Hz. Musa (a.s.) - Peygamberler Tarihi
Dervişler.Net Anasayfa

Forumda toplam 25.065 konu paylaşıldı... Bu konulara toplam 145.656 yorum yapıldı. Bugün 0 konu ve 0 ileti gönderildi.. Toplam : 22914 üyeli aileyiz.
Dervişler Mekanında, Hz. Musa (a.s.), konusunu okuyorsunuz... Bu konu 10245 defa okundu.İsim benzeri konuları sayfanın altından takip edebilirsiniz.
Hayırlı paylaşımlar diliyoruz. Aradığınız konuyu bulamadıysanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. Yazı alıntılarında kaynak(www.dervisler.net) gösterilmesi rica olunur.

Dervişler Mekanında paylaşılan en güzel konu:{Hz. Musa (a.s.)}   Okunma sayısı 10245 defa

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Hz. Musa (a.s.)
« : 11/03/10, 11:30 »
A. Firavun'ün İsrailoğullari'nin Erkek Çocuklarını Öldürtmesi
 

İsrailoğulları, önceden geçtiği gibi, yaklaşık M.Ö. 1600 yıl­ları civarında Hz. Yusuf (a.s.) zamanında onun daveti üzerine ataları Hz. Yakub (a.s.) ile birlikte Mısır'a gitmişler ve orada Hz Yusuf (a.s.) tarafından kendilerine tahsis edilen bölgeye yerleş­mişlerdi. Müteakip asırlarda nüfuslarının artmasıyla ülkede ö-nemli bir unsur haline geldiler. Hz. Yusuf (a.s.)'m ölümünden u-zun bir süre sonra Mısır iktidarını elegeçiren yeni hanedan fira­vunları,[1] düşmanlarıyla işbirliği yapmak suretiyle hakimiyetleri­ni tehdit edebileceklerini düşünerek gittikçe çoğalan İsrailoğulla­rı üzerinde baskı uygulamaya başladılar. Önce mal ve mülklerini ellerinden aldılar, ayrıca onları her türlü devlet işlerinden uzak­laştırdılar. Kendilerini Güneş tanrısı Raftın oğlu kabul eden bu firavunları,[2] putperestliği ve firavunların ulühiyeti inancını red­deden İsrailoğullari'nı ağır işlerde çalıştırdılar. Güçlerini bütü­nüyle kırmak için, muhteşem şehir ve saraylarını yaparken in­şâat işlerini bütünüyle onlara yüklediler.

Hz. Musa (a.s.)'m doğumundan önceki yıllarda tahtta olan Firavun II. Ramses, kibir ve gurur sahibi çok zâlim bir hüküm­dardı. Halkı sınıflara ayırmış, kimilerini ezip sömürürken, kimi­lerine önemli imtiyazlar tanımıştı. Yöneticiler ve işbirlikçilerin­den meydana gelen zengin sınıf, lüks ve refah içinde yüzüyor; ülke gelirinin büyük kısmı, nüfusun küçük bir kısmından ibaret bu seçkin sınıfın cebine akıyordu. Toplumda ekseriyeti teşkil eden ezilen sınıflar ise, temel insan haklarından dahi mahrum bulunuyordu.

İsrailoğulları üzerindeki baskı ve zulmü daha da artıran bu zâlim Firavun, bunları yetersiz görerek sonunda korkunç bir zulme daha başvurdu. Onlardan doğacak erkek çocukların öldü­rülmesi için bir kanun çıkardı. Bu maksatla görevlendirdiği ca­suslarını, onların içine saldı. Bu şahıslar, İsrailoğulları'ndaki hamile kadınların doğum günlerini takip ederler, doğurdukları çocukların oğlan olduğunu öğrendiklerinde, durumu derhal bu çocukları öldürmekle görevlendirilmiş memurlara ihbar ederler­di. Ayrıca ebelere de, bu çocukları öldürmeleri emri verilmişti. Firavun, bu uygulamasıyla, bir taraftan İsrailoğulları'nm erkek nüfusunu azaltmayı, diğer taraftan da kızlarını sağ bırakıp onla­rı Kıbtî erkeklerle evlendirmek suretiyle Kıbtî nüfusu arttırmayı hedefliyordu. Allah Teâlâ, Firavun'un bu uygulamasının safhala­rı hakkında şöyle buyurmaktadır:

"Gerçekten Firavun, bulunduğu, ülkede büyüklenip zorbalığa kalkıştı. O yerin halkını, fırkalara böldü. İçlerinden bir fırkayı za­yıflatıp eziyor, onların oğullarım öldürtüyor ve kızlarını sağ bırakı­yordu. Şüphesiz ki o, bozgunculardan biriydi. "[3]

Mısır firavunu, Hz. Musa (a.s.)'ın peygamberliği sırasında bu zulmü yeniden uygulamaya koymuştur. Bu ikinci zulmü yeri geldiğinde ele alacağız. [4]



Konu Adresi: http://www.dervisler.net/hz-musa-as-t19627.0.html




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Cevaplandı: Hz. Musa (a.s.)
« Cevapla #1 : 11/03/10, 11:31 »
B. Allah Teâlâ'nın Ezilmişleri Üstün Kılıma İrâdesi
 

XIX. Hanedan firavunlarından olan II. Ramses, İsrailoğulları'nı ezmek ve erkek çocuklarını öldürerek çoğalmalarını önle­mek suretiyle saltanatını yıkılmaz hale getireceğini zannediyor­du.[5] Ancak gerçek güç sahibi Cenab-ı Hak onun gibi düşünmüyor, aksine bu zâlimin saltanatını zayıf düşürüp, onu bizzat ez­mekte olduğu İsrailoğullan vasıtasıyla ortadan kaldırmayı arzu ediyordu. Zayıfların kuvvetlileri devirmesi, ancak Allah'ın yardı­mı ile mümkündü. Bu defa da öyle olacak, her türlü hakları elle­rinden alınmış zayıflar Allah'ın yardımıyla, gurur ve kibir sahibi zâlim müstekbirlere üstün gelecekti. Bu gerçek, Hz. Musa (a.s.)' in hayatına genişçe yer verilen Kasas süresinin ilk âyetlerinde şöyle dile getirilmiştir:

"Biz ise istiyorduk ki, o ülkede ezilmekte olanlara lütufta bu­lunalım. Onları dinde önderler yapalım ve (Firavun'un güç ve kuv­vetinin) mirasçıları kılalım. Ve onları yeryüzünde kuvvetli hale getirelim. Firavun'a, Hâmdn'a ve askerlerine, sakındıkları, şeyi, o zayıfların eliyle gösterelim. "[6]

Hz. Musa (a.s.) kıssası, bir bakıma bu iki âyette özetlenen hakikatin gerçekleşmesinin anlatımından ibarettir. Hz. Musa (a.s.) ve kavmi, çileli ve sıkıntılı bir sabır sürecinin ardından Al­lah tarafından desteklenerek bu mutlu sona ulaştırılmıştır. On­ların mücâdelesi, şu âyette ifade edildiği şekilde sonuçlanmıştır:

"Hor görülen o kavmi de, mübarek kıldığımız yerin doğuları­na ve batılarına vârisler yaptık. Böylece sabretmelerinden dolayı, Rabbinin îsrailoğullan'na olan o pek güzel va'di yerine geldi. Firavun ve kavminin yapmakta oldukları ve yükselttikleri şeyleri de yerle bir ettik. "[7]






Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Cevaplandı: Hz. Musa (a.s.)
« Cevapla #2 : 11/03/10, 11:34 »
C. Hz. Musa (A.S.)'ın Doğumu Ve Sandık İçinde Nîl'e Bırakılması

Hz. Musa (a.s.)'m İsmi, Kur'ân-ı Kerim'de, 34 sûrede 136 ayette geçmektedir. Kur'ân'da ismi en fazla zikredilen peygamber odur. Hz. Musa (a.s.), dinler tarihi kitaplannda da geniş yer tu­tar. Bu durum, onun peygamberler içindeki önemini ve yürüt­müş olduğu tevhid mücâdelesinin ehemmiyetini göstermektedir. Bilindiği gibi o, dünyanın en zâlim ve en güçlü hükümdarların­dan biri zamanında, ilahlık taslayan bu mağrur hükümdar ve onun zulmü altında ezilen halkı hakka davet için gönderilmiştir.

Ezilmişlik sebebiyle insanî duyguları dejenere olmuş kavmi îsra-iloğulları'ni hidâyete ulaştırmak ve kaybettikleri değerleri yeni­den kazandırmakla görevlendirilmiştir. Mısır toplumunun ceha­let ve zulmü çok şiddetli olduğundan, ona verilen mucizeler de, diğer peygamberlere verilenlere göre daha kuvvetlidir. Hz. Musa (a.s.)'m tevhid mücâdelesi, aynı zamanda, mü'minler için örnek bir mücâdeledir. Cenab-ı Hak, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e hitaben şöyle buyurmuştur:

"Sana Musa ile Firavun arasında geçen olayların bir kısmı­nı, iman eden insanlar için, bütün gerçeğiyle anlatacağız. "[8]

Semavî dört büyük kitaptan Tevrat Hz. Musa (a.s.)'a veril­miş, bu kitap Hz. İsa (a.s.) dahil İsrailoğulları'nin bütün pey­gamberleri tarafından tatbik edilmiştir.

Hz. Musa (a.s.)3 Hz. Yakub (a.s.)'ın oğullarından Levi sıbtı-na mensuptur. Tarihçiler, onun soyağacını Hz. İbrahim (a.s.)'a kadar şöyle vermektedirler: Musa b. Imrân b. Lâhib (veya Yashir) b. Âriz (veya Kâhis) b. Levi b. Yakub b. îshak b. İbrahim (a.s.). Musa (a.s.), M.Ö. XIII. asırda yaşamıştır.

Firavun'un aldığı tedbir, ileride kendisini tahtından edecek bebeğin hayatta kalmasını engelleyemedi. Hz. Musa (a.s.), Al­lah'ın kudretini ve kendisine verdiği değeri gösteren fevkalâde bir şekilde dünyaya geldi, O'nun lütfü ile öldürülmekten kurtuldu. Allah Teâlâ, Hz. Musa (a.s.)'ı Firavun ve adamlarından korumak bir tarafa, bizzat onun tarafından sarayda büyütülmesini sağla­dı. İsrailoğulları'ndan Imran ve hanımı, erkek bir çocukları dün­yaya geldiğinde, şüphesiz büyük bir korkuya kapılmışlardı.

Ci­ğerparelerinin, Firavun'un adamları tarafından bulunup öldü­rülmesi an meselesiydi; çünkü çıkarılmış olan kanun bunu ge­rektiriyordu. Bunu engelleyebilecek bir güçleri de bulunmuyor­du. Ancak yetişen ilâhî yardım, onları bu sıkıntıdan bir ölçüde kurtardı. Şöyle ki, Allah Teâlâ, Hz. Musa (a.s.)'m annesine, do­ğurduğu bebeğini emzirmeye devam etmesini, öldürülmesinden korktuğu zaman ise onu bir sandık içinde nehre bırakmasını vahy/ilham etti. Ayrıca ona, nehre bıraktığı çocuğu dolayısıyla korkmamasını ve üzülmemesini söyledi. Bebeğini kurtarıp bir süre sonra kendisine geri göndereceğini ve onu ileride peygam­ber olarak görevlendireceğini haber verdi.
Kendisine gelen bu ilâhî bilgi sayesinde rahatlayan ve verilen talimata uyan anne, söylendiğine göre, doğumdan yaklaşık üç ay sonra, küçük yav­rusunu bir sandık içinde Nü nehrine bıraktı. Doğum ve ilâhî talimat sonunda bebeğin nehre bırakılması, Kur'ân-ı Kerim'de şöyle anlatılmaktadır:

"Biz, Musa'nın annesine şöyle ilham ettik: Çocuğu emzir. Başına bir şey gelmesinden korktuğun zaman ise, onu hemen sandığa koyup nehre bırak. Sakın (ölecek diye) korkma ve ayrılı­ğına üzülme. Biz, onu sana geri döndüreceğiz ve onu peygamber­lerden yapacağız. "[9]

Cenab-ı Hak, Hz. Musa (a.s.)'m annesine, ayrıca bebeğini zât-ı bârîsine ve bebeğe düşman olan birinin yanında büyüttüre­ceğini ve iyi bir şekilde bakılmasını sağlayacağını müjdelemişti. Nitekim Hz. Musa (a.s.)'a hitaben kendisini besleyecek kimsele­rin sevgisini kazanması için onu sevimli kıldığına işaret ederek şöyle buyurmuştur:

"Hani bir zaman   Biz, annene önemli hususlar ilham etmiştik. Ona şöyle demiştik: Musa'yı sandığa koy, nehre bırak da ne­hir onu sahile atsın, onu benim de, onun da düşmanı oları biri alsın. Seni sevimli kıldım ki, muhafazam altında yetişesin."[10]




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Cevaplandı: Hz. Musa (a.s.)
« Cevapla #3 : 11/03/10, 11:36 »
D. Firavun Ailesinin Hz. Musa (A.S.)'ı Nehirden Alması
 

Nil nehri, içinde Hz. Musa'nın bulunduğu sandığı, Firavun sarayının bulunduğu yere götürmüştü. Bâzı cariyeler, sandık içinde bir bebek görünce onu nehirden çıkarıp hemen kraliçeye getirdiler. Kraliçe bebeğin yüzünü açtığında, onun çok güzel bir bebek olduğunu görmüş ve kalbinde ona karşı kuvvetli bir sevgi hissetmişti.

Ancak bir süre sonra bebeği gören Firavun, hanımı­nın aksine bebeği öldürmekten başka bir şey düşünmüyordu. Çünkü o ve saray ricali, nehre bırakılmış bu sahipsiz bebeğin, İsrailoğulları'ndan bir aileye ait olduğunu çok iyi biliyorlardı. Çocuğunu bir kaç ay gizleyebilen aile, onu daha fazla gizleyeme­yeceğini anlamış, belki biri sahip çıkar ve ona bakar diye, bir sandık içinde nehre bırakmış olmalıydı.

Ancak Firavun ve adamlarının bu kötü düşüncesine rağ­men korkulan olmadı. Çünkü kraliçe, Allah'ın sahiplenümesini kolaylaştırmak ve bu sayede büyütülmesini sağlamak için se­vimli kıldığı bu bebeği çok sevmiş ve ona candan bağlanmıştı. Sözlerinden o sırada erkek çocuğu olmadığı anlaşılan bu kadm,[11] kocası Firavun'a,   "Onu Öldürmeyip evlât edinelim,  bizim çocuğumuz olarak büyüdüğü takdirde, umulur ki bize faydası dokunur." dedi.

