Emir ve İtaat - Tasavvufi Bilgiler
Dervişler.Net Anasayfa

Forumda toplam 25.033 konu paylaşıldı... Bu konulara toplam 145.550 yorum yapıldı. Bugün 0 konu ve 0 ileti gönderildi.. Toplam : 22879 üyeli aileyiz.
Dervişler Mekanında, Emir ve İtaat, konusunu okuyorsunuz... Bu konu 4378 defa okundu.İsim benzeri konuları sayfanın altından takip edebilirsiniz.
Hayırlı paylaşımlar diliyoruz. Aradığınız konuyu bulamadıysanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. Yazı alıntılarında kaynak(www.dervisler.net) gösterilmesi rica olunur.

Dervişler Mekanında paylaşılan en güzel konu:{Emir ve İtaat}   Okunma sayısı 4378 defa

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Gavs Kölesi

  • Çalışkan Üye
  • ***
  • İleti: 847
  • Konu: 66
  • Derviş: 3752
  • Teşekkür: 6
Emir ve İtaat
« : 22/10/09, 21:48 »
Elhamdulillahi Rabbil âlemîn.
Vesslâtü vesselâmü alâ  seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.

EMRE İTAAT

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَأَطِيعُواْ الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنكُمْ (Nisa, 59)

59. Ey imân edenler!. Allah Teâlâ'ya itaat edin. Peygamber’ ve sizden olan ulul emre ( idare ve işinizi yürüten imamlara ) da itaat edin. (Nisa- 59)

59. (Ey) tüm (imân edenler!.) sizler (Allah Teâlâ'ya itaat ediniz) onun emirlerine, yasaklarına hakkıyla riayetkar olunuz (ve Peygamber'e de) Son Peygamber Hazretlerine de itaat ediniz, onun emirleri doğrultusunda harekette bulununuz (ve sizden olan) ehli imândan olup adalet ve doğruluğa riayetkar bulunan (emir sahiplerine de) İslâm yöneticilerine de ve dininizin hükümlerini size tebliğ eden şeriat âlimlerine de (itaatte bulununuz) onlara karşı da itaatsizlikte bulunmayınız. (ELMAMLILI HAMDİ YAZAR)

Dikkat etmek gerekir ki Allah ve Resulü hakkında diye mutlak itaat açıkça söylendiği halde, emir sahipleri (idareciler) hakkında buyurulmayıp bunlara i taat etmek Peygambere itaata atfedilmiş ve yalnız Peygambere itaat etmeye tabi olarak emredilmiş ve bu şekilde tabi olma altında itaat etmenin hem aynı kuvvetle kayıtsız olarak gerektiği gösterilmiş, hem de isyan edilen şeyler de bu hükmün dışında bırakıl m ıştır. "Allah'a isyan hususunda hiç bir mahlukata itaat edilmez". Aynı şekilde "İyi ve faydalı şeylerde itaat edilir." hadis-i şerifleri de bunu açıklıyor. Şu halde amirin her emri, memuru sorumluluktan kurtarmaya yetmez. Diyelim ki, bir memur amirin i n emri ile rüşvet alsa veya hırsızlık yapsa sorumluluktan kurtulamaz. Bu mefhum, amirin kanuna aykırı olan emri memuru sorumluluktan kurtarmaz, diye de ifade olunur. (ELMAMLILI HAMDİ YAZAR)

Ulü'l-emr Kimlerdir?

Bazı müfessirlere göre emir sahiplerinden murad, Müslüman devlet yöneticileri veya askeri birlik ve orduların komutanlarıdır. Diğer bazı müfessirlere göre ise bunlar insanlara dinin hükümlerini açıklayan âlimlerdir.
Ayetin zahirine göre ise hepsi de murad edilmektedir. Siyasette orduları komuta edenlere ve ülkeleri idare etmede Müslüman devlet yöneticilerine itaat etmek icap ettiği gibi, sert hükümlerin açıklanmasında, insanlara dinin öğre¬tilmesinde, maruf olanı emretme, münker ve yasak olanı menetme meselelerinde âlimlere itaat etmek lâzım gelir. İbnü'l-Arabî der ki: "Kanaatimce ümera “idareciler” ve âlimler hep beraberce murad olunmaktadır. Ümeraya itaat emrin aslı onlardan kaynaklandığı, hüküm verme onlara ait bulunduğu için lâzımdır. Âlimlere itaat ise insanların şer"î meseleleri onlara sorması gerektiği, âlimlerin de cevap vermesi lâzım geldiği, fetvalarına uymak da vacip olduğu için lâzımdır." (TEFSİRÜ MÜNİR-Vehbe Zuhayli)

İmam-ı Rabbani ks. Hz.leri şöyle buyurmuştur; ‘’ Muhabbet, Allah’a itaat etmek demektir. ‘’
Nükte:
Bir padişah, başkasının askerini beslemez, silahlandırmaz ve barındırmaz. O halde bu kâinatın sahibi kim ise insanları da O terbiye etmektedir. İnsanlar O’nun kuludur ve O’na itaatle mükelleftir.
 Cenab-ı Hakk’ın nimetleriyle beslenip başkasına veya bizzat nefsimize itaat edersek, hesabımız çok çetin olur.
Başka bir ayet-i celilede, mirasla ilgili hükümler sayıldıktan sonra:
" Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'a ve O'nun Peygamberine itaat ederse, Allah onu, içinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar. İşte büyük kurtuluş budur. " (en-Nisâ, 4/13) buyurulur.
Görülüyor ki, itâatta öncelik; her şeyi yaratan ve dilediği gibi evirip çeviren, tâat ve ibadette kendisine ortak kabul etmeyen, yegâne hüküm sahibi Allah'ındır. O'na itaat mecburidir. Müsaade ettiği ölçüler içinde başkasına itaat etmek de haddi zatında kendisine itaat etmektir. Çünkü gaye, O'nun dediğinin tahakkuk etmesidir. Kur'an-ı Kerim'de:
“ Kim Resul’e itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, Biz seni onların üzerine koruyucu göndermedik. ” (Nisa Suresi, 80)
Resulullah (s.a.s) bir hadislerinde;
“ Kim bana itaat ederse, muhakkak ki Allah’a itaat etmiştir. Kim de bana isyan ederse muhakkak ki Allah’a isyan etmiştir.” (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 16. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s. 482)
Cüneyd ül-Bağdadî (rehimehullahu) der ki, ‘’ Allah'a ancak yine Allah'ın sayesinde ulaşılabilir, Allah'a ulaşmanın yolu da Peygamber'imizin s.a.v. yoludur. ‘’
Ashabı Güzin efendilerimiz ( r.anhume ) peygamberimiz s.a.v hakkıyla itaat ederek kendi nefislerinden fazla severek hakkıyla teslim olmuşlar, efendimiz s.a.v. sohbet halkasında, bulunarak bu yüce mertebelere ulaşıp Allah c.c hakkıyla itaati yerine getirerek imanları kemale ermiştir.
Bakınız ashabtan bir sahabi Efedimiz s.a.v.’in sevgisini şu şekilde dile getirmiştir: Hz. Aişe ( r.anhe ) anlatıyor; ‘’ Sahabenin biri Resulullah s.a.v.’in yanına gelerek,
- Ey Allah’ın peygamberi! Seni canımdan daha çok seviyorum seni çoluk çocuğumdan da çok seviyorum. Evimde olduğum zamanlarda seni hatırlıyor ve sabredemeyerek seni görmek istiyorum. Sonra, benim de ve senin öleceğin hatırıma geliyor. O zaman senin cennete girip peygamberlerle beraber olacağın benimse cennete girsem bile seni göremeyeceğim, seninle beraber olamayacağım aklıma geliyor; korkuyorum . Adamın bu sözlerine Resul-i Ekrem s.a.v hiçbir cevap vermedi. Ve nihayet biraz sonra ayet-i kerime nazil oldu : ‘’ Kim Allah’a ve resul’e itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddıkler, şehidler ve Salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!’’ ( Nisa-69)
Başındaki İmama İtaat
Ulûl-emre itaat, Allah'ın emri olmakla beraber, bunun bazı şartlara bağlı olduğunu, Kur'an'dan (en-Nisâ, 4/59) ve bazı hadislerden öğreniyoruz.

