Hâyâl Şehir - Canım Türkiyem
Dervişler.Net Anasayfa

Forumda toplam 25.033 konu paylaşıldı... Bu konulara toplam 145.550 yorum yapıldı. Bugün 0 konu ve 0 ileti gönderildi.. Toplam : 22879 üyeli aileyiz.
Dervişler Mekanında, Hâyâl Şehir, konusunu okuyorsunuz... Bu konu 4410 defa okundu.İsim benzeri konuları sayfanın altından takip edebilirsiniz.
Hayırlı paylaşımlar diliyoruz. Aradığınız konuyu bulamadıysanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. Yazı alıntılarında kaynak(www.dervisler.net) gösterilmesi rica olunur.

Dervişler Mekanında paylaşılan en güzel konu:{Hâyâl Şehir}   Okunma sayısı 4410 defa

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı yansıma

  • Üye
  • **
  • İleti: 122
  • Konu: 31
  • Derviş: 812
  • Teşekkür: 1
Hâyâl Şehir
« : 21/02/09, 18:41 »
Hâyâl Şehir Üsküdar

Anadolu yakasında, Kocaeli Yarımadası’nın batı kesiminde yer alır, Üsküdar İlçesi, doğuda Ümraniye, güneyde Kadıköy ilçeleri, batı ve kuzeybatıda İstanbul Boğazı, kuzeyde de Beykoz İlçesi’ne komşudur. İlçe bu sınırlar içinde 35 km’lik bir alan kaplar. Batısı denizdir. Kırsal yerleşmesi olmayan Üsküdar İlçesi, 52 mahalleden oluşur.1918 ve 1924’de ayrı vilayet yapılan Üsküdar, 1926’daki yönetsel düzenlemeler sırasında ilçe yapılarak İstanbul Vilayeti’ne bağlandı. M.Ö. 7.Y.Y.’da bir Grek kolonisi olarak kurulan Halkedon’un (Kadıköy) iskelesi ve tersaneleri, bugünkü Üsküdar’ın yerleştiği alanda bulunur ve buraya Hrisopolis (Altın Şehir) denirdi. Yörenin bu adla anılması çeşitli biçimlerde yorumlanmaktadır. Pers işgali sırasında Anadolu Yarımadası’ndaki kavimlerden ve halktan vergi olarak toplanan altınlar buradaki hazinelerde saklandığı için yöreye bu adın yakıştırıldığı söylenmektedir. Bir başka yoruma göre, Agamemnon’un oğlu Krizes kaçarak Anadolu’ya gelmiş ve Üsküdar’da öldüğü için şehir onun adıyla anılmıştır. Kimileri de, günbatımında evleri karşı yakadan yaldızlı gibi göründüğü için Üsküdar’a Altın Şehir adının verildiğini söylemektedir. Üsküdar adıysa, kimi kaynaklara öre Farsça “ulak” anlamına gelen “Eskudari”ten türemiştir.1471’de Vezir Rum Mehmed Paşa tarafından yaptırılan ve Paşa’nın adını taşıyan Tabhaneli Cami ve Türbe ile, günümüze ulaşamamış olan medrese ve hamamın yanı sıra başta Kızkulesi, olmak üzere Üsküdar’da birçok tarihi eser bulunmaktadır.

Hrisopolis M.Ö.508'de Pers Kralı Darius'un egemenliği altına girmiş, M.Ö.410'da Atinalı Alkibiades'in zaferiyle sonuçlanan deniz savaşından sonra bu komutan kent çevresine sur yaptırmış ve Boğaz'dan geçen gemilerden taşıdıkları malların değeri oranında geçiş parası almıştır.Yazar Ksenophon, M.Ö.404 yıllarında On Binler'in hayatta kalanlarının, Asya seferi dönüşünde Karadeniz kıyısı yoluyla Hrisopolis'e geldiğini ve burada kaldıkları bir hafta boyunca ellerindeki ganimetleri bölge halkına sattıklarını anlatır. Büyük İskender ve ardıllarının zamanında Anadolu'nun kuzeybatısıyla birlikte Halkedon ve Hrisopolis de Küçük Frigya'nın sınırları içindedir. Arapların birçok kez kuşatma girişiminde bulunduğu Konstantinopolis'te karadan ve denizden gelen Müslüman askerlerin ilk hedefi ve karargahı Üsküdar olmuştur. Harunü'r-Reşid 782'de henüz halife olmadan Üsküdar önüne gelmiş ve her yıl burada kalmıştır. 783'de İmparatoriçe Eirene'nin ordusuna yenilince, 70.000 altın vermeye zorlandığı bilinmektedir. Öte yandan kaynaklar, Anadolu'nun Türklerce fethinden sonra Danişmendlilerden Turasan Bey'in Üsküdar'a kadar geldiğini, Alemdağı'nda bir kale yaptırdığını ve Bizanslılarla çarpışırken kalesinin önünde şehit düştüğünü yazmaktadır. Ne var ki, sözü edilen kaleye ait hiçbir ize rastlanmadığından, bu bilgi doğrulanamamaktadır. Bizans döneminde küçük bir kasaba olarak varlığını sürdüren Üsküdar, pek çok ihtilal girişiminde başlangıç noktası olmuş. Örneğin 963'de Nikeforos Fokas kendini burada imparator ilan ettirmiş ve iktidarı ele geçirmiştir. Öte yandan 1097'de Haçlı ordusu, ordugahını Üsküdar tepelerinde kurmuş, izleyen Haçlı seferlerinde de bölge, hep üs olarak kullanılmıştır.