Firavun, hanımı Âsiye'nin bu teklifini kabul e-dince, Musa adı verilen bebek[12] ölümden kurtulmuş oldu. Fira­vun ve yakınları, kaderin kendileri için gizlediği gerçeği, yani nehirden çıkarıp evlat edindikleri çocuğun, ileride kendileri için bir düşman ve üzüntü kaynağı olacağını, saltanatlarının onun elinde sona ereceğini nereden bileceklerdi! Onların hile ve tuzak­ları, ilâhî iradeyi asla engelleyemezdi. Çocuğun nehirden çıkarı­lıp saraya alınışı, Kur'ân-ı Kerim'de şöyle anlatılır:

"Firavun ailesi, ileride kendilerine düşman ve üzüntü sebebi olacak çocuğu bulup getirdiler. Şüphesiz Firavun, Hâmân ve as­kerleri yanilıyorlardı. Firavun'un hanımı, ıBu benim için de senin için de sevinç kaynağı bir çocuk. Onu Öldürmeyin; belki bize fay­dalı olur veya onu evlât ediniriz.' dedi. Onlar, işin farkında değil­lerdi."[13]

Diğer tarafta ise, 3 aylık bebeğini bir sandik içinde nehre bırakan anne, Allah tarafından kendisine teminat verilmesine rağmen, çocuğunun başına gelenlerden habersiz, endişeyle bir­likte şaşkınlık ve tasa içinde bulunuyordu. Telaş ve acelecilikten,  neredeyse durumun anlaşılmasına yol açacak davranışlarda bulunup oğlunu ele verecekti. Ancak Allah Teâlâ, ileride oğlunun peygamberliğine İman ederek mü'minlerden olacak bu anneye dayanma gücü ve sabır verdi.
Bu sayede kendini tutmaya mu­vaffak olan anne, yine de çocuğunu kimin aldığını öğrenmek istiyordu. Bu maksatla kızma,[14] sandık içinde nehre saldığı kü­çük kardeşinin peşini takip etmesini ve onu kimin aldığına dair bir haber getirmesini söyledi. Gizli bir şekilde hiç bir kimseye görünmemeye çalışarak nehirdeki sandığın peşinden giden kız kardeşi, bebeğin Firavun ailesi tarafından "saraya alındığını gör­müştü. Henüz 10-12 yaşlarında olduğu bildirilen bu kız, anlaşı­lan oldukça zeki bir çocuktu.

Nitekim o, kardeşinin kimler tara­fından alındığını görmekle yetinmeyip, Firavun'un sarayına ka­dar girerek, küçük kardeşinin o andaki durumunu öğrenmeye de muvaffak oldu. O, Firavun ailesinin, nehirde buldukları bebe­ğe sütanne ve bakıcı aramakta olduklarını, bu maksatla bebek sahibi bâzı kadınları saraya getirdiklerini görmüştü. Ancak kar­deşi, bu maksatla getirilen hiç bir kadından süt emmiyordu.

Orada bulunanların aralarında onu emzirebilecek tanıdık kadın­lardan bahsettiklerini duyunca, söze karışarak kendisinin de bunu yapabilecek bir tanıdığının olduğunu söyledi. Bahsettiği kadın ve ailesinin bu bebeğe çok iyi bakabileceklerini anlattı. Onu dinleyenler, bahsettiği kadını denemekte bir beis görmemiş­lerdi. Kız kardeşinin tavsiyesine uyulmuş, böylece nehirdeki sandıkta bulunan bebeğe süt vermesi için gerçek annesi saraya getirilmişti. Diğer kadınları emmeyen Musa, hemen onu emmeğe başladı.

Firavun'un eşi Âsiye buna çok sevinmişti. Tanımadığı bu kadını sütanne olarak kiralamaya karar verdi ve ona çocuğun sütten kesilmesine kadar sarayda kalmasını teklif etti. Ancak bu kadın, evdeki çoluk ve çocuğunu yalnız bırakamayacağını, dola­yısıyla bebeğe ancak kendi evinde bakabileceğini ve bunda bir kusur etmeyeceğini söylemişti.

Âsiye, buna izin verdi ve bebeği aralarındaki yakınlığı aklından dahi geçirmediği, öz annesine teslim etti. Bu durum, şüphesiz ki, en çok Musa'nın ailesini se­vindirmişti. Kur'ân-ı Kerim, bu konuyu şöyle anlatmaktadır:

"Musa'nın annesinin gönlünde, oğlundan başka bir şey yok­tu. Eğer mü'minlerden olması için, kalbini pekiştirmeseydik, nere­deyse Musa'nın kendi çocuğu olduğunu açığa vuracaktı. Annesi, Musa'nın kız kardeşine, 'Onu takip et!' dedi. O da, Musa'yı uzak­tan gözetledi. Firavun ve adamlarından kimse işin farkında değil­di.

Biz, annesi gelmeden Musa'nın başka kadınları emmesine engel olmuştuk. Bunun üzerine, Musa'nın kız kardeşi, 'Sizin i-çin,ona bakıp onu yetiştirecek ve şefkatli davranacak bir aile gös­tereyim mi? ' dedi. Böylece biz, Musa'yı annesine geri verdik, se­vinsin, üzülmesin ve Allah'ın vaadinin hak olduğunu bilsin diye. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler."[15]

"Bir zaman da kız kardeşin, Firavun'un sarayına gidip, 'Si­ze, onu bakıp yetiştirecek birini buluvereyim mi?' diyordu. Böylece annen sevinsin, üzülmesin diye Seni, tekrar ona verdik."[16]






Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Cevaplandı: Hz. Musa (a.s.)
« Cevapla #4 : 11/03/10, 11:37 »
E. Firavun'un Sarayında Büyütülen Hz. Musa {A.S.)'a Hikmet Ve İlim Verilmesi

Çocukluğunun ilk yıllarını, Firavun tarafından sütanne olarak kiralanan öz annesinin kucağında hem de kendi evlerinde geçiren Hz. Musa (a.s.), süt emme çağını tamamladıktan sonra saraya alındı ve orada büyütüldü. Kur'ân-ı Kerim, onun çocuk­luk ve gençlik yıllarını nasıl geçirdiği konusunda bilgi vermemiş­tir.

Yine, Firavun ailesinin sütanne olarak bildiği gerçek annesiy­le olan ilişkilerinden bahsetmemiştir. Ancak bu konularda bilgi olmasa da Hz, Musa {a.s.)'ın zulüm merkezi sarayda bulunmakla, çocukluk yıllarından itibaren ülkede bilhassa İsrailoğulları'na yapılan zulme yakından vâkıf olduğu ve bundan duyduğu rahat­sızlığı uzun bir süre gizlemek zorunda kaldığı açıktır. Diğer ta­raftan sütanne sıfatıyla kendisini emziren öz annesinin, aklı er­meğe başladığı günlerde Önemli sırrını açıp ona kim olduğunu açıkladığı, zulme mâruz kalan kavmi ve kavminin dini hakkında bilgi verdiği anlaşılmaktadır.

Firavun'un sarayında bir prens olarak büyüyen Hz. Musa (a.s.), her türlü olumsuzluklara rağmen, Allah'ın yardımıyla sa­rayın kokuşmuşluklarından uzakta kalmayı başardı. Gençlik yıllarında, güzel ahlâk ve üstün faziletler iyi e temayüz etmiş, Al­lah tarafından mükafatlandırılmaya lâyık muhsinlerden biri ol­muştu.

 Bedenî ve zihnî açıdan gelişip rüşdüne erince, Allah ta­rafından kendisine, hikmet ve ilim verildi. Keskin anlayış ve hükmetme kabiliyetiyle donatıldı; hem dînî hem de dünyevî ilim­lerle teçhiz edildi. Kur'ân-ı Kerim, bu hususu şöyle açıklar:

"Musa, rüşdüne erip olgunlaşıaca, ona hikmet ve ilim verdik. Biz, iyileri (muhsinleri) işte böyle mükaj'atlandırırız."[17]






Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Cevaplandı: Hz. Musa (a.s.)
« Cevapla #5 : 11/03/10, 11:39 »
F. Elinden Çıkan Kaza-Medyen'e Kaçışı Ve Medyen Yılları
 

Hz. Musa (a.s.), gençlik yıllarında bir gün şehre indiğinde, biri Kıbtî diğeri İsrâiloğulları'ndan iki adamın kavga ettiğini gör­müştü. İsrâiloğulları'ndan olan şahıs kendisinden yardım iste­yince, ona yardım etmek için kavgaya karıştı. Bu davranışından da anlaşıldığı gibi Hz. Musa (a.s.}, Firavun'un sarayında bir prens olarak büyüse de, kendisinin İsrâiloğulları'ndan olduğunu biliyor, kavmine akla gelmedik zulümler yapan Firavun ve adam­larına öfke duyuyordu.

 Büyük ihtimalle o sırada saraydan ay­rılmış; hatta Firavun ve adamlarının zulmüne karşı çıkmasıyla meşhur olmuştu. Her ne ise, kavgaya karışan Hz. Musa (a.s.), Kıbtî'ye bir yumruk atarak onu yere yıktı. Ancak, hiç istemediği ve beklemediği bir şey olmuş; yumruğu yiyen Kıbtî düşüp ölmüştü. Asla onu öldürmek gibi bir niyeti olmayan Hz. Musa (a.s.), buna çok üzüldü ve bu işin şeytanın işlerinden biri oldu­ğunu söyledi. Allah'a sığınarak, elinden çıkan bu kazadan dolayı kendisini affetmesi için yalvardı. Kavgayı ve kendisinin Kıbtî'ye vurduğunu yardım isteyen şahıstan başka gören olmamıştı. Bir daha suçlulara ve günahkârlara destek olmayacağına söz vere­rek hemen olay mahallinden uzaklaştı. Kur'ân-ı Kerim'de bu hâdise şöyle anlatılmaktadır:

"Musa, halkının habersiz olduğu bir sırada şehre girdi. Ora­da, biri kendi kabilesinden diğeri düşman tarafından olan iki çı­damın kavga ettiğini gördü. Kabilesinden olan adam, düşmanına karşı ondan yardım istedi Bunun üzerine Musa, ötekine bir yum­ruk indirip ölümüne sebep oldu. (Onun öldüğünü görünce), 'Bu şeytan işidir. Şeytan, gerçekten, saptırıcı apaçık bir düşmandır. Rabbiml Doğrusu kendimi ziyana uğrattım. Beni bağışla!' dedi. Allah da onu bağışladı. Çünkü Allah, gafurdur, rahimdir. Musa, 'Rabbim! Bana lütfettiğin nimetlere andolsun ki, artık suçlulara asla yardımcı olmayacağım.' dedi."[18]

Elinden çıkan kazanın Mısırlılar tarafından görülmemiş olmasını bir nimet sayan Hz. Musa (a.s.), geçtiği gibi, büyük bir pişmanlık içinde, bundan sonra asla suçlulara yardım etmeye­ceğine dair Allah'a söz vermişti. Ancak yine de gönlü rahat değil­di, geceyi korku ve endişe içinde, etrafı gözetleyerek geçirdi. Sa­bahleyin sokağa çıktığında, bir de ne görsün, bir gün önce ken­disini yardıma çağıran ve başına bu sıkıntının gelmesine sebep olan şahıs, yine biriyle kavga ediyor! O, bu ikinci olaydan yardım ettiği şahsın geçimsiz ve kavgacı biri olduğunu kesin olarak anlamış ti.

Tekrar yardım isteyince, bu defa onun yardım isteğini reddetmekle kalmayıp, onu suçladı ve ona gerçekten azgın bir kimse olduğunu söyledi. Ardından onları ayırmak maksadıyla onun kavga etmekte olduğu Mısırlı şahsı tutmaya çalıştı. Bunun üzerine o Mısırlı, Hz. Musa (a.s.)'ı kendisini öldürmek niyetinde olmakla itham ederek şöyle dedi: "Ey Musa, dün birini öldürdün, bugün, de beni mi Öldürmek istiyorsun?"

Belli ki o, Hz. Musa (a.s.)'m kavmine yapılan haksızlıklara tahammülsüzlüğünü bil­diğinden veya yardım isteyen düşmanının sözlerinden, önceki gün işlenen faili meçhul cinayetin onun tarafından işlenmiş ol­duğunu tahmin etmişti.[19] Yine, olayın Hz. Musa {a.s.) dışındaki tek şahidi olan her iki kavganın kahramanı Benî İsrailli şahıs, sırrını kendi kabilesinden olanlara açmış, ağızdan ağıza dolaşan bu haber, Kıbtîler tarafından da duyulmuş olabilirdi.[20] Bu ihti­maller bir tarafa, Kibtî şahsın sözlerini duyan Hz. Musa (a.s.), onu tutmaktan vazgeçti. Bundan istifade eden bu şahıs ise hemen oradan ayrılarak, kavmi Kıbtîler'e koştu, Musa'yı ihbar edip onun bir Mısırh'yı öldürdüğünü söyledi.

Mısır eşrafından bir grup, bu olayı duyunca Hz. Musa (a.s.)'ı öldürmeye karar vermişler ve aralarında onu ne şekilde öldüreceklerini konuşmaya başlamışlardı. İsrailoğullan'ndan bi­ri, onların bu konuşmalarını duymuştu. Hemen Hz. Musa (a.s.)'a gelerek, durumu ona anlattı ve canını kurtarması için mümkün olan en kısa zamanda şehirden kaçmasını söyledi.

Bu haber üzerine Hz. Musa (a.s.), kendisini zâlimlerden kurtarması için Allah'a dua ederek, vakit kaybetmeksizin korku ve endişe içinde gizlice şehirden ayrıldı. Hayatî tehlikeyle yüz yüze geldiği bir an­da Allah'ın lütfuyla bu tuzaktan haberdar olmuş ve kurtulmayı başarmıştı. Kur'ân-ı Kerim, onun başından geçen bu hadiseyi şöyle anlatır:

"Şehirde korku içindeydi ve etrafı gözetleyerek sabahladı. Sabahleyin bir de ne görsün! Daha dün kendisinden yardım iste­yen kimse, feryat ederek yine kendisinden yardım istiyor. Musa ona dedi ki: 'Doğrusu sen besbelli bir azgınsın!' Derken Musa, kendisinin ve yardım isteyen şahsın ortak düşmanları olan öbür adamı yakalamak istedi. Bunun üzerine o adam, 'Ey Musa! Dün birini öldürdüğün gibi, şimdi de beni mi öldürmek istiyorsun? De­mek arabuluculardan olmak istemiyor da, bu yerde yaman bir zorba olmayı arzüluyorsun sen!' dedi.

Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve şöyle dedi: 'Ey Musa! Şehrin ileri gelenleri seni öldürmek için hakkında mü­zakere ediyorlar. Derhal buradan çık! İnan ki, ben senin iyiliğini isteyenlerdenim.' Musa, korka korka, etrafı gözetleyerek şehirden ayrıldı, 'Rabbim, beni zâlimler güruhundan kurtar!' dedi."[21]

Yüce Allah, zâlim Firavun'dan koruduğu ve ona büyüttür­düğü Hz. Musa (a.s.)'ı başına gelen bu sıkıntıdan da kurtarmış ve kendisine bir kötülük ulaştırılmasına izin vermemişti. Yakın­larından biri vasıtasıyla, Firavun ve adamlarının kendisini öl­dürmek için plân hazırladıklarını öğrenen Hz. Musa (a.s.), vakit kaybetmeden şehirden çıktı ve Mısır'dan ayrılarak bir haftayı aşan yorucu bir yolculuktan sonra, Kızıldeniz'in Akabe körfezi sahilinde yer alan Medyen şehrine ulaştı.

Bu şehir, Mısır İmpa­ratorluğu sınırlarının dışında kalan en yakın merkezdi. Bulun­duğu bölgenin sınırları, Akabe körfezinin kuzeyinden Sînâ yarı­madasının içlerine ve Ölü Deniz'in doğusunda Moab dağına ka­dar uzanıyordu. Şehrin sakinleri, Arap Amur/Anıorite kabilesi idi. Hz, Musa (a.s.), Medyen suyuna vardığında, orada sürülerini sulamakta olan bir grup insanla karşılaştı. Uzak bir yerde bekle­yen ve su kaynağına gitmek isteyen sürülerini o tarafa bırakma­yan iki kadm onun dikkatini çekmişti.

