Dervişlik nedir? Dervişliğe yöneliş nasıl olur? - Tasavvufi Bilgiler
Dervişler.Net Anasayfa

Forumda toplam 25.033 konu paylaşıldı... Bu konulara toplam 145.572 yorum yapıldı. Bugün 0 konu ve 0 ileti gönderildi.. Toplam : 22885 üyeli aileyiz.
Dervişler Mekanında, Dervişlik nedir? Dervişliğe yöneliş nasıl olur?, konusunu okuyorsunuz... Bu konu 5184 defa okundu.İsim benzeri konuları sayfanın altından takip edebilirsiniz.
Hayırlı paylaşımlar diliyoruz. Aradığınız konuyu bulamadıysanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. Yazı alıntılarında kaynak(www.dervisler.net) gösterilmesi rica olunur.

Dervişler Mekanında paylaşılan en güzel konu:{Dervişlik nedir? Dervişliğe yöneliş nasıl olur?}   Okunma sayısı 5184 defa

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Nuryolu

  • Dervişkolik
  • *****
  • İleti: 1.198
  • Konu: 132
  • Derviş: 774
  • Teşekkür: 0


Bunları açıklama babında, Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nin 5.6. ciltleri, sayfa 496′dan başlayarak bir misal arzetmek isterim. Bu kısımla Melik Ahmed Paşa’nın doğuşundan vefatına kadar hal ve durumu anlatılmakta ve bu zat bize tanıtılmaktadır.

“Melik Ahmed Paşa, Nakşibendî hocalarından icazet aldı. Daima zikirle meşgul olurdu. Hiç yalan söylememişti. Az söyleyip çok ağlardı. Meclisinde terbiye dışı konuşmalar yapılmazdı. Güzel şakalardan hoşlanıp dişleri görülerecek kadar güler, kahkaha ile gülmezdi. Ağzından kötü kelime çıkmamıştı. Kızdığı zaman, bir adamın şer’an katle mahkûm olduğu zamandı. O zaman da, ‘Bre hayâsız, bre nâmert! Şer’an terbiye edilmeye razı olup dünya derdinden kurtul’ derdi.

Temiz lâtif ve zarif idi. Kıymetli kumaşlar giyerdi. Hatta Sultan IV. Murad Han kendisine hitaben, ‘Ahmed, sen temiz bir adamsın. Cenab-ı Hak iki cihanda yüzünü ak edip sana iki cihan saadeti vere’ diye dua buyurmuştu.

Melik Ahmed Paşa her hususta faziletli, olgun, dindar bir gazi idi. Muharebelerde nereye yönelirse muzaffer olurdu. Çocukluğunda bile çocuklarla oynamamıştı. Ok, yay, topuz, mızrak gibi silahları kullanmakta çok mahir idi. Hünerli ve yiğit olup pehlivanlıkta kimse sırtını yere getiremezdi.

Melik Ahmed Paşa hiçbir zaman abdestsiz yere basmazdı. Teheccüd, evvâbîn ve işrak namazlarını kılar, ömrünü Davud (a.s) orucu ile geçirirdi (Bir gün oruçluydu, bir gün de iftar ederdi). Fıkıh ve feraiz ilminde emsalsizdi. 800′den fazla şer’î meseleyi, 1000′den fazla hadis-i şerifi ezbere bilirdi.

Dervişliğe meyilli idi. Hz. Mevlânâ’nın Mesnevisinden, İbrahim Gülşenî hazretlerinden binlerce beyit ezberinde idi. Güzel yazı yazardı: ‘Yazının hayırlısı okunabilendir’ buyurmuştu. Seher vakti köşesinde oturur; iç ağalarına pazartesi gecesi 40.000 salavat-ı şerife, cuma gecesi 12.000 İhlâs-ı şerif okuturdu.”

Okumuş olduğunuz yukarıdaki beyanlarda dikkati çeken bir husus var ki, o da, “Dervişliğe meyilli idi” cümlesidir. Müellif, onun bu kadar güzel vasıfları olmasına rağmen, “Dervişti” demiyor. “Dervişliğe meyilli idi” diyor. Derviş olmak kolay değildir.

Evliya Çelebi Seyahatnâmesinin 1. 2. cildinde hayret ve ibretle şu meseleyi gördüm: Süleymaniye Camii yapılırken kıble-i şerifin tayininde Beyazıt Camii’nin mihrabı esas alındı. Peki, Beyazıt Camii’nin mihrabı nasıl tayin edildi?