Sultan Orhan da (hd 1324-1361) Bizans'ın Bitinya bölgesini aldıktan sonra, bu imparatorluğun kapısı sayılan Hrisopolis önlerine kadar gelmiş, bunun üzerine III. Andronikos, topladığı askerleri buraya göndermiş ancak yenilmiştir. Bir süre sonra Bizans Prensesi Teodora ile evlenen Sultan Orhan'ın 1348'de kayınpederi İmparator VIİoannes Kantakuzenos'u ziyaret etmek için Üsküdar'a geldiği ve beraberinde bulunan ailesiyle saray halkının konaklaması için Marmara'ya ve Üsküdar'ın bugün de en vazgeçilmez simgelerinden sayılan Kız kulesi'ne egemen bir noktaya büyük bir otağ kurulduğu bilinmektedir. Sultan Orhan 1352'de Venediklilere yenildiği için, kendisinden yardım isteyen Ceneviz donanmasına destek amacıyla Kadıköy ve Üsküdar'a süvari kuvveti göndermiş, böylece Boğaz'ın bu kilit noktalarına yerleşerek bir anlamda İstanbul'un fethinden 101 yıl önce Kadıköy ve Üsküdar'ı ele geçirmiştir. I.Bayezid (Yıldırım) döneminde (1389-1402), İstanbul'da bulunan Müslümanların davalarına bir Müslüman kadı'nın bakması karara bağlanmış, böylece Türklerin egemenliği altında bulunan Üsküdar'da da bir kadı görevlendirilmiştir. Yıldırım Bayezid'in ölümünden sonra yaşanan Fetret Devri'nde Bitinya'daki yerler kaybedilince Türkler Üsküdar'dan uzaklaştırılmışsa da, I.Mehmed (Çelebi) tahta geçtikten sonra bu yerleri Bizanslılardan geri almış, böylece Türkler bölgedeki eski ticaret serbestliğine yeniden kavuşmuşlardır. İstanbul'un fethinden sonra II.Mehmed (Fatih), Üsküdar'dan kaçan Rumların yerine Anadolu'dan gelen Türkleri yerleştirmiştir.

Ancak Üsküdar'ın fetih sırasında 100 yıldan beri Türklerin elinde olması ve karşılaştırma yapmaya olanak verecek belgelerin bulunmaması nedeniyle, fetihten sonra nüfusunun ne kadar arttığını saptamak mümkün olamamaktadır. II.Mehmed döneminde İstanbul'un iskan bölgelerinin yönetsel açıdan 4 kadılığa ayrılmasıyla Üsküdar da bir kadılık olmuş ve Galata ile Haslar kadılıklarıyla birlikte Bilad-ı Selase adı verilen üçlüyü oluşturmuştur. 1471'de Vezir Rum  Mehmed Paşa tarafından yaptırılan ve Paşa'nın adını taşıyan Tabhaneli Cami ve Türbe ile, günümüze ulaşamamış olan medrese ve hamam, Üsküdar'daki en eski Osmanlı yapılarındandır. Üsküdar'ın Osmanlı dönemindeki önemli bir özelliği de, her yıl Mekke ve Medine'ye gidecek hacı adaylarının oluşturduğu Surre-i Hümayun'un törenlerle buradan uğurlanmasıdır. Hacı adaylarını ve sultanın Mekke Şerifine gönderdiği armağanları taşıyan develerin oluşturduğu uzun konvoyun yola çıkması öncesinde düzenlenen törenler, Üsküdar'a büyük bir canlılık getirmiştir. Bir yandan da Üsküdar, yaşam yolculuğunun sona ermesiyle ilgili izlerle yüklüdür. Gerçekten de, daha 14. Y.Y.'da oluşmaya başlayan ve fetih sonrasında tümüyle Müslüman kabristanı haline gelen Karacaahmed Mezarlığı buradadır. Mezarlığa adını veren Bektaşi büyüğü Karaca Ahmed'in yanısıra, pek çok tarikat şeyhi, Üsküdar'da tekke kurmuştur.