Koyunların suya gitmesi­ni  engellemelerinin  sebebini  sorduğunda,  erkeklerin  izdihamı sebebiyle suya yaklaşamadıklarını, erkek çobanların sürülerini sulama işini bitirmelerine kadar beklediklerini ve hayvanlarını ancak onların ayrılmasından sonra suladıklarım söylediler. Ayrı­ca, evlerinde erkek olarak sadece ihtiyar babalarının bulundu­ğunu ve onun çobanlık yapacak bir durumda olmadığını, bu yüzden kadın olmalarına rağmen çobanlık yapmak zorunda kal­dıklarını ilâve ettiler.
Onlara acıyan Hz. Musa (a.s.), yardım için harekete geçti ve sürülerini su tarafına götürerek sulayıverdi. Daha sonra orada bulunan bir ağacın gölgesine çekildi ve bu sırada hiç kimseyi tanımadığı bu yabancı diyarda Allah'ın yar­dımına ne kadar muhtaç olduğunu düşünerek, kendisine yar­dım etmesi için Allah'a dua ve niyazda bulundu. Kur'ân-ı Kerim, Medyen'e vardığı sırada onun başından geçenler ve bu duası hakkında şöyle demektedir:

"Musa, Medyen tarafına yönelince, 'Umanm, rabhim, bana doğru yolu gösterir!' dedi. Medyen suyuna, vardığında, orada hayvanlarını sulayan bir çok insan buldu. Onların gerisinde de, hayvanlarının suya gitmesini engellemeye çalışan iki kadın gör­dü. Onlara, 'Derdiniz nedir?' dedi. Şöyle cevap verdiler: 'Çobanlar sülayıp çekilmeden biz (onların içine sokulup hayvanlarımızı) su­lamayız. Babamız da oldukça yaşlıdır.' Bunun üzerine Musa, on­ların hayvanlarını sulayıverdi. Sonra gölgeye çekildi, 'Rabbim! Göndereceğin yardıma ve nzka çok muhtacım! ' dedi"[22]

Beklediği yardım gecikmedi. Hz. Musa (a.s.), ağacın gölge­sinde oturmuş durumunu düşünüp Allah'ın yardımını dilerken, biraz önce hayvanlarını sulayıverdigi kızlardan biri ona gelerek, utangaç bir vaziyette, babalarının kendilerine yapmış olduğu yardımın mükâfatını vermek için kendisini evlerine çağırdığını söyledi. Uzun yolculuğu sebebiyle oldukça yorgun bir durumda ve yabancı bir ülkede bulunmanın garipliği içinde olan Hz. Musa (a.s.), bu nazik daveti kabul ederek, genç kadın ile birlikte onla­rın evine gitti. Kızların babası,[23] onun başından geçenleri dinle­dikten sonra, zâlimlerden kurtulmuş olması dolayısıyla onu teb­rik etti.

Boylu-boslu bir genç olan Hz. Musa (a.s.)'daki ahlâkî olgunluk, ihtiyar baba ve iki kızını çok etkilemişti. Bu iki kızdan keskin ferâsetiyle meşhur olanı, onun dürüst ve emin bir kişi ol­duğunu söyleyerek, babasına, onu çoban tutması teklifinde bu­lundu. Kızının teklifini yerinde bulan ihtiyar, bu işi daha uygun gördüğü bir şekilde çözmek istedi. Hz. Musa (a.s.)'a, kabul eder­se, sekiz yıl çobanlık yapması karşılığında, iki kızından hangisiy­le isterse evlenebileceğini söyledi. Eğer süreyi on yıla tamamla­mak isterse, bunun kendileri İçin bir ikram olacağını hatırlattı. Yabancı bir ülkede kendisine bir barınak arayan Hz. Muşa (a.s.), ihtiyarın bu teklifini kabul ederek onun sürülerini gütmeye baş­ladı. Yıllar birbirini kovaladı, rivayete göre, çobanlık süresini, kayınpederine daha uygun gelecek şekilde on yıla tamamladı. Bu sürenin sonunda, kızlardan istediğiyle evlendi ve onu alıp Medyen'den ayrıldı. Kur'ân-ı Kerim, bu safhayı şöyle anlatmak­tadır:

"O sırada, o iki kızdan biri, utana utana yürüyerek ona gel­di 'Babam, hayvanlarımızı sulamanın karşılığını ödemek için seni çağırıyor.' dedi. Bunun üzerine Musa, kızların babasına gelip, başından geçenleri ona anlatınca, ihtiyar şöyle dedi: 'Korkma ! Artık, o zâlim kavimden kurtuldun.'

İhtiyarın iki kızından biri, 'Babacığım, onu ücretle çoban tut! Çünkü, ücretle çoban tutacağın en iyi kimse, bu güçlü ve güvenilir adamdır.' dedi

Kızların babası dedi ki: 'Bana sekiz yıl çalışmana karşılık, şu iki kızımdan birini sana nikahlamak istiyorum. Eğer süreyi on yıla tamamlarsan, o da senden bir lütuf olur; yoksa sana ağırlık vermek istemem. înşaallah, beni iyi kimselerden bulacaksın.'

Musa şöyle cevap verdi: 'Bu seninle benim aramda yapılmış kesin bir sözleşmedir. Bu iki süreden hangisini doldurursam dol­durayım, demek ki, bana karşı husumet yok. Söylediklerimize Allah vekildir.' Musa, hizmet süresini doldurunca, (oradan ayrıl­mak üzere) ailesiyle birlikte yola çıktı. "[24]


 





Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Cevaplandı: Hz. Musa (a.s.)
« Cevapla #6 : 11/03/10, 11:44 »
G. Medyen'den Ayrılış-Peygamberlik Görevinin Verilişi
 

Çobanlık süresini tamamlayıp uşak durduğu ihtiyarın kı­zıyla evlendikten sonra ailesiyle birlikte Medyen'den ayrılan Hz. Musa (a.s.), epeyce bir yol katettikten sonra bir gece Sînâ dağı tarafında bir ateş gördü. Bu esnada, o ve hanımı şiddetli soğuk sebebiyle üşümüş ve karanlıktan dolayı yollarını da kaybetmiş bir durumda bulunuyorlardı. Hz. Musa (a.s.}, hanımına, ateşin yanına gidip oradan bir haber veya ısınmak için bir ateş getire­ceğini söyleyerek, ondan geri dönene kadar kendisini bulunduk­ları yerde beklemesini istedi. Ateşi görmüş olduğu yere geldiğin­de,[25] orada bulunan vadinin sağ yanındaki bir ağaçtan kendisi­ne, "Ey Musa! Bil ki, ben, bütün âlemlerin rabbi olan Allah'ım." diye seslenildiğini duydu.

Ardından, aynı ses tarafından ayağın­daki nalınları çıkarması ve elindeki asayı bırakması emrolundu. Bu emir üzerine elindeki asayı bıraktığında, bir de ne görsün, asa canlanmış, bir yılan gibi hareket ediyor! Bu manzara karşı­sında korkuya kapılan Hz. Musa (a.s.), arkasını dönüp kaçmaya başlayınca, aynı ses korkmamasını söyledi ve ona güvende oldu­ğunu bildirdi. Devam ederek, elini koynuna sokmasını ve elini koynundan dışarı çıkardığında elinin bembeyaz olduğunu göre­ceğini haber verip, artık korkmaktan vazgeçmesini istedi. Daha sonra da ona, asa ile beyaz el mucizelerinin, Firavun ve adamlarina karşı  kullanılmak üzere  Rabbinden kendisine verilen  iki delil, iki önemli mucize olduğu hatırlatıldı.

Bu mübarek gece ve bu kutsal mekânda böylece peygam­ber olarak görevlendirilen Hz. Musa (a.s.)'a, tebliğ için Firavun'a gitmesi emredilmişti. Bunun üzerine o, Firavun'un kavminden birini öldürdüğünü ve bu yüzden Firavun ve adamlarının kendi­sini öldürmelerinden korktuğunu söyledi. Ayrıca Firavun ve hal­kının  kendisini yalanlamalarından  çekindiğini belirterek daha düzgün ve daha etkili konuşan kardeşi Hz. Harun (a.s.)'ı kendi­sine yardımcı olarak görevlendirmesini istedi. Onun bu isteğini kabul eden Allah Teâlâ, ikisine büyük bir güç ve kuvvet vereceği­ni, dolayısıyla

Firavun ve diğer kâfirlerin onlara bir şey yapama­yacaklarını, neticede kendilerine iman edenlerle birlikte Firavun' a karşı üstünlük sağlayacaklarını müjdeledi. Hz. Musa (a.s.)'m Medyen'den ayrılışı ve Sînâ dağında peygamber olarak görevlen­dirilip tebliğ için Firavun'a gitmekle emrolunması, Kur'ân-ı Ke-rim'de bir kaç defa anlatılmıştır. Bu konu Kasas sûresinde şöyle geçmektedir:

"Artık Musa, hizmet süresini doldurunca, ailesiyle birlikte yola çıktı. Yolda Sînâ dağı tarafında bir ateş gördü. Ailesine, 'Siz burada bekleyin; ben bir ateş gördüm, belki oradan size bir ha­ber, yahut ısınmanız için bir ateş parçası getiririm.' dedi. Ateşi gördüğü yere gelince, o mübarek yerdeki vadinin sağ kıyısından, -oradaki ağaç tarafından kendisine şöyle seslenildi: 'Ey Musa! Bil ki, ben, bütün âlemlerin Rabbi olan Allah'ım.'

Ve, 'Asanı at!' denildi. Musa, yere attığı asayı yılan gibi dep-renir görünce, dönüp arkasına bakmadan kaçtı/Ey Musa! Beri gel, korkma, çünkü sen, emniyette olanlardansın.' buyuruldu. 'Elini koynuna sok, kusursuz bembeyaz çıkacaktır. Korkudan açılan kollarını kendine çek. îşte bu ikisi,

Firavun ve adamlarına karşı rabbin tarafından iki kesin delildir. Çünkü onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır.' diye seslenildi. Musa dedi ki: 'Rab-bim! Ben onlardan birini öldürmüştüm, beni öldürmelerinden kor­kuyorum. Kardeşim Harun'un konuşması benimkinden daha düz­gündür.  Onu da,  beni doğrulayan bir yardımcı olarak benimle birlikte gönder. Zira bana yalancılık ithamında bulunmalarından endişe ediyorum.'

Allah buyurdu: Seni kardeşinle destekleyeceğiz ve size Öyle bir kudret vereceğiz ki, âyetlerimiz sayesinde onlar size erişeme­yecekler. Siz ve size tâbi olanlar üstün geleceksiniz."[26]

Hz. Musa (a.s.)'ın peygamber olarak görevlendirilmesiyle il­gili bu önemli mülakat, Tâhâ sûresinde biraz daha geniş bir çer­çevede anlatılmış bulunmaktadır:

"(Ey Muhammedi) Musa'nın kıssası sana ulaştı mı? Hani o, bir vakit bir ateş gördü de, ailesine, 'Siz burada durun, benim gözüme bir ateş ilişti, belki size ondan bir yalın kor getiririm veya ateşin yanında bir kılavuz bulurum.' dedi.

Ateşin yanına vardığı zaman, kendisine şöyle seslenildi: 'Ey Musa! Haberin olsun, şüphesiz ben, senin Rabbinim. Ayakkabıla­rını çıkar, çünkü sen mukaddes vadi Tuvd'dasın! Ben, seni pey­gamber olarak seçtim, şimdi vahyedilecekleri dinle! Şüphesiz ki, ben, Allah'ım! Ben'den başka hiçbir İlâh yoktur.
Onun için Bana ibâdet et ve Beni anmak için namaz kıl! Çünkü Kıyamet mutlaka kopacaktır. Onun vaktini gizliyorum ki, herkes yaptığının karşılı­ğını görsün. O halde Kıyamete inanmayıp da nefsinin peşine tab­lan kimse, sakın seni ona iman etmekten alıkoymasın; yoksa he­lak olursun. Sağ elindeki nedir, Ey Musa!? Musa şöyle dedi: 'O benim asamdır. Ona dayanırım ve onunla davarlarıma yaprak çırparım. Benim daha başka ihtiyaçlarımı da görür.' Allah şöyle buyurdu: 'Onu yere bırak!' Musa elindeki asayı yere bıraktı. Bir de ne görsün, bir yılan gibi koşuyor!

Allah şöyle buyurdu: 'Tut onu, korkma. Biz, onu yine evvelki şekline çevireceğiz. Bir de elini koynuna sok da, diğer bir mucize olmak üzere, kusursuz bembeyaz olarak çıkıversin. Böylece sana en büyük mucizelerden bir kısmını göstermiş olalım. Firavun'a git, hakikaten o çok azdı.'

Musa dedi ki: 'Ey Rabbim! Göğsüme genişlik ver, işimi ko-laylaştır. Dilimden de düğümü çöz ki, sözümü iyi anlasınlar.[27]

Bana kendi ailemden bir de vezir/yardıma ver. Yani kardeşim Harun'u. Onunla beni güçlendir. Onu, vazifemde bana ortak kıl Tâ ki, Seni çok teşbih edip, çok analım. Şüphe yok ki, Sen bizi hakkıyla görensin.' Allah, 'Ey Musa! Dilediğin sana verildi' de­di"[28]

Bu muazzam olay, Neml sûresinde ise kısa bir şekilde ifâde edilmektedir:

"Hani bir zaman Musa, ailesine, 'Ben bir ateş gördüm, size ondan bir haber getireceğim, yahut yalın bir kor getireceğim, belki onunla ısınırsınız.' demişti. Ateşin yanına gelince, kendisine şöyle seslenildi: 'Ateşin bulunduğu yerdeki de, çevresindeki de, müba­rek kılınmıştır. Alemlerin Rabbi olan Allah, her türlü noksanlıktan münezzehtir. Ey Musa! Gerçek şu ki, ben, Aziz ve Hakim olan Al­lah'ım. Asanı bırak!' Musa, bıraktığı asasının bir yılan gibi kıvrılıp hareket ettiğini görünce, arkasına bakmadan dönüp kaçtı. (Allah şöyle buyurdu): 'Ey Musa! Korkma, Benim huzurumda, peygam­berler asla korkmaz.
Ancak kim haksızlık yapar, sonra da yaptığı kötülüğü iyiliğe çevirirse, Ben, onu da bağışlayıcıyım, merhamet edenim. Bir elini koynuna sok; Firavun ve kavmine dokuz mucize­den biri olarak, kusursuz bir beyazlıkta bembeyaz olarak çıksın. Çünkü onlar, yoldan çıkmış bir toplum oldular. Bu şekilde ayetle­rimiz, hakikati gözlerine sokarak, onlara vardığı vakit, 'Bu apaçık bir büyüdür!' dediler. [29] 






Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Cevaplandı: Hz. Musa (a.s.)
« Cevapla #7 : 11/03/10, 11:47 »
H. Hz. Musa (A.S.) Ve Hz. Harun (A.S.) Firavun'la Yüzyüze
 

Allah Teâlâ, Sînâ dağında Hz. Musa (a.s.)'ı peygamber ola­rak görevlendirmiş, ona doğrudan hitap ederek sadece kendisine kulluk etmesini, Âhiret gününe inanmasını ve namaz kılmasını emretmişti. Kıyametin muhakkak kopacağını, insanların daima hazırlıklı olmalarını sağlamak için onun zamanım gizli tuttuğu­nu  bildirmiş,   Kıyamet gününde  herkesin dünyada yaptığının karşılığını bulacağını haber vermişti. Ona ayrıca Firavun ve a-damlarına karşı kullanması için iki büyük mucize lütfetmiş, yardım isteğini de kabul ederek, kardeşi Hz. Harun(a.s.)'ı ona yardımcı yapmıştı.

