Hayat Dengemiz- Hizmet Erlerinin Tatlı Çilesi - Semerkand Dergisi
Dervişler.Net Anasayfa

Forumda toplam 25.026 konu paylaşıldı... Bu konulara toplam 145.512 yorum yapıldı. Bugün 0 konu ve 0 ileti gönderildi.. Toplam : 22870 üyeli aileyiz.
Dervişler Mekanında, Hayat Dengemiz- Hizmet Erlerinin Tatlı Çilesi, konusunu okuyorsunuz... Bu konu 2353 defa okundu.İsim benzeri konuları sayfanın altından takip edebilirsiniz.
Hayırlı paylaşımlar diliyoruz. Aradığınız konuyu bulamadıysanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. Yazı alıntılarında kaynak(www.dervisler.net) gösterilmesi rica olunur.

Dervişler Mekanında paylaşılan en güzel konu:{Hayat Dengemiz- Hizmet Erlerinin Tatlı Çilesi}   Okunma sayısı 2353 defa

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Kararlı

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 7.047
  • Konu: 1851
  • Derviş: 4252
  • Teşekkür: 30

De­ğer­li kar­deş­le­rim,
 
Gö­nül­ler bir olun­ca, ci­sim­ler de bir ara­ya ge­lin­ce bir­çok gü­zel­lik or­ta­ya çı­kı­yor. Al­lah he­pi­niz­den ra­zı ol­sun. Bi­zi bir ara­ya ge­ti­ren de­ği­şik ve­si­le­ler var. En bü­yük ve­si­le ise yü­ce Al­lah’ın rı­zâ­sı­dır. İn­şal­lah he­pi­miz onun rı­zâ­sı­na mah­zar ol­mak için bu­ra­ya gel­miş bu­lun­mak­ta­yız. Onun rı­zâ­sı­nı ka­zan­mak için bu ker­va­nın içer­sin­de yü­rü­yo­ruz. Bu ker­van­ın va­raca­ğı yer­de­ki hiz­met­le­ri­ yap­ma­ya ha­zır ol­du­ğu­mu­zu ifa­de et­mek için bir ara­da­yız.
 
Bu za­ma­na ka­dar hiz­met adı­na her ne ya­pıl­mış­sa hep be­ra­ber yap­tık. Önem­li olan, bu hiz­me­tin bir par­ça­sı ol­mak­tır. Hiz­me­ti bir vü­cut gi­bi dü­şü­nün, o vü­cut­ta bir âza ol­mak önem­li­dir; baş, ayak, tır­nak ol­mak far­ket­mez. Ama ben ina­nı­yo­rum ki her bi­ri­miz o vü­cu­dun bir âza­sı­yız, bir par­ça­sı­yız. Bu da ay­rı­ca bi­ze mut­lu­luk ve­ri­yor; çün­kü he­pi­miz bü­yük­le­ri­mi­zin him­me­tiy­le bu hiz­met­le­re ka­tıl­dık, onun için bu­ra­da­yız.
 
An­cak yap­tık­la­rı­mız­la as­la ye­tin­me­me­li­yiz. Yap­tık­la­rı­mı­zın ye­ter­li ol­ma­dı­ğı­nı te­le­viz­yon­lar­dan dün­ya­yı, Tür­ki­ye’yi iz­le­di­ği­niz­de de, gö­rü­yor­su­nuz. Biz­zat gö­zü­nüz­le şeh­ri­ni­zi, ma­hal­le­ni­zi gö­rü­yor­su­nuz, ama her gün gör­dü­ğü­nüz bir yer var­dır, ken­di evi­miz, ai­le­miz, ço­luk ço­cu­ğu­muz. On­la­ra kar­şı olan so­rum­lu­lu­ğu­muz da­ha faz­la gay­ret gös­ter­me­mi­zi ge­rek­ti­ri­yor.
 
Bü­tün bun­la­rın ya­nın­da bir de bir sa­ni­ye ol­sun biz­den ay­rıl­ma­yan kal­bi­miz, gön­lü­müz var. Bun­la­rı dü­şü­nür, tah­lil eder­sek, he­pi­mi­zin ne ka­dar hiz­me­te ih­ti­yacı ol­du­ğu­nun far­kı­na da­ha iyi va­ra­bi­li­riz. Eğer bu sâ­dât­la­rın him­met ve be­re­ke­ti ol­ma­say­dı, çev­re­miz­de gör­dü­ğü­müz pek çok ör­nek gi­bi yap­tı­ğı­mız amel­le­rin hep­si -ne­uzü­bil­lah- bo­şa gi­der­di.
 
Bu ko­nu­da biz­le­re zâ­hi­ren ba­zı so­rum­lu­luk­lar dü­şü­yor.
 
Ön­ce ni­ye­ti­niz Al­lah rı­zâ­sı için ol­sun.
 
Âyet ve ha­dis­le­rin uyar­dı­ğı gi­bi her za­man te­fek­kür eh­li olun. İba­det­le­rin en bü­yü­ğü te­fek­kür­dür. Bun­la­rı bi­ze tav­si­ye edi­yor­lar, bi­ze ilâç ola­rak ver­miş­ler. Müm­kün mer­te­be de bu ilâç­la­rı kul­lan­ma­ya de­vam ede­lim. Çün­kü şu an­da al­dı­ğı­mız ne­fe­sin ikin­ci ne­fe­si­ni alıp al­ma­ya­ca­ğı­mı­zı sa­de­ce Rab­bü’l-âle­min bi­li­yor. An­cak hu­zur­lu bir şe­kil­de son ne­fe­si­mi­zi ve­re­bil­mek için ni­ye­ti­miz Al­lah rı­zâ­sı için ol­ma­lı­dır.
 
Ar­ka­mız­da bı­ra­ka­ca­ğı­mız mi­ras, öy­le bir mi­ras ol­sun ki sa­de­ce ev­lâ­dı­mız de­ğil, bü­tün kar­deş­le­ri­miz, bü­tün müs­lü­man­lar on­dan ya­rar­lan­sın­lar. Bu mi­ras yü­ce Al­lah için, Al­lah’ın di­ni için, cen­net ah­lâ­kı olan sün­net-i se­niy­ye­nin ya­yıl­ma­sı için bü­yük sâ­dât­la­rın fey­zi için­de ve kont­ro­lü al­tın­da ya­pı­lan bu hiz­met­ler­dir.
 
Biz bu hiz­met­le­ri dev­le­ti­mi­zin, mil­le­ti­mi­zin bir­lik ve be­ra­ber­li­ği için ya­pı­yo­ruz. Ai­le­le­ri­mi­zin sağ­lam te­mel üze­rin­de ya­ni Kur’an ve Sün­ne­t’e uy­gun bir şe­kil­de ya­şa­ma­sı için ça­lı­şı­yo­ruz.
 
Bu bü­yük­le­rin adı­nı nef­si ve dün­ya men­fa­ati için kul­la­nan­la­ra fır­sat ver­me­ye­ce­ğiz. Sâ­dât­lar, in­san­la­rın di­ni­ni ve âhi­re­ti­ni ma­mur et­mek için var­dır. On­lar, rah­met pey­gam­be­ri Hz. Mu­ham­med’in vâ­ris­le­ri­dir, var­lık­la­rı bü­tün âle­me rah­met­tir. An­cak on­la­rı Al­lah için sev­me­li, Al­lah yo­lun­da reh­ber et­me­li, ken­di­le­rin­den ger­çek in­san­lı­ğı ve ha­ki­ki Müs­lü­man­lı­ğı öğ­ren­me­li­dir.
 
Hiz­me­tin he­de­fi bu iken, ba­zı­la­rı, bu­nu baş­ka ta­ra­fa kay­dır­mak is­te­mek­te ve bü­yük­le­rin adı­nı, ha­tı­rı­nı kö­tü­ye kul­lan­mak­ta­dır.
 
Se­mer­kand’ın üst­len­di­ği bu hiz­me­tin he­de­fi, ön­ce bu kö­tü ni­yet­li kim­se­le­re en­gel ol­mak, son­ra kö­tü gi­di­şa­tı dü­zelt­mek­tir. Da­ha son­ra gü­zel ör­nek ol­mak, gü­zel çı­ğır aç­mak, gü­zel hiz­met­ler sun­mak­tır. Bu yol­da gü­zel me­sa­fe­ler al­dı­ğı­mı­zı dü­şü­nü­yor ve yü­ce Al­lah’a şük­re­di­yo­ruz. Bu­nun­la ye­tin­mi­yo­ruz. Dün­ya hiz­met ala­nı­mı­zdır. Hiz­me­tin ta­ti­li yok­tur. Hiz­met biz öle­ne ve kı­ya­met ko­pa­na ka­dar de­vam ede­cek ilâ­hî bir ema­net­tir.
 
Hiz­met­te hem ni­yet hem de ya­pı­lan iş gü­zel ol­ma­lı­dır.
 
Bi­zim bir gö­re­vi­miz de yan­lış ya­pan kim­se­le­rin töv­be­si­ne ve ıs­lah ol­ma­sı­na ve­si­le ol­mak­tır. Yan­lış ya­pa­nın işi­ne en­gel olur­ken, as­lın­da ken­di­si­ne iyi­lik yap­mış olu­yo­ruz, bu­nu bil­se­ler bi­ze te­şek­kür et­me­le­ri ge­re­kir.
 
Bü­yük­le­rin is­mi­ni ve res­mi­ni kul­la­na­rak ti­ca­ret yap­mak bu yo­la iha­net­tir. Ön­ce­le­ri böy­le şey­ler ol­du, fa­kat şim­di bun­la­ra en­gel olun­du.
 
Bi­zim yap­tı­ğı­mız ba­zı iş­ler de ti­ca­rî amaç­lı­dır. Ti­ca­ret iki şe­kil­de ya­pı­lır. Bi­ri­n­de, ba­kı­rı yal­dız­la­yıp al­tın di­ye sa­tar­lar. Bu al­dat­mak­tır, ha­ram­dır, di­ne ve in­san­lı­ğa iha­net­tir. İkin­ci­si, al­tı­nı al­tın de­ğe­rin­de, gü­mü­şü gü­müş fi­ya­tın­da, ba­kı­rı da ba­kır kıy­me­tin­de sat­mak­tır. Bu he­lâl­dir, ha­yır­dır, hiz­met­tir.
 
Pi­ya­sa­da bin­ler­ce ki­tap var. Bun­la­rın bir kıs­mı ya tü­müy­le ti­ca­rî ya da müs­lü­man­la­rın ka­fa­sı­nı, fik­ri­ni ka­rış­tır­mak için ya­zıl­mış ve ya­yıl­mış ki­tap­lar­dır. Bun­la­rı siz­ler de gö­rü­yor­su­nuz. Al­lah’a şü­kür­ler ol­sun hem der­gi­de hem ki­tap­lar­da bel­ki mü­kem­me­li­ye­te ula­şa­ma­dık, ama ar­ka­daş­la­rı­mız sü­rek­li mü­kem­me­le ulaş­mak için ça­ba har­cı­yor­lar. O yön­de ara­yış için­de­ler. Za­ten bir işin ke­ma­le ulaş­ma­sı de­mek, ze­va­lin baş­la­ma­sı de­mek­tir.
 
