Bir Kader Sohbeti - Kitap Tanıtım
Dervişler.Net Anasayfa

Forumda toplam 25.023 konu paylaşıldı... Bu konulara toplam 145.505 yorum yapıldı. Bugün 0 konu ve 0 ileti gönderildi.. Toplam : 22869 üyeli aileyiz.
Dervişler Mekanında, Bir Kader Sohbeti, konusunu okuyorsunuz... Bu konu 1611 defa okundu.İsim benzeri konuları sayfanın altından takip edebilirsiniz.
Hayırlı paylaşımlar diliyoruz. Aradığınız konuyu bulamadıysanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. Yazı alıntılarında kaynak(www.dervisler.net) gösterilmesi rica olunur.

Dervişler Mekanında paylaşılan en güzel konu:{Bir Kader Sohbeti}   Okunma sayısı 1611 defa

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı sofihan

  • Çalışkan Üye
  • ***
  • İleti: 746
  • Konu: 404
  • Derviş: 6024
  • Teşekkür: 0
Bir Kader Sohbeti
« : 26/11/09, 11:48 »

   Adımınızı attığınız yerdir kader. Düşmeniz, kalkmanız, yürümenizdir kader, düşünmenizdir. İçtiğiniz suda, okuduğunuz kitapta, yazdığınız yazıda kader vardır. Ya da kaderde vardır bunlar. Yüreğinizdeki sevinç ve kederdir kader. Her ne varsa kaderde olduğu için vardır. Bu kitap, kaderin içinde kadere dair bir sohbettir.

Kitaptan bir kesit:Belki uzun ama önemli noktalara temas ediyor.okumakta fayda var.