“Mimarbaşı, caminin inşasına başladığı zaman, Sultan Bayezid Han’a, ‘Padişahım, mihrabı ne şekilde yapalım?’ diye sordu. Sultan Bayezid, ‘Şu ayağıma bas’ cevabını verdi. Mimarbaşı, Sultanın dediğini yapınca hemen Kâbe’yi gördü. Padişahın ayaklarına kapandı. Sultan Bayezid, mihrap yerinde önce iki rekât namaz kıldı. Sonra mihrabın yapımına başlandı. Cami tamamlanıp, ilk defa cuma namazı kılınacağı zaman Sultan Bayezid halka şöyle hitap etti:

“Ey müslümanlar, her kim ki ömründe, ikindi ile yatsı namazlarının sünnetlerini terketmemiş ise, o zat-ı muhterem bu cuma namazında imamlık yapsın.”
Cami hıncahınç doluydu. Hiç kimse ses çıkaramadı. Bayezid Han ‘Elhamdülillah kısacık ömrümüzde, hazarda ve seferde hiç sünneti terketmedik demek suretiyle câmi-i şerifin mihrabına geçip cuma namazında ümmet-i Muhammed  ’e imam oldu. Bayezid Camiinin mihrabını kerametle mimarbaşına gösteren Sultan Bayezid, “Sofi Bayezid” lakabını almaya hak kazanmıştır.

Aynı eserin 1. 2. cildinde, “Kelâmı Ağa’nın Başından Geçenler” başlığı altında, sofilere örnek olacak kâmil bir insanın hayatı anlatılmaktadır. Şöyle ki:

“Kelâmî Ağa, Sultan Süleyman zamanında yaşamış bir kimse idi. 150 yaşında vefat etmiştir. Tarikata bağlı idi. Sultan Selim zamanında İstanbul’da veba salgını oldu. Günde üç bin kişi ölmekteydi. Sultan Selim münadilerle şöyle haber saldı; “Ey İstanbul ahalisi! Kadir gecesi Ayasofya’da toplanın. Yahya Efendi hazretleri sohbet ve taun (veba) cezasından kurtuluşumuza dua edecektir.”

Ayasofya Camii hıncahınç doldu. Camiden çıkanlar sayıldı ve cemaatin on binlerce kişi olduğu görüldü. Sultan Selim Han’a bildirildi. Yahya Efendi hazretleri, İstanbul’da yetişmiş, ulemanın ve tarikat-ı Nakşibendiyye’nin ulularından olup Kanûnî Sultan Süleyman’ın sütkardeşidir.

Yahya Efendi hazretlerinin sohbet ettiği esnada orada bulunan Kelâmî Ağa’nın haceti gelmiş, karnı sıkışıp Bağdat davulu gibi gümbürdemeye başlamıştır. Sıkıntıdan ne yapacağını şaşırmış, ayağa kalkıp etrafına bakmış; velâkin cemaatin çokluğundan dışarıya çıkamayacağını bildiği için yerine oturmuştur. Sıkıntıdan nefes alacak hali kalmamış, kürsüdeki şeyh hazretlerine dönüp yalvarırcasına bakarak âdeta yardım istemiş. İçinden de, “Allahım, beni bu kadar kalabalık bir cemaat içinde utandırma” diye niyaz etmiştir. Tam o esnada, sipahi kıyafetinde biri yanında aniden görünmüş ve sormuş:
“Bre adam, senin derdin nedir? Hâlin kötü gözüküyor”

Kelâmî Ağa, ondan halinin gizli tutulmasını istemiş. Sipahi kıyafetli zat, cübbesinin sağ tarafını Kelâmî Ağa’nın üstüne örtmesiyle Kelâmî Ağa kendini Kâğıthane Deresi kenarında bulmuş. Davul gibi şişen karnının hacetini yerine getirip abdestini tazelemiş; bu zor durumdan kurtulduğu için defalarca şükür secdesi yapmıştır. Acaba rüya mı görüyorum yoksa olanlar gerçek mi, diye düşünürken kendisini bir anda Ayasofya Camii’nin içindeki yerinde buluvermiştir.