Siz­ler he­pi­niz bu ko­nu­lar­da bi­rer mü­fet­tiş­si­niz, ya­ni İs­lâm di­ni­ni se­ven her­kes, İs­lâm di­ni­ne men­sup olan her­kes bu ya­yın­la­ra bi­rer mü­fet­tiş­tir; gör­dü­ğü ha­ta­la­rı, gör­dü­ğü za­rar­la­rı mu­hak­kak bi­ze bil­dir­me­le­ri ge­re­ki­yor, eğer bil­dir­mi­yor­lar­sa bi­zim su­çu­muz yok­tur. Hiz­met­te ha­ta eden ar­ka­daş bil­me­ye­rek yap­mış­tır. O ha­ta­yı gö­ren­ler bi­ze bil­dir­mi­yor­lar­sa suç on­la­rın­dır. Siz­ler gö­rü­yor­sa­nız, et­ra­fı­nız gö­rü­yor­sa, bun­la­rı so­rum­lu­la­ra söy­le­me­niz, si­zin ve ola­rın gö­re­vi­dir, söy­le­mez­se­niz ve­bal­dir.
 
Bu rad­yo da yi­ne ay­nı şe­kil­de inan­cı­mı­zı is­tis­mar eden­le­ri en­gel­le­mek için açıl­mış­tır. İs­mi­ni ver­mek is­te­mi­yo­rum; ker­mes­ler ve ben­ze­ri uy­gu­la­ma­lar­la mâ­ne­vî duy­gu­la­rı­mı­zı kullanarak, bi­li­nen sû­fî kar­deş­le­ri­mi­zin is­mi­ni tak­lit ede­rek bizleri istismar etmekteydi. Ger­çek ni­yet­le­ri eko­no­mi mi baş­ka bir şey mi tam bi­le­mi­yo­ruz, ama iki­si de ola­bi­lir. İş­te biz bu rad­yo­yu ben­zer is­tis­mar­la­rı ön­le­mek için kur­duk.
 
Bi­li­yor­su­nuz Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti’n­de ya­şı­yo­ruz, Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti va­tan­da­şı­yız. Ta­bii ki ka­nun­la­rın ek­sik­le­ri var­dır, de­vam­lı tar­tı­şı­lı­yor bi­li­yor­su­nuz. Bu ka­nun­lar mec­lis­te de tar­tı­şı­lı­yor, ama en kö­tü ka­nun ka­nun­suz­luk­tan ve anar­şi­den iyi­dir, bu­na da şük­re­di­yo­ruz. Bu­gün Af­ga­nis­tan’a bak­sak, Irak’a bak­sak ne­uzü­bil­lah, iç­ler acı­sı bir hal­de­ler. Dev­let­siz ve baş­sız ol­mak ne bü­yük fe­lâ­ket­tir.
 
Rad­yo­yu bir­lik ve be­ra­ber­li­ği­mi­zi ko­ru­mak için, mem­le­ke­ti­mi­ze hiz­met et­mek için kur­duk. Ta­bii ki bu­nun bel­li ku­ral­la­rı var­dır, ka­nun­lar çer­çe­ve­sin­de ça­lı­şa­bi­li­yor­sun.
 
Bi­ri­le­ri kal­kıp, “Bu tür iş­le­ri yap­ma­ya­lım, ke­na­ra çe­ki­le­lim, ha­yat­tan ka­ça­lım, mil­let­le ve so­run­lar­la uğ­raş­ma­ya­lım, sı­kın­tı­lı iş­le­re bu­laş­ma­ya­lım” di­ye­bi­lir.
 
Ön­ce şu­nu ha­tır­la­ta­lım ki, İs­lâm di­ni ilâç­tır, bu ilâ­cın bü­tün has­ta­la­ra ulaş­tı­rıl­ma gö­re­vi var­dır. Or­ta­lık fit­ne, yı­kım, fe­sat ve ke­sat için­de ise, mi­mar­la­rın mey­da­na çık­ma­sı ge­re­kir. Halk­tan ka­çan kim­se hal­ka na­sıl fay­da ve­re­cek? Yü­ce Al­lah, bü­tün pey­gam­ber­le­ri­ni kü­für ve in­kâr için­de­ki hal­kın içi­ne gön­der­miş, on­la­rın der­di­ne böy­le ilâç sun­muş­tur. Onun için Pey­gam­ber Efen­di­miz (s.a.v) şöy­le bu­yur­muş­tur:
 
“İn­san­la­rın en ha­yır­lı­sı in­san­la­ra en men­fa­at­li ola­nı­dır.” (Ebû Ya‘lâ, el-Müs­ned, 6/65; Hey­se­mî, Mec­mau’z-Ze­vâ­id, 8/191; Bey­ha­kî, Şu­abü’l-İmân, nr. 7658; Süyû­tî, Câ­miu’s-Sa­gîr, nr. 4044; Ac­lû­nî, Keş­fü’l-Ha­fâ, nr.1252)
 
Ta­bii ki rad­yo­nun içe­ri­ği ve su­nu­mu nok­ta­sın­da ha­ki­ka­ten ek­sik ta­raf­la­rı var­dır, bun­lar hep ola­cak­tır, ama ar­ka­daş­lar gay­ret edi­yor, gü­ze­le ve mü­kem­me­li­ye­te ko­şu­yor­lar, in­şal­lah mü­kem­me­li­ye­te hep ko­şa­cak­lar­dır.
 
Bun­dan baş­ka hiz­met alan­la­rı da var­dır. Bir te­bes­sü­mü­nüz­le de ol­sa bu fa­ali­yet­le­re kat­kı­da bu­lun­ma­nı­zı is­ti­yo­ruz. Bu mad­di bir kat­kı de­ğil­dir, kim­se­den hiç­bir za­man mad­dî bir kat­kı is­te­mi­yo­ruz. Mâ­ne­vî kat­kı­nız ge­rek­li­dir, o da sev­gi ile gü­len yü­zü­nüz, du­anız, iyi iş­le­re rı­zâ gös­te­re­rek ka­tıl­ma­nız­dır.
 
Bi­raz ev­vel söy­le­di­ğim gi­bi he­pi­niz bi­rer mü­fet­tiş olun, çün­kü hep yan­lış­la­rın için­de ya­şı­yo­ruz. İçin­de bu­lun­du­ğu­muz yan­lış­lar­dan bi­ri­ni bu se­ne, di­ğe­ri­ni ikin­ci se­ne, bir di­ğe­ri­ni üçün­cü se­ne dü­zel­tir­sek, in­şal­lah so­nuç­ta hep­si dü­ze­lir, her­ke­se fay­da­lı bir ha­le ge­li­riz.
 
Se­mer­kand’ın bu tür fa­ali­yet­le­ri­ne mu­hak­kak su­ret­le kat­kı ya­pa­lım, bi­raz ev­vel söy­le­di­ğim gi­bi gö­nül kat­kı­sı ol­sun. Çı­kan eser­le­ri oku­mak, din­le­mek, ya­pı­cı eleş­ti­ri­ler­de bu­lun­mak su­re­tiy­le bu hiz­met­le­ri sa­hip­le­ne­lim.
 
Ama hiç kim­se­den mad­dî kat­kı is­te­mi­yo­ruz.
 
İn­sa­nız, ha­ta et­miş ola­bi­li­riz, unut­ka­nız, unu­ta­bi­li­riz, ku­sur da ede­bi­li­riz; ama bir­bi­ri­mi­zi kont­rol et­ti­ği­miz, bir­bi­ri­mi­ze des­tek ver­di­ği­miz müd­det­çe, Al­lah’ın ipi­ne be­ra­ber sa­rıl­dık­ça, bir­bi­ri­mi­ze bir du­va­rın tuğ­la­la­rı gi­bi bağ­lan­dık­ça, Al­lah’ın iz­niy­le bu iş­ler doğ­ru gi­de­cek­tir, eğer doğ­ru git­mi­yor­sa bu he­pi­mi­zin ha­ta­sı­dır. Onun için tek gö­re­vi­miz var­dır, doğ­ru­nun pe­şin­de koş­mak.
 
Al­lah Te­âlâ bi­ze akıl ver­miş, şa­yet akıl ol­ma­sa ilim ol­maz, ilim ol­ma­sa amel ol­maz, amel ol­ma­sa kul­luk ol­maz, kul­luk ol­ma­sa var­lı­ğı­mı­zın bir mâ­na­sı ol­maz; onun için ak­lı­mı­zı kul­la­na­ca­ğız.
 
Şeyh Fet­hul­lah haz­ret­le­ri­nin bir soh­be­ti var, şöy­le bu­yur­muş:
 
“İn­san­lar üçe ay­rı­lır; bi­rin­ci­si akıl­lı in­san, ikin­ci­si ya­rım akıl­lı in­san, üçün­cü­sü de de­li in­san­dır. Akıl­lı in­san hem dün­ya­sı­na hem âhi­re­ti­ne ça­lı­şan in­san­dır. Ya­rım akıl­lı in­san ya sa­de­ce dün­ya­sı­na ça­lı­şır ya da sa­de­ce âhi­re­ti­ne ça­lı­şır. Bir de de­li in­san­lar var­dır; on­lar ne dün­ya­ya ça­lı­şır ne de âhi­re­te ça­lı­şır.”
 
Bi­zim gö­re­vi­miz akıl­lı ol­mak­tır, hem dün­ya­mı­za hem de âhi­re­ti­mi­ze ça­lı­şa­ca­ğız, dün­ya­mı­zı âhi­re­ti­mi­ze hiz­met et­ti­re­ce­ğiz.
 
Gav­sı­mı­zın bir soh­be­ti var; şöy­le bu­yu­rur: “Dün­ya­da na­sıl pa­ra ge­çer­li ise ahi­ret­te de pa­ra ge­çer­li­dir. Dün­ya­nın pa­ra­sı al­tın, gü­müş, kâ­ğıt­tır; âhi­re­tin pa­ra­sı ise sâ­lih amel­dir. Onun için her ne­fe­si­mi­zi ken­di­mi­ze ga­ni­met bi­le­rek, bu iki dün­ya­mı­zın iş­le­ri­ni de be­ra­ber gö­tür­mek zo­run­da­yız.”
 
Gavs-ı Kas­re­vî Sey­yid Ab­dül­ha­kim haz­ret­le­ri bir soh­be­tin­de şöy­le bu­yur­muş­tur:
 
“Ahi­re­tin er­ke­ği dün­ya­nın da er­ke­ği­dir.”
 
