dokunmuş, onun bile akrabalık damarını tahrik etmiş ve bu durum böyle sürerse Efendimize arka çıkacağını bile ifade etmesine sebep olmuştu.
  Ebû Leheb'in bu sözleri üzerine müşrikler bir süre Peygamberimizden uzak durdular. Ne var ki, Ebû Leheb'in akrabalık bağından gelen sun'î himâyesi pek fazla sürmedi. Resûl-i Ekremin halkı Allah'a îmâna dâveti karşısında, tahammülü ve nesebî taraftarlığı kısa zamanda tükendi ve himâyeden vazgeçtiğini ilân etti. Himâyeden vazgeçmekle de kalmadı, eski düşmanlığını da aynı şiddetiyle devam ettirdi. Ömrünün sonuna kadar bu düşmanlığından vazgeçmedi.

285. İbni Hişâm, Sîre: 3/34; İbni Sa'd, Tabakât: 1/133
286. "Kevser" Cennette bir havuzdur. Resûl-ü Ekrem Efendimizin ümmeti onun başına gelip içecektir. Yahut çok hayır demektir ki, peygamberliğine, Kur'ân'a, Şeriata ve benzerlerine şâmildir. "Kevser" pekçok hayır demektir. İlim, amel, iki âlemde şeref gibi. Resûl-i Ekrem Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır. "O Cennette bir nehirdir. Rabbim onu bana vaadetti. Onda pek çok hayır var. Suyu baldan tadı, sütten beyaz, kardan soğuk, kaymaktan yumuşaktır. İki kenarı zeberceddir. Bardakları gümüştendir. Ondan içen bir daha susuzluk duymaz." Bâzı âlimlere göre ise "Kevser" Resûlullahın (a.s.m.) evlâdı, etbâı yahut ümmetinin âlimleri yahut Kur'ân'dır." (Bkz.: Hasan B. Çantay, Kur'ân-ı Hakim ve Meâl-i Kerîm: 3/1226.)
287. İbni Hişâm, Sîre, 2/57; İbni Sa'd, Tabakât, 1/211-212
288. Sa'd Sûresi, 5-6
289. Buharî, 2/326; Taberî, 2/219-220
290. Buharî, 2/326; Taberî, 2/219-220
291. İbni Hişâm, Sîre: 1/60
292. Kasas Sûresi, 56
293. İbni Hişâm, Sîre: 1/59
294. Süheyli, Ravdü'l-Ünf: 1/260.
295. Tevbe Sûresi, 113
296. Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat s. 398-399
297. Buhari: 2/315; Müslim: 7/138; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 2/58
298. Müslim, Fezâilü's-Sahabe, 74; Tirmizi, 62
299. Müslim, Fezâilü's-Sahabe, 71
300. Müslim, 69; Tirmizi, 62
301. Taberî, Tarih: 2/229
 




Çevrimdışı Sehl

  • Dervişkolik
  • *****
  • İleti: 1.912
  • Konu: 208
  • Derviş: 2261
  • Teşekkür: 16
    • Gönül Hanesi..