Abdullah b. Ömer r.a. anlatıyor: Ashaptan bir toplulukla Resulullah s.a.v.’in yanında idik. Bir ara Efendimiz s.a.v.:
- Ey topluluk! Benim size Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğumu biliyor musunuz? Diye sordu. Oradakiler:
- Evet. Sen Allah’ın peygamberisin, dediler. Resulullah s.a.v.:
- Siz Allah’ın: ‘’ Bana itaat edenin Allah’a itaat etmiş olacağını bildiren ayeti indirdiğini biliyor musunuz? Diue sordu. Oradakiler:
- Evet ya Resulullah! Şehadet ederiz ki, sana itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. Süphesiz sana itaat, Allah’a itaat sayılmaktadır, dediler. Bunun üzerine Resulullah s.a.v.:
- Hiç şüphesiz, bana itaat etmeniz Allah’a itaat olmaktadır. Başınızdaki (benim vekilim, emirim olan) imamlarınıza itaat etmeniz de bana itaat sayılır. (Suyûtû, ed-Durrü’l – Mensûr, 2/597.)

Diğer bir hadiste ise şöyle denmektedir:

" Eğer üzerinize Habeşî ve burnu kulağı kesik bir köle, emir tayin edilse, sizi Allah'ın Kitap (ile sevk ve idare ettiği sürece, onun emirlerini dinleyiniz ve itaat ediniz " (İbn Mâce, Cihad, 39; Buhârî, Ahkâm, 4) buyurur.

Rasulullah s.a.v. Efendimiz, imama itaatin ölçü ve çerçevesini şöyle belirtmiştir;
‘’ Müslüman (başındaki imama, öndere) hoşuna giden ve gitmeyen her hususta itaat etmesi gerekir. Ancak emredilen şey Allah’a isyan ise, o zaman durum değişir. Böyle bir durumda, hiç kimsenin sözü dinlenmez ve emrine itaat edilmez.’’ (Buhari, Ahkam, 4; Müslim, İmare, 38; Tirmizi, Cihad, 29.)

‘’ Müslümana, kendisine bir haram emredilmediği sürece, hoşuna giden ve gitmeyen konularda başındaki imamı dinleyip ona itaat etmesi farzdır. ‘’ (Buhari, Ahkam, 4;)

İbni Ömer r.a.’dan rivayet edildiğine göre Peygamber s.a.v. şöyle buyurdu:

“ Bir müslümanın, Allaha isyan etme ve günah işleme gibi bir husus söz konusu olmadığı sürece ister hoşlansın ister kerih görsün her halükarda yöneticisine itaat etmek düşer. Bir günah işlemesi ve Allah a isyan etmesi istenildiğinde ise itaat etmesi söz konusu değildir. ( Zira Halık’a isyanın söz konusu olduğu bir yerde mahlûka itaat yoktur) ”
Menkıbe:    
Talha b. Vera bir gün Resülullah s.a.v rastladığında ona, - Ya Resulullah! Bana neyi dilerseniz emredin; sizin emrinize karşı gelmeyeceğim, dedi. Talha o zamanlar daha gencecik bir delikanlıydı ve onun bu sözleri Resulullah’ ın s.a.v. çok hoşuna gitmişti. Bu sebeple Resullullah a.s
– O halde git babanı öldür, dedi. Talha, aniden ayağı kalktı, kapıya yöneldi, fırlayıp dışarı çıktı, yıldırım hızıyla gidiyordu. Peygamberimiz şaka yapmıştı arkasından seslendi:
- Gel gel! Ben akraba bağlarını çiğnetmek için gönderilmedim dedi. Talha b. Bera geri döndü, Resulullah a.s yanına geldi. Talha b. Vera vefat ettikten sonra Resulullah s.a.v. gidip onun kabri başına durdu. İnsanlarda onun arkasında saf bağladılar. Resul-i Ekrem s.a.v. ellerini kaldırarak ona şöyle dua etti : ‘’Allahım! Sen ona ; oda sana kavuştuğunda, mütebessim bir halde ( sen ondan razı, oda senden razı iken) karşıla! ( Taberani)

Menkıbe:
Bir defasında Resûl-i Ekrem Efendimiz hazırladığı bir müfrezenin başına ensardan Abdullah İbni Huzâfe radıyallahu anh’ı kumandan tayin etmiş, mücâhidlere de kumandanlarına itaat etmelerini emretmişti. Nasıl olduysa yolda giderken Abdullah İbni Huzâfe askerlerin bazı hareketlerine sinirlendi. Onlara:
- Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana itaat etmenizi emretmedi mi? diye sordu. Onlar da:
- Evet, emretti, dediler. Bunun üzerine kumandan:
- Haydi bana odun toplayıp getirin, dedi. Mücahidler odunları toplayıp getirince, onları yakmalarını söyledi. Ateş yakılıp da alevler yükselince, mücâhidlere ateşe girmelerini emretti. Hepsi de sahâbî olan mücâhidlerin bir kısmı duraksadı, bir kısmı ise kumandanın emrini yerine getirmek üzere hazırlanmaya başladı. Kumandanlarının bu akıl dışı emrine uymayanlar, arkadaşlarını:
- Ne yapıyorsunuz siz? Biz cehennem ateşinden kaçarak Resûlullah’a sığınmış kimseleriz. Şimdi ateşe nasıl atılırız! diye uyardılar.
Onlar meseleyi tartışırken ateş söndü. Kumandanın da sinirleri yatıştı.
Medine’ye döndükleri zaman olayı Resûl-i Ekrem Efendimiz’e anlattılar. O zaman Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu:
- “Eğer mücâhidler bu ateşe girselerdi, kıyamet gününe kadar bir daha oradan çıkamazlardı. Çünkü yöneticiye itaat, ancak mâkul ve meşrû olan emirler için söz konusudur” (Buhârî, Ahkâm 4).
Asr-ı saâdet’te geçen bu dikkate değer olay, itaatin sınırları hakkında pek güzel fikir vermektedir.
Allah için bir imama intisab ederek ilahi rıza arayan her mümin için en mühim vazife; nefsinin keyfine değil, önündeki imamının emrine tabi olmaktır.
Önce şunu hatırlatalım: Allah ve Resulü’nün dışında hiç kimsenin diğer insanlar üzerinde bir hükümranlığı ve bağlayıcılığı yoktur. Ancak, hakkı temsil eden ve hak adına emir veren kimse, şahsı adına değil, Allah ve Resulü namına konuştuğu için, itaate layık olur. Çünkü hak üzere giden adil idareciler, Rabbâni âlimler ve kamil mürşidler, yeryüzünde allah2ın halifesi ve Hz. Peygamber s.a.v.’in varisi olarak görev yapmaktadırlar. Bu onları temsil ettikleri alanda hak ve yetki sahibi yapmaktadır. Bunun için kendilerine hak yolunda itaat gerekli olmaktadır. Bu konuda Allah’u Teâlâ müminlere şu emri vermiştir;
‘’ Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan ulul emre (idare ve işnizi yürüten imamlara) da itaat edin.herhangi bir hususta anlaşmalığa düştüğünüzde –Allah’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah’a ve Resulüne götürün (Kitab ve sünnete göre meseleyi çözün). Böyle yapmanız hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir. ‘’ (Nisa, 59)
 Allah yolunda tabi olunan imam için gereken bu itaat, verilen emir ve yapılan tavsiye hak olduktan sonra, acı tatlı her halde korunmalıdır. Verilen bir emrin insanın nefsine hoş gelmemesi, onun haksız olduğunu göstermez. Şahsi çıkarların zedelenmesi, emre isyanı gerektirmez. Allah için yapılan bir işte nefsin keyfine göre adım atılmaz, atılırsa o iş hak olmaz.
Menkıbe;
Zülkarneyn Aleyhisselam ordusuyla gece yolda giderken ordusuna:
- Ayağınıza takılan şeyleri toplayın, diye emir verir.
Ordu bu emri duyunca; içlerinden bir grup:
-Çok yürüdük, çok yorgunuz. Gece vakti bir de ayağımızı takılan şeyleri toplayarak boşuna ağırlık mı yapacağız. Hiçbir şey toplamayalım, diyerek hiçbir şey toplamıyorlar. İkinci grup ise;
- Madem Komutanımız emretti, birazcık toplayalım, emre muhalefet etmeyelim. Zira ordun komutanına itaat etmek gerekir, diyerek az bir şey topluyorlar. Üçüncü grup ise;
-Komutanımız bir şeyi boşuna emretmez. Muhakkak bildiği bir şey vardır. Bir hikmete vardır, diyerek bütün abalarını ağzına kadar doldururlar.