Bu garip hadise ona rüya gibi gelse de hakikat olduğunu anladı. Sipahinin Hızır olduğunu düşünerek onun eteğini bırakmamaya karar verdi. Yahya Efendi hazretleri kürsüde duaya başladı, cemaat “âmin” dedi.

Camiden çıkınca Kelâmî Ağa sipahinin eteğini tuttu ve “Sana kurban olayım. Lutfeyle, beni muradıma erdir” diye ricada bulundu. Sipahi, “Ben senin sandığın adam değilim. Bre adam, var beni kendi halime bırak” diyerek onu azarladı. Kelâmî Ağa sipahinin eteğini bırakmayıp sıkıca sarıldı. Sipahi Kelâmî Ağa’yı itti, birkaç darbe vurdu. Cemaatten bazı kimseler onların arasına girdi.

Kelâmî Ağa, maruz kaldığı bu muameleye rağmen sipahinin yanından ayrılmayıp yalvarmaya devam etti. Sipahi, Ayasofya’nın tuvaletlerinden birinin içine girdi. Kelâmî Ağa onu dışarıda bekledi. Az sonra tuvaletten, belinde gümüş zincirli bıçak olan burma sarıklı bir yeniçeri çıktı. Kelâmî Ağa hemen yeniçerinin peşine düştü ve yalvarmaya başladı. Yeniçeri ona,
“Var git adam, sen bunamışsın. Ben senin sandığın kimse değilim” dediyse de fayda vermedi.

Yeniçeri Kelâmî Ağa’yı dövmeye başladı. Görenler acıyıp elinden aldılar. Yeniçeri bir bozacıya girdi, boza içti, dışarı çıktı. Kelâmî Ağa yine peşini bırakmadı. Soğukçeşme karşısında bir sokağın içine girdiler.

Tenha bir yere geldiler Kelâmî Ağa yeniçerinin ayaklarına kapandı ve Hz. Resûlullah’ın (s.a.v) aşkına beni muradıma ulaştır” dedi. Yeniçeri gülümsedi:
“Seni bir yere götüreceğim. Oradakilerin hiçbir işine karışmayacaksın. Sağır ve dilsiz olacaksın. Görelim feleğin aynası ne gösterecek?” deyip onu bir kapıya getirdi.

Yeniçeri kapıya vurdu, içeriden asık suratlı bir zenci çıktı, Kelâmî Ağa’nın kolundan tutup onu içeriye fırlatıverdi. Aklı başından giden Kelâmî Ağa içeridekilere selâm verdi. Onlar selâmı aldılar. Yeniçeri, Kelâmi Ağa’ya oturacak kötü bir yer gösterdi. Kâmil bir mürşid de orada bulunmaktaydı. Yeniçeri, Kelâmî Ağa ile arasında geçen olayları mürşide anlattı. O zat şöyle buyurdu: “Dünya lezzetlerinden ve bütün şeylerden ilgisini kestiyse bu kırkların evinde mutluluğa erişir. O zaman postunu başköşeye koyarız.”

“Dünya lezzetlerinden ve bütün şeylerden ilgisini kesmek” çok ağır bir şarttı. Kelâmî Ağa imtihana girdi. İlk olarak üç gün üç gece aç ve susuz kaldı. Üç gün açlıkla başlanırsa bu işin sonu nereye varır, diye düşündü ve Allah’a sığınıp oturdu.

Otuz dördüncü gün köşede oturan şeyh müridlerine, “Allah’ın emri ile görevli olduğunuz işleri yerine getirin” buyurdu. Kelâmî Ağa’nın gelmesine vesile olan yeniçeri kalkıp bir oda açtı. İçeriden otuz sekiz çeşit silah çıkarıp herkesin önüne birer silah, kendi önüne bir leğen içinde su koydu. Kelâmî Ağa dayanamayıp leğenle getirilen sudan biraz içmek istedi. Ama o mübarek zat sabretmesini söyledi.

Biraz vakit geçti. Bir adam elindeki kılıcı kaldırdı. O an bir küçük çocuk ortaya çıktı. Adam onu katletti. Kelâmî Ağa, o adamın çocuğu niçin öldürdüğünü sorunca yeniçeri onu susturdu. Karşı taraftan iki adam çıktı. Biri arslanı kovalayarak ortaya getirdi. Adamın biri şeyhin arkasına saklanıp kurtuldu. Diğerini arslan parçalayıp yedi. Sonra ortaya bir çocuk çıktı. Arkasından bir kurt onu kovaladı. Oturanlardan biri önündeki ok ve yayı alıp kurdu vurdu öldürdü. Çocuk bir köşede kayboldu. Kelâmî Ağa şükretti.