 
RESÛLULLAH TEBLİĞE DEVAM EDİYOR
 

   Peygamberimizin Hz. Âişe İle Nişanlanması
  Hz. Hatice Validemizin vefatı ile Resûl-i Kibriyâ Efendimizin âile hayatında bir boşluk meydana gelmişti. Hem Efendimiz, hem de Sahabîler bu durumun farkında idiler.
  Bir gün, Osman bin Maz'un Hazretlerinin hanımı Havle Hâtun, Habib-i Kibriyâ Efendimizin huzuruna geldi ve "Yâ Resûlallah! Yanına girince birden Hatice'nin yokluğunu hissettim" dedi.
  Resûl-i Ekrem, bunun üzerine,
  "Evet, o çoluk çocuklarımın anası, evimin de görüp gözeticisi idi" buyurarak âile hayatında Hz. Hatice-i Kübrâ'nın ebedî âleme irtihâli ile meydana gelen boşluğu ifade etmeye çalışmıştı. Bundan sonra aralarında şöyle bir konuşma cereyan etti:
  "Yâ Resûlallah! Evlenmek ister misin?"
  "Kiminle?"
  "Ebû Bekir'in kızı Âişe veya Sevde bint-i Zem'a ile."
  "Git, benim için ikisi hakkında da konuş!"
  Bunun üzerine, Havle Hâtun doğruca Hz. Ebû Bekir'in evine vardı. Evde, Hz. Âişe'nin annesi Ümmü Rûman vardı,
  "Ey Ümmü Rûman" dedi. "Allah'ın, hayır ve bereketten size neyi eriştirdiğini biliyor musunuz?"
  Ümmü Rûman,
  "Nedir?" diye sorunca da Havle,
  "Resûlullah, Âişe'yi istemek için beni gönderdi" cevabını verdi.
  Hz. Ebû Bekir o anda evde bulunmadığından Ümmü Rûman, Havle Hatun'a,
  "Ebû Bekir'in gelmesini bekle" dedi.
  Hz. Ebû Bekir gelince, Havle aynı şeyi ona da anlattı:
  "Yâ Hz. Ebû Bekir" dedi. "Allah'ın, hayır ve bereketten size neyi eriştirdiğini biliyor musunuz?"
  Hz. Ebû Bekir,
  "Nedir o?" diye sordu.
  Havle,
  "Resûlullah, Âişe'yi istemek için beni gönderdi" cevabını verdi.
  Hz. Ebû Bekir, bir müddet düşündükten sonra,
  "Âişe kardeşinin kızı demek olduğuna göre, ona helâl olur mu?" diye konuştu. Havle, derhal dönüp, durumu kendilerine anlatınca, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz şöyle buyurdu:
  "Ebû Bekir'in yanına dön! Tarafımdan ona benim sana kardeş oluşum, senin de bana kardeş oluşun [kan ve süt kardeşliği değil] İslâmda kardeşliktir. Senin kızın bu sebeple bana helâldir de!" buyurdu.
  Havle, dönüp bunu bildirince Hz. Ebû Bekir'in tereddüdü ortadan kalktı ve kerimesi Hz. Âişe'yi Resûl-i Kibriyâ Efendimize Şevvâl ayında nişanlayıp nikâhladı. Ancak düğün, sonraya bırakıldı.302
  Efendimizin Hz. Sevde ile Evlenmesi
  Bundan sonra, Havle Hâtun, Sevde bint-i Zem'a'ya gitti.
  Hz. Sevde, Sekrân bin Amr'ın zevcesi idi. İlk Müslüman kadınlardandı ve kocasıyla birlikte Habeşistan'a hicret etmişti. Daha sonra Mekke'ye dönmüşlerdi. Mekke'ye döndüklerinde Hz. Sevde bir gece rüyâsında ayın süzülüp üzerine iniverdiğini görmüştü. Bunu kocasına anlatınca da, şu karşılığı almıştı:
  "Eğer rüyân doğru ise, ben yakında öleceğim. Benden sonra da sen Resûlullah ile evleneceksin."
  Hakikaten de, kısa bir zaman sonra Sekrân, hastalanıp vefat etmişti.
  Böylece, Hz. Sevde de dul kalmıştı.
  Havle Hâtun kendisine,
  "Resûlullah beni, sana dünürlük için gönderdi" deyince, Hz. Sevde son derece sevindi. Ancak bir tereddüdü vardı: Acaba Nebiyy-i Ekrem, yanında bulunan beş küçük çocuğuna da rıza gösterebilecek miydi?
  Bu endişe ve tereddüt sebebiyle, Resûl-i Kibriyâ Efendimize hemen cevap vermedi. Resûlullah dini, îmânı uğruna yerini, yurdunu, akrabasını terk edip yabancı bir diyara göç edecek kadar fedakârlık ve kahramanlıkta bulunmuş bu mücahideyi şereflendirmek ve taltif etmek istiyordu. Buna binâen kendisinden bir cevabın gelmediğini görünce, bir gün bizzat kendisiyle görüştü.
  "Seni, benimle evlenmekten alıkoyan nedir?" diye sordu.
  Hz. Sevde,
  "Vallahi, yâ Resûlallah, beni seninle evlenmekten alıkoyan hiç bir mühim sebep yoktur. Ancak, şu çocuklarım sabah akşam başında vızıldayacaklarını düşünüyorum da, onun için çekiniyorum" diye cevap verdi.
  Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz,
  "Allah sana rahmet etsin! Kadınların hayırlısı, küçük çocuklarından dolayı zorluklarla karşılaşandır" buyurarak bu endişe ve tereddüdüne mahal olmadığını belirtti.
  Sonra da, "Seni nikâhlamak için, kavminden birini vazifelendir" dedi.
  Hz. Sevde, kaynı Hâtip bin Amr'e salâhiyet verdi. O da Hz. Sevde'yi bi'setin 10. yılında Resûl-i Kibriyâ Efendimize nikâhladı. O sırada, Hz. Sevde 55 yaşlarında idi.303
  Görüldüğü gibi, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, akrabalarından ayrılarak îmân safına intikal etmiş ve bir daha akrabalarının üzerinde bulunduğu şirk inancına dönmek istemeyen bu mücahide yaşlı hanımı sadece Allah'a ve Allah'ın dinine bağlılık ve sadakatından dolayı himâyesi altına alıyor ve onu mü'minlerin annesi olma şerefine ulaştırıyordu.
  Resûl-İ Ekrem Efendimizin Tâif'e Gidişi
  Müşrikler, Ebû Tâlib ve Hz. Hatice'nin vefatlarını fırsat bildiler. Âdeta bu zamanı bekliyorlarmış gibi, Peygamber Efendimize revâ gördükleri ezâ ve cefalarını birden kat kat arttırdılar. Öyle ki, Efendimiz onların zulüm, hakaret ve işkencelerinden dini neşretme vazifesini âdeta yapamaz hale gelmişti.