Sabah olduğunda bir de bakıyorlar ki, meğer bir altın madeninden geçmişler de, ayaklarına değen şeylerin altın olduğunun farkına varamamışlar. Bunu anlayınca:
Hiç almayan birinci grup;
-Ah niçin almadık! Nasıl dinlemedik komutanımızın sözünü. Keşke alsaydık! Bir tane bari alsaydık diyerek pişman oluyorlar.
Az alan ikinci grup ise;
-Ah ne olaydı da biraz daha fazla alsaydık. Ceplerimizi, abalarımızı hınca hınç doldursaydık diye sitem ediyorlar kendilerine.
Çok alan üçüncü grup ise:
- Keşke gereksiz, lüzumu olmayan eşyalarımı atsaydım, daha çok toplasaydım. Her şeyimizi doldursaydık, daha fazla alsaydık diyerek, fazla almalarına rağmen üzülüyorlar.
Ashab-ı Kiram (r.anhüm), Hz. Resulullah s.a.v. ile Allah yolunda sözleşirken nefislerine göre hiçbir şart öne sürmüyorlardı. Önlerindeki imama, farlıkta ve varlıkta, neşeli ve sıkıntılı anlarda, boyun eğmek, başa geçen ehil idarecilerle çekişmemek, başkası kendilerine tercih edildiğinde feryat etmemek, her nerede olursa olsun hiçbir kınayanın kınamasından çekinmeden hakkı söylemek üzere bey’at ediyorlardı. (Buhari, Ahkam, 43; Müslim, İmara, 41-42, Nesaî, Bey’at, 1-5; İbn Sa’d, Tabakat, 1/220.)
Şu halde bir müride Allah için elini tutup bey’at ettiği, terbiyesine girip takva yolunda imam seçtiği mürşidine hak ölçüler içinde itaat etmesi gerekir. Bu itaatin, dar ve genişlik anlarında, hasta ve sıhhatli hallerinde, zenginlik ve fakirlik durumlarında, başkaları kendisine tercih edilip geri plana itildiği, hatırı bilinmediği, beklediği rağbeti görmediği zamanlarda Allah için devam ettirmeli, cemaatten ayrılmamalı yahut kenara çekilip pasif bir halde kalmamalıdır. Çünkü hak üzere giden bir imam ve cemaatten ayrılan kimse, kendisini Allah’ın huzurunda savunacak hiçbir delile ve haklı gösterecek sebebe sahip değildir. (Kaynaklarıyla Tasavvuf, Dr.Dilaver Selvi, Semerkand Yay.)
Peygamberlere varis olan kâmil mürşidler, kendi his ve hevesleriyle, dünyevî hesap ve çıkarları için müridlerine bir şey emretmezler. Onlardan nefislerini rahatlatmak için edeb ve hürmet beklemezler. Onlar, kendilerine tabi olan Hak âşıklarını yanlarında Allah'ın bir emaneti olarak görürler. Onları Allah'ın emri ve Resûlullah'ın edebi üzere terbiye edip, ilâhî huzurda kabul görecek kâmil insan kıvamına getirmek isterler. (Bkz: Sühreverdî, Avarifü'l-Mearif, 12. Bölüm.)
Hiçbir nebi ve veli, insanları kendisi ile meşgul etmek derdinde değildir. Onlar, muhataplarına Kur’an’ın ifadesiyle tek hedefi gösterirler: ‘’ Allah’a yönelin; Rabbanî olun. ‘’ (Al-i İmran 3/79,80)
Öyleyse, Resûlullah s.a.v Efendimize karşı takınılacak edeb, kendisinden sonra O'nun varisi olan gerçek Rabbanî âlimlere, kâmil mürşidlere karşı da korunmalıdır.
Konu Adresi: http://www.dervisler.net/emir-ve-itaat-t16609.0.html;topicseen



� Size amellerinizin en hayırlısını, Rabbimiz katında en temiz olanını, derecenizi en çok yükseltenini; altın ve gümüş infak etmekten, düşmanla karşılaşıp onları öldürmenizden veya şehit düşmenizden daha hayırlı olanını haber vereyim mi: Allahu Tealâ�yı zikretmek.� (Tirmizî, İbn-i Mace,Ahmed,Hakim)

Çevrimdışı Gavs Kölesi

  • Çalışkan Üye
  • ***
  • İleti: 847
  • Konu: 66
  • Derviş: 3752
  • Teşekkür: 6
Yanıt:Emir ve İtaat
« Cevapla #1 : 22/10/09, 21:49 »
Devami..
 

Bir büyüğümüzün buyurduğu gibi bizler ahir zaman ümmeti olarak Efedimiz s.a.v. zamanında olsaydık şöyle yapardık şu şekilde davranırdık diyenlere cevaben; şu an ahir zamanda yaşayan peygamber varisi olan veliye, kâmil mürşidlere gösterdiğimiz sevgimiz edebimiz itaatimiz, sanki onun devrinde yaşıyormuş gibi, ashabı Güzin efendilerimizin Efendimiz s.a.v.’e gösterdiği sevgisi, edebi itaati gibi düşünmelidir. Ölçü bu olmadır. (Dr.dilaver selvi)
Manevi terbiyede mürşidin eli Resulullah s.a.v.’in eli yerindedir. Çünkü mürşid, irşad işinde Hz. Peygamberin varisi ve vekilidir, onun işini yürütmektedir. Bundan dolayı müridin mürşidine teslimiyeti, itaati, aslında Allah ve Resulü s.a.v için bir teslimiyettir. Şu ayet bunu işaret eder; ‘’ Resulüm Sana bey’at edenler, şüphesiz Allah’a bey’at etmiş olurlar. Allah’ın eli onların elleri üstündedir. Artık kim verdiği sözü bozarsa, kendi aleyhine bozmuş olur, Kim de verdiği söze vefa gösterirse, Allah ona büyük bir ecir verecektir.’’ ( fetih48/10) (kynk tsf,d.selvi)

Hz. Ömer r.a ise şöyle buyurmuştur; ‘’ Kime bey’at ederseniz, onun emrini dinleyin ve itaat edin. ‘’ (Semerkand Sayı:86)

Ashâb-ı kirâmdan Avf bin Amr (r.a.) anlatıyor:

“Ben, Selmân-ı Fârisî, Huzeyfe bin Yeman, Nûman bin Mukarrin ve Ensar’dan altı kişi, bize ayrılmış olan kırk arşınlık yeri kazıyorduk. Zübab dibinden kazarak nemli tabakaya kadar inmiştik ki; Allah Teâlâ, hendeğin karnından karşımıza ak ve parlak bir kaya çıkardı. Onunla uğraşırken balyoz, kazma-kürek ve külünk gibi demir âlet ve edevâtımız kırıldı. Âciz kaldık. Bunun üzerine Selman’a,
— Ey Selman, Resûlüllah (s.a.v.)’a git de, şu kayadan dolayı çektiğimizi haber ver, dedik.