ÜSKÜDAR'IN TARİHİ MEKANLARI

KIZ KULESİ : İstanbul Boğazı`nın en güzel mimari öğelerinden biri olan Kız Kulesi, İstanbul ismi geçince anılan güzelliklerin en önemlilerinden biridir. Yıl, M.S.1170...Bizans İmparatoru Manuel Comnenos, zayıflayan devletinin başkentine iki tane savunma kulesi ekler. Birini Topkapı Sarayı'nın bulunduğu kıyılara, diğerini ise Kız Kulesi'ne. Bizanslı Nicephore Choniates'e göre, böylece Kız Kulesi ile tarihte ilk kez bir kule yapılmış olur.

Yıl 1453... İstanbul Osmanlılar'ın eline geçmiştir. İstanbul'un fethiyle yönetim el değiştirince kulenin işlevleri de değişir. Geceleri ve sisli günlerde gemilere yol gösterir, fırtınalı günlerde çevrede zor durumda kalan küçük teknelere çengel atarak, onların kayalara çarpmasına engel olur. Osmanlılar zamanında Türkler tarafından üretilmiş Kız Kulesi'ne dair bir çok mit bulunmaktadır. Bunlar arasında en ünlüleri Yunan mitolojisindeki mitlerdir.  Leandra adlı bir genç, Kız Kulesi'ndeki bir genç kıza aşık oluyor. Her gece, sevgilisiyle buluşmak için karşı kıyıdan yüzerek Kız Kulesi'ne gelen Leandra'ya sevgilisi, yol göstermek için, Kız Kulesi'nin bulunduğu kayalıkların üstünde ateş yakıyor. Bir fırtınalı gecede genç kızın yaktığı ateş sönüyor. Leandra, kayalıkları bulamıyor ve yolunu kaybediyor. Boğazın serin ve karanlık sularında boğulup gidiyor. Leandra'nın ölümüne dayanamayan sevgilisi de intihar ediyor. Başka bir mitte de Falcılar, Bizans kralına, "Sevgili kızın, yılan sokmasından ölecek" diye, kötü bir haber veriyor. Kral, kızını yılan sokmasın diye, Kız Kulesi'nin bulunduğu kayalıklara bir ev yaptırıp, buraya yerleştiriyor. Ancak genç bir subay, kralın kızına aşık oluyor. Günlerden bir gün, genç subay, prensese sunmak için bir demet çiçek hazırlıyor. Çiçek demetinin içinde gizlenen bir yılan, talihsiz prensesi sokup öldürüyor. Hüzünlü mitlere sahip Kız Kulesi'nin el yapımı olduğuna dair ilk izlenimler, 12. Yüzyıla Bizans İmparatorluğu dönemine kadar uzanıyor. Bizans İmparatoru I. Manuel Kommenos'un denizden gelecek tehlikelere karşı inşa ettirdiği Bizans Vakanüvisleri tarafından kaydedilen belgeler arasında. Kız Kulesi, hem Bizans hem Osmanlı döneminde savunma, fener, hapishane, karantina hastanesi gibi amaçlarla kullanılıyor ve pek çok kere restorasyona uğruyor. Bilinen son restorasyonu ise Osmanlı İmparatorluğu döneminde 2. Mahmut (1808-1839) yaptırıyor. Hattat Rakım'ın kitabesiyle belgelenen bu onarım (H. 1248/M. 1832-33), Kız Kulesi'ne bugünkü şeklini veriyor. Kule daha sonra 1943 yılında içeriden betona çevriliyor. Yakın geçmişine bakacak olursak Kız Kulesi 2000 yılında restore edilerek turizmin hizmetine sunulmuştur. Beş katlı olan Kız Kulesi'nin, ilk katı Akdeniz ve Osmanlı mutfağından seçkin lezzetlerin sunulduğu restoran , ikinci katı kafe, üçüncü katı hediyelik eşyaların satıldığı bölüm, dördüncü kat şark köşesi şeklinde düzenlenmiş dinlenme salonu, son katı ise boğaza her yönüyle hakim bar olarak düzenlenmiş. Kız kulesine ulaşım Salacak ve Ortaköy'den sandallarla yapılıyor.
III.AHMEDİYE ÇEŞMESİ
III.Ahmet zamanında çeşme yapımına oldukça ehemmiyet verilmiş olup, bugün İskele Meydanı'nda bulunan meşhur çeşme 1728-29 tarihinde inşa edilmiştir. Bu çeşme deniz kenarındaydı. Sonradan meydan açılırken çeşme ve haziresi sökülerek bu günkü yerine getirildi. Mermer yalakları, sersebilleri sulukları kırılmıştı. Suyu kesilmişti. Geri çekme işi yapılırken bunlar tamir edilmiştir. Som mermerden yapılan çeşme dört yüzlüdür. Köşelerde gömme halinde işlenmiş burma sütuncuklar görülür. Muslukların yanlarını içlerinde güller bulunan kabartma vazolar, geometrik şekiller süsler.
 Mihribah Sultan Camii:Üsküdar Meydanı'nda, iskelenin karşısında yer almaktadır. Kanuni Sultan Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultan tarafından 1548 yılında yaptırılmıştır. Külliye Mimar Sinan'ın eseridir. Külliye bir cami, medrese, türbe, sıbyan mektebi, han, imarethane ve tabhaneden oluşmaktaydı. Bunların ancak bir kısmı günümüze kadar ulaşmıştır.                                Mimar Sinan bu külliyenin camisinde Ayasofya Cami'nin daha çağdaş bir modelini uygulamıştır. Genellikle cami girişlerinin üzerinde bulunan yarım kubbe kullanılmamıştır; bu nedenle camiye girildikten itibaren ana kubbenin altına ulaşılmaktadır. Caminin girişinde bulunan şadııvan, İstanbul'daki bütün camilerin abdest alma mekanlarının en güzellerindendir. Pencere kapakları ve kürsüde kullanılan ahşap üzerine kakma bezemeler ile mermerden yapılan mihrap ve minber ince bir işçilik ürünüdür.Medrese caminin kuzeyinde bulunmaktadır. Günümüze kadar ulaşan medresenin iç mekanlan, yapılan müdahalelerle orijinalliğini yitirmiştir. Günümüzde sağlık merkezi olarak kullanılmaktadır. Cami ile medrese arasında ise, biri Mihrimah Sultan'ın iki oğluna, diğeri ise Sadrazam İbrahim Ethem Paşa'ya ait iki türbe bulunmaktadır. Sıbyan mektebi caminin kıble yönündedir. Külliyeye ait tabhane, imarethane ve han günümüze kadar ulaşmamıştır.