Ya­ni âhi­ret iş­le­ri­ni iyi ya­pan kim­se, dün­ya iş­le­ri­ni de iyi ya­par, iki­si­nin de hak­kı­nı ve­rir. İn­san iki­si­ni be­ra­ber gö­tü­rü­yor­sa en gü­ze­li ve doğ­ru­su bu­dur. Onun için bi­zim işi­miz iki­si­ni de be­ra­ber gö­tür­mek­tir.
 
Men­zi­li men­zel (mes­ken) ya­ni hu­zur­lu ve gü­zel bir mes­ken ya­pan bi­rin­ci­si Kur’an’dır, ikin­ci­si Sün­net­tir, üçün­cü­sü âdap­tır, dör­dün­cü­sü mür­şi­din em­ri­ne ri­ayet­tir, be­şin­ci­si ser­best ti­ca­ret­tir.
 
Ba­zı in­san­lar ti­ca­ret yap­tı­ğı­mız için bi­zi eleş­tir­di, ama bun­la­rın tec­rü­be­si­ni geç­miş­te ya­şa­dı­ğı­mız için bu oyun­la­ra gel­me­dik. Ti­ca­ret yap­ma­yıp in­san­la­rın eli­ne bak­sak da­ha mı iyi olur­du?
 
Eğer ti­ca­re­ti biz yö­ne­ti­yor, eş­ya­yı biz kont­rol edi­yor, ona hâ­kim olu­yor, onu eli­miz­de di­ni­miz için mah­kum edi­yor­sak, bu çok doğ­ru­dur, so­nu ha­yır­dır. Ama mal bi­zi mah­kum edi­yor, üze­ri­mi­ze bi­ni­yor, bi­zi yö­ne­ti­yor­sa iş­te bu fe­lâ­ket­tir.
 
İş­le­ri­mi­zi ti­ca­re­tin ku­ral­la­rı­na uy­gun yü­rüt­me­li­yiz. Mad­de­yi mâ­na için kul­lan­ma­lı, her şe­yin asıl sa­hi­bi­nin yü­ce Al­lah ol­du­ğu­nu unut­ma­ma­lı­yız. Hiz­met­le­ri­mi­zi bu şu­ur için­de ya­par­sak, eli­miz­de­ki dün­ya ma­lı­na ve im­kâ­nı­na şük­ret­miş olu­ruz.
 
Eği­ti­me yö­ne­lik ba­sın ya­yın fa­ali­yet­le­ri­ne çok ih­ti­ya­cı­mız var­dır. Te­le­viz­yon­lar, rad­yo­lar ve di­ğer med­ya ku­ru­luş­la­rı çok kir­len­miş. İs­tis­na­la­rı ol­sa da, is­tis­na­lar ka­ide­yi boz­maz. Bun­la­rı te­mi­ze çe­vir­mek gay­re­tin­de ol­ma­lı­yız. Al­lah mu­vaf­fak eder­se ne mut­lu bi­ze. Eğer mu­vaf­fak eder­se se­va­bı­mız on­dan yet­mi­şe çı­kar, mu­vaf­fak ol­ma­sak da ha­yır üze­re git­ti­ği­miz için bir se­vap ve­re­cek­tir bi­ze in­şal­lah.
 
Onun için akıl­lı ol­ma­lı­yız, ilim, eği­tim yo­lun­da çok gay­ret et­me­li­yiz. Bun­la­rın zor­luk­la­rı var­dır, yan­ma­dan pi­şil­mez, pi­şil­me­den tat ol­maz, tat ol­ma­dan yen­mez.
 
İl­la zor­luk­la­ra kat­la­na­ca­ğız. Bu zor­luk­la­rı çek­mek ta­sav­vu­fun te­mel âdap­la­rın­dan­dır. Bu zor­luk­lar oğ­lu­muz­dan olur, kı­zı­mız­dan olur, ai­le­miz­den olur, kom­şu­muz­dan olur, ama mu­hak­kak ki bu yol­da mâ­ne­vî ni­met­le­re mazhar ola­bil­me­miz için ezi­yet çe­ke­ce­ğiz, ya­na­ca­ğız, tat­la­na­ca­ğız. Mu­si­bet­le­re sab­ret­me hak­kın­da ha­di­s-i şe­rif var­dır. Şöy­le buy­ru­lu­yor:
 
“Sa­bır (dar­lık­tan) kur­tu­lu­şun anah­ta­rı­dır.”
 
Kar­deş­le­rim Al­lah he­pi­niz­den ra­zı ol­sun, vü­cut ya­kın­lı­ğı kalp ya­kın­lı­ğı­dır. Bir­bi­ri­mi­ze yak­la­şa­lım, hem gö­nül ya­kın­lı­ğı ve kay­naş­ma te­min ol­sun hem de bir­bi­ri­mi­zi da­ha ra­hat an­la­ya­bi­le­lim.
 
Yü­ce Al­lah sâ­dât­lar­dan ra­zı ol­sun. İn­şal­lah önü­müz çok gü­zel. Biz­ler sa­de­ce ve sa­de­ce Al­lah’a ina­nı­yo­ruz, O’na gü­ve­ni­yo­ruz, O’nun yo­lun­da gi­den­le­re gü­ve­ni­yo­ruz, pey­gam­ber­le­rin vâ­ris­le­ri­ne ina­nı­yo­ruz, on­la­rın yo­lun­da gi­di­yo­ruz, git­me­ye de gay­ret ede­ce­ğiz. Al­lah he­pi­niz­den ra­zı ol­sun.

Konu Adresi: http://www.dervisler.net/hayat-dengemiz-hizmet-erlerinin-tatli-cilesi-t33650.0.html




Çevrimdışı Kararlı

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 7.047
  • Konu: 1851
  • Derviş: 4252
  • Teşekkür: 30
Yeni: Hayat Dengemiz- Hizmet Erlerinin Tatlı Çilesi
« Cevapla #1 : 05/07/13, 17:26 »
BÜ­YÜK­LE­RİN BİT­ME­YEN Çİ­LE­Sİ
 
Bi­raz ai­le­miz­den bah­set­mek is­ti­yo­rum.
 
Ço­ğu­nuz on beş, yir­mi, otuz yıl­lık sû­fî ola­bi­lir­si­niz, ama ben alt­mış yıl­lık bir ha­ya­tı si­ze an­lat­mak is­ti­yo­rum. Çün­kü es­ki­nin doğ­ru­la­rın­dan ve yan­lış­la­rın­dan ib­ret al­ma­lı­yız. Es­ki­den iyi ve­ya kö­tü ba­zı olay­lar yüz se­ne­de bir te­ker­rür eder der­ler­di. Tek­no­lo­ji ge­liş­tik­çe ha­ta­lar da hız­la ya­yı­lı­yor, doğ­ru­lar da hız­la ya­yı­lı­yor. Geç­mi­şi­mi­zi ken­di­mi­ze ör­nek al­ma­dı­ğı­mız za­man ge­le­ce­ğe doğ­ru git­me­miz müm­kün de­ğil­dir.
 
Bil­vâ­ni­sî de­di­ği­miz üç ta­ne mür­şi­di­miz ak­la ge­lir. Bun­la­rın isim­le­ri­ni ço­ğu­nuz bi­li­yor­su­nuz. Bun­la­rın ilk ak­la ge­le­ni Gavs Sey­yid Ab­dül­ha­kim haz­ret­le­ri­dir.
 
Gavs haz­ret­le­ri­nin ba­ba­sı Sey­yid Mu­ham­med’dir. De­de­si ise Sey­yid Ma‘­rûf’tur.
 
Sey­yid Mu­ham­med’in il­ginç bir ta­le­be­li­ği var. Ba­ba­sı Sey­yid Ma‘­rûf onu Haz­ret‘in med­re­se­si­ne ta­le­be ola­rak ve­rin­ce, “Efen­dim, bu­nun eti, ke­mi­ği, her şe­yi si­zin­dir” de­miş. O za­man Haz­ret Mu­ham­med Di­yâ­ed­din (k.s) ona,
 
“Ma­dem ço­cu­ğu­nu bi­ze ver­din, ar­tık be­nim oğ­lum var de­me, onu unut!” de­miş. O da, “Ta­mam efen­dim” di­ye­rek kö­yü­ne dön­müş. Sey­yid Ma‘rûf ara­da bir Haz­ret’i zi­ya­re­te ge­lin­ce, az öte­de med­re­se­de oku­yan oğ­lu­nu hiç sor­maz ve ya­nı­na git­mez­di. Böy­le­ce ye­di se­ne geç­miş. Oğ­lu oku­muş, bü­yü­müş, ge­liş­miş ve de­ğiş­miş.
 
Bir gün Haz­ret (k.s), Sey­yid Mu­ham­med’e, “Ar­tık git de an­ne ba­ba­nı zi­ya­ret et” bu­yur­muş. O da bir ar­ka­da­şı ile yo­la çık­mış. Kö­ye ya­kın bir ye­re ge­lin­ce, ba­ba­sı Sey­yid Ma‘rûf ile kar­şı­laş­mış­lar. O da baş­ka bir ka­fi­le ile zi­ya­ret­ten ge­li­yor­muş. Bir­bir­le­ri­ni ta­nı­ma­mış­lar. Sey­yid Ma‘rûf on­la­ra, kim ol­duk­la­rı­nı, ne­re­ye git­tik­le­ri­ni so­run­ca, Sey­yid Mu­ham­med, “Ben şu köy­den Sey­yid Ma‘rûf’un oğ­lu­yum, is­mim de Mu­ham­med’dir” de­miş. O za­man Sey­yid Ma‘rûf se­ne­ler ön­ce Haz­ret’e tes­lim et­ti­ği oğ­lu­nu ta­nı­mış, boy­nu­na sa­rı­la­rak ağ­la­mış, “Oğ­lum, ben se­nin ba­ban Ma‘rûf’um” de­miş.
 
Ben­zer bir olay, Gavs haz­ret­le­ri ile de­de­si Sey­yid Ma‘rûf ara­sın­da da geç­miş.
 
Da­ha son­ra Haz­ret Mu­ham­med Di­yâ­ed­din haz­ret­le­ri, Sey­yid Mu­ham­med’e ha­li­fe­lik ver­miş. Sey­yid Mu­ham­med, “Efen­dim, ben bu işe lâ­yık de­ği­lim, si­zin em­ri­niz ol­du­ğu için ka­bul edi­yo­rum, fa­kat bu­nu giz­li tu­tun” di­ye mür­şi­di­ne is­tir­ham­da bu­lu­nup ha­li­fe­li­ği­ni giz­li tut­ma­sı­nı is­te­miş, Haz­ret de giz­li tut­muş­tur. Sey­yid Mu­ham­med, Haz­ret’ten ön­ce ve­fat et­miş­tir. Haz­ret, Sey­yid Mu­ha­ham­med’in ha­li­fe ol­du­ğu­nu kab­ri ba­şın­da ilân ede­rek şöy­le bu­yur­muş:
 
“Al­lah’a ye­min ede­rim ki bu mem­le­ket­te Sey­yid Mu­ham­med Bil­vâ­ni­sî gi­bi kâ­mil bir ve­lî gör­me­dim. Siz­ler onu sa­kın za­ma­nı­mı­zın di­ğer âlim­le­riy­le ka­rış­tır­ma­yın. Siz hiç ken­di­si­ne mür­şid ol­ma hak­kı ve­ril­di­ği hal­de, üs­ta­dı ha­yat­ta ol­du­ğu sü­re için­de bu­nun sak­lan­ma­sı­nı is­te­yen te­va­zu sa­hi­bi bi­ri­ni gör­dü­nüz mü? Ken­di­si, bi­zim ha­li­fe­miz ol­du­ğu hal­de bu mâ­ne­vî de­re­ce­si­nin giz­li kal­ma­sı­nı is­te­di.”
 