Resûlüllah Efendimiz, o sırada kıldan dokunmuş bir çadırının içinde dinleniyordu. Selmân (r.a.),

— Yâ Resûlellah, analarımız-babalarımız sana fedâ olsun! Hendeğin karnından karşımıza ak bir kaya çıktı. Onunla uğraşırken, bütün demir âlet ve edevâtımız kırıldı, âciz kaldık. Çizmiş olduğunuz çizgiden sapılacak yer yakın olduğuna göre, o kayanın yanından biraz sapıverelim mi, yoksa bu hususta bize vereceğiniz bir emir var mı? Biz, sizin çizdiğiniz çizgiyi aşmak istemiyoruz, dedi.

Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz,

— Ver bana balyozunu, ey Selmân! buyurdu.” (Tabakâtu İbn-i sa‘d, 4/83)

Selmân-ı Fârisî (r.a.) der ki: “Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, kayaya bir darbe indirince, balyozun altından bir şimşek parladı. Sonra ona bir darbe daha indirdi. Yine balyozun altından bir şimşek daha parladı. Daha sonra kayaya üçüncü darbeyi indirdi ve gene balyozun altından bir şimşek daha parladı. Bunun üzerine,

— Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlellah! Kayaya balyozla vurduğunuz zaman, balyozun altından çıkan şu görmüş olduğum parıltılar nedir? diye sordum.

— Ey Selman! Sen, onları gördün mü? buyurdu.

— Evet, gördüm, dedim.

— Birinci parlamada, Allah Teâlâ bana Yemen’i feth etti, açtı. İkinci parlamada, Allah bana Şam ve Mağrib’i feth edip açtı. Üçüncü parlamada, Allah bana Meşrık’ı feth edip açtı, buyurdu. (İbn-i İshak, İbn-i Hişam, Sîre, 3/230)
Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) tarafından haber verilen bütün bu fetihler, Hz. Ömer, Hz. Osman (r.anhümâ)’ın hilâfeti zamanında ve ondan sonraki devirlerde birer birer tahakkuk etmiştir. İbret almasını bilenlere, istikbâle ait ne büyük bir mûcize!

Burada çok mühim bir diğer hâdise de; bu mûcizenin ortaya çıkışına vesîle olan ashâb-ı güzînin, emre itaat noktasında göstermiş oldukları güzel örnektir. Eğer onlar, taşın vaziyetini Resûlüllah’a (s.a.v.) arz etmeyip, kayayı olduğu gibi bıraksalar ve ‘bu kadarcık bir sapmadan bir şey olmaz’ diyerek kendi düşüncelerine göre hareket etselerdi; belki de hendeğin o kısmında bir zaaf meydana gelecek ve bu zaaf sebebiyle Müslümanlar, büyük sıkıntılara mâruz kalacaktı. Ayrıca, zikri geçen mûcize zuhûr etmeyeceği için, ileride vukûa gelecek fetihlerden de haberdâr olamayacaklardı.

İşte bu hâdise bizlere, dinimizde (dünyevî-uhrevî) emre itaatin ehemmiyet ve lüzûmunu ortaya koymaktadır. O bakımdan, ‘aman dikkat!’ diyoruz; herkes kendine düşen dersi almalı, almasını bilmeli... Bahusus tasavvuf erbabı olan kardeşlerimiz emre itaatin, teslimiyetin ne demek olduğu üzerinde dikkatle düşünmeliler… Yapmaları gereken zahirî ve batınî vazifelerinde fazlalık ve eksikliklerden mutlaka kaçınmalı; denileni, denildiği miktar yapmaya gayret göstermelidir.

Hz. Mevlana buyurmuşlardır ; ‘’ Ey sofi; sen mürşidi kâmile itaat et ki senden ileri geçenleri geçesin’’
Allah dostlarının ne istediğini iyi anlamalıdır. Emir ve tavsiyelerine itirazın felaket getirdiği zatlar, kendilerini edeble ve ihlâsla Allah’a adamış kâmil insanlardır. Onların terbiye dairesine giren insan, dini ve dünyası için en büyük bir işe girmiştir. Bu iş, kendini ve Rabbini tanıma işidir. Bu iş, kalbi onulmaz hastalıklardan kurtarma, nefsi islah etme işidir. Bu iş, nefsin köleliğinden kurtulup ihlâsla yüce Allah’a kulluk yapma işidir. Böyle bir işin rehberliğini yapan insan, Allah için itaati hak etmiştir. Çünkü onlar bu işte söz sahibidirler. Kur’an ifadesiyle ülü’l-emirdirler. Onlara itiraz etmek, halktan herhangi birisine itiraz etmek gibi değildir. Onları ihmal etmek dini ihmal etmek gibidir. Onları inkâr etmek, hayatlarıyla temsil ve tatbik ettikleri âyet ve hadisleri inkâr gibi olur. (Kaynaklarıyla Tasavvuf, Dr.Dilaver Selvi, Semerkand Yay.)
Hz. Ömer r.a.’ın Oğlu Abdullah r.a. hzleri şöyle buyurmuştur. “ Ömrüm boyunca oruç tutsam, hiç uyumadan geceyi ibadetle geçirsem, malımı parça parça Allah yolunda infak etsem ve bu hal üzere ölsem… Fakat gönlümde Allah’a itaat edenlere karşı bir sevgi, O’na isyan edenlere karşı da bir buğz olmasa, bütün bu yaptıklarımdan bir fayda göremem.”

Menkıbe:

Bizlere ölçü olabilecek bir kıssa ile devam edelim İnşaallah;

Bir gün Şahı Nakşibendî hazretlerine k.s hediye olarak balık getirdiler. Mübarek balığı o mecliste bulunanlarla beraber yemek istedi. Sofra kuruldu. Lakin müridlerinden biri sofraya gelmedi. Şah-ı Nakşibend k.s sofiye sordu?

Niçin sofraya gelmiyorsun? Oruçluyum efendim! Gel, bize katıl. Bu oruç nafile oruçtur, boz dedi.

Mürid kabul etmedi,. Şah-ı nakşibend k.s buyurdu; ‘’ sofi, sen nafile bir oruç tutuyorsun. Orucunu daha sonrada tutabilirsin. Bir gün kaza etmiş sayılırsın. Kaza olanın sevabı da çok olur. Çünkü nafile iken, bozmakla, onun tutmayı üzerine vacip kılmış olursun. Vacip bir orucun sevabı nafileden üstündür. Gel bize uy!