 Şemsi Paşa Medresesi: 1940'lı yıllarda tamir edilip bugün Halk Kütüphanesi olarak kullanılan medrese,1580 yılında inşa edilmiştir.Medrese onüç oda ve bir dersahaneden oluşmuştur.27 Şubat1938 tarihinde odaların bir kısmı inek ahırı ve koyun ağılı, cami ve abdesthane yapılmıştır. 7 Nisan 1938 de Tan Gazetesi'nde yayınlanan bir eleştiri üzerine Atatürk'ün emri ile Vakıflar İdaresi türbeyi tamamen, cam ve medreseyi kısmen tamir ettirmiş,küpüne kadar yıkık olan minaresinide yeniden yaptırmıştır. Haziran 1942'demedresenin tamiri tamamlanmıştır. Dershane kapısının kemerinde İstanbul'da pek az yapıda bulunan kırmızı Burgaz Taşı kullanılmıştır.

SELİMİYE CAMİİ:İstanbul Üsküdar'da 1801 yılında III. Selim tarafından yaptırılan cami. Dikdörtgen geniş bir avlunun içinde yer alır. Kuzey, güney, doğu ve batıdan birer girişi vardır. Esas girişi batıdan olup, buraya on basamaklı bir merdivenden çıkılır. Ana mekanın üzerini örten kubbe tuğla ile örtülmüştür ve üzeri kurşun kaplıdır. Batı cephesinde iki katlı hünkar daireleri vardır. Mermer sütunlar üzerine oturan bu dairelerden sağdaki Padişah'ın namaz kılması, soldaki ise dinlenmesi ve ziyaretçileri kabul etmesi için ayrılmıştır.Selimiye Camii süsleme bakımından oldukça zengindir. Kubbe, kalem işi dekor, kubbe göbeği ayetlerle bezelidir.

Beylerbeyi Sarayı: Önceleri, Bizans İmparatoru Konstantinus'un diktirdiği haç dolayısıyla İstavroz Bahçeleri diye adlandırılan, daha sonraları lll.Murat döneminin Beylerbeyi Mahmut Paşa'nın buradaki köşkü dolayısıyla Beylerbeyi diye anılmaya başlanan semtte Boğaz Köprüsünün ayaklarının yanındadır. Bu günkü saray,1829'da Sultan ll.Mahmut'un yaptırdığı ahşap sarayın yanmasından sonra, Sultan Abdülaziz tarafından, 1861-1865 yılları arasında Mimar Serkis Balyan'a yaptırılmıştır.

Yazlık saray olması sebebiyle sürekli oturulmayan saray genellikle yapancı konukların ağırlanmasında kullanılmıştır. Sultan ll.Abdülhamit tahttan indirildikten sonra 1918'e kadar ömrünün son 6 yılını burada geçirmiştir.

3 katlı, 6 salonlu ve 26 odalı olan saray Harem ve Selamlık olarak 2 ana bölümden oluşur.Türk evi tarzında bir orta sofaya açılan odalar şeklinde yapılmıştır.