Şükrünün altında çok mesele var!

Arslan çıktı, kurt çıktı. Ona da musallat olabilirdi. Sonra karşı taraftan üç adam daha çıktı. İkisini şeyhin izniyle astılar. Birini asarlarken Kelâmî Ağa sabredemedi. Şeyhin huzuruna varıp adamın affedilmesini diledi. Yeniçeri, Kelâmî Ağa’nın yakasına yapışıp yerine oturttu ve:

“Ben sana kırk gün sabret demedim mi?” buyurdu O anda yeniçerinin önündeki leğen kendiliğinden çalkalanmaya başladı. Deniz gibi dalgalanıyordu. İçinde iki tane gemi meydana geldi. Geminin biri batmak üzereyken, yeniçeri, geminin direğinden tutup yelkenini üfledi. Gemi batmaktan kurtulup yoluna revan oldu. Dalgalanmaktaki denizde batmak üzere olan öbür gemidekilerin feryatları göğe yükselirken yeniçeri, şeyhin izniyle geminin direğine bastırıp batırdı. İçindekilerin çoğu boğuldu. İçlerinden bir kız çocuğu ile bir oğlan çocuğu leğenin kenarından çıkmaya çalışırken yeniçeri, oğlanı suya batırdı. Kızı ise leğenden dışarı çıkardı.

Bu durumu gören Kelâmî Ağa, “Bu günahsız yavrunun kanına girip niçin boğdun? Bu kadar Allah’ın kulunun kanına girdin!” diye feryat etti. Şeyh hazretleri şöyle buyurdu: “Buna bir ekmek parası verelim; getirin şu kırklar huzurunda bir dua edelim.” Şeyhi ortaya aldılar. Kelâmî Ağa’ya birer ekmek, 1 akçe, bir salkım üzüm, bir hurma, bir zeytin verdiler. Şeyh hazretleri:

“Ölünceye kadar sağlıkla yaşamasına, bütün rızkının Cenab-ı Hakk’ın görünmez hazinesinden verilmesine, melekler arasında hürmet ve itibar görmesine, yer ve gök felaketlerinden korunmasına, devamlı olarak zürriyetinin çoğalmasına, son nefesini iman ile verip Resûlullah’ın bayrağı altında gölgelenmesine” dair dualar etti. Hepsi de “âmin” dediler.

Duadan sonra yeniçeri ile kapıcı zenci, Kelâmî Ağa’yı tuttu, “Yum gözünü” dediler. Kelâmî Ağa gözünü açınca kendine Galata meyhanelerinin olduğu yerde buldu. “Bre medet! Devleti elden çaldırdım!” diyerek ağlaya ağlaya sokaklarda dolaşmaya başladı.

“Bre el medet! Devleti elden kaçırdın!” Bu sözler çok manidardır. Allah Teâlâ’nın işlerindeki hikmeti anlayıp, zahirde çirkin gibi görülen meseleleri Allah’ın hukukuna bağlamayıp kendine göre yorum yapmanın hatasını ifade eder.

Muhteremler!
Allah yoluna talip olup kemalâtı bulamamış nice sofiler gibi biz de devleti elden kaçırıyoruz. Nice cenazelere vefattan sonra, “Devleti elden çaldırdın” diyecekler. Ömrünü boşa geçirenler dahi bu sözleri söylerek pişman olacak ama fırsat ele bir defa geçer. Bu feryat, sahicine bir menfaat vermeyecek.

Kelâmî Ağa, Galata meyhanelerinden birine girdi. Birçok yeniçeri sarhoş idi. Onu da aralarına çağırdılar. Kelâmî Ağa, daha önce tanıştığı yeniçeri ile Ayasofya’da bozacıya girip boza içtikleri gibi bunun da helâl bir şey olduğunu zannetti. Üç günden beri aç olduğundan, doyasıya meyhane yemeği yedi. Ama içeridekilerin berbat halini görünce oraadan kurtulmak istedi. Eline bir testi şarap verip Galata’dan bir kaşa bindirdiler. Kayıkla Unkapanı’na geçti. Tenha bir sokağa girdi.