Sey­yid Mu­ham­med, Haz­ret’in zi­ya­re­ti­ne Nur­şin’e ge­lip gi­der­ken Gavs haz­ret­le­ri­ni de ya­nın­da gö­tü­rür­dü. Gavs’ın Nur­şin’e üçün­cü ge­li­şin­de, Haz­ret, Sey­yid Mu­ham­med’in ya­nın­da­ki ço­cu­ğun kim ol­du­ğu­nu sor­muş; sû­fî­ler:
 
“Sey­yid Mu­ham­med’in oğ­lu­dur; adı Ab­dül­ha­kim’dir, de­dik­le­rin­de Haz­ret,
 
“Bu ço­cuk, ge­le­cek­te bü­yük bir zat ola­cak­tır” bu­yur­muş.
 
Sey­yid Mu­ham­med ve­fat edin­ce, Sey­yid Ab­dül­ha­kim ile de­de­si Sey­yid Ma‘rûf il­gi­len­di. Oku­mak­la ça­lış­mak ara­sın­da ka­rar ver­mek­te zor­lan­dı­lar. Son­ra ilim ter­cih edil­di. Gavs haz­ret­le­ri ço­cuk de­ne­cek yaş­lar­da üç yıl Si­yâ­nüs’te­ki med­re­se­de te­mel İs­lâ­mî ders­ler al­dı. Fet­hul­lah Ver­kâ­ni­sî haz­ret­le­ri­nin kö­yü Ver­kâ­nis’te iki yıl oku­du, bu ara­da Sey­dâ-i Tâ­hî haz­ret­le­ri­nin ha­li­fe­si Şeyh Ab­dül­kah­hâr haz­ret­le­ri­nin de dik­ka­ti­ni çek­miş ve du­ası­nı al­mış­tır. Nur­şin’de ise tam ye­di yıl İs­lâ­mî ilim­le­ri tah­sil et­ti. Ar­bo’da üç yıl oku­du.
 
İlim tah­sil eder­ken şöy­le gü­zel bir olay ol­muş.
 
Bir gün Haz­ret (k.s) bir kış gü­nü ca­mi­ye git­miş, Gavs haz­ret­le­ri de pe­şin­den git­miş. Gavs haz­ret­le­ri, kar­da gi­der­ken, Haz­ret’in da­ha ön­ce bas­tı­ğı iz­le­ri­ne ba­sa­rak ca­mi­ye git­miş. İçin­den de,
 
“İn­şal­lah ben Haz­ret’in izin­den gi­de­ce­ğim, dün­ya­da izin­den gi­de­yim, bel­ki Al­lah Te­âlâ âhi­ret­te de izin­den ayır­maz bi­zi” di­ye dü­şün­müş.
 
Bu­nun için te­fek­kür çok önem­li, akıl çok önem­li. İn­san ba­zan bir an­lık bir ha­re­ket­le, dav­ra­nış­la, dü­şün­cey­le çok şey­ler ka­za­na­bi­li­yor. Mâ­ne­vi­yat yo­lun­da az bir te­fek­kür­le çok şey ka­za­na­bi­li­riz.
 
Bu şe­kil­de Haz­ret’le Gavs haz­ret­le­ri ca­mi­ye gi­rip ca­mi­de sün­net­le­ri­ni kıl­mış­lar. O ara­da ca­mi­nin ho­ca­sı da gel­miş. Ca­mi­de iki ki­şi gö­rün­ce şa­şır­mış ve Haz­ret’e, “Kur­ban, siz içe­ri­de iki ki­şi­si­niz, dı­şa­rı­da ise bir ayak izi var, bu na­sıl olu­yor?” di­ye sor­muş, Haz­ret de, “Evet, biz iki in­sa­nız, ama yo­lu­muz bir­dir” bu­yur­muş.
 
Gö­rül­dü­ğü gi­bi bu bü­yük in­san­lar da­ha kü­çük iken yol­la­rı­nı tam seç­miş­ler, gi­de­cek­le­ri izi iyi be­lir­le­miş­ler ve o yol­da git­me­ye gay­ret et­miş­ler.
 
Son­ra Gavs Ab­dül­ha­kim haz­ret­le­ri, Haz­ret’in ai­le­si için­de bir ferd gi­bi ol­muş, Haz­ret’e âşık ol­muş, öy­le ki, onun soh­bet­le­ri için oku­ma­yı ter­ket­me­yi bi­le dü­şün­müş, fa­kat izin ve­rilme­miş.
 
Gavs haz­ret­le­ri da­ha son­ra de­ği­şik yer­ler­de oku­muş. O za­man çok fa­kir­lik gör­müş­ler, çok sı­kın­tı çek­miş­ler. İlim­le­ri­ni ve sey­rü sü­lûk­le­ri­ni ta­mam­lar­ken her tür­lü mah­ru­mi­ye­ti ya­şa­mış­lar, fa­kat bu yol­dan hiç vaz­geç­me­miş­ler.
 
Öy­le sı­kın­tı­lar ya­şa­mış­lar ki, Gavs haz­ret­le­ri, “Bir gün Haz­ne’ye gi­der­ken eğer kar­pu­zun ka­bu­ğu ol­ma­say­dı biz su­suz­luk­tan ölür­dük” de­miş­tir. Öy­le ki, yol­da kar­pu­zun ka­bu­ğu­nu bul­muş, sa­de­ce di­li­ni ıs­la­ta­rak bu şe­kil­de ken­di­ni Su­ri­ye’ye at­mış. Mür­şi­di­ne gi­der­ken, ge­ri­de ai­le­si de çok sı­kın­tı çek­miş. On­la­rın gün­lük yi­ye­ce­ği­ni zor kar­şı­lar­mış.
 
Bir de Su­ri­ye yo­lun­da­ki teh­li­ke­le­ri var. Hu­dut­lar­da­ki ma­yın tar­la­la­rı, sal­dı­rı­lar, as­ker kont­ro­lü, ölüm kor­ku­su. Bü­tün bun­la­rı ya­şa­ya­rak bu şe­kil­de yo­lu­na de­vam et­miş.
 
Bu mal bu ka­pı­ya çok zor gel­di, Gavs haz­ret­le­ri, bir soh­be­tin­de, “Bu mâ­ne­vî ma­lı al­dık, in­şal­lah kı­ya­me­te ka­dar bu ocak­ta bu ir­şad de­vam ede­cek, onu kı­ya­me­te ka­dar bı­rak­ma­ya­ca­ğız” bu­yur­muş. Bu­nu ba­bam nak­let­ti.
 
Ba­bam (Gavs-ı Sâ­ni haz­ret­le­ri) şöy­le an­lat­tı:
 
“Ben bu gö­re­ve ge­lin­ce, bir rü­ya gör­düm. Rü­yam­da, ba­şı­mın üze­rin­de bir taht ya­pı­lı­yor­du. Tah­tı ya­pan­la­ra, ‘Bu­nu kim için ya­pı­yor­su­nuz?’ di­ye sor­dum. ‘Hz. Re­sû­lul­lah (s.a.v) için ya­pı­yo­ruz, o ge­lip otu­ra­cak’ de­di­ler. Ben, ‘Ne ka­dar otu­ra­cak?’ di­ye sor­dum. Ba­na, ‘Bu ka­pı­da sün­net-i se­niy­ye­ye uyul­du­ğu sü­re­ce, Hz. Pey­gam­ber ora­da otu­ra­cak’ de­nil­di. Biz de bü­tün gü­cü­müz­le sün­net-i se­niy­ye­ye uya­rak Re­sû­lul­lah Efen­di­miz’in (s.a.v) de­vam­lı ba­şı­mız üs­tün­de otur­ma­sı­na ça­lı­şa­ca­ğız in­şal­lah.”
 
Bu mâ­ne­vî ema­net bu ka­pı­da Kur’an, Sün­net ve âdap­la ka­la­cak­tır. Bu­nun için hep Kur’an’a, Sün­net’e ve yo­lu­mu­zun âdâ­bı­na sa­rıl­ma­mız ge­rek­li­dir. Bu­gü­ne ka­dar böy­le gel­miş­tir. İn­şal­lah bun­dan son­ra da böy­le de­vam ede­cek­tir.
 
Gavs haz­ret­le­ri ve­fat eder­ken ben do­kuz-on yaş­la­rın­day­dım. Ya­şı­mız kü­çük ol­ma­sı­na rağ­men onun il­mi­ni, gü­zel­li­ği­ni ve bü­yük­lü­ğü­nü an­lı­yor­duk. Nor­mal gör­dü­ğü­müz in­san­lar­dan fark­lı bir in­san ol­du­ğu­nu bi­li­yor­duk. Biz o yaş­ta da ken­di­si­nin far­kı­na var­dık el­ham­dü­lil­lah.
 
Şey­tan­lar Ni­çin Boş Dur­maz?
 
Bir gün ba­bam (Gavs-ı Sâ­nî haz­ret­le­ri) şöy­le an­lat­tı:
 
“Ben, bir bay­ram ön­ce­si bi­zim kö­yün ho­ca­sı ile el­bi­se dik­tir­me­ye Bit­lis’e git­tim. Bir dük­kân­da bek­li­yor­duk, ora­nın meş­hur bir ho­ca­sı gel­di. Bi­zim ho­ca­ya, ‘Mer­ha­ba na­sıl­sın, iyi mi­sin?’ di­ye sor­du, ho­cam da, ‘İyi­yiz, Al­lah ra­zı ol­sun’ de­di. O ho­ca, be­ni gös­te­rip, ‘Bu kim­dir?’ di­ye sor­du. Ho­cam da, ‘Şeyh Ab­dül­ha­kim’in oğ­lu­dur’ de­di. O ho­ca ba­na dö­ne­rek, ‘Genç, Al­lah ba­ban­dan ra­zı ol­sun, bü­tün şey­tan­lar Kas­rik’te top­lan­mış’ de­di.
 