Saray bahçesinde, deniz kıyısında haremlik, selamlık yalı köşkleri, yamaca doğru setler biçiminde yükselen set bahçeleri'ndeki büyük havuzun çevresinde Sarı Köşk, içindeki havuzu ve sebiliyle ünlü Mermer Av Köşkü ve Ahır köşkü sarayı tamamlayan önemli yapılardır.Beylerbeyi Sarayı'nın en ilginç yanı, Set Bahçeleri'nin altından geçen tarih tüneldir.
Ayazma Sarayı: Üsküdar'da yapılan ilk saray olan Ayazma Sarayı Fatih devrine ait olup, Şemsi Paşa sahil yolu civarında ve Kızkulesi'nin karşısındadır.Şimdi Ayazma Camii'nin bulunduğu oldukça geniş bir sahaya yayıldığı anlaşılan bu saray, sonradan Mimar Sinan tarafından onarılmıştır. Bugün bu sarayın önemsiz bir kısmı ayakta bulunmaktadır.

 Adile Sultan Kasrı: Bu kasır Koşuyolu ile Altunizade arasındaki 354 bin metrekarelik bir bahçenin ortasına kurulmuştur. Kasır Sultan Abdülaziz'in küçük kız kardeşi Adile Sultan adına yapılmıştır (1853).

Mimarının Balyan Kalfa olma ihtimali vardır. Kasır bodrumuyla beraber üç kattır. Ağırlıkları ve tavanı taşıyacak kısımlar taşla, öbür kısımları geniş ebatlı hususi tuğla ile yapılmıştır. Kubbenin ve bazı odaların tavanlarının orijinal süsleri günümüze kadar ulaşmıştır. Kasır Cumhuriyet'in ilk yıllarında bazı tadiller yapılarak “Darü'leytam” denilen yetimler yurdu olarak kullanılmıştır.Sonra Maarif vekili Mustafa Necati Bey burada 60 yataklı bir çocuk prevantoryumu kurdurmuştur.27 Mayıs 1928'de yüz yataklı yeni bir bölüm ilave edilmiştir. Üzerine bir kat daha çıkılarak burası 200 yataklı bir sağlık merkezi haline sokulmuştur.Kasır bugün Öğretmenevi olarak kullanılmaktadır.


Abdulaziz Av Köşkü: Adile Sultan Kasrı'nın bahçesi içinde Altunizade Camii tarafındadır.Köşk, Sultan Abdulaziz adına yaptırılmıştır.Kapısının iki tarafında devrinin süslenmiş iki tunç fener vardır.Köşkün zeminine renkli çiniler döşenmiştir. Duvarları da İtalyan çinileri ile kaplanmıştır.Kapıdan girince sağ köşede minicik şömineye benzeyen bir kahve pişirme ocağı, solda da mermer yataklı bir çeşme vardır. Çeşmemin üstüne su deposu gibi yerleştirilen üstüvane (silindir) şeklinde çeşitli renklerle süslü bir taş vardır. Köşk bugün kahvehane olarak öğretmenlerin hizmetine sunulmuştur. Yusuf İzzettin Efendi Köşkü:

Bu köşk Büyük Çamlıca'nın batı eteğinde, su başındadır.Osmanlı Padişahı Sultan Reşad'ın Veliahdı Yusuf İzzettin Efendi'nin adını taşımaktadır.Ahşap köşk üç katlıdır. Üç set halinde yirmi üç dönümlük bahçesi vardır. Vaktiyle ikinci katın tavanını otuzaltı kandilli muhteşem renkli kristal bir avize süslüyordu. Yusuf İzzettin Efendi'nin kızları Şükriye ve Mihrişah Sultanlar bu avizeyi Topkapı Sarayı Müzesi'ne hediye etmişlerdir.Köşk Romanya'dan getirilen,zamanla çelikleşen bir çeşit kereste ile yapılmıştır.


TEKKELER

Özbekler Tekkesi :

Hacı Hoca Tekkesi olarak da bilinen tekke Sultantepede dir. Tekkenin ahşap mescidi, Bülbülderesi'ne hakim yüksek bir tepe üzerinde kurulmuştur. Minaresi ve mimberi yoktur. Mescidin son cemaat yeri olan kısımda sülüs iki satırlık kitabe vardır.

Maraş valisi olan Abdullah Paşa bu tekkeyi 1752 tarihinde Sultan lll.Mustafa zamanında yeniden yaptırarak Semerkandlı Özbek Şeyh Abdullahilekber'e verilmiştir. Tekke bu şeyhin ünvanına nisbetle Özbekiyye Tekkesi olarak meşhur olmuştur.

Tekke,İstiklal Savaşı yıllarında İstanbul'dan Anadolu'ya silah ve mühimmat ulaştıran gizli bir merkez görevi görmüştür.

Karaca Ahmet Tekkesi: Karacaahmet Mezarlığı'nın içindedir. Tekke'nin yaptıranı hakkında bir bilgi yoktur. Tekkeyi, Matbah emini Ziya Bey yenilemiştir. Bu gün Tekke odalarını ve şeyh meşrutasını Karacaahmet Türbesi Koruma Derneği tamir ve tadil ettirerek dernek salonu haline getirilmiştir. Tekkenin alt kattaki mutfağı da onarılmıştır. Burada beş tarihi kazan vardır. Aşure günleri çorba kaynatılır.