Cenab-ı Hak, Hz. Musa (a.s.) ve kardeşi Hz. Harun (a.s.)'i peygamber olarak görevlendirdikten ve onları mucizelerle donat­tıktan sonra, Firavun'a gitmelerini emretmiş, o ikisini, emirlerini insanlara tebliğ hususunda, gevşek davranmaktan sakındırmış-ti. Ayrıca, Firavun'a gittiklerinde, ona karşı yumuşak bir üslub ile konuşmalarını emrederek Firavun'un yumuşak ve güzel söz­lerden etkilenip nasihat dinleyebileceğini hatırlatmıştı. İki kar­deş, Firavun'un kendilerine kötülük yapmasından korktuklarını söylediklerinde, Yüce Allah, onlarla beraber olduğunu ve onları Firavun ve adamlarının kötülüklerinden koruyacağını bildirdi. Firavun'a giderek, Allah'ın iki elçisi olduklarını açıklayıp, onu İsraüoğulları'na baskı ve işkence yapmaktan vazgeçmeye çağır­malarını ve İsrailoğulları ile birlikte Mısır'dan ayrılmalarına izin istemelerini emretti. Ve Allah tarafından kendilerine verilen mu­cizelerle geldiklerini bildirerek; peygamberlere inananların hidâ­yete ulaşacaklarını, onları yalanlayanların ise mutlaka azaba uğrayacaklarını hatırlatmalarını söyledi. Allah Teâlâ, bu konuda şu bilgiyi vermektedir:

"Ey Musa! Sen ve kardeşin, mucizelerimle gidin. İkiniz de, beni anmada ve emirlerimi tebliğde gevşeklik göstermeyin. İkiniz Firavun'a gidin; çünkü o, hakikaten azdı. Ona varınca, yumuşak sözler söyleyin; umulur ki, Öğüt alır veya korkar.

Musa ve Harun, dediler ki: 'Ey Rabbimiz! Firavun'un bize saldırmasından, yahut aşın gitmesinden korkuyoruz.' Allah da şöyle buyurdu: 'Korkmayın! Zîrâ ben sizinle beraberim. Her şeyi işitir ve görürüm. Hemen gidin de ona şöyle deyin: Biz, Rabbinin iki elçisiyim. Artık îsrailoğulları'nı, bizimle gönder. Onlara işkence etme. Biz, sana Rabbinden bir mucize ile geldik. Selâm hidâyete iâbi olanlaradır. Bize vahyolunmuştur ki, peygamberleri yalanla­yıp onlardan yüz çevirenlere mutlaka azap vardır."[30]

Kur'ân-i Kerim, Hz. Musa (a.s.) ve Hz. Harun (a.s.)'m Fira-vun'a gönderilişini bir başka yerde şu sözlerle dile getirmektedir: "Bir vakit de Rabbin Musa'ya nida edip, 'O zalimler güruhu­na; Firavun'un kavmine git Hâlâ (başlarına gelecekten) sakınma­yacaklar mı onlar?' diye seslenmişti.

Musa şöyle dedi: 'Rabbim, doğrusu beni yalanlamalarından korkuyorum. Bu durumda göğsüm daralır, dilim dönmez, onun için Harun'a da elçilik ver. Hem onların bana isnat ettikleri bir suç var. Ondan dolayı, korkarım ki, hemen beni öldürürle?-.'

Allah, şöyle buyurdu: Hayır, (seni asla öldüremezler), haydi ikiniz, mucizelerimizle ona gidin. Şüphesiz ki, biz sizinle berabe­riz. Her şeyi işitiriz. Doğruca Firavun'a varın. Ona, 'Biz alemlerin Rabbi olan Allah'ın peygamberiyiz. îsraüoğullan'm serbest bırak bizimle beraber gönder.' deyin."[31]

Doğduğu günden itibaren Allah Teâlâ tarafından korunan, can düşmanı olacak Firavun'un sarayında büyüttürülen ve daha sonra Medyen'de güven içinde yaşatılan Hz. Musa (a.s.), artık peygamber olarak da görevlendirilmiş, mucizelerle ve kendisi gibi peygamber seçilen kardeşi Hz. Harun (a.s.)la takviye edil­mişti. Allah (c.c), Firavun'a gönderdiği iki peygamberine, kendi­leriyle birlikte olduğunu ve onları düşmanlarına karşı koruyaca­ğını da bildirmişti.

Hz. Musa (a.s.}, Sînâ dağında ilâhî mesajı aldıktan sonra Mısır'a doğru yola çıktı. Oraya varınca yıllardır hasretlerini çek­tiği annesi ve kardeşi Hz. Harun (a.s.Jla buluştu. Ardından O ve Hz. Harun (a.s.), Allah'ın emrine uyup sarayına giderek Fira­vun'un huzuruna çıktılar ve peygamber olarak görevlendirildik­lerini söyleyip ilâhî mesajı ona tebliğ ettiler. Ayrıca ondan İsrailoğuliarı'nı kendileriyle birlikte serbest bırakmasını ve ülke­den ayrılmalarına izin vermesini istediler. Hz. Musa (a.s.), bu esnada kendisinin ancak doğruyu söylediğini belirterek şöyle demişti:

"Musa dedi ki: 'Ey Firavun! Ben, âlemlerin Rabbi olan Allah tarafından gönderilen bir peygamberim. Bana gereken, Allah'a karşı ancak doğruyu söylememdir. Gerçekten ben, size Rabbinizden bir mucize getirdim. Artık İsrailoğuliarı'nı benimle birlikte gön­der."[32]

İlâhlık taslayan bir kral için, sarayında besleyip büyüttüğü bir gencin peygamberliğine iman etmek veya onun talebini kabul ederek kavmini onunla birlikte göndermek kolay değildi. Nitekim o, Hz. Musa {a.s.)'in davetini, üzerinde düşünmeye bile gerek görmeden şiddetle reddetti ve önceden yapmış olduğu iyilikleri onun başına kaktı. Ardından onu halkından birini öldürmekle suçladı ve nankörlükle itham etti. Hz. Musa (a.s.) ise, o adamı öldürmek gibi bir niyetinin bulunmadığını, onun ölmesi üzerine de böyle bir olaya sebep olmaktan duyduğu üzüntü içinde kor­kup kaçtığını belirtti. Aradan yıllar geçtikten sonra ise Rabbinin kendisini peygamber olarak görevlendirdiğini açıkladı. Başına kaktığı nimet hususunda da gerekli cevabı verdi. Yapmış olduğu iyiliğin sebebinin, İsrailoğuliarı'nı kul-köle edinmesi ve onların erkek çocuklarını öldürmesi olduğunu söyledi. Zîrâ böyle bir uygulama olmasaydı kendisi bir sandık içinde Nil nehrine atıl­mayacak ve Firavun tarafından büyütülmeyecekti. Yaptıklarının bu zulmün bir neticesi olduğunu belirterek, iyilik sandığı şeyin gerçekte zulümden ibaret olduğunu hatırlattı:

"Firavun şöyle dedi: 'Seni çocukken himayemize alıp yanı­mızda büyütmedik mi? Hayatının birçok yılını aramızda geçirme-din mi? Sonunda, o yaptığın (kötü) işi de yaptın; sen nankörlerden birisin!'

Musa, 'Ben, o suçu o vakit bilmeyerek, istemeyerek işledim. Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Nihayet Rabbim bana bir hikmet verdi ve beni peygamberlerden yaptı. Başıma kaktığın o nimete gelince, gerçekte îsrailoğuUarı'm kul-k'öle edin­miş olmandır.' dedi.[33]

Firavun, daha sonra Hz. Musa (a.s.)'a ''Âlemlerin Rabbi de nedir? "sorusunu sordu. Hz. Musa (a.s.), O'nun bütün kâinatın Rabbi olduğunu, hakikati görenlerin bunu bildiğini söyleyince, duyduklarına şaşırdığını gösteren alaylı bir tavır içinde etrafın­daki adamlarına yönelip,. "Onun cevabını duymuyor musunuz?" diye sordu. Sözlerini devam ettiren Hz. Musa (a.s.), "Alemlerin Rabbi olan Allah, sizin de atalarınızın da Rabbidir." diyerek, Al­lah'ın bir sıfatını daha zikretti. Bu açıklama, Firavun'u öfkelen­dirmişti, yine etrafındakilere dönerek, "Size gönderilen bu pey­gamberiniz mutlaka delidir." dedi. Hz. Musa (a.s.), onun şiddetli öfkesine ve ağır iftirasına aldırmadan, âlemlerin Rabbi olan Al­lah'ı tanıtmaya devam etti. O'nun doğunun, batının ve araların­da bulunan şeylerin Rabbi olduğunu, aklını doğru bir şekilde kullananların bunu bildiğini söyledi. Ancak Firavun ve adamla­rının bu hakikatler üzerinde düşünmek bile istemedikleri belliy­di. Kur'ân-ı Kerim, bu tartışmayı şöyle anlatmaktadır:

"Firavun, 'Âlemlerin Rabbi de nedir?' diye sordu. Musa, 'B-ğer gerçekten doğruyu öğrenmek ve onu yürekten benimsemek is­tiyorsanız, O, göklerin, yerin ve aralarında bulunan şeylerin Rab­bidir. ' dedi.

Firavun, etrafındakilere, 'işitmiyor musunuz?' dedi. Musa şöyle dedi: 'O, sizin de Rabbiniz, daha Önceki atalarınızın da Rabbidir.'

Firavun, 'Size gönderilen bu peygamberiniz mutlaka delidir.' dedi. Musa, 'Şayet aklınızı kullansanız anlarsınız ki, O, doğunun,-batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir.' karşılığını verdi. [34]

Hz. Musa (a.s.) ve Hz. Harun (a.s.), Firavun ve adamlarını ikna etmeye çalıştılar, onları kâinat ve ondaki intizamı düşün­meye sevketmek için çok uğraştılar, ancak onların buna asla yanaşmadıklarını gördüler. Bu defa, peygamberlerini yalanlayan kavimlerin azaba çarptırıldığını hatırlatarak onu ve adamlarını ikaz ettiler. Firavun ise, tartışmayı davet dışında bâzı konulara çekmek istiyordu. Konuyu değiştirmek niyetiyle, Hz. Musa (a.s.)' a geçmiş milletlerin durumunu sordu. Hz. Musa (a.s.), bunun bilgisinin sadece Allah katında olduğunu söyledikten sonra, Fi­ravun'u düşünmeye sevkedeceğini sandığı bâzı hakikatleri sıra­ladı. Allah'ın hata etmediğini ve hiçbir şeyi unutmadığını, yeryü­zünü yaratıp, orayı insanların yaşayabileceği şekle getirdiğini, insanların ihtiyaçlarını karşılamak için yağmur indirerek yeryü­zünde çeşitli bitkiler bitirdiğini, bütün bunlarda akıl sahipleri için yeterli ibretin bulunduğunu söyledi. İnsanların aslının top­rak olduğunu, öldükten sonra yine toprağa döneceklerini ve Kı­yamet gününde tekrar oradan çıkarılacaklarını hatırlattı:

"Gerçekten bize vahyolundu ki, şüphesiz azap, peygamber­leri yalanlayanların ve haktan yüz çevirenlerin üzerinedir. Fira­vun şöyle dedi: 'O halde, sizin Rabbiniz kimdir ey Musa?' Musa, 'Bizim Rabbimiz, herşeye hilkatini veren, sonra da yolunu göste­rendir. ' dedi. Firavun, 'Öyle ise, geçmiş asırlar halkının hâli ne­dir?' diye sordu. Musa şöyle dedi: 'Onların hakkındaki bilgi, Rabbimin katındaki bir kitapta/Levh-i Mahfuz'dadır. Benim Rab-bim, hata da etmez, unutmaz da. O ki, yeryüzünü, size bir döşek yaptı. Orada, sizin için yollar açtı. Gökten bir yağmur indirdi'

îşte bu yağmur ile türlü bitkilerden çiftler çıkardık. Hem siz yiyin, hem de hayvanlarınızı otlatın. Şüphe yok ki, bunda akıl sahipleri için elbette ibretler vardır. Biz, sizin aslınızı topraktan yarattık, öldükten sonra sizi oraya döndürürüz. Kıyamet günü de, oradan tekrar çıkaracağız.[35]






Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Cevaplandı: Hz. Musa (a.s.)
« Cevapla #8 : 11/03/10, 11:48 »
I. Fıravun'un İlahlık İddiası
 

Hz. Musa (a.s.) tebliğini ısrarla devam ettirerek, akl-ı selim sahiplerini düşünmeye sevkedecek bâzı hakikatleri dile getiriyor ve Allah'ın kendisine lütfettiği mucizeleri gösteriyordu. Onun bu tutumu karşısında Firavun, meclisinde bulunan devlet ricalinin Hz. Musa (a.s.)'dan etkilenmesinden ve bu yüzden onların üze­rindeki nüfuz ve otoritesinin sarsılmasından korktu. Ülkesinde kendisinden başka bir otorite tanımak niyetinde olmayan bu zâlim, yanındaki adamlarına dönerek, onların rabbi olduğunu ve onlar için kendisinden başka bir ilâh tanımadığını söyledi:

"Musa, Firavun'a en büyük mucizeyi gösterdi. Fakat Fira­vun, onu yalanladı ve âsi oldu. Sonra yüz çevirip fesat çıkarmaya girişti. İnsanları topladı ve haykırarak şöyle dedi: 'Ben, sizin en yüce rabbinizim!' Bunun üzerine Allah, onu, ahiret ve dünya aza­bına uğrattı. Bunda Allah'tan korkan için büyük bir ibret vardır.)[36]

İlahlik iddiasında bulunan Firavun, ayrıca veziri Hâmân'a, kendisi için yüksek bir kule inşâ etmesini, bu kuleye çıkıp, ya­lancılardan biri saydığı Hz. Musa (a.s.)'m Rabbine ulaşabileceği­ni sandığını söyledi:

"Firavun, 'Ey ileri gelenler! Ben, sizin için, benden başka i-lûh tanımıyorum. Ey Hâmân! Haydi benim için, çamuru pişir (tuğ­la imal et de) bana bir kule yap ki, Musa'nın ilâhına çıkayım; ama sanıyorum, o, mutlaka yalan söyleyenlerdendir.' dedi."[37]

Firavun'un bu sözleri ve onun gafleti, Kur'ân-ı Kerim'de bir başka yerde şöyle aktarılmıştır:

"Firavun, veziri Hâmân'a, 'Ey Hâmân! Benim için yüksek bir kule yap. Belki, onunla yollara, göklerin yollarına ulaşırım da Mu­sa'nın ilâhını görürüm. Çünkü ben, Musa'nın yalancı olduğunu sanıyorum.' dedi İşte Firavun'un kötü ameli, kendisine böylece güzel gösterildi ve doğru yoldan alıkonuldu. Firavun'un tuzağı hüsrandan başka bir şeye yaramadı.[38]

Kur'ân-ı Kerim, Firavun'un inşaatını emrettiği bu kulenin yapılıp-yapılmadığından bahsetmemiştir. Muhtemelen o, halkı kandırmak maksadıyla böyle söylemiştir. Ancak bâzı rivayetler­de, böyle bir kulenin yapıldığı ve hatta Firavun'un maksadını gerçekleştirmek arzusuyla yani Hz. Musa (a.s.)'ın Rabbini gör­mek niyetiyle kulenin üzerine çıktığı, oradan inişinde kana bu­lanmış bir ok getirip, Hz. Musa (a.s.)'ın ilahını öldürdüğünü ve ok üzerindeki kanın onun kanı olduğunu söylediği zikredilmiş­tir.[39]






Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Cevaplandı: Hz. Musa (a.s.)
« Cevapla #9 : 11/03/10, 11:49 »
I. Hz. Musa (A.S.)'ın Mucizeleri-Sihirbazlarla Müsabaka
 

İman etmek niyeti taşımayan ve Hz. Musa (a. s.)'in söyledik­lerini reddedecek deliller bulmaktan da aciz kalan Firavun onu davetten vazgeçirmek için kuvvete başvurdu. Hz. Musa (a.s.)'i kendisinden başka birini ilah kabul etmeye devam ettiği takdirde tutuklamakla tehdit etti. Bu sırada Hz. Musa (a.s.), peygamber olduğunu ve doğru söylediğini gösteren apaçık deliller getirse de mi aynı şeyi yapacağını sordu. Fîravun'un meydan okurcasına, "Doğrulardan isen delilini getir!" demesi üzerine, asa ve beyaz el mucizelerini gösterdi. Ancak Firavun, bu açık deliller karşısında da, ona inanmak yerine, aksine onu sihirbazlıkla itham etti. Si­hir yoluyla kendilerini ülkelerinden çıkarmak için çalışmakla suçladı. Hz. Musa (a.s.)'a ne yapılması gerektiğini, huzurunda bulunan devlet adamlarına sordu. Yüksek devlet ricali, kendisi­ne ülkedeki meşhur sihirbazları toplamasını, onlarla Hz. Musa (a.s.)'ı karşı-karşıya getirmesini tavsiye ettiler. Hz. Musa (a.s.) ile Firavun ve yakınları arasında geçen bu konuşmalar, Kur'ân-ı Kerim'de şöyle nakledilmektedir:

"Firavun, 'Yemin olsun ki, eğer benden başkasını ilâh edi­nirsen, seni zindana atılanlardan ederim.' dedi.