Başından kavuğunu, sırtından kürkünü aldılar:
“Bu şaraptan içmezsen seni öldürürüz” diyerek zorla şarap içirdiler.

“Bu da benim imtihanımmış” dedi.

Perişan bir halde evine vardı. Bu hadiseden sonra asla dışarıya çıkmadı. Dünya işlerinden elini çekti. Kendisine gelen giden çok oldu. İkramı o kadar boldu ki, bu kadar bol rızkın nereden geldiğine kimsenin aklı ermedi. Görülen durum şu ki: Allah dostlarına kanan, kemalât yoluna ayak basamasa bile muhakkak onların rahmet ve bereketinden istifade eder. İşte Kelâmî Ağa da böyle oldu.

DERVİŞLİĞİN ESASI

Yusuf Hemedânî hazretlerinin Rütbetü’l-Hayat isimli risalesinde Abdülhâlik Gucdüvânî (k.s) diyor ki:
“Aldanış, neşelenme, nefsanî duyguların ve şeytanî vesveselerin galip gelme zamanı olan gençlik yıllarında bu fakirin gönlüne ansızın,
‘Lütuf Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir’ (Hadid, 57/29)
mealindeki âyetin cezbesi ve hakikatini arama (müridlik) isteği içime doğdu.

“Allah şerefli işleri sever” cümlesinin gereği ve ‘Allah ile sohbet et; eğer Allah ile sohbet edemiyorsan O’nunla sohbet edenlerle sohbet et!” sözünü idrak etmenin azmi beni kararlı hale getirdi. Gaybın ilham vericisi, bu çaresizin düşünce sayfasına hidayet kalemiyle şunu nakşediyordu: Bu ilâhî ikramlara ve nasibe kavuşmak, bu saadete ulaşmak, gerçek bir mürşid-i kâmile tâbi olmadan ve şefkatli bir evliyanın peşine düşmeden mümkün değildir.

‘Kim bir şeyi ister ve ciddiyetle azmederse onu elde eder’ sözünün doğru hükmü ve
‘Allah dilediği insanı nuruna ulaştırır’ (Nur, 24/35) nişanı üzere, müridlik başımı o velilik kubbesi, hidayet kabesinin kulu, mürşidi Şeyh Yusuf Hemedânî hazretlerinin (k.s) eşiğine koydum. Müridlik dergâhında olanlarla ve o hakikat hanedanında sevgi dergâhının yüksek eşiğine yapışanlarla birlikte bu yola girdim.

Aynı şekilde tüm insanların, padişah, vezir, âlim, zâhid, derviş, avam ve havas herkesin bu büyük efendi ve âlim-i rabbânî Şeyh Yusuf Hemedânî (k.s) hazretlerine tâbi olmaları gerekir. Çünkü bu aziz şeyh kesinlikle Peygamber Efendimizin (s.a.v) dinine muhalefet etmemiştir. Sahabe, tâbiîn, tebeu’t-tâbiîn ve selef-i salihine uyarak yaşamışlardır. Hemedan şehrinde ve bulundukları diğer yerlerde daima şu mubarek sözü söylemişlerdir:
“Doğru yol, Allah Resûlü Hz. Muhammed   Mustafa’nın (s.a.v) yoludur. Çünkü Âlemin Efendisi (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:
‘Ebû Hüreyre! İnsanlara benim yolumu (sünnetimi) öğret.’3

Allah Resûlü’nün yoluna uymak demek, nefsanî arzulara uymaktan bid’atlardan, şeriata muhalefetten, batıl ve fitne ehli insanların yoldan, mukallitlerin taklidinden sakınmaktır. Bu azizlerin yolu bütün re: erden arınmıştır. Bu yol, Ebû Bekir Sıddık hazretlerinin (r.a) yoludur. Asırlar boyunca devam etmiş ve bize kadar ulaşmış, kıyamete kadar da devam edecektir. Bu yüzden bütün müminler ve sâlikler bu seçkin yola tâbi olmalıdırlar.

Allah Teâlâ buyuruyor:
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun, çünkü Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Allah’ı unutan, bu yüzden de Allah ‘ın kendisini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir. Cehennemin ehliyle cennet ehli bir olmaz. Cennet ehli isteklerine erişenlerdir. “(Haşr, 59/18-20)
Ayetin tefsirinde, “Allah’tan korkunuz” ifadesi ile “Ey Allah’a gönülden iman edenler! Yapacağınız ya da yapmaktan kaçınmak istediğiniz işlerde Allah’tan korkun. Yani O’na itaat ederek isyandan korunun. Şükrederek de nankörlükten uzak durun. Zikrederek de gaflete düşmekten sakının” buyuruluyor.