Salı Tekkesi: Bu tekke Üsküdar'da Divitçiler'de kendi adına verdiği sokaktadır. Tekke taş ve tuğla ile yapılmıştır. Semahanesi ahşaptır. Sağ tarafının üstünde kadınlar ve müezzin mahfili vardır. Tekkenin avlu kapısının üstünde sülüs bir yazı vardır.Yazıda “Ey kapılar açan(Allah) bize hayırlı kapılar aç” demektedir. Ünlü kişilerin de medfun olduğu mezarlığı bir mezar taşları müzesi gibidir. Yarımca Dede Bektaşi Tekkesi : Bu tekke, Üsküdar Kuzguncuk yolu üzerinde Hüseyin Avni Paşa Çeşmesi'nin üstündedir. Tekke ahşap iki katlı bir binadır.Beş odası vardır. Mütareke yıllarında, Dolmabahçe sarayı önünde yatan Yunanistan'ın Kalkış zırhlısı bu tekkeyi top ateşine tutarak hasara uğratmış daha sonra tamir edilmiştir.


Alaca Minara Tekkesi : Bir adı da Pazar Tekkesi olan bu zaviye Alaca Minare Mescidi'nin karşısındadır. Tekke Hacı İbrahim Efendi İsminde bir hayırsever tarafından 1730 yılında yaptırılmıştır. Oldukça büyük bir alan üzerine kurulmuş bulunan tekkeden günümüze ulaşabilen kısımlar büyük ölçüde harap vaziyettedir.

Etmek (ekmek) Yemez Tekkesi : Bu tekke, Üsküdar'da Ayazma civarında Lamekani Hüseyin Sokağı'nda, Kız Kulesi'nin karşısındaydı. 1767 yılında ölen Etmek Yemez şöhretli teşrifatçı Hüseyin Efendi yaptırmıştır. Dergah yanmış, Şeyh Seyyid Mustafa Akif Efendi 1869 yılında yeniden yaptırılmıştır. Tekkenin kitabesini Hafız Hasan Fahri Efendi yazmıştır. Bu tekkenin de kalıntıları viran vaziyette olup arsasından da pek az bir kısım kalmış diğer taraflara evler yapılmıştır. Kapıcı Tekkesi: Bu tekke, Aziz Mahmut Hüdayi zaviyesinin bitişiğinde Sadrazam Maraşlı Halil Paşa tarafından yaptırılmıştır. Halil Paşa, Mürşidi Aziz Mahmut Hüdayi'ye çok bağlı olduğundan kendisini onun kapıcısı kabul ederdi. Bunun için tekkesine bu adı vermiştir.

Miskinler Tekkesi : Bu tekke, Karacaahmet Mezarlığı'nın içindeydi. Bu gün binasından eser kalmamıştır.Sadece halk arasında Miskin Dede denmekle maruf el-Hac Hüseyin Efendi'nin kabri ve bazı başka kabirler bulunmaktadır.

Nurbaba Tekkesi : Bu Bektaşi Tekkesi, Çamlıca'da İstavroz Deresi'nin üstündeydi. Mescidi ve zikir yeri vardı. Nurbaba'dan sonra oğlu Ali Baba'nın şeyhlik yaptığı bu tekke, mescidi ile beraber yıkılmıştır. Yakup Kadri, “Nur Baba” romanının ismini ve konusunu bu tekkeden ve şeyhinden almış olabilir.Bektaşiler, Karacaahmet'te Nurbaba ve oğlu için süslü ve güzel sandukalı kabirler yaptırmıştır.

ÜSKÜDAR'IN MEŞHUR SEMTLERİ

KUZGUNCUK:İstanbul Boğaziçinin özgün dokusunu korumuş güzel semti Kuzguncuk, adını Evliya Çelebi'ye göre, Fatih zamanında burada yaşşayan 'Kuzgun Baba' adındaki bir kimseden almıştır.
Kuzguncuk'un, 17. yüzyılda Yahudiler tarafından Kudüs toprağına bitişik sayıldığı için bir yahudi köyü olarak kurulduğu bilinmektedir. 18. yüzyılda Ermeniler, Rumlar ve 19. yüzyılda da Türklerin yerleşmesi ile Türk-Gayrimüslim karma yerleşme alanı olmuştur.
Kuzguncuk tarihi boyunca farklı dinden ve  ırktan insan yasardi. Nitekim burada biri büyük, biri küçük iki sinagog, camiyle yan yana bir Ermeni (Surp Krikor Lusavoriç) kilisesi, iki de Rum kilisesi vardir.Bunlardan biri  Ayia Trias kilesi. Öbürü Ayios Panteleymon . Cemaat gitmisse de, binalar halen durmaktadir. Surp Krikor, Istanbul`daki tek kubbeli Ermeni kilisesidir. Camiyle yanyana durur. Ve kuzguncuk sahilinde  çekici bir yali görürüz. Bu yali Fethi Pasa`ya aitti. Fethi Ahmet Pasa Türkiye`de ilk müzeyi kuran kisidir. Cephanelik olarak kullanilan Aya Irini`de kalmis silah ve malzemeyi düzene sokarak bu binayi müze haline getirdi. Mankenlere askeri kiyafetleri ilk giydiren de odur. Abdülmecit`in kardeslerinden Atiye Sultan`la evlendi. Cumhuriyet döneminde yali, yeni sahibi Fethi Pasa`nin torunlarindan Sevket Mocan`in adiyla anilmaya baslandi. Mocan, Demokrat Parti`nin milletvekillerindendi. 