  Müşriklerin bu insafsız ve merhametsiz tutumu, Resûl-i Kibriyâ Efendimizi fazlasıyla müteessir ediyordu. Bu sebeple Tâif'e gitmeye karar verdi. Maksadı, Kureyş müşriklerine karşı Tâif'te oturan Sakif Kabilesinden kendisini korumalarını ve İslâm dâvâsını kabul etmelerini istemekti.
  Tâif, Arabistan'ın mühim yerlerinden biriydi. Bağ ve bahçeleriyle şöhret bulmuştu. Ayrıca, Resûlullahın süt annesi Halime'nin mensup olduğu Beni Sa'd Kabilesi de buraya yakın oturuyordu. Dolayısıyla Efendimiz, bu belde sakinlerinin İslâma alâka duyup îmânla şereflenebilecekleri ümidini besliyordu. Bu ümidi tahakkuk ettiği takdirde, Kureyş müşriklerine karşı büyük bir güç de elde etmiş olacaktı.
  Tarih, bi'setin 10. yılı, Şevvâl ayının 27'sini gösteriyordu.
  Resûl-i Kibriyâ Efendimiz Hz. Zeyd bin Hârise ile birlikte gizlice Mekke'den ayrılarak Tâif'e vardı. Orada Sakif Kabilesi ileri gelenleriyle görüşmeye başladı. Onları İslâm dinine dâvet etti. Kavminden muhalefet edenlere, kendisiyle birlikte karşı koymalarını taleb etmek için geldiğini anlattı. Ancak, kaldığı on gün zarfında hiç bir müsbet netice elde edemedi. Üstelik hakaret ve istihza ile mukabele gördü. Türlü türlü ithamlara maruz kaldı.
  Reislerinden biri,
  "Allah, peygamber göndermek için senden başka kimse bulamadı mı?" diyecek kadar küstahlıkta ileri gidip mübârek kalblerini teessüre boğdu.
  Bir başkası,
  "Vallahi" dedi. "Ben hiç bir zaman seninle konuşmayacağım. Çünkü, sen şayet dediğin gibi Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber isen, senin sözünü reddetmekle kendimi büyük tehlikeye atmak istemem. Eğer, sen Allah'ın Peygamberiyim diye Allah adına hilâf-ı hakikat konuşuyorsan, o takdirde de ben seninle konuşmaya lüzum görmem."304
  Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu davranışları ve sözleri üzerine Sakîflilerden hayır gelmeyeceğini anladı ve bundan müteessir oldu. Müşriklerin bu durumu haber alıp cüretlerini arttırmalarından endişe duyduğu için de yanlarından ayrılacağı sırada onlara,
  "Bâri konuştuklarımız aramızda kalsın! Başka kimse duymasın!" dedi. Ne var ki, şirk inancının kuvvetle yaşandığı ikinci bir belde olan Tâif sakinleri Resûl-i Zişânın bu arzusunu da kabul etmediler. Gençlerinin İslâmiyete alâka duymalarından korkarak, iki cihan güneşi Efendimize şöyle dediler:
  "Memleketimizden çık da, nereye gidersen git! Kavmin ve hemşehrilerin söylediklerini kabul etmeyince, çıkıp bize geldin! Vallahi, biz de senden elimizden geldiğince uzak duracağız, isteklerini kabul etmeyeceğiz."305
  Lât ve Uzza'ya tapmakta Mekkeli müşriklerle yarışıp duran Sakifliler bu çirkin sözlerle de yetinmediler. Beldelerinde misafir olarak bulunan cihan Peygamberine ayak takımını, sokak gençlerini ve kölelerini kışkırtarak saldırttılar.
  Gözü dönmüş, kendini bilmez küstahlar, yolun iki tarafında sıralanarak Kâinatın Efendisi ve Hazret-i Zeyd'i taşa tuttular. Resûlullahın mübârek ayakları kana bulandı. Öyle ki, isâbet eden taşların açtığı yaraların acısı yürümeye engel olur hale geldi. Resûl-i Ekrem, zaman zaman oturmak zorunda kaldı. Ama bu vicdansızlar, her seferinde onu zorla ayağa kaldırarak, yeniden yaralı ayaklarını taş yağmuruna tutuyorlardı. Ayak takımı, Peygamber Efendimizi ızdırap içinde bırakırken, taşlarıyla beraber kahkahalar da savuruyorlardı.
  Hz. Zeyd, hayatını hiçe sayarcasına vücudunu Resûl-i Kibriyâ'ya siper etmişti. Şirk ehlinin elinden çıkan taşların ona ulaşmasına mani olmaya çalışıyordu. Ama nafile idi. O da kan revân içinde kaldı.
  Resûl-i Ekrem, bu âdice saldırıdan ancak kendini bir bağa atmakla kurtarabildi. Bağın sahipleri kendilerine uzaktan akraba sayılan Utbe ve Şeybe bin Rabia adında iki kardeşti.
  Resûl-i Ekrem bitkin bir vaziyette kendisini bir asmanın altına attı. İnsanlığı utandıracak bu âdice saldırının tesirinden biraz olsun kurtulduktan sonra şu hazin münacaatta bulundu:
  "Allah'ım! Kuvvetsiz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hakîr görüldüğümü ancak sana arzeder, sana şikâyet ederim.
  Ey merhametlilerin merhametlisi olan Allah! Herkesin hakir görüp de dalına bindiği, çaresizlerin Rabbi ancak Sensin. Benim Rabbim de ancak Sensin. Sen, beni kötü huylu, yüzsüz bir düşman eline düşürmeyecek kadar merhamet sahibisin.
  Allah'ım! Yeter ki, Senin gazabına uğramayayım. Ne çekersem ona katlanırım. Fakat senin af ve mağfiretin bunları bana yaptırmayacak kadar geniştir.
  Allah'ım! Senin gazabına uğramaktan, İlâhi rızandan uzak durmaktan, Senin o zulmetleri aydınlatan ve âhiret işlerini yoluna koyan İlâhi nuruna sığınırım!
  Allah'ım! Sen razı oluncaya kadar, affını dilerim!
  Allah'ım! Her kuvvet, her kudret ancak seninle kâimdir!306
  Köle Addas