Yukarıda geçen, “Herkes yarına ne hazırladığına baksın” âyeti de şöyle açıklanıyor:

Nefis yarın hangi amelleri işleyeceğine bir baksın. Çünkü bu dünyada işlediği her amelin karşılığı kıyamet gününde kesinlikle verilecektir. Öyle ise akıllı olan baksın da şu iki sonuçtan hangisini seçeceğini iyi tayin etsin:

“Akıllı insan nefsine hâkim olur. Ahmak ise nefsinin hevasına uyandır.”

“Kötü işler yapıp da, ‘Allah beni mağfiret eder’ demek ahmaklığın ta kendisidir.”


Şu halde dervişte bulunması gereken, Allah’tan korkmak, haramlardan sakınmak, Allah’ın emirlerine sımsıkı sarılmak, hayırlarla dolu bir hayat için yaşaması gerektiğini bilmektir.

“Allah’tan korkun, çünkü Allah yaptıklarınızdan haberdardır”(Say, 19. Haşr, 59/18)
mealindeki âyet-i celile bize, zahirdeki çirkinlikleri terketmenin yanı sıra kalbimizdeki, nefsimizdeki, kimsenin görmediği ve bilmediği iyi olmayan duyguları dahi terketmemiz gerektiğini bildiriyor. Allah Teâlâ bunlardan da haberdardır. Tasavvufun gereği de insanın bu duygulardan ve düşüncelerden arınmasıdır. Yani sofi, dışını arındırırken içini de arındırmalıdır.

“Allah’ı unutan, bu yüzden de Allah’ın kendisini unutturduğu kimseler gibi olmayın.” (Say, 19. Haşr, 59/19)
Yani ey müminler, Allah’ın hukukunu unutan, O’nun emirlerinin ve nehiylerinin gereğini hakkıyla yerine getirmeyen, bu yüzden de kendilerine faydalı olan şeyleri işitmez, kendilerini kurtaracak olan amelleri işlemez bir topluluk haline gelen yahudi ve münafıklar gibi olmayın.

Neticede, yarın için kendilerine fayda sağlayacak herhangi bir iyilik işemez hale geldiler.

Âyette geçen, “Onlara kendilerini unutturdu” cümlesindeki unutturma” işinin mahiyeti hakkında iki görüş ileri sürülmüştür.

Birincisi: Onlar Allah’ın hukukunu unuttukları için Allah da onlardan destek ve yardımını çekerek bunları dünyada yalnız bırakmış, kendilerini unutan bir topluluk haline getirmiştir. Artık onlar bu halleriyle kendilerini kurtaracak olan salih amelleri işlemekten geri dururlar. Çünkü onların içinde, onların nefislerini kemale erdirmeye çağıracak bir sağduyu kalmamıştır.

İkincisi: Onlar yüce Allah’ın affını unuttukları için Allah Teâlâ onlara kıyamet gününde, kendilerini unutmalarına sebep olarak dehşetli ve korkunç kıyamet sahneleri gösterir de bu yüzden kendilerini unuturlar.

Yukarıda arzedilenler neticesinde insanın takvayı seçmesi gerektiği anlaşılmaktadır ki takva iki kısımdır.

Birincisi: İleride çekilecek azabı derhal düşünüp yapılan amellerin hayır mı şer mi olduğunu inceden inceye mülahaza edip ona göre haraket etmek.

İkincisi: Murakabe ve muhasebe takvasıdır. Bunun sonucunda mükaşefe makamı şudur ki: Kul her nereye bakarsa ibretle görür. Allah Tealâ’nın kâinatta abes bir şey yaratmadığını müşahede eder. Çirkin işlerin sorumlusu, kulun kendisidir.