Kuzguncuk`la Üsküdar arasinda Pasalimani vardir. Bu adin da kusatma sirasinda Baltaoglu Süleyman Pasa`nin bazi gemilerini burada demirlemesinden geldigi söylenir. Buradaki eski çesme, Abdülaziz`in hal`i olayina karisan ve sonra bir suikast sonucu öldürülen Serasker Hüseyin Avni Pasa tarafindan, 19. yüzyilin görkemlilik ölçülerine göre yeniden yaptirildi. Oldukça anitsal bir çeşmedir. Pasanin yalisi da tam burada, kiyidaydi. Nüfuz kullanarak fetva alıp, burada bulunan mezarliği yalısinin arsasına kattigi iddia edilmistir. Üsküdar`a iyice yaklasirken görülen yüksek tas binalar (simdi yari yikik) III. Selim zamaninda yapilmis tahil ambarlari ve degirmendir. Daha sonra Tekel`e verilmislerdir. Ilk bina ise Abdülmecit`in yaptirdigi karakoldur.
Kuzguncuk Camii (1952)
(Sahil yolu üzerinde)
Üryanizade Camii
(Deniz kıyısında, Nakkaş Mezarlığının önünde)
Ermeni Kilisesi Surp Kirkor Lusavoric (1835)
(Kuzguncuk Camisi'nin bitişiğinde)
Rum-Ortodoks Kilisesi Ayios Pantelemion (1831)
(İcadiye caddesi üzerinde)
Rum-Ortodoks Kilisesi Ayios Georgios (1821)
(İcadiye caddesi üzerinde Büyük Havra ile yanyana)
Büyük Havra (1818)
(İcadiye caddesi üzerinde)
Küçük Havra (1886)
(Tenekeci Musa ile Yakup sokağının kesiştikleri köşe)
Küçük Hamam
(Meşruta sokakta)
Dağ Hamamı
(İcadiye caddesi üzerinde)
İsmet Bey Çeşmesi (1812)
(Fethi Paşa yalısının karşısında)
İskele Çeşmesi (1831)
(İsmet Baba meyhanesinin yanında)

Gazhane
(Nakkaş Baba Mezarlığının girişinde yıkılmış durumdaki Gazhane Beylerbeyi Sarayı için yaptırılmıştır)
Kuzguncuk İlkokulu
(Ünlü Marko Paşa'nın evi idi.)
Şu anda Harmony Mobilya Mağazası olarak kullanılan yapı İstanbul'da ki ilk katlanabilen tahta metrenin yapıldığı yerdir.
Kuzguncuk Evleri
(Çoğunluğu kagir, yarı kagir olan 3-4 katlı Ermeni, Rum evleri 100-150 yıllıktır)

BEYLERBEYİ:Beylerbeyi ve çevresinin yerleşim alanı olarak kullanılması tarihte oldukça gerilere, Bizans dönemine kadar gitmektedir. 18. yüzyılda yaşamış olan ünlü gezgin İnciciyan'a göre, Büyük Kontstantinus'un diktirdiği bir haçtan dolayı Bizans döneminde “İstavroz Bahçeleri” adıyla anılan yöre, Osmanlılar döneminde Padişahların Has Bahçeleri'nden biri olarak kullanılmıştır. Yine İnciciyan'a göre buraya “Beylerbeyi” adının verilişi, 16. yüzyılda Beylerbeyi Mehmed Paşa'nın burada bulunan köşkünden kaynaklanmaktadır.

eşitli dönemlerde padişahların ilgisini çeken Beylerbeyi, yaptırılan kimi köşk ve kasırlarla yazlık olarak kullanılan bir niteliğe kavuşmuş, 1829 yılında Sultan II. Mahmud'un yaptırdığı ahşap Sahil Sarayı ile yeni bir hareket kazanmıştır.