Bu sö­ze çok ca­nım sı­kıl­dı, bu ne de­mek ya­ni de­dim, ren­gim at­tı. Be­nim ha­li­min de­ğiş­ti­ği­ni gö­rün­ce, ho­ca, ‘Sö­züm zo­ru­na mı git­ti?’ di­ye sor­du. Ben de, ‘Ta­bii ki zo­ru­ma git­ti’ de­dim, O za­man ho­ca, ‘Ha­şa ben kö­tü mâ­na­da söy­le­me­dim, Al­lah’ın rah­me­ti, sâ­dâ­tın ta­sar­ru­fa­tı ol­du­ğu yer­ler­de şey­tan­lar çok olur, ora­yı sü­rek­li ka­rış­tır­mak­la meş­gul olur. Kas­rik de Al­lah’ın rah­me­ti­nin bol in­di­ği, in­san­la­rın ter­bi­ye edil­di­ği bir yer­dir; böy­le ol­du­ğu için şey­tan­lar ora­ya ge­len­le­rin yol­la­rı­nı kes­mek, kalp­le­ri­ni çel­mek için çok çır­pı­nır­lar’ de­di.”
 
Ta­bii ki mik­rop var­sa ber­ta­raf ede­cek an­ti mik­rop da var, ze­hir var­sa an­ti ze­hir de var, tıp­ta da bu bi­li­ni­yor. Bir yer­de in­san­lar Kur’an’a, Sün­net’e, âdâ­ba sa­rıl­dı­ğı za­man şey­tan ze­lil olur, bü­yük zin­cir­ler­le bağ­la­nır. An­cak Kur’an, Sün­net ve âdap ko­nu­sun­da bir ek­sik­lik olur­sa, şey­tan ge­lir, in­san­la­rı ken­di­ne bağ­lar ve on­dan son­ra çe­ker baş­ka ye­re gö­tü­rür.
 
Gav­sı­mız bir soh­be­tin­de şöy­le bu­yur­du: “Gü­nü­müz­de cin­nî şey­tan­la­ra ge­rek yok, ço­ğu in­san­lar şey­tan gi­bi ol­muş­tur.”
 
Şey­tan ta­bii ki mü­ba­rek yer­le­ri ge­zi­yor. En azın­dan kal­be ves­ve­se ve­ri­yor, hiç boş dur­mu­yor. İn­san gü­nah için­de iken şey­tan ona ge­lip bir ves­ve­se ver­mez, ak­si­ne o kö­tü işi ken­di­si­ne gü­zel ve ge­rek­liy­miş gi­bi gös­te­rir, ama ne za­man töv­be et­me­ye, sâ­dât­la­ra git­me­ye ni­yet et­se ni­ye­ti­ni boz­mak is­ter, kal­bi­ni ka­rış­tı­rır, yö­nü­nü ken­di ta­ra­fı­na çe­vir­mek için çır­pı­nır. Şey­tan yü­ce Al­lah’tan bu­nun için izin al­mış­tır. On­dan kur­tul­ma­nın tek yo­lu yü­ce Al­lah’ın ki­ta­bı, Hz. Pey­gam­ber’in sün­ne­ti ve ulu sâ­dât­la­rın âdap­la­rı­dır. Akıl ve ken­di ted­bi­ri­miz­le şey­ta­na ga­lip gel­mek müm­kün de­ğil­dir.
 
Sa­dık Olan Mür­şi­di ile Ka­lır
 
Gavs haz­ret­le­ri­nin za­ma­nın­da­ki ba­zı şeyh­ler, ona ha­ber gön­de­re­rek, “Sen bi­zim sû­fî­le­ri­mi­zi eli­miz­den alı­yor­sun” di­ye şi­kâ­yet­te bu­lun­muş­lar, Gavs haz­ret­le­ri de, “Me­rak et­me­yin, si­zin hiç­bir sû­fî­niz bu­ra­ya gel­mez” de­miş.
 
Bu­nun mâ­na­sı şu­dur: Eğer on­lar ger­çek mâ­na­da si­zin sû­fî­le­ri­niz ise bu­ra­ya gel­me­me­li­dir, gel­mez­ler. Bu­ra­ya ge­len de za­ten siz­den kop­muş­tur, o ar­tık bi­zim sû­fî­miz­dir.
 
Asıl iş yü­ce Al­lah’a dön­mek­tir. Ona ma­ni olan her şey fit­ne­dir, za­rar­dır. Şey­tan hiç dur­maz, ora­dan de­ner, bu­ra­dan de­ner, in­sa­nı bir şe­kil­de al­dat­mak is­ter. Yü­ce Al­lah,
 
“Bi­li­niz ki mal­la­rı­nız ve ço­cuk­la­rı­nız bi­rer im­ti­han se­be­bi­dir”(En­fâl 8/28) bu­yur­muş­tur. Bu­nu şöy­le an­la­ma­mız ge­re­kir: Eğer ma­lı­nız si­zin hay­ra yö­nel­me­ni­zi en­gel­li­yor­sa, ço­cuk­la­rı­nız ilâ­hî mu­hab­be­tin önü­ne ge­çi­yor­sa, on­lar si­zin için ha­yır de­ğil ha­ki­ka­ten düş­man­dır. An­cak ma­lı­nız ve ev­lâ­dı­nız, yü­ce Al­lah’a ya­kın­lı­ğı­nı­zı ve hay­rı­nı­zı ar­tı­rı­yor­sa dost­tur.
 
Gavs haz­ret­le­ri­nin za­ma­nın­da ba­zı olay­lar ol­du. Ev­lat ve ai­le için­de im­ti­han­lar ya­şan­dı. Bu her za­man­da olur. Yü­ce Al­lah’ın ka­nu­nu böy­le­dir. İn­san en ya­kın­la­rıy­la im­ti­han edi­lir. Bu im­ti­han­la­rın bi­rin­ci he­de­fi, sâ­lih­le­re ma­kam ka­zan­dır­mak­tır, on­la­rın gü­zel ah­lâ­kı­nı or­ta­ya çı­kar­mak­tır. Di­ğer bir hik­me­ti de, kul­la­rın için­de­ki­ni or­ta­ya çı­kar­mak­tır. İyi­yi kö­tü­den, ha­li­si sa­kat­tan ayır­mak­tır. En önem­li­si, ku­la has­ta­lı­ğı­nı gös­te­rip töv­be­si­ne im­kân ver­mek­tir. Der­di Al­lah olan kim­se her hal­de Al­lah’ı arar.
 
Geç­miş­te ya­şa­nan­lar üze­ri­ne Gavs haz­ret­le­ri çok üzül­dü; o ka­dar ki bir gün Kas­rik’te bir te­pe­nin üze­rin­de sa­rı­ğı­nı çı­kart­tı, ter­si­ne çe­vir­di, ba­şı açık bir şe­kil­de şöy­le dua et­ti:
 
“Yâ rab­bi, kim ev­lât­la­rı­mın ara­sı­na fit­ne ko­yar­sa kı­ya­met­te Re­sûl-i Ek­rem Efen­di­mi­z’in hu­zu­run­da on­dan da­va­cı­yım!”
 
Bu­ra­dan ala­ca­ğı­mız ib­ret, bu fit­ne­le­re ve­si­le ol­ma­mak­tır. Bu fit­ne­le­re ve­si­le ol­ma­ma­mız için Kur’an, Sün­net ve mür­şi­din emir­le­ri­ne uy­mak zo­run­da­yız.
 
Bu ka­pı­da, ai­le­den bi­ri ol­sun, sû­fî ol­sun, ni­ye­ti Al­lah rı­zâ­sı olup sâ­dât­la­rın yo­lu­na, âdap ve işa­ret­le­ri­ne sa­mi­mi ola­rak uyan kim­se za­rar et­mez, ha­yır­dan mah­rum ol­maz, aya­ğı kay­maz, üzül­mez, ken­di ba­şı­na ter­ke­dil­mez. Ama kim, nef­siy­le ha­re­ket eder, sâ­dât­la­rın mu­ra­dı­nın ter­si­ne gi­der­se, ken­di­si­ne gö­re “iyi ni­yet­li­yim, yap­tı­ğı­mı ha­yır için ya­pı­yo­rum” de­se de onun işi hay­ra çık­maz, kâ­rı za­ra­rı­nı kur­tar­maz. O kim­se Al­lah ka­tın­da ken­di­ni sa­vu­na­cak bir de­lil de bu­la­maz.
 
Ba­şın­da­ki ima­ma, mür­şi­de mu­ha­le­fet et­me­nin ne ka­dar acı so­nuç­lar ver­di­ği­ni Hz. Pey­gam­ber Efen­di­miz (s.a.v) açık bir şe­kil­de be­lirt­miş ve bü­tün üm­me­ti­ni bun­dan sa­kın­dır­mış­tır.
 
Sâ­dât­lar, nef­si için bir şey em­ret­mez­ler. On­la­rı hak­sız ye­re üzen kim­se yü­ce Al­lah’ı na­sıl mem­nun ede­cek­tir? Bun­dan sa­kın­ma­lı ve böy­le bir im­ti­ha­na dü­şen kim­se sa­mi­mi ola­rak töv­be et­me­li­dir.
 
Gavs haz­ret­le­ri bir soh­be­tin­de, “Her­kes ken­di yap­tı­ğı amel­den so­rum­lu­dur” bu­yur­muş. Biz Gavs’­la­rın, Sey­da’nın yo­lun­da git­mek is­ti­yo­ruz, biz on­la­rın sû­fî­si ol­mak is­ti­yo­ruz. Bun­da da an­cak mür­şid-i kâ­mi­le bağ­lı­lık­la mu­vaf­fak olu­nur. Biz, kâ­mil mür­şid­le­rin yap­tı­ğı amel­le­ri yap­mak is­ti­yo­ruz.
 
Eğer ölüm kor­ku­su in­sa­nı iba­de­te yö­nelt­mi­yor­sa, o kor­ku ah­mak­lık­tan baş­ka bir şey de­ğil­dir. Çün­kü bu dün­ya­da bu­gü­ne ka­dar hiç kim­se sağ kal­ma­mış­tır, bin se­ne ya­şa­yan var, ön­ce­ki ba­zı üm­met­ler­de bin se­ne­den faz­la ya­şa­yan­lar var. Ölü­mü bi­zim için Al­lah’a kul­luk ve dost­luk se­be­bi ola­rak an­la­ma­mız lâ­zım, ölüm­den kor­ku­muz ame­li­mi­zin az olu­şun­dan ol­ma­lı, öle­ce­ği­miz­den ol­ma­ma­lı­dır.
 
Sey­da haz­ret­le­ri­nin (k.s) bir sö­zü var­dır: “Kim Şah-ı Nak­şi­bend’in ame­li­ni ya­par­sa Şah-ı Nak­şi­bend gi­bi olur. Kim de şey­ta­nın ame­li­ni ya­par­sa şey­tan olur.”
 
 
 
Al­lah Yo­lun­da Kin ve Fit­ne Ha­ram­dır
 
Gavs-ı Bil­vâ­ni­sî haz­ret­le­ri şöy­le bu­yur­du: “Keş­ke her köy­de, her ka­sa­ba­da Şah-ı Haz­ne’nin bir ha­li­fe­si ol­say­dı da üm­me­t-i Mu­ham­med’in hi­da­ye­ti­ne ve­si­le ol­say­dı.”
 