Mürid yine söz tutmadı bunun üzerine Şah-ı Nakşibend ks. ‘’ Bu adam Allah Teâlâ’dan uzaktır. Siz bu adama bakmayın’’ buyurdu. Oysa bu kişi zahiren son derece zahid/ ibadetine düşkün bir kişi idi. Sonradan görüldü ki, Şah-ı nakşibend ks. Muhalefetinden dolayı bu kimsede, namaz gibi, Allah’a yaklaşmaya vesile olacak bir ameli bile kalmadı. Her şeyi terk etti. ( Allah bizleri muhafaza buyursun .) ( mürid mürşit hukuku)

S. Saki hazretleri bir sohbetinde şöyle buyuruyor; ‘’ Menzili menzil yapan 5 etkendir. Bunlar; Kuran, Sünnet, Adab, Mürşide itaat ve serbest ticaret…’’ buradan da mürşide itaatin ne denli güzel sonuçlar verdiğini görmekteyiz…

Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimizin mübarek şahsında müminlere emir buyurulan istikametin temin ve muhafazası konusunda Süfyan-ı Sevrî rh .a .'in tespiti son derece yol göstericidir: “Amel olmadan söz müstakim olmaz. Söz ve amel de niyetsiz istikamet bulmaz. Sünnet'e uygunluk olmadıkça da ne söz, ne amel, ne de niyet istikamete kavuşabilir.” ( Ebû Nu'aym , Hilyetu'l - Evliyâ , 7/34)

Hazret-i Ali r.a. şöyle diyor: “ Gözler, şeytanın insanı harama düşürmek için kullandığı tuzaklardan biridir. Gözler organların en süratli etki edeni ve en fazla zarara uğratanıdır. Kim bütün organlarını Rabbine itaat etme yolunda kullanırsa amacına ulaşır. Kim de organlarını dünyevî tatlara ulaşma uğrunda nefsine teslim ederse, amellerini boşa çıkarmış olur. ” (Mükâşefetü’l-Kulûb)
Yine başka bir kıssada şu şekilde anlatılır; hacı bayram veli hz. O zaman ki sultanın ona karşı duyduğu sevgiden ve itimadından dolayı, dileyin bizden ne dilersiniz üstadım der, fakat hacı bayram veli hz. Sağlığını sultanım karşılığını verir. Sultanın ısrarı üzerine talebelerimi vergiden muaf tutun yeter sultanım diye buyurur. Sultan ise vergiden ayrıca askerlikten muaf tutar talebeleri. Belirli bir zaman sonra art niyetli insanlarda dergâha farklı niyetlerle talebe olurlar niyetleri vergi vermemektir. Bunun üzerine devrin sultanı hacı bayram veli hz.’ne Mektup yazar; üstadım artık kimseden vergi alamaz olduk İnşaallah bir hal çaresine bakılmasını ister. Hacı bayram veli Hz. Bir çadır kurdurur ve bütün müridlerini oraya toplar. Ve dervişlerim sevdiklerim Allah için kurban etmem gerekir beni seven buyursun diye seslenir, iki kişi haykırarak canım sana feda olsun ya hacı bayram diye çadıra koşarlar. Diğerleri sağa sola kaçışarak oradan ayrılırlar. Hacı bayram veli Hz. çok üzülerek şöyle buyurur; YAPRAK ÇOK TANE YOK !  ve iki tane talebemiz vardır sultanımıza bildirilsin emirini verir.
“Bir mürşit terbiyesine girmekten maksat; hakiki imana ulaşıp, ilâhi emir ve hükümleri muhabbetle uygulamaktır.” (Mektubât)
Amellere ve güzel hasletlere kavuşmak için samimiyetle bir mürşidin eline yapışmalı günahlarımızdan tevbe ederek Allah ve Resulünün emirlerine uymaya gayret etmeliyiz. Bunun neticesin de büyük mükâfatlara erelim ve rabbimizin rızasını kazanalım.
Menkıbe; Kısrağın Tayına Nasihati

Bir kısrak ile tayı su içmekteydi. Seyisler diğer atlarıda suya çağırmak için ıslık çalmaya başladı. Islık sesini duyan tay, başını kaldırıp etrafına korkak korkak baktı. Suyu içmedi. Annesi “yavrucuğum, ne diye ürküyor, su içmiyorsun?” dite sordu. Tay, “şu adamlar ıslık çalıyorlar. Bunların hep birden ıslık çalmalarından ürküyorum”dedi.
Kısrak yavrusunun bu halini görünce, “sen onlara aldırma, işine bak. Dünya kuruldu kurulalı böyle boş işlelerle uğraşamlar olmuştur. Benim akıllı yavrucuğum, sen işine bak, suyunu iç” dedi.
***
Burada geçen taydan maksat, tarikata yeni girmiş derviştir. Anne kısrakta mürşid-i kâmili temsil etmektedir. Velilerin sözlerine itiraz eden akılsız kişiler her devirde bulunur.
Onun için Mevlana hazretleri, bu hikâyesinin devamında, “Allah dostlarının sözleri, içince insana hayat suyunu bağışlayan saf ve duru bir ırmak gibidir. Fırsat elde iken, o sudan iç de gönlünde manevi bitkiler, çiçekler, güller açılsın” buyuruyor. Mevlanada Geçen Hikâyeler
Yüce rabbimizin koyduğu sınırları muhafaza etmeye çağırmakta ve neticesindeki mükâfat ile cezasını hatırlatmaktadır.

تِلْكَ حُدُودُ اللّهِ وَمَن يُطِعِ اللّهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُخَالِدِينَ فِيهَا وَذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ {13}وَمَن يَعْصِ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَيَتَعَدَّ حُدُودَهُ يُدْخِلْهُ نَاراً خَالِداً فِيهَا وَلَهُ عَذَابٌ مُّهِينٌ {14}NİSA
13- İşte bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'a ve Rasulüne itaat ederse, onu orada ebediyyen kalmak üzere al­tında ırmaklar akan cennetlere sokar. En büyük kurtuluş işte budur.
14- Kim de Allah'a ve Rasulüne isyan eder sınırlarını aşarsa, onu da orada ebedî kalmak üzere ateşe koyar. Onun için küçültücü bir azap da vardır.
Her kim Yüce Allah'ın dinden şeriat kıldığı şeylere ve şerefli Rasulüne in­dirdiklerine itaat etmek suretiyle Allah'a, Rabbinden tebliğ etmiş olduğu hü­küm ve ayetlere uymak suretiyle de Rasulüne itaat ederse -ki Rasule itaat şu buyruk gereğince Allah'a da itaattir: "Her kim Rasule itaat ederse Allah'a da itaat etmiş olur." (Nisa, 4/80). Allah onu altından ırmaklar akan cennetlere ko­yar. Bizler cennete iman eder ve oranın dünyadaki her türlü nimetin üstünde olduğuna, itaatkâr kulların da orada ebedî kalacaklarına inanırız. İşte bu ebe­dî kurtuluştur (Fevzü'l-azîm). Bu, dünyadaki kurtuluşlara hiç benzemeyen üs­tün zafer ve felahtır.
Kim Allah'ın sınırlarını aşar, Allah'a ve Rasulüne karşı gelir, Allah'ın ha­ramlarını aşıp çiğnerse Allah da onu yakıtı insanlarla taşlar olan bir ateşe ko­yar. Onlar için küçük düşürücü, zelil kılıcı bir azap söz konusudur. Çünkü böy­le bir kimse Allah'ın hükmüne karşı çıkmış ve O'nun koyduğu hükme razı ol­mamıştır.
Cennet ehlinin ebedî nimetlerden yararlanıp biribirleriyle ünsiyet bula­cakları ebedîlikleri ile cehennem ehlinin yalnız bırakılarak ile en çetin azabı tadacakları ateşteki ebedîlik arasında çok büyük bir fark vardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Bu gün (pişmanlığınız) size asla fayda vermez. Çünkü zulmettiniz. Muhakkak siz azapta da ortaksınız." (Zuhruf, 43/39).
Müminlerin isyankârlarına gelince, onlar da cehennemde günahları miktarınca azap görecekler, sonra da cennete girmek üzere çıkarılacaklardır. Azabı gerektirici isyan ise, kasten masiyet işlemek ve onun üzerinde ısrar etmektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Hayır, kim bir kötülük işler ve güna­hı onu kuşatırsa işte onlar cehennemliktirler, orada ebedî kalıcıdırlar." (Bakara, 2/81). Her nasılsa ayağı kayıp bir masiyet işleyen, sonra da bundan dolayı nef­sini kınayıp tevbe eden, Yüce Allah’ın "Ve onlar bile bile yaptıkları üzerinde ıs­rar etmezler" (Al-i İmran, 3/135) buyruğunda dile getirilen durumdakilere ge­lince, bunlar kurtulacaklardan olacaklardır. (TEFSİRÜ MÜNİR)
Râbia-i Adeviyye k.s. şiirinde şöyle der:
“Allah’a isyan ettiğin halde O’nu sevdiğini söylüyorsun
Rabbime yemin ederim ki bu gerçekten garip bir durum.
Şayet Allah’ı sevdiğin doğru olsaydı O’na itaat ederdin.
Zira seven, sevdiğine her yönüyle itaatkâr olur!”(semerkand)
*******
Bir mürşidi kamile itaat edemez kalbimizi veremezsek nasıl olur Resulullah a.s tam anlamıyla sevebiliriz , Efendimizi a.s sevemez kalbimizi onun sevgisi ile süsleyemezsek nasıl olurda Allah c.c sever ve tam anlamıyla emirlerine uyup itaat edebiliriz.? Bir büyüğümüzün buyurduğu gibi bir Allah dostunun sevgisi yüz kilo ise Resulullah s.a.v sevgisi bin kilodur. Yüzü kaldıramayan bini nasıl kaldırırda kalbinde taşır. Allah c.c hakkıyla mürşidini sevenlerden, kuran ve sünneti ameline dökenlerden peygamberimizi laik bir ümmet Allah c.c hakiki bir kul olmayı imanla ona varmaya nasip etsin.( Âmin)
 