Derin bir nefes aldı:
— Son olarak bir konuya daha değinecek ve daha sonra senin sorunun cevabına geçeceğim, dedi. Kadere; hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna iman ediyoruz. Hayrın da şerrin de Allah'tan olduğu bazılarınca yanlış anlaşılıyor.
Çetin söze karıştı:
— Affedersiniz, dedi, bu noktayı biraz açıklar mısınız?
— Şunu demek istiyorum:
Konuşma, görme, işitme... Bunların hepsi birer fiil. Hayır olsun şer olsun, bütün bu fiilleri yaratan Allah'tır. İşlenen fiil, İslâm'a uygun ise “hayır”, aksi halde “şer” olarak isimlendirilir. Zaten Allah'ın birliğine iman eden bir insan, Onu bu kâinatın tek yaratıcısı, bu mevcudatın yegâne Mâliki olarak bilmiş olmuyor mu?
— ...
— Öyleyse, bu âlemde görülen her işi, her fiili , Allah'ın yarattığına iman etmesi gerekmiyor mu?
Çetin:
— Bu inceliği iyi kavradım, dedi. Ve sevincini, “bu gece sadece bunu öğrenmiş olsam bile çok kârlıyım,” şeklinde ifade etti.
Arif Bey konuyu biraz daha açmak istiyordu:
— İnsan bir işi yapmayı sadece arzu eder ve cüz'i iradesini o işi yapmaya sarf eder. Neticeyi yaratan ise Allah'tır. Hakikat böylece bilinmezse, ortaya şöyle bir tezat çıkar: Aynı fiil, hayır olunca Allah tarafından yaratılır, aksi halde... Evet, aksi halde... Cümlenin sonunu nasıl getireceğiz?
Çetin:
— Öyle ya! dedi. Aksi halde iş Allah'a ortak koşmaya varır.
Arif Bey:
— Sanırım, dedi, mesele anlaşıldı. Gerekirse ileride yine konuşabiliriz. İstersen birinci sorunun cevabına geçelim:
— İyi olur.
— Nasıldı soru? “Madem Cenâb-ı Hak benim ne yapacağımı biliyor, öyleyse benim ne kabahatim var?”   Böyleydi, değil mi?
Çetin:
— Evet, diye tasdik etti.
— Önce şunu belirteyim: Bu sorunun sahibi hem samimi değil, hem de Türkçe bilmiyor... Bu iki hususu açıkladıktan sonra sorunun cevabına geçeceğim.
Bir süre sustu. Sonra:
— Soru sahibi niçin samimi değil? Önce onu açıklayayım:
Her insan vicdanen bilir ki kendisinde iki ayrı hareket, iki ayrı fiil söz konusu. Bir kısmı ihtiyari, yani kendi isteğiyle, iradesiyle ortaya çıkıyor. Diğer kısmı ise ısdırarî; yani tamamen onun arzusu, iradesi dışında cereyan ediyor.
— Birer örnek verir misiniz?
— Hay hay, vereyim! Meselâ; konuşması, susması, oturması, kalkması birinci gruba; kalbinin çarpması, boyunun uzaması, saçının ağarması da ikinci gruba giren fiillerden.
İşte Çetin! O birinci grup fiillerde istemek bizden, yaratmak ise Allah'tan. Yâni, biz cüz'i irademizle neyi tercih ediyorsak, neye karar veriyorsak Cenâb-ı Hak mutlak iradesiyle onu yaratıyor. İkinci tip fiillerde ise bizim irademizin söz hakkı yok. Dileyen de yaratan da Cenâb-ı Hak. Biz o ikinci grup işlerden, hareketlerden sorumlu değiliz. Yâni, âhirette boyumuzdan, rengimizden, ırkımızdan, cinsiyetimizden yahut dünyaya geldiğimiz asırdan sorguya çekilmeyeceğiz.
İşte soru sahibi bu iki fiili bir sayma gafleti içinde... Ama, işin asıl önemli yanı, bu iddiasına kendisi de inanmıyor... İşlediği günahlarda kaderin onu zorladığını iddia ederken samimi değil!...
Son cümle Çetinin dikkatini çekmişti:
— Bunu nereden bileceğiz? diye sordu.
Arif Bey bu soruya tek kelime ile cevap verdi:
— Yaşayışından!
Çetini bir süre mânâlı bakışlarla süzdü:
— Bak Çetin! dedi. Sana bir misâl vereyim: Bir adam düşünelim. Kaderin kendisini zorladığına, bağladığına ve iradesini elinden aldığına gerçekten inanmış olsun. Bu adam, sabahleyin uyandığında yatağında öylece kalır. Kalkamaz. Kaderini bekler. “Bakayım,” der kendi kendine, “eğer kaderimde kalkmak varsa yataktan kalkarım. Yoksa ben buna nasıl karar verebilirim?!.. Hangi mahkûm, içerisine tıkıldığı hapishane arabasını dilediği yöne sürebiliyor?!..”
Yataktan kalktığını ve evinden ayrılmak üzere dışarı çıktığını düşünelim. Hangi yöne gideceğini bilemez. Zihninde başka şeyler kurar; düşüncelere dalar. Derken farkına varmadan bir yöne doğru yürür. Rastladığı ilk otobüse biner. Nereye gittiğini sormaz. Diyelim, İstanbul'un Fatih semtinde oturan bu adam, Sultanahmet'teki işyerine gidecekken, kendisini otobüs termina linde bulur. Henüz yola çıkmak üzere olan ilk otobüse atlayıp Bursa yolunu tutar.
Çetinin meraklı bakışları arasında sözünü şöyle noktaladı:
— İşte bu meseleyi ancak böyle bir adamla konuşabiliriz.
Ve Çetine sordu:
— Bugüne kadar böyle birisiyle karşılaştın mı?
Çetin gülümsedi:
— Mizah yönünüz de varmış.
— Hayır! dedi Arif Bey. Bu sadece iddianın gülünçlüğü... Gelelim asıl samimiyetsizlik örneğine: Buna samimiyetsizlik demek de az kalır... Bu, doğrudan doğruya, İlâhî rahmete iftira.
İçine çekti. Bir süre sustu. Sonra:
— Adam yaptığı bütün müspet işlere sahip çıkıyor, “Ben yaptım, ben kazandım” diye göğsünü gere gere anlatıyor bunları... Ama, sıra işlediği günahlara, yaptığı hatalara, ettiği zulümlere gelince kadere yapışıyor: Kaderimde bu varmış, diye işin içinden çıkmaya çalışıyor.
Evine giren hırsızı mahkemeye verirken kaderi unutuyor. “Bu adam,” diyor, “benim evime girdi, şuyumu çaldı, buyumu gasp etti.” Hırsızın: Ben masumum. Benim kaderimde soymak, bu zatın kaderinde de soyulmak varmış, şeklindeki müdafaasına kızıyor, köpürüyor, çıldıracak hale geliyor!.. Ama sıra kendi işlediği günahlara gelince utanmadan ve sıkılmadan o hırsızın müdafaasına sarılabiliyor!.. Böyle birisiyle neyi tartışacaksınız?!..
Çetinin başı önündeydi. İki elini birbirine kenetlemiş, kollarını masaya yapıştırmıştı. Dalgınca seyrediyordu ellerini. Başını kaldırdı:
— Haklısınız, dedi. O arkadaşlarımın da bu konuyu enine boyuna düşündüklerini sanmıyorum. Sadece lâf olsun diye konuşuyorlar. Sizin de işaret ettiğiniz gibi kendilerini avutma çabası içindeler.
Arif Bey:
— Gerçek şu, Çetin! dedi. Biz her türlü işimizde, fiilimizde kaderin mahkûmu değiliz. İhtiyarî, yani kendi irademizle yaptığımız faaliyetlerde serbest bırakılmışız. Bunu vicdanen biliyoruz. Bu fiillerde, daha önce de belirttiğim gibi, isteyen biziz, yaratan ise Cenâb-ı Hak...
Bir süre sustuktan sonra:
— Zaten dünyaya imtihan için gönderilmiş olmamız da bunu gerektirmiyor mu? diye sordu. İmtihana giren bir aday dilediği salonda imtihan olamaz. İmtihanı istediği saatte başlatamaz. Soruların puanlamasını kendi tayin edemez. Bütün bunlar, onu imtihan eden amirin tayini ve tespiti iledir. Fakat, imtihan başladıktan sonra, cevapları dilediği gibi verir... İmtihan süresince kendisine müdahale edilmez. Aksi halde buna imtihan denmez.