Bu bü­yük­le­rin tek der­di, İs­lâm’ın ya­yıl­ma­sı ve in­san­la­rın ter­bi­ye­si­dir. Onu hak­kı ile kim ta­şır ve tem­sil eder­se ona ha­yır dua eder­ler. Mür­şid­lik, dün­ya sal­ta­na­tı ve ma­ka­mı gi­bi de­ğil­dir. Kâ­mil mür­şid­ler, bü­tün in­san­la­rın kâ­mil ol­ma­sı­nı, yü­ce Al­lah’a en ile­ri de­re­ce­de kul­luk yap­ma­sı­nı is­ter­ler. Ger­çek mür­şid mür­şi­de ha­set et­mez, ve­lî ve­lî­yi kıs­kan­maz, müt­ta­ki müt­ta­ki­den ra­hat­sız ol­maz, zi­kir eh­li zikr eh­li­ne kin güt­mez, cö­mert cö­mer­de yan bak­maz. Ve­lî­lik ah­lâ­kı bu­dur. Bun­dan baş­ka­sı ve­lî­lik de­ğil de­li­lik­tir.
 
Fit­ne çok teh­li­ke­li bir şey­dir, he­le böy­le fit­ne­ler Gavs gi­bi bü­yük zat­la­rın adı ve yo­lu kul­la­nı­la­rak çı­ka­rı­lı­yor­sa, çok teh­li­ke­li­dir. Kur’ân-ı Ke­rîm­’de,
 
“Fit­ne çı­kar­mak adam öl­dür­mek­ten da­ha kö­tü­dür” (Ba­ka­ra 2/191)buy­rul­muş­tur. Bu, ba­si­te alı­na­cak ko­lay bir me­se­le de­ğil­dir.
 
Eğer bi­zim ha­ta­mız var­sa -ki ola­bi­lir- o ha­ta­mı­zı gö­ren­ler dost­lu­ğun ge­re­ği ola­rak bi­ze ge­lip söy­le­sin­ler. Be­nim asıl dos­tum ve tek kas­tım Gav­sım’­dır; Gavs-ı Sâ­ni’dir. Be­nim on­dan baş­ka ger­çek dos­tum yok­tur. Ben an­cak ona dost ol­ma­ya ça­lı­şı­yo­rum. Si­zin­le olu­şum onun için­dir. Siz­de bir yan­lış­lık gö­rür­sem, siz o yan­lış­ta ıs­rar eder­se­niz si­ze söy­le­rim. Gav­sı­m var­ken ben si­zi öl­çü al­mam. Si­zin için ken­di­mi boz­mam.
 
 
 
Çi­le ile Tat­la­nan Dost­lar
 
Gavs-ı Bil­vâ­ni­sî haz­ret­le­ri ve­fat et­tik­ten son­ra Sey­da haz­ret­le­ri ir­şad gö­re­vi­ni üst­len­di. Sey­da haz­ret­le­ri ha­ki­ka­ten bir­çok zor­luk­lar çek­ti. Gavs haz­ret­le­ri 1972’de ve­fat et­ti. On­dan son­ra ir­şad pos­tu­na otu­ran Sey­da haz­ret­le­ri bu ta­rih­ten 1978’e ka­dar ge­çen yıl­lar içe­ri­sin­de sû­fî­le­ri bir arada tutmak ve ir­şad hal­ka­sı­nı ge­niş­let­mek için çok ezi­yet çek­ti. O za­man Gavs’tan ay­rı­lan ha­li­fe­ler, ve­kil­ler hep­si Sey­da’ya kar­şı bir­leş­ti­ler, Sey­da haz­ret­le­ri­nin ya­nın­da bir ha­li­fe bi­le kal­ma­dı. Ki­mi men­fa­ati için ses çı­kar­ma­dı, ki­mi cep­he al­dı. Ama Sey­da haz­ret­le­ri is­ti­ka­met­ten hiç ay­rıl­ma­dı. El­ham­dü­lil­lah, bi­ri­ ha­riç, bü­tün kar­deş­le­ri ken­di­siy­le be­ra­ber ol­du.
 
Sey­da haz­ret­le­ri­nin en ra­hat dö­ne­mi 1978’den son­ra­ki iki üç se­ne ol­du. 1980 ih­ti­lâ­lin­de de bi­raz ra­hat et­ti, bir se­ne bir bu­çuk se­ne, ama te­dir­gin­lik var­dı. 1983’ten son­ra da he­pi­ni­zin bil­di­ği gi­bi Gök­çe­ada’ya gö­tü­rül­dü.
 
Sey­da haz­ret­le­ri ha­ya­tın­da çok sı­kın­tı­lar çek­ti, ge­rek ai­le içi ge­rek ai­le dı­şı çok şe­ye sab­ret­ti, in­san­la­rı ida­re et­ti, çi­le­le­re gö­ğüs ger­di. Se­bep­siz ye­re mah­ke­me­le­re gö­tü­rül­dü, ze­hir­li iğ­ne ile su­ikast ya­pıl­mak is­ten­di. Ay­rın­tı­lı an­lat­ma­ya lü­zum yok. Ne­ti­ce­de Sey­da haz­ret­le­ri yan­dı, piş­ti, tat ol­du. Her­kes o ta­da koş­tu. Bu mâ­ne­vî gü­zel­lik, ir­şad ve in­ki­şaf öy­le ken­di­li­ğin­den ol­ma­dı.
 
Hiç­bir şey ken­di­li­ğin­den ol­mu­yor, her şey emek is­ti­yor, gay­ret is­ti­yor, ça­lış­mak is­ti­yor. Al­lah yo­lu­nun ka­nu­nu bu. İlâ­hî sev­gi sa­da­kat ve sa­bır­la bu­lu­nup ko­ru­nu­yor. Bü­tün pey­gam­ber­ler ve ve­lî­ler çi­le yo­lun­dan yü­rü­müş­ler.
 
Bir mür­şi­de he­pi­miz ilk git­ti­ği­miz za­man ter­te­miz ol­ma­mız için töv­be edi­yo­ruz. Ha­dis­te şu müj­de ve­ril­miş­tir:
 
“Ger­çek­ten gü­nah­la­rın­dan töv­be eden kim­se, hiç gü­nah iş­le­me­miş kim­se gi­bi­dir.” (İbn Mâce, Zühd, 30; Bey­ha­kî, Şu­abü’l-İmân, nr. 7178; Hey­se­mî, Mec­mau’z-Ze­vâ­id, 10/200; Mün­zi­rî, et-Ter­gîb ve’t-Ter­hîb, nr. 4604)

İş­te sa­mi­mi ola­rak töv­be eden kim­se ilk ola­rak bü­tün gü­nah­lar­dan şöy­le bir te­miz­le­ni­yor. Se­kiz şar­tı ye­ri­ne ge­ti­ri­yo­ruz, kal­bi­miz­den baş­la­ya­rak vü­cu­du­mu­zun içi­ni ve dı­şı­nı gü­zel­ce te­miz­li­yo­ruz. Bu­nun de­va­mı için gı­da lâ­zım. Bi­raz iler­le­men ge­re­ki­yor, ön­ce na­zar ve­ri­yor­lar, on­dan son­ra zi­kir ve­ri­yor­lar. Bi­raz da­ha iler­le­men ge­re­ki­yor, hat­me ve hiz­met ve­ri­yor­lar. Bi­raz da­ha iler­le­men ge­re­ki­yor, tec­rü­be ve­ri­yor­lar. Bi­raz da­ha iler­le­men ge­re­ki­yor, ya­kı­yor­lar. Bi­raz da­ha iler­le­men ge­re­ki­yor, tat ve­ri­yor­lar; tat ve­rin­ce de za­ten ye­nil­me­me­si müm­kün de­ğil­dir.
 
Kı­sa­ca­sı Sey­yid Mu­ham­med Râ­şid haz­ret­le­ri ay­nı bu şe­kil­de töv­be et­ti. Gav­sı­mız ve­fat edin­ce­ye ka­dar hiç­bir şe­ye bak­ma­dan an­lat­tı­ğı­mız şe­kil­de yo­lu­na de­vam et­ti. Öl­çü­sü Kur’an, Sün­net, âdap ve mür­şi­din em­ri ol­du.
 
Sey­yid Ab­dül­bâ­ki haz­ret­le­ri­ne ge­lin­ce; ben gör­me­dim kü­çük­tüm o za­man, an­nem­den duy­du­ğu­ma gö­re an­la­tı­yo­rum. Ba­bam Sey­da’ya he­men in­ti­sap et­ti, çek­ti­ği ders­le­ri de Sey­da’ya ar­ze­de­rek, “Kur­ban, bu­yu­run, doğ­ruy­sa yan­lış­sa amel ola­rak bun­la­rı ya­pı­yor­dum. Bun­dan son­ra siz na­sıl em­re­der­se­niz öy­le ya­pa­ca­ğım” de­miş. Sey­da haz­ret­le­ri ba­ba­mı ye­ni­den der­se baş­lat­mış.
 
Gav­sı­mız mür­şi­di­ne ilk ön­ce kal­bi­ni ver­di, son­ra kal­be bağ­lı bü­tün âza­la­rı­nı ver­di, son­ra bü­tün var­lı­ğı­nı ver­di, önün­de boy­nu­nu bük­tü, nef­si­ni onun ayak­la­rı al­tı­na ser­di, nef­sin üze­ri­ne Sey­da’nın sa­adet sa­çan nur­lu aya­ğı­nı bas­tır­dı. On­dan son­ra da âle­me gavs ve rah­met ol­du.
 
Kar­deş­le­rim, ter­bi­ye­de ve ke­ma­le er­me­de yol ve usul bu­dur. Her­kes bu yol­da yü­rü­me­li­dir. Ha­yır bun­da­dır. Ne­fis ve ben­lik ile hiç kim­se kâ­mil ola­maz. Ön­ce­ki ta­rih­ler­de ol­ma­mış, bun­dan son­ra da ol­maz. Yü­ce Al­lah’ın di­ni, yo­lu ve usu­lü de­ğiş­mez.
 
 
 




Çevrimdışı Kararlı

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 7.047
  • Konu: 1851
  • Derviş: 4252
  • Teşekkür: 30
Yeni: Hayat Dengemiz- Hizmet Erlerinin Tatlı Çilesi
« Cevapla #2 : 05/07/13, 17:27 »

Bu Yol Sa­da­kat Yo­lu­dur
 
Gavs haz­ret­le­ri, bi­ze Şah-ı Nak­şi­ben­d’in (k.s) bir soh­be­ti­ni şöy­le an­lat­tı:
 
Şah-ı Nak­şi­bend ilk ta­le­be­lik yıl­la­rın­da ken­di ha­lin­de ha­lim se­lim bir in­san­dı. O za­man ce­ma­at­te­ki in­san­la­rın hep­si on­dan ra­hat­sız ol­ma­ya baş­la­dı. Bir müd­det son­ra ha­li­fe­ler de hep onun aley­hi­ne geç­ti­ler. Şah-ı Nak­şi­bend’i, Sey­yid Emîr Kü­lâl’e şi­kâ­yet et­ti­ler. Sey­yid Emîr Kü­lâl, in­ce bir hik­me­ti or­ta­ya çı­kar­mak için onu kov­du.
 