Şu halde sofinin en önemli özelliğinden biri de ayıplarında suçlu olduğunu idrak ettiği gibi güzel işlerinin de Allah’ın inayetinin, Resûlullah’ın ve sâdât-ı kirâmın himmet ve bereketinin eseri olduğunu düşülerek gurura kapılmamaktır. Üç gün amel edip otuz günlük mükâfat ğını zanneden ve kendi amelini kâmil velilerin ameliyle mukayese eden kişi aldanır. İnsanlar bu hususta üç kısımdır:
1. Dün ve bugün yaptıkları işleri mülahaza ederek ezelde takdir edilen kemalâttan eline neler geçebileceğini düşünenler. Sofi kendi nefsine şöyle diyece: Halife-i rûy-i zemin olarak yaratılan insan nerede, bu noksanlıklarımla ve bu günahlarımla ben neredeyim?

2. Yarın hangi amelleri işleyip nelerle karşılaşacağı üzerinde mülahaza edip zihin yoranlar. Dün ne ektiysen yarın onu biçersin; dün de bugün de gaflet ekenler yarın velayeti (evliyalığı) elde edemezler.

3. Sadece Rabbiyle ilgili olup O’nun dışındakilerden uzak kalarak sadece içinde bulunduğu vakitte ne yapması gerektiğini düşünen ve düşüncesi içerisinde kaybolup gidenler.

Unutmamalıdır ki tasavvufta çok önemli bir kaide vardır:
“Sofi, ibnü’l-vakittir/vaktinin oğludur.” Yani sofi dediğin, içinde bulunduğu zaman itibarıyla yapması en uygun olan işle meşgul olandır. Bu yüzden vakit kimi insanın lehine kiminin de aleyhine çalışır. Kimin aleyhine işlemişse vakit ondan nefret etmiştir. Kötü kullanılan vakte tövbe istiğfar etmek gerekir. Sofi denilince de mürşid- kâmili anlamalıyız.

DERVİŞLİĞİN DEĞERİ

Yusuf Hemedânî hazretleri (k.s) Rütbetü’l-Hayat isimli eserinde, “Canlı kimdir? Hayat nedir?” suallerinin cevabını şöyle anlatıyor:
“Basiret ve yakîn ehline göre canlı, avunup tesselli olan kimsedir. Ancak teselli olma, huzuru bulma yerleri insanlarda farklı farklıdır. Ama bu farklılık, şahsın idrak ve anlayışına, dine verdiği kıymete bağlıdır. Halbuki din-i İslâm’ın kendisinde huzur bulmayı gerektiren bir ilâhî hukuku vardır. Herkesin durumuna göre bir teselli yeri vardır. İnsan, onun varlığıyla huzur bulur, rahatlar ve sakinleşir. Bu, varlık ve dünya ile huzur bulan sıfatıdır.

Canlının hayatı sofiler arasında daha ince düşünülmelidir. Bir insan için dünya süsleri ile teselli bulup avunan kişinin mutluluğu, bir aldanış sarayı olan dünyanın malını biriktirmek, almak ve vermektir. O kişi dünya ile yaşamaktadır. Bu durum, âdemoğlunun hayat derecesinde en aşağı derecedir. Çünkü dünya metaı ile huzur bulmak, avunmak, bütün hayvanlarda, kurtlarda, kuşlarda, balıklarda da ortaktır. Hayvanların huzuru, derviş için huzur misali olamaz. Çünkü Allah Teâlâ buyuruyor:
“Onları bırak; yesinler, eğlensinler ve boş ümit onları oyalayadursun (Kötü sonucu) yakında bilecekler. “(Hicr, 15/3)

“… Hayvanlar gibi yerler; varacakları yer ateştir. “(Muhammed  , 47/12)
Akıl ve idraki yüklenmiş insanlar şerefli insanlardır. Akıl, hayvanlarda ve Allah’ı bilmeyenlerde müşterek olan sadece dünya menfaati olursa aldanmadan başka bir şey elde edilmez. Böyle bir insan, hayanların eş edinme, yeme-içme, barınma gibi özellikleri nasılsa aynı şekilde mutlu olup avunur.

İşte “… Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar daha da sapıktırlar (Furkan, 25/44) âyet-i celilesi işte bu manaya işaret eder.