Şimdi soruyorum sana Çetin; insanlar bu dünya imtihanında diledikleri gibi hareket edemiyorlar mı?
Çetin:
— Edebiliyorlar, diye cevap verdi.
Arif Bey, acı bir gülümsüme ile:
— Öyleyse, dedi, neyin davasını güdüyor bu adamlar?!.. Bir yandan, işledikleri günahların sorumluluğundan kurtulmak için iradelerini bile inkâra kalkışıyorlar; diğer yandan, meselâ, pencerelerini taşlayan ve Allah'ın sorumlu bile tutmadığı, küçük bir çocuğu dövmekten geri durmuyorlar. Bu sahne onları utandırmaya yetmiyor mu?
Bak sana bir olay anlatayım: Bir zamanlar, “kaderin insan iradesini hiçe indirdiğini savunan” birisi, âlim ve ârif bir zâta şöyle der:
“Benim kaderimde namaz kılmak yok, olsaydı kılardım.”
Ve o zattan şu ilginç cevabı alır:
— Ben de yıllardır seni arıyordum, tâ ki kaderimi sorayım. Yarınım hakkında bir şeyler öğreneyim. Ben yıllarca ilim tahsil ettiğim halde, kaderimin ne olduğunu bilemiyorum. Sen kaderinde namaz kılmak olmadığını nasıl bilebildin? Yoksa levh-i mahfuzu mu okudun?!..Bu sözler karşısında adam neye uğradığını şaşırır, mahcup olur. Ve o zattan özür diler. Daha sonra kader konusunu tatlı tatlı konuşurlar.
Çetinin neşesine diyecek yoktu:
— Çok güzel! dedi. Öyle ya! Ne biliyor ki, kaderinde namaz kılmak yok?
Bir süre masada sessizlik hakim oldu.
Çetin:
— Soru sahibinin Türkçe bilmediğini söylemiştiniz. Bu nasıl oluyor? diye sordu.
Arif Bey:
— Çetinciğim, dedi, gel bu soruyu dilbilgisi yönünden birlikte inceleyelim. Soru nasıldı?
“Mâdem Cenâb-ı Hak benim ne yapacağımı biliyor, öyleyse benim kabahatim ne?”
Böyleydi, değil mi?
— Evet.
— Bak Çetin! Bu cümlede iki tane fiil geçiyor: Biri, “yapmak”, diğeri de “bilmek”.
Yapmak fiilinin öznesi: Ben.
Bilmek fiilinin öznesi: Cenâb-ı Hak.
Yâni soru sahibi, “ben yapıyorum, Allah da biliyor,” diyor. Ve sonra bize soruyor: Benim kabahatim ne?
Ona nazikane şu cevabı veriyoruz: Senin kabahatin o fiili yapmak.
Çetin kendi kendine hayıflandı. Bu kadar açık bir hatayı bugüne dek nasıl olmuştu da fark edememişti?!..
Gelelim sorunun cevabına, dedi Arif Bey:
— Bu soru, “ilim malûma tâbidir, malûm ilme tâbi değil,” hükmüyle hâlledilmiş. Âlim; bilen yahut bilgin; ilim ise; bilmek ya da bilgi mânâsına geliyor. Malûma gelince; ona 'bilinen' demek en iyisi.
Şimdi bu kaideyi bir misâl ile açıklamaya çalışayım. Bak Çetin, ben senin Fen Fakültesi'nde okuduğunu biliyorum. Bu bilgim ilimdir. Malûm ise, senin o fakültede öğrenci olduğun. İşte, benim ilmim bu malûma tâbidir. Yani sen Fen Fakültesinde okuduğun için ben de seni öylece bilirim. Malûm ilme tâbi olsaydı, ben seni tıpta okuyor bilirdim, sen de tıp öğrencisi olurdun... Bunun misâllerini sen kendi zihninde ve hayalinde çoğaltabilirsin.
Sorunun ilk kısmı nasıldı? “Madem Cenâb-ı Hak benim ne yapacağımı biliyor.” İşte bu ifade ile Allah'ın âlim olduğu, soru sahibinin ise, o fiili yapacağı kabul edilmiştir. İşte o adamın, söz konusu fiili işlemesi malûm, Allah'ın, bunu ezelî ilmiyle bilmesi ise ilimdir. Ve bu ilim, malûma tâbidir. Eğer malûm ilme tâbi olsaydı, sorunun şöyle sorulması gerekirdi:
“Madem ben Cenâb-ı Hakk'ın bildiğini yapıyorum, öyleyse ne kabahatim var?!”