O da mür­şi­di­min em­ri­dir di­ye git­ti. O köy­den ay­rı­lır­ken ar­ka­sın­dan ço­luk ço­cuk kim var­sa taş­la­dı­lar. Köy­den ay­rıl­dı ve iki üç sa­at uzak­laş­tı. Bu ara­da bir ço­ba­na rast­la­dı. Sü­rü­nün ya­nın­da bir de kö­pek var­dı. Kö­pek ne huy­suz­luk yap­tı ise ço­ban ona taş atıp ko­vu­yor­du. Şah-ı Nak­şi­bend yo­ru­lup otur­du­ğu yer­den, ço­ban ile kö­pe­ği­n ha­li­ni sey­ret­ti. Ço­ban te­pe­nin ar­ka­sı­na ge­çip gö­rün­mez olun­ca, kö­pek tek­rar pe­şi­ne ko­şu­yor­du. Hay­van, açık­tan ço­ba­nın ya­nı­na git­me­ye kor­ku­yor­du, fa­kat on­dan da ay­rıl­mı­yor­du. Ço­ban göz­den kay­bol­duk­ça kö­pek pe­şin­den gi­di­yor, o kay­bol­duk­ça kö­pek gi­di­yor, ne­ti­ce­de kö­ye gi­ri­yor­lar. Kö­pek de ken­di­ni far­ket­tir­me­den ço­ban­la be­ra­ber kö­ye gi­ri­yor. Şah-ı Nak­şi­bend on­la­rı sey­ret­tik­ten son­ra dü­şün­dü, olay­dan ib­ret al­dı ve ken­di ken­di­ne,
 
“Ben bu kö­pek ka­dar da ola­ma­dım. Ner­de kal­dı mür­şi­di­me bağ­lı­lı­ğım, mu­hab­be­tim. Mür­şi­dim be­ni kov­du, köy­lü­ler ba­na taş at­tı di­ye he­men yol­la­ra düş­tüm. Ben ne­yin pe­şin­de­yim? Be­nim yap­tı­ğım iş doğ­ru de­ğil. Ben ge­ri dö­nü­yo­rum” de­di ve dön­dü. Ge­ce ka­ran­lı­ğın­da mür­şi­di­nin kö­yü­ne gir­di.
 
Sey­yid Emîr Kü­lâl haz­ret­le­ri­nin ka­pı­sı­nın eşi­ği­ne boy­nu­nu uza­tıp ye­re koy­du. Ka­pı­nın ağ­zı­na uzan­dı. Sey­yid Emîr Kü­lâl haz­ret­le­ri sa­bah na­ma­zın­a ca­mi­ye gi­der­ken aya­ğı­na bir şey ta­kıl­dı; üze­ri­ne bas­tı, aya­ğı ile o şe­yi sil­ke­le­di, bak­tı ki bir in­san. Ka­ran­lık­ta ona ses­le­ne­rek, “Kalk, kim­sin” di­ye di­ye onu dürt­tü. O da, “Kö­pe­ğin Ba­hâ­ed­din kur­ban!” di­ye ce­vap ver­di.
 
Sey­yid Emîr Kü­lâl, onun sey­yid­lik ve ilim kib­ri­ni kı­rıp nef­si­ni ayak­lar al­tı­na al­ma­sın­dan çok hoş­lan­dı, “Aya­ğa kalk” di­ye­rek onu aya­ğa kal­dır­dı, iki ka­şı­nın ara­sın­dan öp­tü ve “Şeyh­lik ba­na, sû­fî­lik de sa­na he­lâl ol­sun” de­di.
 
Hiç kim­se ba­ha­ne­le­re ya­pış­ma­sın. Bu yol Ebû Be­kir-i Sıd­dîk’ın yo­lu­dur. Nak­şi­ben­dî yo­lu­nun te­me­li sa­da­kat­tir. Kim ben Nak­şi­ben­dî’yim di­yor­sa için­de bu sa­da­kat ol­ma­sı lâ­zım­dır, yok­sa bo­şa kü­rek çek­miş olur. Ne­re­ye gi­der­se­niz gi­din eli­niz­den bu sa­da­ka­ti bı­rak­ma­yın.
 
Biz de bu yol­da de­vam et­mek is­ti­yor­sak -ki et­mek is­ti­yo­ruz- o hal­de bü­tün gay­ret­le­ri­mi­zin o yön­de ol­ma­sı lâ­zım­dır. Kur’an’dan, Sün­net­’ten, âdap­tan ay­rıl­ma­ma­mız lâ­zım. Mür­şi­din emir­le­ri­ne tâ­bi ol­ma­mız lâ­zım ki on­lar­dan bir şey is­te­me hak­kı­mız ol­sun. İn­şal­lah biz­ler o du­ru­ma ge­lir­sek bir şey is­te­me ge­re­ği de kal­maz. Biz sû­fî­lik gö­re­vi­mi­zi ya­pın­ca, on­lar mür­şid­lik gö­re­vi­ni yap­maz mı? Mu­hak­kak ya­pa­cak­tır. Sâ­dât­lar çok şe­ref­li ve bü­yük in­san­lar­dır. Mert­tir­ler, ve­fa sa­hi­bi­dir­ler, cö­mert­tir­ler, ik­ram ve ih­san­dan hoş­la­nır­lar. Ye­ter ki biz on­la­ra lâ­yık ol­ma­ya ça­lı­şa­lım.
 
Rab­bü’l-âle­min, Hz. Mu­ham­med Efen­di­mi­z’e (s.a.v) şöy­le bu­yur­du:
 
“Yâ Mu­ham­med, sen hak­kı teb­liğ et.”(Mâ­ide 5/67)
 
“Sen her is­te­di­ği­ni hi­da­ye­te ulaş­tır­amaz­sın (ya­ni se­nin kalp­ler­de hi­da­yet ya­rat­ma gö­re­vin yok), fa­kat Al­lah di­le­di­ği­ni hi­da­ye­te ulaş­tı­rır (Ya­ni hi­da­yet be­nim elim­de­dir).” (Ka­sas 28/56)
 
Bi­zim gö­re­vi­miz teb­liğ­dir. Fit­ne yap­ma­ya­ca­ğız.
 
Sey­da haz­ret­le­ri (rah.) ve­fat et­ti­ği za­man, ba­bam (Gavs-ı Sâ­ni haz­ret­le­ri) bü­tün ha­li­fe­le­ri ça­ğır­dı, hiç­bir ta­rih­te bu ya­pıl­ma­mış. On­la­ra şöy­le de­di:
 
“Ben si­ze ir­şad iz­ni ve­ri­yo­rum, gi­din üm­met-i Mu­ham­me­d’i ir­şad edin. Sey­da haz­ret­le­ri­nin si­zin üze­rin­de çok eme­ği var, si­ze çok emek ver­miş­tir. Gi­din üm­met-i Mu­ham­med’in hi­da­ye­ti­ne ve­si­le olun, siz­den tek ri­cam Kur’an, Sün­net ve âdap­tan ay­rıl­ma­yın. Bir de si­ze ge­len sû­fî­le­re söy­le­yin, Men­zi­l’e bi­zim zi­ya­re­ti­mi­ze gel­me­sin­ler, biz­den si­ze ge­len­le­re de, ‘Bi­zim zi­ya­re­ti­mi­ze gel­me­yin, Men­zi­l’e gi­din!’ di­ye söy­le­yin.”
 
Mür­şid ha­yat­ta iken ir­şad ya­pıl­maz, mür­şid ve­fat et­tik­ten son­ra ai­le­sin­den ir­şa­da de­vam eden var­sa o izin ve­rir­se ya­pı­lı­yor, yok­sa ya­pıl­mı­yor. Bu ko­nu­da âdab böy­le­dir.
 
Sey­da haz­ret­le­ri bir soh­bet­le­rin­de, kal­bi ken­di mür­şi­din­de top­la­ma ve sa­de­ce ona yö­nel­me ko­nu­sun­da şu soh­be­ti yap­tı:
 
“Gavs-i Hi­zâ­nî (k.s), bir sû­fî­si ile ha­yat­ta olan mür­şi­di Sey­yid Ta­ha’nın (k.s) zi­ya­re­ti­ne gi­di­yor­lar­dı. Sey­yid Ta­ha’nın ika­met et­ti­ği Hak­kâ­ri’nin Neh­ri kö­yü­ne yak­laş­tık­la­rın­da, o gün Sey­yid Ta­ha’nın (k.s) te­vec­cüh ya­pa­ca­ğı ha­be­ri­ni al­dı­lar. Gavs-i Hi­zâ­nî (k.s) bu­na çok se­vin­di. ‘Sey­yid Ta­ha gi­bi bir za­tın te­vec­cü­hü­ne gi­re­ce­ğiz, ne mut­lu bi­ze’ de­di ve ya­nın­da­ki sû­fî­ye te­vec­cüh­le il­gi­li bil­gi­ler ver­di, na­sıl ha­re­ket edi­le­ce­ği­ni an­lat­tı ve,
 
‘Sa­bah bir şey yi­yip iç­me, çün­kü te­vec­cü­he aç ka­rın­la gi­ri­lir’ de­di. Kö­ye var­dı­lar. Her­kes te­vec­cüh için ha­zır­lık yap­ma­ya baş­la­mış­tı. Gavs-i Hi­zâ­nî’nin sû­fî­si ise hey­be­sin­den bir şey­ler çı­ka­rıp ye­me­ye baş­la­dı. Bu­nu gö­ren Gavs-i Hi­zâ­nî (k.s), sû­fî­si­ne,
 
‘Ben sa­na te­vec­cü­he gi­rer­ken bir şey yen­me­ye­cek de­me­dim mi, sen ne ya­pı­yor­sun, san­ki ina­dı­na yi­yor­sun’ de­yin­ce sû­fî,
 
‘Kur­ban siz te­vec­cü­he gi­ren­ler bir şey ye­mez­ler bu­yur­du­nuz. Ben te­vec­cü­he gir­me­ye­ce­ğim ki bir şey ye­me­ye­yim. Sey­yid Ta­ha si­zin şey­hi­niz­dir. Siz onun te­vec­cü­hü­ne gi­re­bi­lir­si­niz. Be­nim şey­him ise siz­si­niz, ben an­cak si­zin te­vec­cü­hü­nü­ze gi­re­rim’ di­ye ce­vap ver­di. Gasv-i Hi­zâ­nî (k.s), ta­sav­vu­fun bu adap ve edep­le­ri­ne dik­kat eden sû­fî­sin­den çok mem­nun kal­dı. Da­ha son­ra ben, Gasv-i Hi­zâ­nî’nin bu sû­fî­si­nin is­mi­nin Ali­can ol­du­ğu­nu öğ­ren­dim.”
 