Bugünkü Beylerbeyi Sarayı, Sultan Abdülaziz tarafından II. Mahmud'un ahşap Sahil Sarayı yıktırılarak 1861-1865 yılları arasında, dönemin tanınmış mimarı Serkis Balyan'a yaptırılmıştır. Saray genellikle yaz aylarında, özellikle de yabancı devlet başkalarının ağırlanmasında kullanılmıştır. Sırp Prensi, Karadağ Kralı, İran Şahı, Fransız İmparatoriçesi Eugenie bunlardan bazılarıdır. Sultan II. Abdülhamid de 1918 yılında, ömrünün son altı yılını geçirdiği bu sarayda ölmüştür.
ÇENGELKÖY:Boğaziçi'nin eski ve güzel yerleşim yerlerinden biridir Çengelköy.  Beylerbeyi ile Vaniköy arasında genişçe bir koyun çevresinde bulunan semtte , Osmanlı döneminde çok sayıda köşk ve yalı inşa edilmesine karşın , bugün bunların çok azı varlığını sürdürüyor.Günümüzde hala Boğaz'in güzel mevkilerinden olan Çengelköy bostanlarıyla da ünlü. Çevresindeki yapılaşma güzelliğine gölge düşürse de, Çengelköy Bademi diye bilinen küçük salatalıkları, Çınaraltı'sıyla sevilen bir Boğaz semti olan Çengelköy'ün adı İstanbul'un fethinden sonra sahilde çok sayıda çengel görülmesi, bu yüzden de semte bu ismin verilmesinden geliyor. Küçük ve taptaze bademi ise maalesef daha önce buranın meşhur bostanlarında yetişiyorken şimdi Kandıra'da yetişiyor. Sebebi de artık bu şirin ve küçük semtte yer kalmaması. Eskiden yol kenarmda tezgahlarda satılan bademin en tazesini ise Çengelköy Manavı'nda bulabilirsiniz.

Çengelköy yalıları :
Çengelköy'de, iki yalı dışındaki yapılar genellikle mütevazidir. Bu iki yalıdan iskeleye yakın olanı Abdullah Ağa Yalısı; öteki ise, belki bütün Boğaziçin'de estetik bakımdan görülmeye değer en güzel geleneksel yalı olan Sadullah Paşa yalısıdır. Yalı'nın iç dekorasyonunda aynı derecede güzeldir.

Çengelköy'ün diğer yalıları, iskelenin hemen kuzeyinde sıralanan Server Bey, Noyel Eram, Baha Bey ve Muazzez Hanım Yalıları'dır. Beylerbeyinde sözü edilecek iki yalı Turizm Bakanlığı tarafından restore edilen Devreli İsmail Paşa Yalısı ve bir zamanlar Fahrettin Kerim'in sahibi olduğu yalıdır.

İstanbul Boğazı'nın en güzel semtlerinden ve birçok televizyon dizisinin çekim mekanı olan Çengelköy sahilinde bulunan yaşlı bir çınar, 700 yıldır ayakta duruyor.İhtişamı ve güzelliğiyle adeta Çengelköy`ün simgesi haline gelen tarihi çınar, yüzyıllardır insanları gölgesinde ağırlıyor. 176 yıllık Hamdullah Paşa Camii`nin önünde yer alan tarihi çınarın Çınarın denize doğru uzanan en geniş kolu olan bu dal, ikisi beton, beşi ahşap toplam yedi sütunla destekleniyor. Hamdullah Paşa Cami'nde namazını kılıp çıkan bastonlu yaşlılar, kendileri gibi bastonla ayakta duran çınarın altında soluklanıyor.İstanbul'a gelen Alman araştırmacılar tarafından da 700 yaşında olduğu belirlenen çınarın görüntüleri, televizyon dizilerinde de sıkça yer alıyor.



Konu Adresi: http://www.dervisler.net/hayal-sehir-t8505.0.html




Çevrimdışı Güllere Hasret

  • Dervişkolik
  • *****
  • İleti: 4.296
  • Konu: 1265
  • Derviş: 364
  • Teşekkür: 121
Yanıt: Hâyâl Şehir
« Cevapla #1 : 25/02/09, 22:27 »
Allah razı olsun, güzel bilgilendirme için...

Emeğine sağlık...Vesselam!.. :X06




Paylaş facebook Paylaş twitter
 

Mektûbât-ı Rabbâni 223.Mektup Cennete Varacaksın ||semerkandyayin| semerkand.tv| semerkandradyo| semerkanddergisi| semerkandaile| mostar| semerkandpazarlama| sultangazi.bel.tr| sitemap| Arama Sonuçları| Dervişler Mekanı| Wap| Wap2| Wap Forum| XML| Rss| DervislerNet/Facebook | DervislerNet/Twitter | Forum İletişim| |||www.dervisler.net 1.164 saniyede oluşturulmuştur


Hâyâl ŞehirGüncelleme Tarihi: 20/08/19, 09:12 Dervisler.Net © 2008-2014 |Lisans(SMF) |Sitemap | Facebook | Twitter | İletişim