  Bağ sahipleri, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin maruz kaldığı şen'i ve menfur saldırıyı uzaktan seyretmişler ve acıma duyguları harekete geçmişti. Köleleri Addas'la Efendimize biraz üzüm göndererek ikrâmda bulundular.
  Addas tabak içindeki üzümü alıp Peygamber Efendimize getirdi. Resûl-i Ekrem üzümü, "Bismillah" diyerek alıp yemeğe başlayınca Addas'ın dikkatini çekti. Kendi kendine,
  "Vallahi" dedi. "Bu sözü, bu beldenin halkı bilmezler ve söylemezler."
  Fahr-i Âlem Efendimiz,
  "Ey Addas, sen hangi dindensin?" diye sordu.
  Addas,
  "Ninevalıyım ve Hıristiyanım" cevabını verdi.
  "Demek, sen o salih kişi Yunus İbn-i Mettâ'nın hemşehrisisin?"
  "Sen, Yunus İbn-i Mettâ'yı nereden biliyorsun?"
  "O, benim kardeşimdir. O bir peygamberdi. Ben de peygamberim."
  Bunun üzerine, Addas kendisini tutamadı ve Resûlullah Efendimizin başını, ellerini ve ayaklarını öptü.
  Manzarayı uzaktan seyreden bağ sahiplerinden biri diğerine,
  "Senin adamın," dedi, "gözünün önünde kölenin itikadını bozdu."
  Addas, yanlarına dönünce de ikisi birden ona çıkıştılar.
  "Yazıklar olsun sana, Addas! Sen bu adamın başını, ellerini ve ayaklarını nasıl öptün?"
  Addas'ın efendilerine cevabı ise şu oldu:
  "Yeryüzünde, bu zâttan daha hayırlı bir kimse yok! Bana bir şey bildirdi ki, onu ancak bir peygamber bilebilir."307
  Peygamberimizin Şefkat ve Merhameti
  Resûl-i Ekrem Efendimiz, bağdan ayrılıp düşünceli düşünceli ve Sakif Kabilesiyle, Tâiflilerden maksadına muvafık bir netice alamamanın teessürü içinde yoluna devam etti. Mekke'ye iki konaklık bir mesafe kalmıştı ki, zâtını bir bulutun gölgelemekte olduğunu gördü. Dikkatlice bakınca, bulutun içinde Hz. Cebrâil'i fark etti.
  Cebrâil (a.s.) seslendi:"Şüphesiz Allah, kavminin sana neler söylediğini işitti. Sana şu dağlar meleğini gönderdi. Kavmin hakkında dilediğini yapmak üzere ona emredebilirsin."
  O anda görünen dağlar meleği de emrine âmade olduğunu ve istediği takdirde Ebû Kubeys ile Kuaykıan dağlarını müşriklerin üzerine kapanırcasına birbirine kavuşturabileceğini söyledi.
  Fakat, şefkat ve merhamet kaynağı Resûl-i Ekremin arzusu başka idi. Dağlar meleğine şu cevabı verdi:
  "Hayır, ben böyle bir şey istemem. İstediğim tek şey, Hak Teâlâ'nın bu müşriklerin sülbünden, Allah'a hiç bir şeyi ortak koşmaksızın ibâdet edecek bir nesil ortaya çıkarmasıdır."308
  Evet, Peygamber Efendimizin maksat ve gayesi insanları bedduâlarla yok etmek, belâ ve musîbetlere uğratıp perişan etmek değildi. Aksine, insanların îmâna kavuşması, hidâyete ulaşması ve ebedî saadete ermesiydi. Her adımını bu gayenin tahakkuku için atıyor, her hareketini bu ulvî maksat için yapıyor, her teşebbüsünde bu eşsiz hedef bulunuyordu. Bu sebeple her dakikası bir nevi ibadetle geçiyor ve her anı nûrlu bir manzara olarak maziye akıp gidiyordu.
  Cinler de Peygamberimizi Dinliyor
  Peygamber Efendimiz, Mekke'ye varmadan Nahle adlı mevkide bir müddet istirahat etti. Namaza durduğu bir sırada Nusaybin cinlerinden bazıları oradan geçerken, Efendimizin okuduğu Kur'ân'ı duyunca, durarak dinlediler ve orada Müslüman oldular. Sonra da kavimlerine dönerek onları îmâna davet ettiler.309 Kur'ân-ı Kerim, bu hâdiseden bize şu şekilde haber verir:
  "Hani, Kur'ân'ı dinlemeleri için cinlerden bir topluluğu sana göndermiştik. Huzuruna geldiklerinde, birbirlerine 'Susun' dediler. Kur'ân okunduktan sonra da, inkâr ve isyandan sakındırmak üzere kavimlerine döndüler. 'Ey kavmimiz,' dediler. "Biz Mûsâ'dan sonra indirilen, kendisinden önceki kitapları doğrulayan, hakka ve dosdoğru bir yola ileten bir kitap dinledik. Ey kavmimiz! Sizi Allah'a çağıran peygambere uyun ve ona îmân edin ki, Allah da sizin günahlarınızı bağışlasın ve acı bir azaptan sizi korusun." 310
  Mekke'ye Giriş:
  Peygamber Efendimiz, Batn-ı Nahle'de bir müddet ikâmet ettikten sonra Mekke'ye yöneldi. Kureyş'in kendisini kolay kolay Mekke'ye sokmayacağını biliyordu. Bunun için o zamanın âdetine göre birinin himâyesi altına girmesi gerekiyordu.
  Bu sebeple Hîrâ'ya varınca birini göndererek müşrik Mut'im bin Adiyy'in himâyesini istedi. Mut'im isteğini kabul etti ve oğullarını silahlandırarak, kendisi de beraberinde olduğu halde, Efendimizi Hira'dan alarak Mekke'ye getirdiler.311
  Müşrikler, Mut'im'in bu hareketine çok kızdılar, ama ses çıkarmadılar.
  Fahr-i Âlem Efendimiz, müşriklerin kin saçan bakışları arasında Kâbe'yi tavaf etti, Harem-i Şerif'te iki rekât namaz kıldı ve oradan evine gitti.
  Başta Peygamberimiz ve bütün Müslümanlar, müşrik olan Mut'im bin Adiyy'in bu iyiliğini ömürleri boyu unutmadılar. Resûl-i Ekrem, onun bu iyiliğini müşriklere karşı kazandığı Bedir Zaferi sonrasında bile yâd etmiştir.
  Mut'im'in oğlu Cübeyr, Bedir esirleri hakkında konuşmak için Medine'ye gelmişti. Peygamberimiz onu kabul etmiş, ricâsını dinledikten sonra şöyle demişti:
  "Eğer, baban Mut'im hayatta olsaydı ve şu adamlar hakkında ricâda bulunsaydı, şüphesiz ben onları Mut'im'e bağışlardım."312