Musa, 'Sana apaçık bir delil getirmiş olsam da mı?' dedi.

Firavun, 'Eğer doğru söyleyenlerden isen, getir onul' dedi. Bunun üzerine Musa, asasını yere bırakıverdi. Bir de ne görsün­ler, apaçık bir ejderha! Elini de (koynundan) çekip çıkardı, bir de ne görsünler! Bakanlara bembeyaz görünen, nur saçan bir el!

Firavun, çevresindeki ileri gelenlere, 'Gerçekten bu, çok bilgi­li bir sihirbaz. Büyüsüyle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor, ne emredersiniz?' dedi.

Onlar ise, 'Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere sihirbazları toplayacak kimseler gönder. Ne kadar çok bilgili sihirbaz varsa sana getirsinler.' dediler."[40]

Yönetimde önemli bir yeri olan devlet ricali de, anlaşıldığı gibi Hz. Musa (a.s.) ve Hz. Harun (a.s.)'ın   dâvetine, Firavun'un bakışıyla bakıyorlar, onun zıddına hiçbir şey düşün emiyorlardı. Apaçık mucizeleri sihir olarak niteleyen Firavun ve yakınları, İsrailoğulları ile birlikte Mısır'dan ayrılmalarına izin verilmesini isteyen iki peygamberi, sihirleriyle ülkelerini ve iktidarlarını elle­rinden alacak iki sihirbaz olarak görüyorlardı. Onların bu dü­şüncesi ve Hz. Musa ile aralarında geçen konuşma, Kur'ân-ı Ke­rim'de bir başka yerde şöyle zikredilir:

"Sonra o peygamberlerin arkasından Firavun ve topluluğuna mucizelerimizle Musa'yı gönderdik Fakat onlar, mucizelerimize karşı haksız davrandılar. Bozguncuların akıbeti nasıl olurmuş bir bak!

Musa dedi ki: 'Ey Firavun! Şüphesiz ben, âlemlerin Rabbi olan Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberim. Bana, Allah'a dâir ancak gerçeği söylemem yaraşır. Rabbinizden size apaçık bir delil getirdim. Artık İsrailoğullan'm benimle beraber salıver.'

Firavun, 'Şayet doğru söyleyenlerden isen ve bir delil getir-diysen, onu ortaya koy!' dedi.

Bunun üzerine Musa, asasını yere attı. Asa, hemen apaçık bir yılan oluverdi. Elini koynundan çıkardı. Bir de ne görsünler, bakanlara nur saçan bembeyaz bir el!

Firavun kavminin ileri gelenleri şöyle dediler: 'Şüphesiz bu, çok bilgili bir sihirbazdır. Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor.' Fi­ravun, onlara, 'O halde ne emredersiniz?' dedi.

Onlar, 'Onu ve kardeşinin işini şimdilik ertele ve şehirlere sihirbazları toplayacak adamlar gönder. Ne kadar bilgili sihirbaz varsa, hepsini sana getirsinler.' dediler."[41]

Firavun ve adamları, büyük ihtimalle, Hz. Musa (a.s.)'m a-sa ve beyaz el ile ilgili olarak gösterdiklerinin mucize olduğunu anlamışlardı. Fakat gerçeği kabul etmek çıkarlarına aykırı olun­ca, halkı Hz.Musa (a.s.)'a inanmaktan alıkoymak ve ona karşı kışkırtmak için, onun bir sihirbaz, maksadının ise sihir yoluyla ülkelerini ve saltanatlarını ellerinden almak ve kendilerini ülke­lerinden sürüp-çıkarmak olduğunu söylemeyi gerekli gördüler. Böyle olunca, iki kardeşi, ancak daha üstün sihirbazlarla mağ­lup edebilirlerdi. Bu düşünce ile Hz. Musa (a.s.)'dan sihirbazlarla yapacağı toplantı ve müsabaka için kendilerine   bir gün ve yer belirlemesini istediler:

"Şüphesiz ki, Firavun"a mucizelerimizin hepsini gösterdik. Buna rağmen Firavun onları yalanladı ve iman etmemekte diren­di. Musa'ya şöyle dedi: 'Sihrinle bizi yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin ey Musa!? Biz de mutlaka sana, senin sihrin gibi bir sihir getireceğiz. Şimdi sen, bizimle senin aranda bir buluşma zamanı ve yeri tayin et. Ondan ne biz cayalım ne de sen. Buluşacağımız yer münasip bir yer olsun.'

Musa, 'Buluşma zamanımız insanların süslenip kuşluk vak­tinde toplandıkları bayram günü olsun.' dedi."[42]

Firavun, Hz. Musa (a.s.)'m bu zaman tayinini kabul etmiş­ti. Hz. Musa (a.s.) ile Mısır'ın en meşhur sihirbazları arasındaki buluşma ve müsabaka, bayram günü, bayram yerinde kalabalı­ğın en yoğun olduğu kuşluk vaktinde yapılacaktı. Böylece büyük bir kalabalık, gözlerinin önünde cereyan edecek olayları bizzat müşahede etmiş olacaktı.

O dönemde Mısır'da sihir çok yaygındı. Bilhassa firavunlar ve devlet adamları, sihire büyük önem verirler, sihirbazları taltif ederlerdi. Bu sebeple ülkede çok sayıda sihirbaz bulunuyordu. Firavun'un gönderdiği adamlar, ülkenin muhtelif şehirlerinde yaşayan meşhur sihirbazları bir bir arayıp buldular ve onları bu önemli yarışma için başkente getirdiler.

Bu sihirbazlar, Hz. Musa (a.s.) ile karşılaşacakları bayram günü, bayram alanına getirildiler. Diğer taraftan halkın yoğun bir şekilde katılımını sağlamak için gereken her şey yapılmıştı. Görevlilerin teşvikiyle bayram yerine koşan insanlar, aralarında, sihirbazlar galip gelirse onlara uyacaklarını konuşuyorlardı. Ga­lip geleceklerinden emin görünen sihirbazlar ise, devlet ricalinin ortasında tahtına kurulmuş oturan Firavun'a, galip geldikleri takdirde alacakları mükâfatı soruyorlardı. Firavun da, onların üstün geleceğinden emindi, bu takdirde sadece maddî mükafat vermekle yetinmeyeceğini, onları aynı zamanda yakın adamları arasına alacağını vâdediyordu. Yüce Allah, onların bu durumu­nu şöyle açıklamıştır:

"Böylece sihirbazlar, belli bir günün tayin edilen vaktinde bir araya getirildi. Halka, ' Siz de toplanıyor musunuz? (haydi çabuk olun!)' denildi.

İnsanlar, 'Üstün gelirlerse herhalde sihirbazlara uyarız.' de­diler. Sihirbazlar geldiklerinde, Firavun'a, 'Şayet biz galip gelir­sek, muhakkak bize bir ücret var, değil mi?' dediler. Firavun ce­vaben, 'Evet, o takdirde hiç şüphe etmeyin^ gözde kimselerden olacaksınız.' dedi."[43]

Müsabakanın başlaması için artık her şey hazırdı. Ancak Hz. Musa (a.s.), müsabakaya başlamadan önce karşısında top­lanan sihirbazları uyarmak ve onları bu işten vazgeçirmek istedi. Allah adına yalan ve hileye başvurmaları durumunda büyük bir azaba çarptırılacaklarını hatırlattı. Onun bu sözlerinden etkilen­dikleri anlaşılan sihirbazlar, aralarında fısıldaşarak yaptıkları konuşmada, Hz. Musa (a.s.) ve Hz. Harun (a.s.)'m Mısır halkının dinini değiştirmek, Firavun ve kavmini yurtlarından çıkarıp ikti­darı ellerine geçirmek için çalışan iki sihirbaz olduğunda görüş birliğine vardılar. Daha sonra mücadeleye başlamak için saflar halinde ilerlediler ve Hz. Musa (a.s.)'a İster sen başla, ister biz başlayalım!' dediler. Hz. Musa (a.s.), 'Siz başlayın!.' deyince, si­hirlerini ortaya koydular. Sihir malzemesi olarak kullandıkları iplerini ve bastonlarını yere bıraktıklarında, bunlar canlanıp yılanlara dönüşmüştü. Hz. Musa (a.s.) da diğer insanlar gibi, bu yılanları hareket eder bir halde gördü. Kur'ân-ı Kerim, yarışın başlaması anını şöyle anlatmıştır:

"Bunun üzerine Firavun, dönüp tedbir almaya girişti. Ne ka­dar sihirbaz varsa onlan topladı ve sonra buluşma yerine getirdi.

Musa, sihirbazlara, 'Vay halinize! Sakın Allah'a karşı yalan uydurmayın. Yoksa sizi azabıyla helak eder. İftira atanlar mutla­ka hüsrana uğrar!' dedi. Onlar aralarında durumlarını tartıştılar ve gizlice fısildaştılar. Dediler ki: 'Şüphesiz bunlar, iki sihirbazdır; sizi yerinizden çıkarmak ve sizin üstün yolunuzu (dosdoğru dini­nizi) ortadan kaldırmak istiyorlar. Onun için, siz hilenizi toplayın, sonra saflar halinde gelin. Bugün galip gelen mutlaka zafere er­miş olacak!'

Sihirbazlar, 'Ey Musa! Ya sen at, veya önce biz atalım.! de­diler.

Musa, 'Hayır, siz atın.' dedi. Bir de ne görsün, attıkları ipleri ve bastonları, onların sihirleri dolayısıyla, Musa'ya gerçekten ha­reket ediyorlarmış gibi görünüyor!"[44]

Sihirbazların yapmış olduğu bu sihirle ortaya çıkan görün­tüler, Firavun ve adamlarını sevindirmişti. Onların galip gelece­ğinden son derece emindiler. Bu ürkütücü manzara, gözleri bü­yülenmiş olan halkı ise çok korkutmuştu. Kur'ân-ı Kerim, onla­rın gözlerinin büyülenmesine ve korkularına şöyle işaret etmek­tedir:

"Sihirbazlar şöyle dediler: 'Ey Musa! Hünerini önce sen mi ortaya koyacaksın, yoksa ilk başlayanlar biz mi olalım?' Bunun üzerine Musa, 'Önce siz atın.' dedi. Sihirbazlar marifetlerini orta­ya koyup sihirlerini yapınca, insanların gözlerini büyülediler ve onlan korkuttular. Böylece büyük bir sihir getirmiş oldular."[45]

Bu dehşet verici manzara, Hz. Musa (a.s.)'ın gönlünde de bir korku husule getirmişti. Belki de onun asıl korkusu, halkın, sihirbazların sihir ve büyüsüne aldanacağı endişesinden kay­naklanıyordu. İşte tam bu esnada, Allah Teâlâ yardımına yetişti, ona korkmamasını söyledi ve sihirbazlara karşı mutlaka üstün geleceğini müjdeleyerek elindeki asasını yere atmasını emretti. Sihirbazların yaptığının ancak bir sihirbaz tuzağı olduğunu ve asanın onları yutacağını, nereye giderlerse gitsinler sihirbazların asla iflah olmayacaklarını bildirdi. Hz. Musa (a.s.), Allah (c.c.)' dan aldığı emir üzerine asasını yere bırakınca, büyük bir ejder­haya  dönüşen   asa  bütün  yılanları yu tu vermiş ti.   Bu  müthiş manzara karşısında sihirbazlar onun yaptığının bir sihir olmadı­ğını anlayıp derhal secdeye kapandılar ve bir ağızdan, "Musa ile Harun'un Rabbine iman ettik." dediler. Kur'ân-i Kerim, bu anı şöyle açıklamaktadır:

"Musa, içinde bir korku hissetti. Biz, ona şöyle dedik: 'Korkma! Üstün gelecek mutlaka sensin, sen! Sağ elindeki asanı at da, onların yaptıklarını yutsun. Çünkü onların yaptıktan, ancak bir sihirbaz tuzağıdır. Zâten sihirbaz, her ne isterse istesin asla felah bulmaz.' Musa'nın asası, bütün sihirleri yutunca, sihirbaz­lar, secdeye kapandılar ve, 'Biz, Harun ve Musa'nın Rabbi'ne i-man ettik.' dediler."[46]

Hz. Musa (a.s.)'m asası, Yüce Allah'ın lütfuyla büyük bir yı­lana dönüşmüş, sihirbazların yılan şeklinde görünen ip ve sopa­larını bir bir yutmuştu. Toplanmış olan kalabalık, gözleri önünde cereyan eden bu müthiş manzarayı büyük bir hayretle seyretti. Böylece, Hz, Musa (a.s.)'a verilen mucize, sihirbazların büyüleri­ni ortadan kaldırmış, açık bir şekilde hak bâtıla üstün gelmişti. Kendilerine son derece güvenen meşhur sihirbazlar, bütün ma­haretlerini kullanarak gerçekleştirdikleri sihrin bir anda yok olduğunu görünce şaşırmışlar, Hz. Musa (a.s.)'ın yaptığının, kendilerinin yaptığı gibi bir sihir değil; aksine İlâhî bir güç oldu­ğunu anlamışlardı. Bu müthiş mucize karşısında hemen secdeye kapanarak, âlemlerin Rabbi olan, Hz. Musa (a.s.) ve Hz. Harun (a.s.)'m rabbine iman ettiklerini söylediler. Bir kaç saniye önce­sine kadar Firavun'un kendilerine vereceği bahşişi düşünen bu insanlar, öfkeden köpürmüş bir vaziyette kendilerini Hz. Musa (a.s.)'ın talebeleri olmakla itham edip ölümle tehdit eden Fira­vun'un sözlerine hiç aldırmadılar, öldürülmekten korkmadıkla­rını; aksine iman etmiş olmakla Allah tarafından affedilme ümidi taşıdıklarını ve bu yüzden rahat olduklarını açıkladılar. Kur'ân-ı Kerim, müsabaka ve onların tavrını şöyle açıklamaktadır:

"Musa, sihirbazlara, 'Ortaya koyacağınız ne varsa koyun.' dedi Onlar, sihir iplerini ve asalarını atıp, 'Firavun hakkı için mut­laka galip gelecek olanlar biziz.' dediler.

