Ahmet Dürrî Efendi’nin İran Sefâretnamesi - Semerkand Dergisi
Dervişler.Net Anasayfa

Forumda toplam 25.051 konu paylaşıldı... Bu konulara toplam 145.592 yorum yapıldı. Bugün 0 konu ve 0 ileti gönderildi.. Toplam : 22896 üyeli aileyiz.
Dervişler Mekanında, Ahmet Dürrî Efendi’nin İran Sefâretnamesi, konusunu okuyorsunuz... Bu konu 1298 defa okundu.İsim benzeri konuları sayfanın altından takip edebilirsiniz.
Hayırlı paylaşımlar diliyoruz. Aradığınız konuyu bulamadıysanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. Yazı alıntılarında kaynak(www.dervisler.net) gösterilmesi rica olunur.

Dervişler Mekanında paylaşılan en güzel konu:{Ahmet Dürrî Efendi’nin İran Sefâretnamesi}   Okunma sayısı 1298 defa

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Alperen

  • Mütevelli
  • *****
  • İleti: 4.734
  • Konu: 695
  • Derviş: 12
  • Teşekkür: 145
Ahmet Dürrî Efendi’nin İran Sefâretnamesi

Geride bıraktığımız ay köşemizde Wikileaks isimli internet sitesinde yayımlanan gizli yazışmaların içeriği ve düzeysizliğinden hareketle kendi diplomasi geleneğimize değinmiş, Osmanlı diplomasisinden örnekler sunmuştuk. Bu örnekleri de Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin Fransa Sefâretnamesi’nin ilginç ve ibretâmiz bulduğumuz kısımlarından seçmiştik.

Bu yazımızda ise, bir başka Osmanlı elçisi olan Ahmet Dürri Efendi’nin İran Sefâretnamesi’nden seçtiğimiz alıntılara yer verelim. Fakat önce Ahmet Dürrî Efendi ve onun İran seyahatine  kısaca değinelim.

1721 yılında Osmanlı Devleti, iç durumunu yerinde gözlemlemek istediği Acem (İran) ülkesine bir elçi göndermek istemişti. Bu görev için, Farsça da bilmesi nedeniyle devrin önde gelen devlet adamı ve şairlerinden Ahmet Dürrî Efendi seçilmişti. Maiyetiyle birlikte yola çıkan Ahmet Dürri Efendi, 31 Ekim 1721 tarihinde İran’a ulaştı. Toplam altı buçuk ay süren bu görev sırasında, İranlı devlet yetkilileriyle olan ilişkilere, İran’da ve Şah’ın sarayındaki gündelik hayata, İran’ın diğer devletler ve elçileriyle olan ilişkilerine dair önemli detaylar not etti.

Ahmet Dürrî Efendi’nin, İran dönüşü bir sefaretname şeklinde başta Sultan Üçüncü Ahmed olmak üzere Osmanlı devletinin ileri gelenlerine teslim ettiği eserinden seçtiğimiz, bugün için de oldukça manidar birkaç olay şu şekildedir:

Düşene vurmayız

“Burası Şah’ın ülkesidir. Vezir Rüstem Han, üç bin kadar maiyetiyle bizi karşılayarak şenlikler yaptılar ve kendi mutfaklarını bize tahsis ederek çok süslü bir saraya götürdüler. Altın ve gümüş yemek takımlarını emrimize verdiler. Üç gün onlar tarafından ağırlandıktan sonra kendi mutfağımızı kullanmaya başladık. Bu, çok güzel ve bahçeli bir saraydı.

Üç gün orada kaldıktan sonra başvezirleri gelip bizi kendi sarayına davet etti ve bizi ayakta karşıladı. Benim elimden tutarak getirdiğim mektubu istedi. Bizim elçi olarak oraya gitmemizden adeta korkmuşlardı. Çünkü ülkeleri perişan bir durumdaydı ve bizim de sınıra yakın birkaç kenti istemek için oraya gittiğimizi sandılar.

Ben daha önceden bildiğim için, padişah mektubu değil de, [Osmanlı Veziri] Hasan Paşa’nın ve kethüdasının mektubunu yanımda götürmüştüm, onu verdim. Mektuplara şöyle bir baktıktan sonra başvezir: ‘Bu mektuplar Hasan Paşa’nın mektuplarıdır. Vezir-i Azam’ın mektupları nerede? Ben asıl onu istiyorum.’ deyince ben: ‘Ben şimdi Vezir-i Azam’ın mektuplarını veremem. O mektupları azametli ve şevketli padişahımız, Şah Cimcah Hazretleri’ne gönderdi. Onunla buluştuğumuz zaman, ona ve sana yazılan mektubu da veririm.’ dediğim zaman başvezir, iki elini birbirine vurarak: ‘Şimdi Hak Allah’ındır, Biz Allah’a sığınıyoruz. Sizin niyetiniz daha önceden de böyleydi. Şimdi ortaya çıktı!’ deyince ben: ‘Bizim niyetimiz nedir?’ diye sordum. O da şöyle cevap verdi: ‘Daha önce vezir-i azamınız olan Ali Paşa, zorla Hünkâr Hazretleri’ni tahrik ederek bizim üzerimize gelecek oldular; ancak Allah’ın rızası olmadığı için Ali Paşa, Varadin savaşında şehit oldu.’ Bunun üzerine ben: ‘Size bunu kim söyledi? Bunu kimden duydunuz?’ diye sordum. Başvezir bu sorumuzu şöyle cevapladı: ‘Bizim Revan Hanı yazmıştı.’ Ben: ‘Senin Şah ile tenha bir yerde böyle sırları konuşmanızı Revan Hanı bilir mi?’ diye sorunca, ‘Hayır bilmez.’ dedi. Bunun üzerine ben de: ‘O halde vezirimizin Hünkâr Hazretleri’yle konuşmaları sırasındaki bu sırları nasıl bildi de gelip size söyledi? Yalan söylemiş, bunlara inanan aptal ve ahmaktır. Azametli Padişahımız yalan söyler ve yalana boyun eğer mi? Beş yüz yıldan beri tüm dünyaya nam salan Osmanlı sizin bu düşkün zamanınızdan yararlanmak ister mi?’ dedim.”