Bir arif şair Allah dostunun bir mürşidin değerini şu güzel sözlerle dile getirir : ‘’

‘’EVLİYANIN SOHBETİNDE BİR SAAT KALIVERMEN,
HAYIRLIDIR BİR ASIRLIK GAFİLÂNE İBADETTEN.’’ ( kay. Tasavf. D.selvi)

PEYGAMBERİMİZİN A.S DİLİNDEN: EY KALPLERİ HER YÖNE ÇEVİREN ALLAHIM KALBİMİ DİNİNDE VE SANA İTAATTE SABİT KIL! (ÂMİN)

Genel Kaynak: Kaynaklarıyla Tasavvuf, Dr.Dilaver Selvi, Semerkand Yay. - ( mürid mürşit hukuku)- Mevlanada Geçen Hikâyeler-(TEFSİRÜ MÜNİR)- (ELMAMLILI HAMDİ YAZAR)- (TEFSİRÜ MÜNİR-Vehbe Zuhayli)


� Size amellerinizin en hayırlısını, Rabbimiz katında en temiz olanını, derecenizi en çok yükseltenini; altın ve gümüş infak etmekten, düşmanla karşılaşıp onları öldürmenizden veya şehit düşmenizden daha hayırlı olanını haber vereyim mi: Allahu Tealâ�yı zikretmek.� (Tirmizî, İbn-i Mace,Ahmed,Hakim)

Çevrimdışı Ehli sükut

  • Acemi Üye
  • *
  • İleti: 1
  • Konu: 0
  • Derviş: 22434
  • Teşekkür: 0
Yeni: Emir ve İtaat
« Cevapla #2 : 08/06/17, 15:02 »
Elhamdulillahi Rabbil âlemîn.
Vesslâtü vesselâmü alâ  seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.

EMRE İTAAT

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَأَطِيعُواْ الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنكُمْ (Nisa, 59)

59. Ey imân edenler!. Allah Teâlâ'ya itaat edin. Peygamber’ ve sizden olan ulul emre ( idare ve işinizi yürüten imamlara ) da itaat edin. (Nisa- 59)

59. (Ey) tüm (imân edenler!.) sizler (Allah Teâlâ'ya itaat ediniz) onun emirlerine, yasaklarına hakkıyla riayetkar olunuz (ve Peygamber'e de) Son Peygamber Hazretlerine de itaat ediniz, onun emirleri doğrultusunda harekette bulununuz (ve sizden olan) ehli imândan olup adalet ve doğruluğa riayetkar bulunan (emir sahiplerine de) İslâm yöneticilerine de ve dininizin hükümlerini size tebliğ eden şeriat âlimlerine de (itaatte bulununuz) onlara karşı da itaatsizlikte bulunmayınız. (ELMAMLILI HAMDİ YAZAR)

Dikkat etmek gerekir ki Allah ve Resulü hakkında diye mutlak itaat açıkça söylendiği halde, emir sahipleri (idareciler) hakkında buyurulmayıp bunlara i taat etmek Peygambere itaata atfedilmiş ve yalnız Peygambere itaat etmeye tabi olarak emredilmiş ve bu şekilde tabi olma altında itaat etmenin hem aynı kuvvetle kayıtsız olarak gerektiği gösterilmiş, hem de isyan edilen şeyler de bu hükmün dışında bırakıl m ıştır. "Allah'a isyan hususunda hiç bir mahlukata itaat edilmez". Aynı şekilde "İyi ve faydalı şeylerde itaat edilir." hadis-i şerifleri de bunu açıklıyor. Şu halde amirin her emri, memuru sorumluluktan kurtarmaya yetmez. Diyelim ki, bir memur amirin i n emri ile rüşvet alsa veya hırsızlık yapsa sorumluluktan kurtulamaz. Bu mefhum, amirin kanuna aykırı olan emri memuru sorumluluktan kurtarmaz, diye de ifade olunur. (ELMAMLILI HAMDİ YAZAR)

Ulü'l-emr Kimlerdir?

Bazı müfessirlere göre emir sahiplerinden murad, Müslüman devlet yöneticileri veya askeri birlik ve orduların komutanlarıdır. Diğer bazı müfessirlere göre ise bunlar insanlara dinin hükümlerini açıklayan âlimlerdir.
Ayetin zahirine göre ise hepsi de murad edilmektedir. Siyasette orduları komuta edenlere ve ülkeleri idare etmede Müslüman devlet yöneticilerine itaat etmek icap ettiği gibi, sert hükümlerin açıklanmasında, insanlara dinin öğre¬tilmesinde, maruf olanı emretme, münker ve yasak olanı menetme meselelerinde âlimlere itaat etmek lâzım gelir. İbnü'l-Arabî der ki: "Kanaatimce ümera “idareciler” ve âlimler hep beraberce murad olunmaktadır. Ümeraya itaat emrin aslı onlardan kaynaklandığı, hüküm verme onlara ait bulunduğu için lâzımdır. Âlimlere itaat ise insanların şer"î meseleleri onlara sorması gerektiği, âlimlerin de cevap vermesi lâzım geldiği, fetvalarına uymak da vacip olduğu için lâzımdır." (TEFSİRÜ MÜNİR-Vehbe Zuhayli)