Musa da, asasını bırakıverdi. Bir de ne görsünler, asa onla­rın uydurdukları şeyleri hep yutuyor! Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandılar. 'Alemlerin Rabbine, Musa'nın ve Harun'un Rabbine iman ettik.' dediler.

Firavun, 'Ben size izin vermeden, ona iman mı ettiniz? Meğer o, size sihir öğreten büyüğünüzmüş! Yakında göreceksiniz, mutla­ka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim, hepinizi astıracağım!' dedi.

İman eden sihirbazlar, 'Zaran yok, bizim için fark etmez nasıl olsa biz, Rabbimize döneceğiz! îman edenlerin ilki olduğu­muzdan, Rabbimizin hatalarımızı bağışlayacağını kuvvetle ümit ederiz!' dediler"[47]

Sihirbazların Hz. Musa (a.s.) karşısında mağlup düşmekle kalmayıp, onun gerçek peygamber olduğunu kabul ederek ona iman ettiklerini söylemeleri, Firavun'u öfkeden çıldıracak hale getirmişti. Rivayete göre, bilgileri sayesinde gerçeği gören bu si­hirbazların peşinden İsrailoğulları'nm pek çoğu da Hz. Musa (a.s.)'a iman etmişti. Firavun, sihirbazlarının kendisinden izinsiz Hz. Musa (a.s.)'a iman etmelerine akıl erdiremiyordu. Şüphesiz ki, bunun, kamu oyunda Hz. Musa (a.s.) lehine çok güçlü bir delil kabul edilmesinden de çok korkmuştu. Allah'a ve peygam­berine iman edilince, tahakküm ve zulüm yollarının kapanaca­ğını bildiği için, kamuoyunu yanıltarak, Hz. Musa (a.s.) lehine gelişen olumlu havayı ortadan kaldırmak istedi. Sihirbazları, kendisini ve kavmini ülkeden çıkarmak maksadıyla Hz. Musa (a.s.) ile işbirliği yapmak ve bu tuzağı birlikte hazırlamakla itham etti. Onların, İsrailoğulları'nm desteğiyle iktidarı ellerine alıp, Mısır'ın yerli halkı Kıbtiler'i ülkeden çıkarmak niyetinde oldukla­rını söyledi. Halbuki o, ülkesinin muhtelif şehirlerinden toplatmış olduğu bu sihirbazların uzun bir süre Medyen'de kalan Hz. Musa (a.s.) ile tanışmadıklarını çok iyi biliyordu. Maksadı, vatan elden gidiyor telâşına düşürerek halkı galeyana getirmekti. Geç­tiği gibi, sihirbazları öldürüp cesetlerini astıracağına yemin et­mişti. Ancak gerçeği görüp samimi bir şekilde iman etmiş olan sihirbazlar, bu tehditlere hiç aldırmadılar. Cenab-ı Hakk'a duâ ederek, kendilerine sabır vermesini ve müslümanlar olarak öl­meyi nasip etmesini istediler. Kur'ân-ı Kerim, hadiseyi bir başka yerde şöyle dile getirir; "Biz, Musa'ya, 'Asanı bırak!' diye vahyettik. Bir de ne gör­sünler, asa, onların büyü ile uydurdukları şeyleri yutuyor. Artık hak meydana çıktı ve onların bütün yaptıklarının gerçek olmadığı anlaşıldı. Artık orada yenilmişler ve küçük düşmüşlerdi. (Gördük­leri gerçek karşısında) sihirbazlar, secdeye kapandılar ve şöyle dediler: 'Alemlerin Rabbine Musa ve Harun'un Rabbine iman et­tik.'

Firavun şöyle dedi: 'Ben size izin vermeden ona iman ettiniz ha! Şüphesiz bu, halkı ülkeden çıkarmak için şehirde kurmuş ol­duğunuz bir tuzaktır. Yakında başınıza gelecekleri göreceksiniz: Yemin olsun ki, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim! Sonra da, topunuzu astıracağım!'

Sihirbazlar ise ona, 'Şüphesiz biz, Rabbimize döneceğiz. Se­nin bize kızman ve bizden intikam alman da, sırf Rabbimizin âyet­leri gelince onlara iman etmemizden dolayıdır.' dediler (ve sözleri­ni şu duâ ile tamamladılar) Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür."[48]

Firavun'un öfke ve tehdidi, gerçeği anlayınca hemen iman eden sihirbazları hiç etkilememişti. Çünkü onlar, artık gerçeği görmüşler ve samimi bir şekilde iman etmişlerdi. İnançları uğ­runda çarptırılacakları her türlü cezayı göze alabilirlerdi. Nite­kim, kendilerini yoktan var eden Allah'a karşı asla Firavun'u tercih edemeyeceklerini söylediler. Firavun'un vereceği cezanın sadece bu dünyada geçerli olacağını belirterek, o anda kendileri­ne düşenin Allah'a sığınarak, yapmış oldukları kötülükleri ve bilhassa Firavun'un zorlaması sonucu yaptıkları sihrin günahını affetmesini dilemek olduğunu ifade ettiler. Bu tür tehditler, Al­lah'a ve Ahiret gününe gerçekten inanan mü'minleri dinlerinden döndürmek şöyle dursun; aksine her defasında olduğu gibi i-manlarmı güçlendirmeye yaramıştı. Çünkü imanın kuvveti ve samimiyeti ancak bu tür zorluklar karşısında ortaya çıkıyordu. Sihirbazlar, iman ettikten sonra bambaşka bir dünyanın insanı olmuşlardı, artık sadece yaşamakta oldukları geçici dünya haya­tını değil, ebedî hayat olan âhireti de düşünüyorlardı. Kendilerini en korkunç bir şekilde öldüreceğini söyleyen Firavun ve adamlarina, âhirette kötülerin ve iyilerin karşılaşacakları durumları hatırlatarak, bundan sonra bütün davranışlarında, orada karşı­laşacakları durumu dikkate alacaklarını bildiriyorlardı. İmanla-rındaki samimiyetlerinde en küçük bir şüphe dahi bırakmayan ibret dolu cevaplan şöyle olmuştu:

"Firavun, sihirbazlara, 'Ben izin vermeden Musa'ya inandı­nız ha! O, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Öyleyse, ben de sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dal­larına asacağım! O zaman hangimizin azabı daha şiddetli ve da­ha sürekli imiş, bileceksiniz!' dedi.

îman etmiş olan sihirbazlar dediler ki: 'Biz, seni, bize gelen açık delillere ve bizi yaratana tercih edemeyiz. Yapacağını yap, sen ancak bu dünya hayatında (istediğini) yapabilirsin. Biz, Rabbimize inandık ki O, bizim günahlarımızı ve senin bizi yapma­ya zorladığın sihiri bağışlasın. Allah, daha hayırlı ve O'nun müka­fat ve cezası daha süreklidir.'

Şüphesiz, kim Rabbine suçlu olarak gelirse, onun için Ce­hennem vardır; orada ne ölür, ne de yaşar. Kim de Rabbinin hu­zuruna sâlih ameller işlemiş bir mü'min olarak gelirse, işte onlar için yüksek dereceler vardır. İçinde ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada sürekli kalırlar. İşte kendisini günahlardan arındı­ranın mükafatı budur."[49]

Hz. Musa (a.s.)'a iman eden bu sihirbazlar, bâzı rivayetlere göre, Firavun tarafından hemen o gün öldürülmüşlerdir. İbn Ke­sir, olayların akışından, onların aynı gün şehid edildiğinin anlar sildiğini belirtir.[50] Ancak Kur'ân-ı Kerim, bu konuda bilgi ver­memiştir. Buna bakarak, onların idam edilmemiş olabileceğini düşünenler de olmuştur.  [51]






Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Cevaplandı: Hz. Musa (a.s.)
« Cevapla #10 : 11/03/10, 11:49 »
K. İkinci Defa İsrailoğulları'nın Erkek Çocuklarını Öldürme Kararı-Zâlimlerin Akıbeti
 

Firavun, Hz. Musa (a.s.)'ın göstermiş olduğu mucizeleri gö­rünce, onların gerçek olduğunu anlamıştı. Ancak o ve adamları, sırf zalimlikleri ve kendilerini büyük görmeleri yüzünden, vic­danlarının doğruluğuna kesin kanaat getirdiği bu mucizeleri in­kâr ederek onların sihir olduğunu söylemeye devam ettiler. Ger­çeği kabul edip ona boyun eğmeyi hiç mi hiç düşünmediler. Yüce Allah, bu gerçeği şöyle açıklamıştır:

"Bu şekilde âyetlerimiz/mucizelerimiz, hakikati gözlerine sokacak tarzda açık-seçik gelince, (Firavun ve avânesi), 'Bu apa­çık bir sihirdir!' dediler. Ve vicdanları bunların doğruluğuna kesin kanaat getirdiği halde, sırf zulüm ve kendilerini büyük görmeleri yüzünden, bu mucizeleri inkâr ettiler. Fakat bak, o bozguncuların âkibeti nasıl oldu!"[52]

Gerçeği görüp anladıkları halde kibir ve zalimlikleri sebe­biyle iman etmeyen Firavun ve adamları, halkın Allah'ın dinine girmesini engellemekte de kesin kararlıydılar. Atalarının dinine sahip çıkmak ve başka bir dinin yayılmasını önlemek gerekçesiy­le, insanları Hz. Musa (a.s.)'a inanmaktan alıkoymaya çalıştılar. Bu konuda baskı ve şiddete başvurdular. Firavun'un zulmü, halkı gerçekten korkutmuştu. Bu korku yüzünden, kendi kavmi İsrailoğulları'ndan az bir grup hariç, insanlar Hz. Musa (a.s.)'a iman etmekten çekindiler:

"Bu ilk peygamberlerin ardından da Musa ve Harun'u âyet­lerimizle Firavun ve erkanına gönderdik. Ama onlar büyüklük tasladılar ve suçlu bir millet oldular. Katımızdan onlara hak gelin­ce, 'Doğrusu bu apaçık bir büyüdür.' dediler.

Musa 'Size gelen gerçeğe dil mi uzatıyorsunuz? Bu sihir mi­dir? Sihirbazlar zaten başarı kazanamazlar.3 dedi. Onlar, Mu­sa'ya, 'Sen, bizi, babalarımızı üzerinde bulduğumuz dinden çe­virmek için ve yeryüzünde üstünlük ikinizin olsun diye mi geldin? Her ne olursa olsun biz size inanmıyoruz.' dediler.

Firavun 'Bütün bilgin sihirbazları bana getirin.' dedi Sihir­bazlar gelince Musa onlara, 'Atacağınızı atın!' dedi. Attıklarında, Musa, 'Yaptığınız sihirdir, fakat Allah onu boşa çıkaracaktır. Allah bozguncuların işini elbette düzeltmez. Suçlular istemese de Allah sözleriyle hakkı gerçekleştirecektir.' dedi.

Firavun ve devlet ricalinin kendilerine fenalık yapmasından korktukları için, Musa'ya kavminden az bir topluluk dışında iman eden olmamıştı. Çünkü Firavun o yerde çok üstün ve gerçekten aşırı gidenlerdendi.

Musa kendine iman edenlere, 'Ey milletim! Siz, Allah'a ger­çekten iman etmiş ve teslim olmuşsanız O'na güvenin!' dedi.

Onlar, 'Biz Allah'a güvendik. Ey Rabbimiz! Bizi, o zâlim kavmin fitnesine düşürme! Ve rahmetinle bizi o kafir kavimden kurtar!' dediler."[53]

Firavun ve adamları, üzerinde bulundukları bâtıl inançla­rını savunmak için, bütün müşrikler gibi, ata dinine sahip çık­ma edebiyatına başvuruyorlar, bu yolla vicdanları baskı altında tutmaya çalışıyorlardı. Atalarından, Hz. Musa (a.s.) ve Hz. Harun (a.s.)'m söylediklerine benzer bir şey duymadıklarını iddia ederek iki peygamberi bozgunculuk ve bölücülükle suçluyorlardı. Onlar İnatlarında dİrenseler de, Hz. Musa (a.s.), kimin hidâyet üzere olduğunu Allah'ın daha iyi bildiğini, zâlimlerin ise asla felaha eremeyeceğini söylüyor; uydurma sihirdir diyerek Allah'ın, ayet ve delillerini yalanlayanların, ancak zâlimler olduğunu belirti­yordu:

"Musa onlara, apaçık mucizelerimizi getirince, 'Bu, uydu­rulmuş bir sihirden başka bir şey değildir. Biz, atalarımızdan hiç böyle bir şey işitmedik.' dediler. Musa, 'Rabbim, kendi katından, kimin hidâyet rehberi getirdiğini ve hayırlı akıbetin kime nasip olacağım en iyi bilendir. Muhakkak ki, zâlimler kurtuluşa eremez­ler. ' dedi."[54]

Firavun'un engellemesine rağmen, Hz. Musa (a.s.)'a iman edenlerin sayısı, az da olsa, günden güne artıyordu. Bu durum karşısında ileri gelenler, bu gelişmeyi, büyük bir tehlike sayarak, Firavun'u, Hz. Musa (a.s.) ve ona iman edenleri serbest bı­rakmakla suçlamaya başladılar. Bunun üzerine Firavun, Hz. Musa (a.s.) ve ashabına yapılan baskının arttırılacağını ve İsrail-oğulları'nın doğacak erkek çocuklarının da doğumdan hemen sonra öldürüleceğini açıkladı. Kur'ân-ı Kerim, bu korkunç karar hakkında şu bilgiyi vermektedir:

"Kavminin ileri gelenleri, Firavun'a şöyle dediler; 'Musa ve kavmini, yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, seni ve ilâhlarını terk etsinler diye mi serbest bırakıyorsun?' Firavun, şöyle cevap verdi: Onların oğullarını Öldüreceğiz, kadınlarını sağ bırakacağız. Elbette, onların üzerinde kahredici bir güce sahibiz."[55]

Mısır'ın idarî ve askerî erkânı, mevcut statünün devamını sağlamak hususunda Firavun'dan da kralcı kesilmişlerdi. Âyette işaret edildiği gibi, Hz. Musa (a.s.) ve mü'minleri takipte onu ılımlı buluyorlar, ona bu tavrı bırakıp şiddet politikasına baş­vurmayı teklif ediyorlardı. Onu atalarının dinine ve ilahlarına daha ciddî bir şekilde sahip çıkmaya çağırıyorlardı. Ne Fira­vun'un ne de onların, hiç bir işlerine karışmayan sahte ilâhla­rından herhangi bir şikayetleri vardı. Buna karşılık, o ilâhları terkederek hayatlarına yön verecek bir Allah ve peygamberlerine inanmayı ve işlerini onlara teslim etmeyi istemiyorlardı.