Halkın kalbini avlarız

“Şah bana: ‘Elçi, sen iyi misin, konağından memnun musun?’ diye sordu. Ben de: ‘Teşekkür ederim, çok rahatım.’ dedim. Bu kez de Şah: ‘Hünkâr Hazretleri nasıldır? İyi vakit geçirir mi? Valideleri, çocukları nasıldırlar? Zamanlarını nasıl geçirirler? Ava giderler mi?’ diye sorduğunda ben: ‘Ava gitmek bir hünkâr ailesi için en büyük zevktir. Özellikle şehzadeler için de gereklidir.’ dedim. Şah: ‘Hünkârınız ava gitmez mi? Avı sevmez mi?’ diye bir kez daha sorunca, ben de onu şöyle cevapladım: ‘Şahım, bizim şevketli padişahımız, şehzadeliğinde bile okumayı ve ilmi çok seven bir kişiydi. Özellikle de tarihe meraklıydı. Dünya ilim adamlarının eserlerini okurdu. Hatta bir gün tarih okurken, hocası Nevşirvan Adil, şehzadeye av hayvanlarından hangisinin etinin lezzetli ve yararlı olduğunu sorunca, şehzade de cevaben, reaya ve fakir halkın kalbini kazanmanın tüm avlardan daha yararlı ve lezzetli olduğunu ve bunun sonucunda sağlanan yararın da çok fazla olduğunu söylemişti. O zaman şehzade olan şimdiki hünkârımız şöyle demişti: ‘Eğer günün birinde padişah olursam hiçbir zaman ava gitmeyecek, reayanın ve muhtaç halkımın yardımına koşacağım. Onların dertlerini dinleyip, bunları gidermeye uğraşacağım.’ İşte görüyorsun, dediğini yaptı ve yapmaktadır. Onun için, ava gitmeye ve hayvan öldürmeye hiç rağbet etmez.”

Harameyn bekçilerinin ayağını öperiz

“Acem ülkesinde çok sayıda Sünnî mezhebinden müslüman vardır. Her kasaba ve kentinde Sünnî müslümanlar bulunur ama bunlar Acem’den korktukları için bunu açıkça söyleyemez, kendi aralarında ve birlikte oldukları zaman belli ederlerdi. Kasaba ve kentlerinde camileri, mescitleri ve ibadet yerleri de çoktur. Cuma ve Bayram namazlarını her zaman kılan bu yöre halkı, bizi iki üç saat uzaklıkta, çoluk çocuk, kadın erkek bayraklarla karşılayıp dualar ettiler. Bunlar avaz avaz bağırarak ve feryat ederek elimize ayağımıza sarılıp: ‘Sizler, Mekke ve Medine’nin bekçisi olan şevketli, azametli Osmanlı Padişahı’nın mübarek yüzünü görmüşsünüz. Bize de sizin yüzünüze bakmak, elinizi ve ayağınızı öpmek farz oldu. Bunu ibadet gibi yapar ve bununla onur duyarız.’ diyerek, ağlamaya ve duaya başladılar. Biz de bağrımız yanarak, onlarla birlikte ağladık. Asıl uğrağımız ve elçilerin uğrak yeri olmadığı halde, bunların müslümanlara karşı duydukları hasreti anladığımızdan, üç gün üç gece onların konukları olduk. Ellerinden gelen her türlü ikramda bulunarak bizi üç günün sonunda yolcu ettiler...”

Kaynak: Hüner Tuncer, Osmanlı Diplomasisi ve Sefaretnameler, Kaynak Yayınları, İstanbul, Kasım 2010, s. 105-124.

Sadık ILGAZ
Konu Adresi: http://www.dervisler.net/ahmet-durri-efendinin-iran-sefaretnamesi-t27658.0.html



Değildir bu bana lâyık bu bende. Bana bu lutf ile ihsan nedendir?
Bu köleniz layık olmadığı halde, bunca ikramlar ve iyilikler nedendir?

Alvarlı M. Lütfî Efe . . .


Paylaş facebook Paylaş twitter
 

Ahh Yollar, Bu yollar! Sorsaydın Eğer ||semerkandyayin| semerkand.tv| semerkandradyo| semerkanddergisi| semerkandaile| mostar| semerkandpazarlama| sultangazi.bel.tr| sitemap| Arama Sonuçları| Dervişler Mekanı| Wap| Wap2| Wap Forum| XML| Rss| DervislerNet/Facebook | DervislerNet/Twitter | Forum İletişim| |||www.dervisler.net 0.13 saniyede oluşturulmuştur


Ahmet Dürrî Efendi’nin İran SefâretnamesiGüncelleme Tarihi: 18/10/19, 00:03 Dervisler.Net © 2008-2014 |Lisans(SMF) |Sitemap | Facebook | Twitter | İletişim