Çetin, alt dudağını hafifçe dişleyerek:
— Doğru, dedi. Öyle söylenmiyor. Söylenemez de. Allah'ın ilmi hakkında kim ne konuşabilir?!.
Geriye yaslandı. Esefle başını salladı:
— Yazıklar olsun bize, dedi. Fikrimiz öyle donuklaşmış ki!... Bunda çevremizin tesiri kadar, ailemizin suçu da var. Fakat kabahatin büyüğü bizde; tembelliğimizde...
Arif Bey, şefkat dolu bir sesle:
— Şimdi suçlu aramayı bırakalım, dedi. Hem bundan birşey kazanamayız. Elimizden geldiğince öğrenelim ve öğrendiklerimizi bilmeyenlere ulaştıralım.
Eliyle kaşlarını ovmaya başladı. Bir şey hatırlamağa çalışıyor gibiydi:
— Ne diyecektim?.. Tamam, hatırladım: Bu tip soruları soranların aldandıkları en önemli nokta nedir, biliyor musun?
Sorusuna yine kendisi cevap verdi:
— Zaman mefhumunu yanlış yorumlamak!.. Olay gelecek zamanda ortaya çıkacaktır, ama Allah onu ezelî ilmiyle bilmektedir... İşte bu ilim, insanı zorlayıcı bir unsur olarak gösterilmeye çalışılıyor.
Şimdi soruyorum sana:
— Cenâb-ı Hak bizim şu anda neler konuştuğumuzu biliyor mu?
Çetin:
— Elbette! diye cevap verdi.
— Peki, Onun bu ilmi bizi şöyle veya böyle konuşmaya zorluyor mu?
— Hayır.
— Biz bu sohbeti on gün sonra yapsak durum değişir mi?
— Değişmez.
Arif Bey:
— O halde, dedi, bu noktada, bugün ile on gün sonrasının farkı yok...
Şimdi aynı soruyu, geçmiş zaman için sorayım:
— Biz bu sohbeti on gün önce yapsaydık, Allah'ın bunu bilmesi irademizi hükümsüz kılacak mıydı? Yâni, biz kendi irademizle konuşamayacak mıydık?
— Elbette diye karşılık verdi Çetin.
— Demek ki mâzi, hâl ve istikbâl, yâni, geçmiş zaman, şu an ve gelecek zaman Allah'ın ezelî ilmi için fark etmiyor. Ve her üç halde de ilim malûma tâbi... Biz ne konuştuysak, ne konuşuyorsak yahut ne konuşacaksak Allah, ezeli ilmiyle onu biliyor. Malûm ilme tâbi olmadığı içindir ki, Allah'ın bilmesi bizi zorlamıyor, irademizi bağlamıyor...
Bunu vicdanen bildiğimiz halde aksini nasıl iddia edebiliriz? Nasıl olur da on gün sonra işleyeceğimiz günahlar için böyle bir özre yapışabiliriz?!..
Az önce belirttiğim gibi, bu adamlar Allah'ın zamandan münezzeh olduğunu unutuyorlar. Bu hakikatten gaflet ediyorlar.
Allah'ın hem zâtı ezelî, hem de sıfatları... Bizim ise zâtımız ve sıfatlarımız sonradan yaratılmış... Elbette biz Onun ne zâtını, ne de sıfatlarını lâyıkıyla bilemeyiz... Ezeliyetini, zamandan münezzeh oluşunu hakkıyla kavrayamayız... Nasıl kavrayabiliriz ki, henüz zamanın ne olduğunu bile anlamış değiliz!..

Prof.Dr.Alaaddin BAŞAR

Konu Adresi: http://www.dervisler.net/bir-kader-sohbeti-t17695.0.html



"Dünya fani, Ölüm ani,Ahiret yaklaşıyor, Secde yapın yani "


Paylaş facebook Paylaş twitter
 

İnleyen Bir Nâyım Photoshop Açıklamalar ||semerkandyayin| semerkand.tv| semerkandradyo| semerkanddergisi| semerkandaile| mostar| semerkandpazarlama| sultangazi.bel.tr| sitemap| Arama Sonuçları| Dervişler Mekanı| Wap| Wap2| Wap Forum| XML| Rss| DervislerNet/Facebook | DervislerNet/Twitter | Forum İletişim| |||www.dervisler.net 0.2 saniyede oluşturulmuştur


Bir Kader SohbetiGüncelleme Tarihi: 18/06/19, 13:32 Dervisler.Net © 2008-2014 |Lisans(SMF) |Sitemap | Facebook | Twitter | İletişim