302. İbni Sa'd, Tabakât 8/58; Buharî, 2/329; Müsned, 6/211
303. İbni Sa'd, Tabakât 8/52-53; Müsned, 6/211
304. İbni Hişâm, Sîre: 2/61; İbni Sa'd, Tabakât: 1/211
305. İbni Hişâm, Sîre: 2:61; İbni Sa'd, Tabakât: 1/211; Taberî, Tarih: 2/26
306. İbni Hişâm, Sîre, 2/61-62; İbni Sa'd, Tabakât 1/212
307. İbni Hişâm, Sîre: 2/63
308. İbni Hişâm, Sîre: 2/60-63; Buharî, 4/83
309. İbni Hişâm, Sîre: 2/60-63; İbni Sa'd, Tabakât: 122
310. Ahkâf Sûresi, 29-31; Bkz: Cin: 1-15
311. İbni Sa'd, Tabakât: 1/212; Belâzuri, Ensâb: 1/237
312. Buharî, 4/83
 




Çevrimdışı Sehl

  • Dervişkolik
  • *****
  • İleti: 1.912
  • Konu: 208
  • Derviş: 2261
  • Teşekkür: 16
    • Gönül Hanesi..
İSRA VE Mİ'RÂC MU'CİZESİ
 

  Hicretten bir buçuk sene önce, Recep ayının 27. gecesiydi. Bu gecede Peygamber Efendimizin en büyük mucizelerinden biri olan İsra* ve Mirâc** mucizesi vuku buldu.
  Mezkûr gecede Cebrail (a.s.) geldi ve Resûl-i Zîşan Efendimizi Mescid-i Haram'dan*** alıp Burak ile Mescid-i Aksâ'ya**** götürdü. Oradan da, gökyüzündeki harika icraat ve Cenâb-ı Hakkın kudretine delalet eden âyet ve alâmetlerin birer birer gösterilmesi için, semavata çıkarıldı. Sema tabakalarında bulunan bütün peygamberlerle görüştürüldü. Oradan da "imkân ve vücub ortasında Kab-ı Kavseyn ile işaret olunan" makama çıktı. Kendilerine bir çok acib ve garip şeyler temaşa ettirildi. Ve bilemeyeceğimiz, anlayamayacağımız bir şekilde mekândan münezzeh olan Cenâb-ı Hakkın bizzat kelamını işitti ve Cemal-i Pâkini müşahede etti. Aynı gece hâne-i saâdetine geldi.
  Cenâb-ı Hak, sevgili Resûlünün zâtıyla ilgili bu mûcizesini Kur'ân-ı Azimüşşan'ında bize şöyle haber verir:
  "Âyetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haramdan alıp, çevresini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya seyahat ettiren Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Şüphesiz ki O herşeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla görendir." 313
  Bu âyet-i kerime aynı zamanda İsra ve Mirâc mûcizesinin hikmetini de beyan etmektedir. O da, Resûl-i Kibriya Efendimize, Cenâb-ı Hakkın kudretine delâlet eden harikaların gösterilmesidir.
  Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri Sözler isimli eserinin Mi'râc-ı Nebeviye'ye dâir kısmında şöyle der:
  "Mi'râc meselesi, erkan-ı îmâniyenin usûlünden sonra terettüp eden bir neticedir. Ve erkan-ı îmâniyenin nurlarından meded alan bir nurdur. Erkan-ı îmâniyeyi kabul etmeyen dinsiz mülhidlere karşı elbette bizzat ispat edilemez. Çünkü, Allah'ı bilmeyen, peygamberi tanımayan ve melâikeyi kabul etmeyen veya semâvâtın vücûdunu inkâr eden adamlara Mirâc'dan bahsedilmez. Evvelâ, o erkânı ispat etmek lâzım geliyor" (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s.514)
  Aynı eserde "Hikmet-i Mirâc nedir?" suâline de şu cevabı vererek, bu büyük hâdisenin hikmetlerini şöylece izah eder:
  "Mirâcın hikmeti o kadar yüksektir ki, fikr-i beşer ulaşamıyor. O kadar derindir ki, ona yetişemiyor. O kadar incedir ve lâtiftir ki, akıl kendi başıyla göremiyor. Fakat bazı işaretlerle, hakikatları bilinmezse de vücutları bildirilebilir. Şöyle ki:
  Şu kâinatın Hâlikı, şu kesret tabakâtında nur-u Vahdetini ve tecelli-i Ehaddiyetini göstermek için, kesret tabakâtının müntehasından tâ mebde-i vahdete bir hayt-ı ittisal suretinde bir Mirâc ile bir ferd-i mümtazı, bütün mahlûkat hesabına, kendine muhatab ittihaz ederek, bütün zîşuur namına, makâsıd-ı İlâhiyyesini ona anlatmak ve onunla bildirmek ve onun nazarı ile, âyine-i mahlûkatında cemâl-i san'atını, kemâl-i Rubûbiyyetini müşahede etmek ve ettirmektir. Hem Sâni-i âlemin; âsârın şehadetiyle nihayetsiz cemâl ve kemâli vardır. Cemâl, hem kemâl, ikisi de mahbub-u lizâtihidir. Yâni bizzat sevilirler. Öyle ise, o cemâl ve kemâl sahibinin cemâl ve kemâline nihayetsiz bir muhabbeti vardır. O nihayetsiz muhabbeti, masnûatında çok tarzlarda tezahür ediyor. Masnuâtını sever, çünkü masnuâtının içinde cemâlini, kemâlini görür. Masnuât içinde en sevimli ve en âli, zîhayattır. Zîhayatlar içinde en sevimli ve âli, zîşuurdur. Ve zîşuurun içinde câmüyyet itibariyle en sevimli insanlar içinde bulunur. İnsanlar içinde istidadı tamamiyle inkişaf eden, bütün masnûatta münteşir ve mütecelli, kemâlâtın nümunelerini gösteren fert, en sevimlidir... İşte: Sâni-i mevcudat, bütün mevcudatta intişar eden tecelli-i muhabbetin bütün envaını; bir noktada, bir âyinede görmek ve bütün enva-ı cemâlini, Ehaddiyet sırrıyla göstermek için şecere-i hilkatten bir meyve-i münevver derecesinde ve kalbi, o şecerenin hakaik-ı esasiyyesini istiab edecek bir çekirdek hükmünde olan bir zâtı, o mebde'i evvel olan çekirdekten tâ münteha olan meyveye kadar bir hayt-ı ittisal hükmünde olan bir Mirâc ile, o Ferdin, kâinat nâmına mahbubiyyetini göstermek ve huzuruna celbetmek ve rü'yet-i cemâline müşerref etmek ve ondaki hâlet-i kudsiyyeyi başkasına sirayet ettirmek için kelâmiyle taltif edip fermaniyle tavzif etmektir..."
  Şimdi şu hikmet-i âliyyeye bakmak için "iki temsil" dürbünü ile tarassud edeceğiz.