İmam-ı Rabbani ks. Hz.leri şöyle buyurmuştur; ‘’ Muhabbet, Allah’a itaat etmek demektir. ‘’
Nükte:
Bir padişah, başkasının askerini beslemez, silahlandırmaz ve barındırmaz. O halde bu kâinatın sahibi kim ise insanları da O terbiye etmektedir. İnsanlar O’nun kuludur ve O’na itaatle mükelleftir.
 Cenab-ı Hakk’ın nimetleriyle beslenip başkasına veya bizzat nefsimize itaat edersek, hesabımız çok çetin olur.
Başka bir ayet-i celilede, mirasla ilgili hükümler sayıldıktan sonra:
" Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'a ve O'nun Peygamberine itaat ederse, Allah onu, içinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar. İşte büyük kurtuluş budur. " (en-Nisâ, 4/13) buyurulur.
Görülüyor ki, itâatta öncelik; her şeyi yaratan ve dilediği gibi evirip çeviren, tâat ve ibadette kendisine ortak kabul etmeyen, yegâne hüküm sahibi Allah'ındır. O'na itaat mecburidir. Müsaade ettiği ölçüler içinde başkasına itaat etmek de haddi zatında kendisine itaat etmektir. Çünkü gaye, O'nun dediğinin tahakkuk etmesidir. Kur'an-ı Kerim'de:
“ Kim Resul’e itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, Biz seni onların üzerine koruyucu göndermedik. ” (Nisa Suresi, 80)
Resulullah (s.a.s) bir hadislerinde;
“ Kim bana itaat ederse, muhakkak ki Allah’a itaat etmiştir. Kim de bana isyan ederse muhakkak ki Allah’a isyan etmiştir.” (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 16. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s. 482)
Cüneyd ül-Bağdadî (rehimehullahu) der ki, ‘’ Allah'a ancak yine Allah'ın sayesinde ulaşılabilir, Allah'a ulaşmanın yolu da Peygamber'imizin s.a.v. yoludur. ‘’
Ashabı Güzin efendilerimiz ( r.anhume ) peygamberimiz s.a.v hakkıyla itaat ederek kendi nefislerinden fazla severek hakkıyla teslim olmuşlar, efendimiz s.a.v. sohbet halkasında, bulunarak bu yüce mertebelere ulaşıp Allah c.c hakkıyla itaati yerine getirerek imanları kemale ermiştir.
Bakınız ashabtan bir sahabi Efedimiz s.a.v.’in sevgisini şu şekilde dile getirmiştir: Hz. Aişe ( r.anhe ) anlatıyor; ‘’ Sahabenin biri Resulullah s.a.v.’in yanına gelerek,
- Ey Allah’ın peygamberi! Seni canımdan daha çok seviyorum seni çoluk çocuğumdan da çok seviyorum. Evimde olduğum zamanlarda seni hatırlıyor ve sabredemeyerek seni görmek istiyorum. Sonra, benim de ve senin öleceğin hatırıma geliyor. O zaman senin cennete girip peygamberlerle beraber olacağın benimse cennete girsem bile seni göremeyeceğim, seninle beraber olamayacağım aklıma geliyor; korkuyorum . Adamın bu sözlerine Resul-i Ekrem s.a.v hiçbir cevap vermedi. Ve nihayet biraz sonra ayet-i kerime nazil oldu : ‘’ Kim Allah’a ve resul’e itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddıkler, şehidler ve Salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!’’ ( Nisa-69)
Başındaki İmama İtaat
Ulûl-emre itaat, Allah'ın emri olmakla beraber, bunun bazı şartlara bağlı olduğunu, Kur'an'dan (en-Nisâ, 4/59) ve bazı hadislerden öğreniyoruz.

Abdullah b. Ömer r.a. anlatıyor: Ashaptan bir toplulukla Resulullah s.a.v.’in yanında idik. Bir ara Efendimiz s.a.v.:
- Ey topluluk! Benim size Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğumu biliyor musunuz? Diye sordu. Oradakiler:
- Evet. Sen Allah’ın peygamberisin, dediler. Resulullah s.a.v.:
- Siz Allah’ın: ‘’ Bana itaat edenin Allah’a itaat etmiş olacağını bildiren ayeti indirdiğini biliyor musunuz? Diue sordu. Oradakiler:
- Evet ya Resulullah! Şehadet ederiz ki, sana itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. Süphesiz sana itaat, Allah’a itaat sayılmaktadır, dediler. Bunun üzerine Resulullah s.a.v.:
- Hiç şüphesiz, bana itaat etmeniz Allah’a itaat olmaktadır. Başınızdaki (benim vekilim, emirim olan) imamlarınıza itaat etmeniz de bana itaat sayılır. (Suyûtû, ed-Durrü’l – Mensûr, 2/597.)

Diğer bir hadiste ise şöyle denmektedir:

" Eğer üzerinize Habeşî ve burnu kulağı kesik bir köle, emir tayin edilse, sizi Allah'ın Kitap (ile sevk ve idare ettiği sürece, onun emirlerini dinleyiniz ve itaat ediniz " (İbn Mâce, Cihad, 39; Buhârî, Ahkâm, 4) buyurur.

Rasulullah s.a.v. Efendimiz, imama itaatin ölçü ve çerçevesini şöyle belirtmiştir;
‘’ Müslüman (başındaki imama, öndere) hoşuna giden ve gitmeyen her hususta itaat etmesi gerekir. Ancak emredilen şey Allah’a isyan ise, o zaman durum değişir. Böyle bir durumda, hiç kimsenin sözü dinlenmez ve emrine itaat edilmez.’’ (Buhari, Ahkam, 4; Müslim, İmare, 38; Tirmizi, Cihad, 29.)

‘’ Müslümana, kendisine bir haram emredilmediği sürece, hoşuna giden ve gitmeyen konularda başındaki imamı dinleyip ona itaat etmesi farzdır. ‘’ (Buhari, Ahkam, 4;)

İbni Ömer r.a.’dan rivayet edildiğine göre Peygamber s.a.v. şöyle buyurdu:

“ Bir müslümanın, Allaha isyan etme ve günah işleme gibi bir husus söz konusu olmadığı sürece ister hoşlansın ister kerih görsün her halükarda yöneticisine itaat etmek düşer. Bir günah işlemesi ve Allah a isyan etmesi istenildiğinde ise itaat etmesi söz konusu değildir. ( Zira Halık’a isyanın söz konusu olduğu bir yerde mahlûka itaat yoktur) ”
Menkıbe:    
Talha b. Vera bir gün Resülullah s.a.v rastladığında ona, - Ya Resulullah! Bana neyi dilerseniz emredin; sizin emrinize karşı gelmeyeceğim, dedi. Talha o zamanlar daha gencecik bir delikanlıydı ve onun bu sözleri Resulullah’ ın s.a.v. çok hoşuna gitmişti. Bu sebeple Resullullah a.s
– O halde git babanı öldür, dedi. Talha, aniden ayağı kalktı, kapıya yöneldi, fırlayıp dışarı çıktı, yıldırım hızıyla gidiyordu. Peygamberimiz şaka yapmıştı arkasından seslendi:
- Gel gel! Ben akraba bağlarını çiğnetmek için gönderilmedim dedi. Talha b. Bera geri döndü, Resulullah a.s yanına geldi. Talha b. Vera vefat ettikten sonra Resulullah s.a.v. gidip onun kabri başına durdu. İnsanlarda onun arkasında saf bağladılar. Resul-i Ekrem s.a.v. ellerini kaldırarak ona şöyle dua etti : ‘’Allahım! Sen ona ; oda sana kavuştuğunda, mütebessim bir halde ( sen ondan razı, oda senden razı iken) karşıla! ( Taberani)