Firavun, verdiği karar doğrultusunda, Musa kavminin er­kek çocuklarını öldürtmeye başladı. Hz. Musa (a.s.)'m doğu­mundan önce İsrailoğulları'nın Firavun'un tahtını tehdit edebile­cekleri korkusuyla uygulanan bu zulüm, bu defa, insanları onun dinine girmekten alıkoymak veya girenleri dininden döndürmek için tatbik ediliyordu. Firavun'un bu zulmü, ilk günlerde, sâdece mü'minlerin imanlarını kuvvetlendirmeye ve Firavun'a olan düşmanlıklarını arttırmaya yaramıştı. Hz. Musa (a.s.) da bu zulüm karşısında, ashabını sabretmeye çağırıyor, gösterecekleri sabrın sonunda mutlak bir zafer kazanacaklarını vâdediyordu. Allah dilemeyince hiç kimsenin bir şey yapamayacağını, kuvvet ve kudretin sadece O'nun elinde olduğunu ve yeryüzünde üstün­lüğü dilediğine vereceğini açıklıyordu. Ancak İsrailoğulları, bir süre sonra bu baskıdan usandılar ve şikâyetlere başladılar. Ön­ceden de çeşitli sıkıntılara uğratıldıklarını söyleyerek, içinde bu­lundukları durumdan dert yanıyorlardı. Hz. Musa (a.s.), Allah Teâlâ'nın düşmanlarını helak edip kendilerini hakim kılacağını müjdeleyerek, onların ümitsizliklerini gidermeye çalışıyordu:

"Musa. kavmine, 'Allah'dan yardım isteyin, sıkıntılara kat­lanın, şüphesiz ki, yeryüzü Allah'ındır. Kullarından kimi dilerse, yeryüzüne onu mirasçı yapar.' dedi.

İsrailoğulları şöyle dediler: 'Sen bize peygamber olarak gel­mezden önce de, geldikten sonra da biz işkenceye uğratıldık.'

Musa, şöyle cevap verdi: Umulur ki, Rabbiniz, düşmanları­nızı helak edecek, yeryüzüne sizi vâris kılacak ve nasıl hareket ettiğinize bakacaktır."[56]

Firavun'un Hz. Musa (a.s.) ve ashabına yaptığı bu zulüme, Mü'min sûresinde de işaret edilmiştir:

"Andolsun ki, Musa'yı ayetlerimizle ve açık bir delil ile, Fira-vun'a, Hâmân'a ve Karun'a gönderdik. Onlar dediler ki: 'Bu bir sihirbaz, bir yalancıdır.'

Bunun üzerine, kendilerine tarafımızdan gerçeği getirince de, 'Onunla beraber iman etmiş olanların oğullarını öldürün, ka­dınlarını sağ bırakın!' dediler. Kâfirlerin düzeni, hep boşa çıkma­ya mahkumdur."[57]

Firavun'un bu zulmü karşısında Yüce Allah, Hz. Musa (a.s.) ve kardeşi Hz. Harun (a.s.)'a Mısır'da İsrailoğulları için ken­dilerine mahsus bir mahalle kurmalarını, orada ibadet edecekle­ri evler edinmelerini ve mü'minlere namazlarını bu evlerde kıl­malarını söylemelerini emretti. Ayrıca inananların er geç kurtu­lacaklarını müjdeledi:

"Biz de, Musa ile kardeşine şöyle vahyettik: 'Kavminiz için Mısır'da bir takım evler hazırlayın, bu evleri de kıbleye yönelenznamazgahlar yapın,   namazı   dosdoğru   kılın.' Aynca  Musa'ya, 'Mü'minleri müjdele1.' dedik."[58]

Firavun ve devlet ricali, gerçeği gördükleri halde, gurur ve kibirlerini terk edip bir peygambere iman etmeyi hiç mi hiç dü­şünmüyorlardı. Çünkü bu sonuç, onları sıradan insanların mer­tebesine, hatta önceden köle ve hizmetçi olarak kullandıkları İsrailoğulları'nin seviyesine indirecek ve onlarla eşit yapacaktı. Halbuki onlar, insanlar üzerinde kurmuş oldukları hâkimiyet ve saltanatı asla terketmek istemiyorlardı. Bu üstünlüklerini devam ettirebilmek için bütün güçlerini kullanmaya ve her yola baş­vurmaya hazırdılar. Mevcut şartlar da bütünüyle kendilerinin lehine görünüyordu. Ancak, hiç akıllarına getirmeseler de kibir ve gurur sahibi bütün münkir zâlimlerin sonu gibi, onların sonu da hüsran olacaktı. Zâlimlerin akıbeti hakkındaki bu değişmez gerçek, Kur'ân-ı Kerim'de, Firavun ve yakınlarıyla İlgili olarak da dile getirilmiş ve şöyle buyurulmuştur:

"Sonra bir takım âyetlerimiz ve açık bir ferman ile Musa'yı ve kardeşi Harun'u, Firavun ve halkının ileri gelenlerine gönder­dik. Fakat onlar, kibirlerine yediremediler ve zaten onlar büyük­lük taslayan bir topluluk idiler.

Onlar, 'Musa ve Harun'un kavimleri bize kölelik edip durur­ken, şimdi biz, kalkıp bizim gibi iki insana iman eder miyiz?!' de­diler. Musa ve Harun'u yalanladılar da bu yüzden helak edilen­lerden oldular."[59]

"Musa, Firavun'a en büyük mucizeyi gösterdi. Fakat Fira­vun, onu yalanladı ve âsi oldu. Sonra yüz çevirip fesat çıkarmaya girişti. İnsanları topladı ve haykırarak şöyle dedi: 'Ben, sizin en yüce Rabbinizim!' Bunun üzerine Allah, onu, Ahiret ve dünya a-zabına uğrattı. Bunda Allah'tan korkan için büyük bir ibret var­dır.[60]

Cenab-ı Hak, Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)'e hitaben, yer­yüzünde büyüklük taslayan ve Allah'a döndürülmeyeceklerini  zanneden Firavun gibi zâlimlerin sonu hakkında şöyle buyur­maktadır:

"Firavun ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklük tas­ladılar. Bize döndürülmeyeceklerini sandılar. Biz de, Firavun'u ve askerlerini yakalayıp denize attık. Ey Muhammedi Zâlimlerin akı­beti nasıl oldu bir bak! Biz, onlan dünyada insanları Cehennem ateşine çağıran önderler yaptık. Kıyamet günü de yardımsız bira-kılacaklardır. Bu dünya hayatında onları lanete uğrattık. Kıyamet günü de onlar, hor ve hakir görülen kimselerden olacaklardır."[61]

Firavun ve Mısır eşrafı, büyük servetlere sahip İdiler. Onlar arasında Firavun'a yakınlığıyla bilinen Karun'un hazinelerinin sâdece anahtarlarını, ancak güçlü kuvvetli bir topluluk taşıyabi­liyordu. Kur'ân-ı Kerim'de onun azgınlığı, kibri ve serveti hak­kında şöyle denilmektedir:

"Şüphesiz ki, Karun, Musa'nın kavmindendi. Fakat, onlara karşı kibirlenip azdı. Bİz ona, öyle hazineler vermiştik ki, onların anahtarlarını, güçlü-kuvvetli bir topluluk zorlukla taşıyabiliyordu. Bir vakit, kavmi ona şöyle demişti: Şımarma, şüphesiz ki Allah, şımaranlan sevmez. Allah'ın sana verdiği nimetlerle Ahiret yur­dunu da gözet! Dünyadan nasibini de unutma! Allah'ın sana ih­san ettiği gibi sen de başkalarına iyilik et! Yeryüzünde bozguncu­luk isteme. Çünkü Allah bozguncuları sevmez."[62]

Malı ve mülküyle şıınarıp böbürlenenlerin başında, hiç şüphesiz, tanrılık taslayan Firavun geliyordu. Üstünlüğün dün­ya malında ve dünyevî iktidarda olduğunu sanan bu zâlim, ser­vetiyle övünür, maddî sıkıntılarla karşı-karşıya kalan Hz. Musa (a.s.) ve kavminin durumuyla alay ederdi:

"Firavun, kavminin içinde bağırıp şöyle dedi: 'Ey kavmim! Mısır krallığı ve sarayımın altından akan şu nehirler benim değil mi? Artık gözünüzü açsanıza! Yoksa, ben hem zavallı hem de ne­redeyse meramını anlatmaktan aciz olan şu adamdan daha ha­yırlı değil miyim? Eğer o, dediği gibi ise, üzerine altın bilezikler atılsa veya beraberinde melekler gelip onu destekleseler ya!'

Firavun, kavmini tahkir etti. buna rağmen onlar, ona itaat ettiler. Doğrusu onlar, yoldan çıkmış fâsık bir kavim idi.[63]

Firavun ve devlet erkanının bu zenginliğine karşılık, halkın büyük bir ekseriyeti geçim sıkıntısı içindeydi. Ancak onlar, dün­yalıklarına bakıp, Firavun'u Hz. Musa (a.s.)'dan daha üstün ve buna bağlı olarak haklı zannediyorlar veya korkularından öyle görünüyorlardı. Ayette işaret edildiği gibi, kendilerini aşağılama­sına rağmen bu fâsıka itaate devam ediyorlardı. [64]






Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Cevaplandı: Hz. Musa (a.s.)
« Cevapla #11 : 11/03/10, 11:50 »
L. Firavun Ve Kavminin Çeşitli Sıkıntılara Uğratılması
 

Hz. Musa (a.s.)'m getirmiş olduğu açık mucizeler ve verdiği güzel öğütler, Firavun ve yakınlarının akıllarını başlarına getirmeye yetmemişti. Aksine onlar, küfür ve inatlarını devam ettiri­yorlar, kendileri inanmaya yanaşmadıkları gibi, halkın inanma­sını engelliyorlar ve inananları dinlerinden döndürmek için her yola başvuruyorlar, şiddetlerini gittikçe artırıyorlardı. Bu durum karşısında, onların sahip oldukları zenginlik ve kuvvete güvene­rek böyle davrandıklarını bilen Hz. Musa (a.s.) ve Hz. Harun (a.s.), Allah'a yalvararak, onları mallarını ellerinden almakla im­tihan etmesini istediler. Umulur ki, sahip oldukları mallar yü­zünden şımaran bu azgınlar, servetlerini kaybedince akıllarını başlarına toplarlar, içine düşecekleri maddî sıkıntılar, onların kalbî duygularını harekete geçirir de, onları mü'minlere işkence yapmaktan alıkoyar; hatta müslüman olmalarına zemin hazır­lardı. Yüce Allah, kabul ettiğini bildirdiği bu duayı, Hz. Musa (a.s.)'m dilinden şöyle hikaye etmektedir:

"Musa, şöyle duâ etti: 'Rabbimiz! Şüphesiz ki sen, Firavun ve kavminin ileri gelenlerine dünya hayatında ziynetler ve nice nice mallar verdin. Rabbimiz! Neticede bu dünyalıklar, onları yo­lundan saptırsın diye mi? Rabbimiz! Onların mallarını yoket! Kalplerini sıktıkça sık, çünkü onlar, can yakıcı azabı görmedikçe iman etmeyecekler.'

Allah, 'İkinizin duası da kabul edildi. Doğru yolda yürümeye devam edin. Kendilerini bilmeyenlerin yoluna uymayın.' dedi. "[65]

Cenab-ı Hak, Hz. Musa (a.s.) ile Hz. Harun (a.s.)'m, Fira­vun ve kavminin kıtlıkla imtihan edilmesi hususundaki duaları­nı kabul etmişti. Dolayısıyla akıllarını başlarına almaları, küfür ve zulümden vazgeçip iman etmeleri için, ilâhî bir uyarı olan fiilî âyetler gönderdi. Mısır'da şiddetli bir kuraklık ve bunun sonun­da kıtlık başladı. Ancak onlar, bu sıkıntıların, mü'minlere yap­makta oldukları kötülükler ve işledikleri günahlar sebebiyle gel­diğini bir süre farkedemediler. Daha sonra ise, ansızın başlayan şiddetli yağmurlar sebebiyle yükselen sular, ovalan ve yerleşim yerlerini kapladı. Malları ve hayvanları telef etti. Bu ikinci felâket sebebiyle, sanki akıllarını başlarına toplamışlardı. Hz Musa (a.s.)'a gelerek, ondan yağmurları durdurması için rabbine duâ etmesini istediler. Duâsıyla yağmurlar kesildiği takdirde kendisine iman edeceklerine ve İsrailoğullarıyla birlikte Mısır'dan ay­rılmasına izin vereceklerine söz verdiler.  Hz.  Musa (a.s.) Yüce Allah'a yalvarmca,  duası kabul  edildi ve yağmurlar bir anda durdu, sular çekildi, toprak zirâat edilebilir hâle döndü. Hatta o yıl, toprak çok bol ürün verdi. Ancak onlar verdikleri sözü tut­madılar ve Hz. Musa (a.s.) ile mü'minlere kötülük yapmaya de­vam ettiler. Cenab-ı Hak, bu defa onları çekirge ile imtihan etti. Ortaya çıkan çekirge sürüleri,  bütün mahsulü yiyip bitirmiş, yenilmedik   ekin   bırakmamıştı.   Sözlerini   tutmayan   Mısırlılar, tekrar Hz. Musa (a.s.)'a geldiler ve yine söz vererek rabbine duâ etmesini istediler. Hz. Musa (a.s.), onları bu defa da geri çevir­memiş ve duası sonucu çekirgeler kaybolmuştu. Bu sayede tek­rar bol ürün elde eden Mısırlılar, ahidlerini yine bozmuşlar, yeni bir cezayı haketmişlerdi. Onlar üçüncü olarak haşerât ile cezaya çarptırıldılar.  Ekinleri yiyen böcekler veya insanlara musallat olup onları rahatsız eden ve uykudan alıkoyan bitler olarak an­latılan bu haşerât, onların dünyasını karartmıştı. Tâkatları tü­kenince, tekrar Hz. Musa (a.s.)'a gittiler, kendilerine acımasını isteyerek yine duasına başvurdular. Onun duasının bereketiyle bu kere de belâdan kurtulmuşlardı. Ne var ki onlar, yine ahdi bozmakta gecikmemişlerdi. Allah Teâlâ, bu hâin topluma, bu defa kurbağaları musallat kıldı.  Her yer kurbağalarla dolup-taşmiştı. Evlerini, elbiselerini ve yemek kaplarını kurbağalardan temizle -yeriliyorlardı.  Bir kimse,  elbisesini veya yemek kabını açacak olsa, içinde muhakkak bir çok kurbağa buluyordu. Ağız­larını açanlar, bir anda kurbağaların ağızlarına sıçradığını görü­yorlardı. Çaresizlik, onları tekrar Hz. Musa (a.s.)'a götürmüştü. Onun duasının bereketi, Firavun ve kavmini, ancak az bir süre rahat ettirdi. Çünkü onlar, yine ihanet etmişlerdi. Bu defa, onlar kan ile sıkıntıya uğratıldılar;  suları bütünüyle kana bulandı. Nehir veya kuyulardan aldıkları sular, anında kana dönüşüyor­du. Firavun ve kavmi, bütün bu ilâhî cezalara rağmen, bir türlü uslanmıyor ve bu olaylardan alınması gereken ibreti almıyordu. Hatta onlar, bu sıkıntıların   Hz. Musa (a.s.) ve ashabı yüzünden yaşandığını iddia ediyorlardı. Kur'ân-ı Kerim, bu cezalar ve onla­rın tutumlarını şöyle anlatmaktadır:

"Şüphesiz biz, düşünüp ibret alsınlar diye, Firavun kavmini senelerce kıtlık ve ürün-meyve azhğıyla cezalandırdık. Fakat ken­dilerine iyilik ve bolluk geldiği zaman, 'İşte bu bizim hakkımızdır, bize aittir.' dediler. Başlarına bir kötülük geldiği takdirde ise, bu­nu, Musa ve beraberindekilerin uğursuzluğuna yorarlardı. İyi bilin ki, onların uğursuzluk saydıkları şey, Allah katındandır. Fakat çoğu bunu bilmez.