Yi­ne Sey­da haz­ret­le­ri bir de­fa­sın­da,
 
“Mü­rid, sû­fî, mür­şi­din­den izin­siz tür­be ve mer­kad­le­re gi­de­mez, git­me­me­si lâ­zım­dır” bu­yur­du, son­ra sus­tu, bi­raz son­ra, “Ra­bı­ta­sız gi­de­mez” bu­yur­du, izin­siz gi­de­mez hük­mü­nü, ra­bı­ta­sız gi­de­mez şek­lin­de ifa­de et­ti.
 
Mü­rid mür­şi­di­ni ra­bı­ta ede­rek tür­be ve mer­kad­le­ri zi­ya­ret eder­se, onun ve­si­le ve be­re­ke­tiy­le bü­yük men­fa­at el­de eder. Yok­sa, ken­di nef­si ile ya­pa­ca­ğı zi­ya­ret­ler­den ger­çek men­fa­at gör­mez. Rah­met­li Sey­da haz­ret­le­ri, soh­be­tin­de ön­ce izin­siz gi­de­mez bu­yur­du. Son­ra de­ğiş­ti­re­rek ra­bı­ta­sız gi­de­mez bu­yur­du. Ora­da ic­ti­had yap­tı ve hük­mü ko­lay­laş­tır­dı ki üm­met-i Mu­ham­med’e, sû­fî­le­re zor­luk ol­ma­sın. Çün­kü, Sey­da haz­ret­le­ri ta­sav­vuf­ta müc­te­hid idi. Bu soh­bet be­nim ak­lım­da kal­mış­tı. Bir gün Gav­sı­mız Sey­yid Ab­dül­bâ­ki haz­ret­le­ri­ne şu­nu sor­dum:
 
“Kur­ban, âdâ­ba gö­re sû­fî­le­rin ön­ce mür­şi­di­ni, son­ra o bel­de­de­ki mer­ka­di zi­ya­ret et­me­le­ri ge­re­ki­yor. Oy­sa, bu­gün ba­zı sû­fî­ler, ön­ce mer­ka­de gi­dip zi­ya­ret edi­yor­lar. Bu­na Gav­sı­mız ne bu­yu­rur­lar?” de­dim, şu ce­va­bı ver­di­ler:
 
“Ön­ce mer­ka­de git­me­le­rin­de bir sa­kın­ca yok­tur, gi­de­bi­lir­ler, ama ra­bı­ta­lı ol­ma­lı­lar. Pe­şin­den şu soh­be­ti yap­tı­lar:
 
“Sey­da-i Tâ­hî (Şeyh Ab­dur­rah­man Tâ­hî) (k.s), ha­li­fe­si Şeyh Fet­hul­lah (k.s) ile hac­ca git­ti­ler. Hac va­zi­fe­si­ni yap­tık­tan son­ra, Me­di­ne-i Mü­nev­ve­re’ye gel­di­ler. Re­sû­lul­lah Efen­di­mi­z’in (s.a.v) rav­za­sı­na yak­laş­tık­la­rın­da, Şeyh Fet­hul­lah şey­hi­nin ra­bı­ta­sı­nı yap­ma­ya baş­la­dı. Şeyh Ab­dur­rah­man Tâ­hî ona dö­nüp
 
‘Mol­la Fet­hul­lah! Bu­ra­da da mı sâ­dâ­tın ra­bı­ta­sı­nı ya­pı­yor­sun?’ di­ye sor­du. Şeyh Fet­hul­lah,
 
‘Evet kur­ban, asıl bu­ra­da sâ­dâ­tın ra­bı­ta­sı­nı yap­mam lâ­zım­dır. Sâ­dâ­tın ra­bı­ta­sı ol­maz­sa, ben bu pe­ri­şan ha­lim­le, han­gi yüz­le iki ci­ha­nın ser­ve­ri­nin, Fahr-i Âle­m’in hu­zu­ru­na çı­ka­rım. Ben ra­bı­ta­ya en çok bu­ra­da muh­ta­cım’ de­di.”
 
Gav­sı­mız Sey­yid Ab­dül­bâ­ki haz­ret­le­ri ge­çen­ler­de bir soh­be­tin­de, “Sû­fî­lik gün­le­rim­de o ka­dar İs­tan­bul’a git­tim gel­dim, mür­şi­dim­den izin al­ma­dı­ğım için ken­di ba­şı­ma Eyüp Sul­tan’a git­me­dim” bu­yur­du.
 
Eyüp Sul­tan sa­hâ­be-i ki­râm­dır. Gav­sı­mız, “Bel­ki za­rar gö­rü­rüm di­ye hiç­bir ye­re, tür­be­le­re izin­siz git­me­dim” de­di. On­lar bu ka­dar âdap üze­rin­de has­sa­si­yet gös­te­ri­yor­lar.
 
Dr. Ah­met bir soh­be­ti­miz­de ba­na şu­nu an­lat­tı: “Zâ­hi­rî ev­lât şeh­vet ev­lâ­dı­dır; o, şeh­vet anın­da dün­ya şeh­ve­ti ve dün­ya zev­ki anın­da pey­dah­la­nan bir ev­lat­tır. Ger­çek ev­lat ise mâ­ne­vî ev­lât­tır.”
 
Sû­fî­ler gi­bi bu sâ­dâ­ta tes­lim ol­mak lâ­zım­dır. Hiç­bir za­man ben şu­nun bu­nun oğ­lu­yum de­yip ba­ba­nı­za, de­de­ni­ze, geç­mi­şi­ni­ze gü­ven­me­yin. Yü­ce Al­lah he­pi­miz­den sa­da­kat ve ih­lâs­la amel is­ti­yor. Bu ter­bi­ye ve ir­şad ne bi­zim ma­lı­mız­dır ne ba­ba­mı­zın ma­lı­dır; bu Re­sû­lul­lah’ın (s.a.v) ma­lı­dır. O bay­rak, ter­te­miz ola­rak el­den ele tes­lim edi­le­rek gel­miş. Kim ter­te­miz tu­tar­sa onun elin­de ka­lır. Şah­sî amel ve ter­bi­ye lâ­zım­dır. Eğer ba­ba oğ­lu­nu kur­ta­ra­bil­sey­di, Hz. Nuh (a.s) gi­bi ülü’l-azm bir pey­gam­ber oğ­lu­nu kur­ta­rır­dı. De­mek ki bir mür­şi­de ne­sep de­ğil edep ev­lâ­dı ol­mak ge­re­kir. Bir kim­se hem ne­sep hem de edep ev­lâ­dı olur­sa bu da­ha gü­zel­dir; nur üs­tü­ne nur­dur.
 
Al­lah için bu­gü­nün ya­rı­nı da var, ya­rı­nın da öbür gü­nü var. Eğer dost­sa­nız Kur’an’dan, Sün­net’ten, âdap­tan ay­rıl­ma­yın. Bun­la­rın hiç­bi­ri­ni bil­mi­yor­sa­nız, mür­şi­di­ni­zin fi­ili­ni ta­kip edin, em­ri­ni din­le­yin, ken­di ba­şı­nı­za git­me­yin o da ye­ter.
 
Bu va­kıf Ali’nin­dir Ve­li’nin­dir söz­le­ri­nin hep­si ha­ki­kat­te boş söz­ler­dir; bü­tün mal ve ema­net Hz. Re­sû­lul­lah’ın­dır (s.a.v). Bu ka­pı Re­sû­lul­lah’ın ka­pı­sı­dır. Şey­ta­nın oyun­la­rı­na gel­me­yin. Bu ka­pı ter­te­miz bir ka­pı­dır, he­pi­miz o ka­pı­da sa­mi­mi­yet­le bek­çi­lik ve hiz­met yap­mak zo­run­da­yız. Bu ka­pı­da ol­du­ğu­muz müd­det­çe on­dan so­rum­lu­yuz.
 
Bu hiz­met yü­ce Al­lah’ın he­pi­mi­ze yük­le­di­ği bir ema­net­tir. Şe­ref ve sa­ade­ti­miz bu ema­ne­ti ta­şı­ma­ya bağ­lı­dır. Bu ema­ne­ti ta­şı­mak ya­ra­tı­lış ve var­lık se­be­bi­miz­dir. Yer­le­rin ve gök­le­rin yük­len­mek­ten ka­çın­dı­ğı fa­kat in­sa­nın yük­len­di­ği şey iş­te bu ema­net­tir. Ona kı­sa­ca di­ni­miz di­ye­bi­li­riz. Biz­ler yü­ce Al­lah için va­rız, O’nun için ya­ra­tıl­mı­şız. Ken­di­mi­zi baş­ka bir yo­la ve he­de­fe kur­ban ede­me­yiz. Al­lah mu­ha­fa­za et­sin, böy­le bir du­rum­da dün­ya ve ahi­ret hüs­ran olur.
 
Biz­ler­den is­te­nen bu şe­ref­li iş­le­re ra­zı ola­lım. On­la­rı se­ve­lim, on­lar­la se­vi­ne­lim.
 
Al­lah hiç­bi­ri­mi­zi Re­sû­lul­lah’ın (s.a.v) yo­lun­dan ayır­ma­sın.
 
Al­lah’a ema­net olun.
 
(Bu yazı, S. Muhammed  Saki Erol’un ba­zı soh­bet­lerin­den derlenmiştir.)


Muhammed  Saki Erol

| Temmuz 2013 |



Çevrimdışı Yazıyor

  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 10
  • Konu: 1
  • Derviş: 20091
  • Teşekkür: 0
Yeni: Hayat Dengemiz- Hizmet Erlerinin Tatlı Çilesi
« Cevapla #3 : 05/07/13, 17:37 »
Maşaallah bu kadar kısa bir sürede  bu sohbetleri okuyup paylaşmanız takdir edilesi doğrusu.
Bilgilerinizden istifade etmek isterim.




Paylaş facebook Paylaş twitter
 

Ne Ektinde Biçmedin Okundu: Namaz kılarken dikkat ||semerkandyayin| semerkand.tv| semerkandradyo| semerkanddergisi| semerkandaile| mostar| semerkandpazarlama| sultangazi.bel.tr| sitemap| Arama Sonuçları| Dervişler Mekanı| Wap| Wap2| Wap Forum| XML| Rss| DervislerNet/Facebook | DervislerNet/Twitter | Forum İletişim| |||www.dervisler.net 0.135 saniyede oluşturulmuştur


Hayat Dengemiz- Hizmet Erlerinin Tatlı ÇilesiGüncelleme Tarihi: 26/06/19, 15:54 Dervisler.Net © 2008-2014 |Lisans(SMF) |Sitemap | Facebook | Twitter | İletişim