Şu âciz, biçâre ve unutkan insan bir kere düşünmez mi ki, mahlukatı idare etme elbisesini yüce Allah kendisine niçin giydirdi? İlim ve idrak tacını neden onun başına koydular? İbadet ve kulluk yazısını neden onun alnına yazdılar? Yüz yirmi dört bin peygamber, insanın mutluluğu için gönderilmedi mi? Allah Teâlâ buyuruyor:

‘Kim âhiret kazancını istiyorsa onun kazancını arttırırız. Kim dünya kârını istiyorsa ona da dünyadan bir şeyler veririz. Fakat onun âhirette
hiçbir nasibi yoktur. “(Şûrâ, 42/20)


“Servet ve oğullar dünya hayatının süsüdür ölümsüz olan iyi işler ise Rabb’inin nezdinde hem sevapça daha hayırlı, hem de ümit bağlamaya daha layıktır.” (Kehf, 1 s/46)

“Biliniz ki mallarınız, çocuklarınız birer imtihan sebebidir.  “(Enfâi 8/28)
İmtihan sebebi olan mallar ve çocuklar ile Hakk’ın rızasını tahsile, onların kemalâta ulaşmasına vesile olursak ne ala! Ancak o çocuklar ve mallar, bize Hakk’ın rızasını unutturup günah işlemeye vesile olursa, o kimse, ilâhî imtihanı kaybetmiş olur.

xRabbü’l-âlemin buyurmuş:
“Dünya hayatının durumu, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, insanların ve hayvanların yiyeceklerinden olan yeryüzü bitkileri o su sayesinde gürleşip birbirine girer. Nihayet yeryüzü ziynetini takınıp süslendiği ve sahipleri de onun üzerinde kudret sahibi olduklarını sandıkları bir sırada, bir gece veya gündüz ona emrimiz (âfetimiz) gelir de onu sanki dün yerinde yokmuş gibi kökünden koparılacak biçilmiş bir hale getiririz. İşte iyi düşünecek kavimler için âyetlerimizi böyle açıklıyoruz.” (Yunus, 10/24)
İşte sofilik, meallerini zikrettiğimiz bu âyet-i celilerin ışığı altında kişinin; halini, kârını, ziyanını, Allah’ın rızasını veya gazabını tahsil edip etmediğini düşünmesidir.

Kur’ân-ı Kerîm’de beyan ediliyor ki:
Bu dünya hayatı aldanış metaından başka bir şey değildir.” (Âi-imran 3/185)

Yusuf Hemedânî hazretleri de (k.s) adı daha önce zikredilen eserinde, “Aldanış, dünyanın maddî yüzüne karşı iradesizlik göstermek, ahiretin vaadini zor ve meşakkatli görmektir” buyurmuş. Çünkü:

Fakat siz (ey insanlar!) âhiret daha hayırlı ve daha devamlı olduğu halde dünya hayatını tercih ediyorsunuz.”{Mâ, 87/16-17)

3 ilgili ayetler için bk. Taberânî, 18/537, 602, 617, 625; İbn Abdülber, Câmiu Beyâni’l ilm,1-22:1 224


Mürşid ve Mürid Hukuku – MEHMET ILDIRAR
Konu Adresi: http://www.dervisler.net/dervislik-nedir-dervislige-yonelis-nasil-olur-t20633.0.html;topicseen




Çevrimdışı Kararlı

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 7.047
  • Konu: 1851
  • Derviş: 4252
  • Teşekkür: 30
Allah(c.c) razı olsun.
 :X06  X:33X  :X06



Çevrimdışı Gökkuşağı

  • Dervişkolik
  • *****
  • İleti: 1.056
  • Konu: 276
  • Derviş: 9430
  • Teşekkür: 8
 :X06 tşk. :X06

Mevla Teala yaşayanlardan eylesin bizleri!


Eğer aşk olmasaydı,aşk derdi olmasaydı,
Bu kadar tatlı sözü kim söyler,kim duyardı...


Paylaş facebook Paylaş twitter
 

Haziran 2013 Pozitif Üyesi dervisler.net ||semerkandyayin| semerkand.tv| semerkandradyo| semerkanddergisi| semerkandaile| mostar| semerkandpazarlama| sultangazi.bel.tr| sitemap| Arama Sonuçları| Dervişler Mekanı| Wap| Wap2| Wap Forum| XML| Rss| DervislerNet/Facebook | DervislerNet/Twitter | Forum İletişim| |||www.dervisler.net 0.407 saniyede oluşturulmuştur


Dervişlik nedir? Dervişliğe yöneliş nasıl olur?Güncelleme Tarihi: 20/09/19, 22:00 Dervisler.Net © 2008-2014 |Lisans(SMF) |Sitemap | Facebook | Twitter | İletişim