  "Birinci temsil: Nasılki bir sultan-ı zîşânın, pek çok hazineleri ve o hazinelerde pek çok cevahirlerin envâı bulunsa, hem sanayi-i garîbede çok mehareti olsa ve hesapsız fünun-u acîbeye mârifeti, ihâtası bulunsa, nihayetsiz ulûm-u bedîaya, ilim ve ıttılâı olsa... her cemâl ve kemâl sahibi, kendi cemâl ve kemâlini görüp ve göstermek istemesi sırrınca: Elbette o sultan-ı zîfünûn dahi, bir meşher açmak ister ki; içinde sergiler dizsin, tâ nâsın enzârına saltanatının haşmetini, hem servetinin şa'şaasını, hem kendi san'atının harikalarını, hem kendi mârifetinin garîbelerini izhar edip göstersin; tâ cemâl ve kemâl-i mânevîsini, iki vecihle müşâhede etsin. Bir veçhi: Bizzat nazar-ı dekaik-âşinasiyle görsün. Diğeri: Gayrın nazariyle baksın. Ve şu hikmete binaen elbette, cesîm, muhteşem, geniş bir saray yapmağa başlar. Şâhâne bir surette dairelere, menzillere taksim eder. Hazinelerinin türlü türlü murassaâtiyle süslendirip, kendi dest-i san'atının en güzel, en lâtif san'atlariyle zinetlendirir. Fünûn ve hikmetinin en incelikleriyle tanzim eder. Ve ulûmunun âsâr-ı mu'cizekâraneleriyle donatır; tekmil eder. Sonra ni'metlerinin çeşitleriyle, taamlarının lezizleriyle, her taifeye lâyık sofraları serer. Bir ziyafet-i âmme ihzâr eder. Sonra, raiyyetine kendi kemâlâtını göstermek için, onları seyre ve ziyafete dâvet eder. Sonra birisini yâver-i ekrem yapar, aşağıki tabakat ve menzillerden yukarıya dâvet eder; daireden daireye, üst üstteki tabakalarda gezdirir. O acip san'atının makinelerini ve tezgâhlarını ve aşağıdan gelen mahsulâtın mahzenlerini göstere göstere, tâ daire-i hususiyesine kadar getirir. Bütün o kemâlâtının madeni olan mübârek zâtını ona göstermekle ve huzuriyle onu müşerref eder. Kasrın hakaikını ve kendi kemalâtını ona bildirir. Seyircilere rehber tâyin eder, gönderir. Tâ o sarayın Sâniini o sarayın müştemilâtiyle, nukuşiyle acâibiyle ahâliye tarif etsin. Ve sarayın nakışlarındaki rumuzunu bildirip ve içindeki san'atlarının işâretlerini öğretip-derûnundaki manzum murassalar ve mevzun nukuş nedir? Ve saray sahibinin kemalâtını ve hünerlerini nasıl gösterirler?-o saraya girenlere târif etsin ve girmenin âdâbını ve seyrin merasimini bildirip ve görünmiyen sultan-ı zîfünun ve zîşuuna karşı, marziyyatı ve arzuları dairesinde teşrifat merâsimini tarif etsin..."
  Aynen öyle de: "Velillâhi meselü'l-a'lâ," Ezel, Ebed Sultanı olan Sâni-i Zülcelâl, nihayetsiz kemalâtını ve nihayetsiz cemâlini görmek ve göstermek istemiştir ki: Şu âlem sarayını öyle bir tarzda yapmıştır ki; her bir mevcud, pek çok dillerle Onun kemâlâtını zikreder. Pek çok işaretlerle cemâlini gösterir. Esmâ-i Hüsnâsının her bir isminde ne kadar gizli mânevî defineler ve her bir unvan-ı mukaddesesinde ne kadar mahfî letâif bulunduğunu, şu kâinat bütün mevcudatiyle gösterir. Ve öyle bir tarzda gösterir ki: Bütün fünûn, bütün desatiriyle şu kitab-ı kâinatı, zaman-ı Âdem'den beri mutalâa ediyor. Halbuki o kitap, esmâ ve kemalât-ı İlâhiyyeye dair ifade ettiği mânaların ve gösterdiği âyetlerin öşr-i mi'şarını daha okuyamamış. İşte şöyle bir saray-ı âlemi, kendi kemalât ve Cemâl-i mânevîsini görmek ve göstermek için bir meşher hükmünde açan Celîl-i Zülcemâl, Cemîl-i Zülcelâl, Sâni-i Zülkemâl'in hikmeti iktiza ediyor ki: Şu âlem-i arzdaki zişuurlara nisbeten abes ve faidesiz olmamak için, o sarayın âyetlerinin mânâsını birisine bildirsin. O saraydaki acâibin menba'larını ve netâicinin mahzenleri olan avâlim-i ulviyyede birisine gezdirsin. Ve bütün onların fevkına çıkarsın ve kurb-u huzuruna müşerref etsin ve âhiret âlemlerinde gezdirsin, umum ibâdına, bir muâllim ve saltanat-ı Rubûbiyyetine bir dellâl ve marziyyat-ı İlâhiyyesine bir mübelliğ ve saray-ı âlemindeki âyât-ı tekvîniyyesine bir müfessir gibi, çok vazifeler ile tavzif etsin. Mûcizat nişanlariyle imtiyazını göstersin. Kurân gibi bir ferman ile o şahsı, Zât-ı Zülcelâlin has ve sâdık bir tercümanı olduğunu bildirsin..."
  İşte Mirâc'ın pek çok hikmetlerinden şu temsil dürbünüyle bir-ikisini nümune olarak gösterdik. Sairlerini kıyas edebilirsin... "
  İkinci Temsil:
  "Nasıl ki bir zât-ı zîfünûn, mu'ciznüma bir kitabı te'lif edip yazsa... öyle bir kitap ki, her sahifesinde yüz kitap kadar hakaik, her satırında yüz sahife kadar latif mânalar, her bir kelimesinde yüz satır kadar hakikatlar, her harfinde yüz kelime kadar mânâlar bulunsa; bütün o kitabın maânî ve hakaikları, o kâtib-i mu'ciznümânın kemalât-ı mâneviyyesine baksa, işaret etse, elbette öyle bitmez bir hazineyi kapalı bırakıp abes etmez... Her halde o kitabı, bâzılara ders verecek. Tâ o kıymettar kitap, mânasız kalıp, beyhude olmasın. Onun gizli kemalâtı zâhir olup, kemâlini bulsun ve cemâl-i mânevîsi görünsün. O da sevinsin ve sevdirsin. Hem o acîb kitabı bütün meânisiyle, hakaikıyle ders verecek birisini, en birinci sahifeden tâ nihayete kadar üstünde ders vere vere geçirecektir. "