Menkıbe:
Bir defasında Resûl-i Ekrem Efendimiz hazırladığı bir müfrezenin başına ensardan Abdullah İbni Huzâfe radıyallahu anh’ı kumandan tayin etmiş, mücâhidlere de kumandanlarına itaat etmelerini emretmişti. Nasıl olduysa yolda giderken Abdullah İbni Huzâfe askerlerin bazı hareketlerine sinirlendi. Onlara:
- Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana itaat etmenizi emretmedi mi? diye sordu. Onlar da:
- Evet, emretti, dediler. Bunun üzerine kumandan:
- Haydi bana odun toplayıp getirin, dedi. Mücahidler odunları toplayıp getirince, onları yakmalarını söyledi. Ateş yakılıp da alevler yükselince, mücâhidlere ateşe girmelerini emretti. Hepsi de sahâbî olan mücâhidlerin bir kısmı duraksadı, bir kısmı ise kumandanın emrini yerine getirmek üzere hazırlanmaya başladı. Kumandanlarının bu akıl dışı emrine uymayanlar, arkadaşlarını:
- Ne yapıyorsunuz siz? Biz cehennem ateşinden kaçarak Resûlullah’a sığınmış kimseleriz. Şimdi ateşe nasıl atılırız! diye uyardılar.
Onlar meseleyi tartışırken ateş söndü. Kumandanın da sinirleri yatıştı.
Medine’ye döndükleri zaman olayı Resûl-i Ekrem Efendimiz’e anlattılar. O zaman Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu:
- “Eğer mücâhidler bu ateşe girselerdi, kıyamet gününe kadar bir daha oradan çıkamazlardı. Çünkü yöneticiye itaat, ancak mâkul ve meşrû olan emirler için söz konusudur” (Buhârî, Ahkâm 4).
Asr-ı saâdet’te geçen bu dikkate değer olay, itaatin sınırları hakkında pek güzel fikir vermektedir.
Allah için bir imama intisab ederek ilahi rıza arayan her mümin için en mühim vazife; nefsinin keyfine değil, önündeki imamının emrine tabi olmaktır.
Önce şunu hatırlatalım: Allah ve Resulü’nün dışında hiç kimsenin diğer insanlar üzerinde bir hükümranlığı ve bağlayıcılığı yoktur. Ancak, hakkı temsil eden ve hak adına emir veren kimse, şahsı adına değil, Allah ve Resulü namına konuştuğu için, itaate layık olur. Çünkü hak üzere giden adil idareciler, Rabbâni âlimler ve kamil mürşidler, yeryüzünde allah2ın halifesi ve Hz. Peygamber s.a.v.’in varisi olarak görev yapmaktadırlar. Bu onları temsil ettikleri alanda hak ve yetki sahibi yapmaktadır. Bunun için kendilerine hak yolunda itaat gerekli olmaktadır. Bu konuda Allah’u Teâlâ müminlere şu emri vermiştir;
‘’ Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan ulul emre (idare ve işnizi yürüten imamlara) da itaat edin.herhangi bir hususta anlaşmalığa düştüğünüzde –Allah’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah’a ve Resulüne götürün (Kitab ve sünnete göre meseleyi çözün). Böyle yapmanız hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir. ‘’ (Nisa, 59)
 Allah yolunda tabi olunan imam için gereken bu itaat, verilen emir ve yapılan tavsiye hak olduktan sonra, acı tatlı her halde korunmalıdır. Verilen bir emrin insanın nefsine hoş gelmemesi, onun haksız olduğunu göstermez. Şahsi çıkarların zedelenmesi, emre isyanı gerektirmez. Allah için yapılan bir işte nefsin keyfine göre adım atılmaz, atılırsa o iş hak olmaz.
Menkıbe;
Zülkarneyn Aleyhisselam ordusuyla gece yolda giderken ordusuna:
- Ayağınıza takılan şeyleri toplayın, diye emir verir.
Ordu bu emri duyunca; içlerinden bir grup:
-Çok yürüdük, çok yorgunuz. Gece vakti bir de ayağımızı takılan şeyleri toplayarak boşuna ağırlık mı yapacağız. Hiçbir şey toplamayalım, diyerek hiçbir şey toplamıyorlar. İkinci grup ise;
- Madem Komutanımız emretti, birazcık toplayalım, emre muhalefet etmeyelim. Zira ordun komutanına itaat etmek gerekir, diyerek az bir şey topluyorlar. Üçüncü grup ise;
-Komutanımız bir şeyi boşuna emretmez. Muhakkak bildiği bir şey vardır. Bir hikmete vardır, diyerek bütün abalarını ağzına kadar doldururlar.

Sabah olduğunda bir de bakıyorlar ki, meğer bir altın madeninden geçmişler de, ayaklarına değen şeylerin altın olduğunun farkına varamamışlar. Bunu anlayınca:
Hiç almayan birinci grup;
-Ah niçin almadık! Nasıl dinlemedik komutanımızın sözünü. Keşke alsaydık! Bir tane bari alsaydık diyerek pişman oluyorlar.
Az alan ikinci grup ise;
-Ah ne olaydı da biraz daha fazla alsaydık. Ceplerimizi, abalarımızı hınca hınç doldursaydık diye sitem ediyorlar kendilerine.
Çok alan üçüncü grup ise:
- Keşke gereksiz, lüzumu olmayan eşyalarımı atsaydım, daha çok toplasaydım. Her şeyimizi doldursaydık, daha fazla alsaydık diyerek, fazla almalarına rağmen üzülüyorlar.
Ashab-ı Kiram (r.anhüm), Hz. Resulullah s.a.v. ile Allah yolunda sözleşirken nefislerine göre hiçbir şart öne sürmüyorlardı. Önlerindeki imama, farlıkta ve varlıkta, neşeli ve sıkıntılı anlarda, boyun eğmek, başa geçen ehil idarecilerle çekişmemek, başkası kendilerine tercih edildiğinde feryat etmemek, her nerede olursa olsun hiçbir kınayanın kınamasından çekinmeden hakkı söylemek üzere bey’at ediyorlardı. (Buhari, Ahkam, 43; Müslim, İmara, 41-42, Nesaî, Bey’at, 1-5; İbn Sa’d, Tabakat, 1/220.)
Şu halde bir müride Allah için elini tutup bey’at ettiği, terbiyesine girip takva yolunda imam seçtiği mürşidine hak ölçüler içinde itaat etmesi gerekir. Bu itaatin, dar ve genişlik anlarında, hasta ve sıhhatli hallerinde, zenginlik ve fakirlik durumlarında, başkaları kendisine tercih edilip geri plana itildiği, hatırı bilinmediği, beklediği rağbeti görmediği zamanlarda Allah için devam ettirmeli, cemaatten ayrılmamalı yahut kenara çekilip pasif bir halde kalmamalıdır. Çünkü hak üzere giden bir imam ve cemaatten ayrılan kimse, kendisini Allah’ın huzurunda savunacak hiçbir delile ve haklı gösterecek sebebe sahip değildir. (Kaynaklarıyla Tasavvuf, Dr.Dilaver Selvi, Semerkand Yay.)
Peygamberlere varis olan kâmil mürşidler, kendi his ve hevesleriyle, dünyevî hesap ve çıkarları için müridlerine bir şey emretmezler. Onlardan nefislerini rahatlatmak için edeb ve hürmet beklemezler. Onlar, kendilerine tabi olan Hak âşıklarını yanlarında Allah'ın bir emaneti olarak görürler. Onları Allah'ın emri ve Resûlullah'ın edebi üzere terbiye edip, ilâhî huzurda kabul görecek kâmil insan kıvamına getirmek isterler. (Bkz: Sühreverdî, Avarifü'l-Mearif, 12. Bölüm.)
Hiçbir nebi ve veli, insanları kendisi ile meşgul etmek derdinde değildir. Onlar, muhataplarına Kur’an’ın ifadesiyle tek hedefi gösterirler: ‘’ Allah’a yönelin; Rabbanî olun. ‘’ (Al-i İmran 3/79,80)
Öyleyse, Resûlullah s.a.v Efendimize karşı takınılacak edeb, kendisinden sonra O'nun varisi olan gerçek Rabbanî âlimlere, kâmil mürşidlere karşı da korunmalıdır.





Paylaş facebook Paylaş twitter
 

Yılan Köpekbalığı Bu millet size vatanını verir mi ? ||semerkandyayin| semerkand.tv| semerkandradyo| semerkanddergisi| semerkandaile| mostar| semerkandpazarlama| sultangazi.bel.tr| sitemap| Arama Sonuçları| Dervişler Mekanı| Wap| Wap2| Wap Forum| XML| Rss| DervislerNet/Facebook | DervislerNet/Twitter | Forum İletişim| |||www.dervisler.net 0.262 saniyede oluşturulmuştur


Emir ve İtaatGüncelleme Tarihi: 17/08/19, 21:42 Dervisler.Net © 2008-2014 |Lisans(SMF) |Sitemap | Facebook | Twitter | İletişim