  Aynen öyle de: Nakkaş-ı Ezelî, şu kâinatı, kemalâtını ve cemâlini ve hakaik-ı esmâsını göstermek için, öyle bir tarzda yazmıştır ki; bütün mevcudat, hadsiz cihetlerle nihayetsiz kemalâtını ve esmâ ve sıfatını bildirir; ifade eder. Elbette bir kitabın mânası bilinmezse hiçe sukut eder. Bâhusus böyle her bir harfi binler mânâyı tazammun eden bir kitap, sukut edemez ve ettirilmez. Öyle ise, o kitabı yazan, elbette onu bildirecektir, her tâifenin istidadına göre bir kısmını anlattıracaktır. Hem umumunu, en âmm nazarlı, en küllî şuurlu, en mümtaz istidatlı bir ferde ders verecektir. Öyle bir kitabın umumunu, ve küllî hakaikını ders vermek için, gayet yüksek bir seyr ü sülûk ettirmek hikmeten lazımdır. Yani, birinci sahifesi olan tabakatı kesretin en nihayetinden tut, ta münteha sahifesi olan daire-i ehadiyyete kadar bir seyeran ettirmek gerekiyor… İşte şu temsil ile Miracın ulvi hikmetlerine bir derece bakabilirsin." (Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, s.536-539)
  Peygamber Efendimizin Mübarek Lisanından İsra ve Mi'rac Mu'cizesi:
  İsra ve Mirac mucizesi, zaman ve zemin kayıtlarının dışında mülk ve melekuta dair sırlarla dolu Rasul-i kibriya efendimizin muazzam bir mucizesi olduğundan müteaddid tariklerle güzide sahabiler tarafından Peygamberimizden nakledilmiştir… Bu güzide sahabelerin rivayetlerine göre:
  Resul-i Kibriya Efendimiz, bir gece Ka'be-i Muazzama'nın Hatim kısmında yatarken Hazret-i Cebrail gelip göğsünü yardı; ve kalbini zemzem suyu ile yıkadıktan sonra içine hikmet doldurup eski haline koydu. Sonra beyaz bir binit (Burak) getirildi. Habib-i Kibriya Efendimiz, ona bindirildi. Cibril'in (a.s.) refakatında yol aldılar.
  Burak, adımını, gözün erişebileceği yerin ilerisine atıyordu. Resûl-i Ekrem Efendimiz, Cibrîl (a.s) ile birlikte Beyt-i Makdis'e vardı. Orada, bütün peygamberlerin toplanmış olduğunu gördü. Onlara imam oldu ve birlikte namaz kıldı.
  Resûl-i Ekrem Efendimizin, Mescid-i Aksâ'da bütün peygamberlere imam olarak namaz kıldırması demek onların şeriatlarının asıllarına vâris-i mutlak olduğunu göstermesi demekti.314
  Sunulan Üç Bardak
  Peygamber Efendimize, orada birinde süt, birinde şerbet ve diğerinde ise su bulunan üç bardak takdim edildi. Takdim esnasında,
  "Eğer, suyu alırsa kendisi de, ümmeti de ihtiyaçsız ve kanâatkar olur. Şerbeti alırsa kendisi de, ümmeti de mahrumiyete düçar olur. Şayet sütü alırsa kendisi de, ümmeti de doğruyu bulur" diye bir ses işitti.
  Resûl-i Ekrem, süt bardağını alıp içti. Bunun üzerine Cebrâil,
  "Yâ Muhammed " dedi. "Sen, fitrî ve tabiî olanı seçtin. Sen de, ümmetin de doğru yola iletildiniz."315
  Semâvâta Yükselme Ve Peygamberlerle Görüşme
  Beytü'l-Makdis'de yüksek makamlara çıkmak için Mir'ac merdiveni kuruldu. Peygamber Efendimiz, bu merdivene Cebrâil (a.s.) ile birlikte bindirildi ve birlikte yükseldiler... Nihâyet dünya semâsına vardılar. Hz. Cebrâil gök kapısını çaldı:
  "Kim o?" denildi.
  "Cibril'im!"
  "Yanındaki kim?"
  "Muhammed ."
  "Ona gelsin diye haber gönderildi mi?"
  "Evet, gönderildi."
  Bundan sonra gök kapısı açıldı ve dünya semâsının üstüne çıktılar.
  Resûl-i Ekrem Efendimiz, orada oturan bir zât gördü. Sağ ve sol yanında bir takım karaltılar vardı. Sağına bakınca gülüyor, soluna bakınca ağlıyordu. Resûl-i Ekrem Efendimize,
  "Hoş geldin, safa geldin, salih peygamber, salih oğul!" dedi.
  Peygamber Efendimiz, Cebrâil'e,
  "Bu kim?" diye sordu.
  Hz. Cebrâil şu cevabı verdi:
  "Bu senin baban Âdem'dir. Şu sağındaki, solundaki karaltılar da çocuklarının ruhlarıdır. Sağındakiler Cennetlik, solundakiler Cehennemlik olanlardır. Sağına bakınca güler, soluna bakınca ağlar."316
  Buradan ikinci semâya yükseldiler. Gök kapısı açıldı ve Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, orada Hz. Yahya ve Hz. İsâ (a.s.) ile karşılaştı.
  Hz. Cebrâil, "Bu gördüklerin Yahya ve İsâ'dır. Onlara selâm ver" dedi.
  Selâmlaştılar ve onlar Peygamber Efendimize,
  "Hoş geldin, safa geldin sâlih peygamber, sâlih kardeş" dediler.
  Bundan sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimiz Cebrâil ile birlikte aynı minval üzere üçüncü katta Hz. Yusuf, dördüncü katta Hz. İdris, beşinci katta Hz. Hârun, altıncı katta Hz. Mûsa ve yedinci katta da Hz. İbrâhim (a.s.) ile görüştü. Onların hepsi de kendisine "hoş geldin"de bulundular ve mirâcını tebrik ettiler.
  Sidre-i Müntehâ'da
  Cebrâil (a.s.), yedinci kat semâdan Resûl-i Ekrem Efendimizi alıp yükseklere çıkardı. Daha sonra Habib-i Kibriyâ'nın karşısına Sidre-i Müntehâ sahası açıldı.
  Cebrâil (a.s.),
  "İşte, bu Sidre-i Müntehâ'dır. Ben, buradan bir parmak ucu ileri geçecek olursam yanarım" dedi ve oradan ileriye tek adım atmadı.
  Resûl-i Ekrem Efendimiz, Sidre-i Müntehâ'dan dört nehirin aktığını gördü.
  Ayrıca Peygamber Efendimiz, burada Cebrâil'i (a.s.) bir kere daha aslî şekil ve suretinde gördü. Daha önce de, kendilerine Risâlet vazifesi verildiği sırada onu Mekke'nin Ciyad mevkiinde ufku kaplayan haşmetli kanatlarıyla görmüştü.
  Resûl-i Kibriyâ Efendimiz daha sonra yanında Cebrâil (a.s.) olmadığı halde "imkân ve vücûb ortasında Kâb-ı Kavseyn ile işâret olunan" makama vardı. Bundan sonra mekândan münezzeh Zât-ı Zü'l-Celâlin sohbeti ve cemâliyle müşerref oldu.
  Mevlid yazarı merhum Süleyman Çelebi Hazretleri, gayet nezih bir tarzda o anı şöyle tasvir eder:
  
  Söyleşirken Cebrâil ile kelâm
  Geldi Refref önüne virdi selâm.
  
  Aldı olşâh-ı cihânı ol zamân
  Sidre'den götürdü vü gitdi hemân
  
  Bir fezâ oldu o demde rû-nümâ
  Ne mekân var anda, ne arz ü semâ
  
  Kim ne hâlidir ne mâlî ol mahal
  Akl ü fikr etmez o hâli fehm ü hal
  
  Ref' olup ol şâha yetmiş bin hicâb
  Nûr-ı tevhîd açdı vechinde nikâb
  
  Her birisinden geçerken ilerü
  Emr olurdı, "Yâ Muhammed , gel berü"
  
  Çün kamusını görüp geçdi öte
  Vardı irişdi ol ulu Hazret'e
  
  Şeş cihetten ol münezzeh Zü'l-Celâl
  Bî-kem ü keyf ana gösterdi cemâl
  
  Zâten ol sultân-ı mâzâgâ'l-basar
  Eylemişti Hakka tahsîs-i nazar
  
  Âşikâre gördü Rabbü'l-izzeti
  Âhirette öyle görür ümmeti
  
  Bî-hurûf ü lafz ü savt ol pâdişah
  Mustafâ'ya söyledi bî-iştibâh.
  
  




Paylaş facebook Paylaş twitter
 

İblisin insanları helak ettiği iki huy! Şeytanın insanları aldatma yolları ||semerkandyayin| semerkand.tv| semerkandradyo| semerkanddergisi| semerkandaile| mostar| semerkandpazarlama| sultangazi.bel.tr| sitemap| Arama Sonuçları| Dervişler Mekanı| Wap| Wap2| Wap Forum| XML| Rss| DervislerNet/Facebook | DervislerNet/Twitter | Forum İletişim| |||www.dervisler.net 0.496 saniyede oluşturulmuştur


7.BÖLÜM Aleni Davet: Efendimizin Peygamberliğini AçıklamasıGüncelleme Tarihi: 19/09/19, 20:40 Dervisler.Net © 2008-2014 |Lisans(SMF) |Sitemap | Facebook | Twitter | İletişim