Firavun kavmi, Musa'ya, 'Bizi büyülemek için ne kadar mu­cize getirirsen getir, sana inanacak değiliz.' dediler. Bunun üzeri­ne onlara açık mucizeler olarak tufan, çekirge, haşerât, kurbağa ve kan gönderdik. Yine de büyüklük tasladılar ve suçlu bir kavim oldular. Üzerlerine azap inince, şöyle dediler: 'Ey Musa! Sana verdiği ahde binâen bizim için Rabbine duâ et. Eğer bu azabı biz­den kaldırırsan, yemin olsun ki, sana iman eder ve İsrailo-ğulları'nı seninle beraber göndeririz.'

Ne zaman ki, varacakları bir süreye kadar üzerlerinden a-zabı kaldırdık, hemen yeminlerini bozmaya giriştiler. Bunun üze­rine onlan cezalandırdık. Ayetlerimizi yalanladıkları ve onlardan gafil oldukları için denizde boğduk.![66]

Anlaşıldığı gibi Firavun ve kavmi, sıkıntıların kalkması du­rumunda iman edeceklerine söz vererek Hz. Musa (a.s.)'dan bu­nun için duâ istiyorlar, ancak sıkıntılar kalkınca sözlerinden dönüyorlardı. Peş peşe yaşadıkları büyük sıkıntılar ve bu sıkıntı­ları ortadan kaldıran mucize ve delillere rağmen, gafletten u-yanmamışlardı. Aksine onlar, mucizelerle alay ediyorlar ve onları Hz. Musa {a.s.)'in sihri olarak niteleyip bozgunculuklarını arttı­rarak devam ettiriyorlardı:

"Andolsun ki, Musa'yı, mucizelerimizle, Firavun ve kavmine gönderdik. Musa, 'Haberiniz olsun, ben bütün âlemlerin Rabbinin peygamberiyim.' dedi.

Onlara böyle mucizelerimizle vardığında, onlar hemen bu mucizelere gülüverdüer. Onlara gösterdiğimiz her mucize, diğerin­den daha büyüktü. Belki vazgeçerler diye tuttuk onlan azaba çek­tik. Bu halde iken bile, diyorlardı ki, 'Ey sihirbaz! Sende olan ahdi hürmetine bizim için duâ et, çünkü artık biz yola geleceğiz' Bunun üzerine, kendilerinden azabı kaldırdığımız zaman hemen cayıverdiler.[67]

Firavun, peşpeşe gönderilen bu dokuz büyük fiilî mucizeye rağmen, hâlâ Hz. Musa (a.s.)'ı sihirbaz olarak nitelemeye devam ediyordu. Nitekim Yüce Allah, Peygamberimiz (s.a.v.)'e hitaben şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz ki biz, Musa'ya apaçık dokuz mucize vermiştik. Ey Peygamber! İsrailoğulları'na sor, Musa kendilerine geldiğinde Firavun, 'Ey Musa! Öyle sanıyorum ki, sen büyülenmiş birisin.' demişti.

Musa da, 'Ey Firavun! Biliyorsun ki, bu mucizeleri göklerin ve yerin Rabbi olan Allah'tan başkası indirmemiştir. Onlar, benim doğruluğumu açıkça ortaya koymaktadır. Ben de sanıyorum ki, ey Firavun, sen helak olacaksın.' dedi.[68]

Hz. Musa (a.s.)'a bu âyette işaret edilen dokuz mucizeden başka mucizeler de verilmiştir. Yeri geldikçe bunlara da işaret edeceğiz. Bu âyetteki dokuz mucize, Firavun ve kavminin müşa­hede ettiği mucizelerdir. Ne var ki, onlar, bunların sihir oldu­ğunda diretmişler, asla imana yanaşmamışlardır. [69]






Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Cevaplandı: Hz. Musa (a.s.)
« Cevapla #12 : 11/03/10, 11:51 »
M. Fîravun'un, Hz. Musa'yı Öldürme Kararı-Ona Karşı İman Ettiğini Açıklayan Ve Hz. Musa'yı Savunan Mü'min
 

Firavun, Hz. Musa (a.s.)'ı davetten vazgeçirmek ve insanları ondan uzaklaştırmak maksadıyla aldığı ve giderek sertleştirdiği tedbirlerin işe yaramadığını gördükçe çileden çıkıyordu. Hz. Mu­sa (a.s.)'ı sihirbaz olarak nitelemesi, ona İman edenleri ölümle tehdit etmesi ve İsrailoğulları'nm yeni doğan erkek çocuklarım öldürme kararı alması, ne onu davetten vazgeçirmiş, ne de ona katılımı durdurmuştu. Bu durum karşısında Firavun, meseleyi temelden halletmek için Hz. Musa (a.s.)'ı öldürmeye karar verdi. Bunun için de bir gerekçe uydurmuştu: Halkının dinini değiş­tirmesinden ve yeryüzünde fesat çıkarmasından korkması!

"Firavun dedi ki: 'Bırakın beni, Musa'yı öldüreyim. Varsın o Rabbine yalvarsın! Çünkü ben, onun, dininizi değiştirmesinden veya yeryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum."[70]

Firavun, Hz. Musa (a.s.)'m kavminin dinini değiştirmesin­den korktuğunu söylerken uykularını kaçıran gerçeği dile getiri­yordu. Çünkü Hz. Musa (a.s.), onun ve kavminin bâtıl dini put­perestliği ortadan kaldırmakla görevlendirilmişti. Ancak, yeryü­zünde fesat çıkarmak, Hz. Musa (a.s.)'ın değil, ona bu ithamda bulunan Firavun'un işiydi. Çünkü Hz. Musa (a.s.}, yeryüzüne ıslah için gönderilmişti ve görevi bunu gerçekleştirmekti. Firavun gibi bozguncular ise, nefislerinin emrinde sadece kendi durum­larını düzeltmeye çalışıyor, halkı sömürmelerini engelleyecek hidayet rehberlerine iftira atarak onları fesat çıkarmakla suçla­ma yoluna gidiyorlardı.

Firavun tuzağını kura dursun, Allah Teâlâ'nm onun hilesi­ni başına yıkarak Hz. Musa (a.s.)'ı onun tuzağından kurtaracağı muhakkaktı. Çünkü Hz. Musa (a.s.), onun gibi raüstekbirlerin zulmünden Allah'a sığmıyor ve onları Allah'a havale ediyordu:

"Musa da Firavun'a ve kavmine şöyle dedi: Ben, hesap gü­nüne inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a sığındım."67

Hz. Musa (a.s.)'ı Öldürmeye karar veren Firavun, yakın a-damlarıyla onu nasıl öldüreceğini konuşacaktı. Ancak, konuyu açtığında hiç beklemediği bir itirazla karşılaştı. Kendi ailesinden ve onun önemli devlet adamlarından olan bir şahıs Hz. Musa (a.s.)'a iman etmiş, bu durumu o ana kadar gizlemişti. Fira­vun'un bu teklifi, önceleri iman ettiğini gizleyerek bâzı tedbirlerle bir süre Firavun'u oyalamaya çalışan bu adamı harekete geçirdi. Büyük bir cesaretle Firavun'un yüzüne, Hz. Musa (a.s.)'a iman ettiğini açıkça söyledi. Ona karşı Hz. Musa (a.s.)'ı savundu, o-nun öldürülmesine karşı çıkarak bildiği gerçekleri korkmaksızm dile getirdi. Hz. Musa (a.s.)'m ölüm cezasını gerektirecek bir suç işlemediğine dikkat çekerek, "Rabbim Allah'dır" diyen ve doğru­luğunu İspat için açık mucizeler getiren bir kimsenin öldürül-memesi gerektiğini söyledi. Hz. Musa (a.s.)'m söylediği şeylerde yalancı olduğu farzedüse bile, bu yalanın sadece kendisine zarar vereceğini, şayet doğru söylüyorsa, haber verdiği azabın başları­na gelebileceğini hatırlattı. Sahip oldukları güç ve kuvvetin Al­lah'ın azabını kendilerinden uzaklaştıramayacağını ifade etti. Geçmiş kavimlerin işledikleri kötülükler yüzünden Allah'ın ga­zabına uğradıklarını hatırlatarak, kendilerinin başına da böyle bir azabın gelebileceğini söyledi ve bilhassa Ahiret gününün a-zâbmdan sakınmalarını istedi.

Ayrıca Hz. Musa (a.s.)'m getirdiği mesajın yeni olmadığını, Önceden Hz. Yusuf (a.s.)'m da atalarına aynı mesajı getirmiş ol­duğunu vurguladı. Ancak Firavun, inadında direniyordu. Onun kesin tavrı üzerine bu cesur mü'min, ölümü de göze alarak, onu ve avenesini sapıklıktan uzaklaşmaya ve yalancı dünyaya al-danmamaya çağırdı. Ebedî olan ahiret yurdu için çalışıp hazırlık yapmalarını Öğütledi. Orada iyilik ve kötülük yapanların, yaptık­larının karşılığını aynen bulacaklarını, mü'minler kurtulurken kafirlerin azaba duçar olacaklarını söyledi. Daha sonra, kendisi­nin onları kurtuluşa çağırdığını, onların ise kendisini ateşe davet ettiklerini hatırlattı. Tapmakta oldukları sahte ilâhların ne dün-, yada ne de ahirette bir fayda verebileceklerini söyleyip, dönüşün Allah'a olduğunu açıkladı.

Bu cesur ve bahtiyar kişi, zâlim Firavun'un karşısında gös­terdiği üstün cesaret ve fedakarlığının dünyadaki mükafatını, kavminin uğradığı kötü azaptan kurtularak almıştı. Şüphesiz asıl mükafatını, ebedî âlemde alacaktı. Cenab-ı Hak, onun du­rumu hakkında şu bilgiyi vermiştir:

"Firavun ailesinden, imanını gizleyen mü'min bir adam, kavmine hitaben şöyle dedi: 'Bir adamı, Rabbim Allah'dır, dediği için öldürecek misiniz? Halbuki o size, Rabbinizden apaçık deliller getirmiştir. Eğer yalancı ise, yalanının vebali sadece kendisinedir.

Eğer doğru söylüyorsa, size vadettiği azabın bir kısmı mutlaka başınıza gelir. Şüphesiz ki Allah, haddi aşan yalancıyı, hiç bir zaman hidâyete eriştirmez.

Ey kavmim! Yeryüzünde galip olarak bugün hâkimiyet si­zindir. Eğer bize Allah'ın azabı gelip çatarsa, bizi O'nun azabın­dan kim kurtarabilir?' Firavun şöyle dedi: 'Ben, size sadece kendi görüşümü söylüyorum. Ben, sizi ancak doğru yola sevkediyorum.'

Firavun ailesinden imanını gizleyen o mü'min adam şöyle dedi: 'Ey kavmim! Doğrusu, peygamberlerine karşı gelen topluluk­ların uğradıkları azap günleri gibi bir günün başınıza gelmesinden korkuyorum. Nuh, Âd, Semüd ve onlardan sonra gelen kavimlerin azabı gibi. Yoksa Allah, kullarına zulmetmeyi asla istemez. Ey kavmim! Sizin için, insanların birbirlerine bağnşıp-çağnşacaklan o Kıyamet gününden korkuyorum. O gün, arkanızı dönüp Allah'ın azabından kaçmak isteyeceksiniz. Fakat hiç kimse, sizi Allah'ın azabından koruyamayacaktır, Allah, kimi doğru yoldan saptırır-sa, artık onu hidâyete erdirecek hiç bir kimse yoktur. Andolsun ki, daha önce Yusuf da, size apaçık delillerle gelmişti. Onun getirdik­lerinden de devamlı şüphe etmiştiniz. Yusuf ölünce de, 'Allah, bundan sonra hiç bir peygamber göndermeyecek.' demiştiniz. İşte Allah, haddi aşan şüphecileri böyle saptırır.

O şüpheciler, kendilerine verilmiş bir delil bulunmadan Al­lah'ın ayetleri üzerinde münakaşa ederler. Onların bu hareketleri, Allah'ın nezdinde de, mü'minlerin yanında da, büyük bir gazap vesilesidir. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.[71]

Hz. Musa (a.s.)'a iman ettiğini açığa vurup onun uğrunda Firavun'a başkaldırmaktan çekinmeyen bu cesur mü'min, ko­nuşmasını devam ettirdi. Firavun ve maiyetine, kendisine uy­dukları takdirde, onlara doğru yolu göstereceğini söyleyerek, dünya hayatının geçici olduğunu ve buna aldananların kaybede­ceğini, asıl ebedî yurdun ahiret olduğunu hatırlattı. Dünyada peygamberlere inanarak iyilik yapanların âhirette cennetle mü-kafatlandırılacaklarmı, kötülük yapanların ise bu kötülüklerin karşılığını göreceklerini söyledi. Onlarla kendisi arasındaki du­ruma hayret ettiğini belirtip, 'Ben sizi kurtuluşa çağırırken, siz beni ateşe, cehenneme çağırıyorsunuz.' diyerek, üzerinde bulun­dukları şirk inancının yanlış olduğunu, Allah'a ortaklar koşma­nın bu dünyada veya âhirette hiç bir faydasının olmayacağını ifade etti. Sonunda Allah'a dönüleceğini, haddi aşanların cehen-nem'e gideceğini ve orada bu söylediklerini hatırlayacaklarını söyledi. Allah'ın bütün bunları bildiğini vurguladı. Kur'ân-ı Ke­rim, onun bu nasihatini aktardıktan sonra, Allah'ın onu Fira­vun'un elinden kurtardığını, Firavun ve kavmini ise helak ettiği­ni ve âhirette de onları şiddetli azaba çarptıracağını bildirmekte­dir:

"Firauun'Un ailesinden imanını gizleyen o mü'min, sözlerini şöyle devam ettirdi: 'Ey kavmim! Bana uyun, size doğru yolu gös­tereyim. Ey kavmim! Muhakkak bu dünya hayatı gelip geçici bir geçimlikten ibarettir. Âhiret ise, şüphesiz karar kılınacak ebedî bir mekandır. Kim bir kötülük yaparsa, ancak yaptığı kötülük kadar ceza görür. Kim de, erkek olsun, kadın olsun mü'min olarak bir sâlih amel işlerse, işte onlar, cennete girerler ve orada hesapsız nimetlerle rızıklandınlırlar.

Ey kavmim! Nedir, bu başıma gelen? Ben, sizi kurtuluşa da­vet ediyorum, siz ise, beni ateşe çağırıyorsunuz. Siz, beni Allah'ı inkâr etmeye ve mahiyetini bilmediğim bir şeyi O'na ortak koşma­ya davet ediyorsunuz. Ben ise sizi, her şeye galip ve çok affedici olan Allah'a davet ediyorum. Şüphesiz ki, sizin beni davet ettiği­niz şey, ne bu dünyada ne de âhirette çağrılmaya lâyık bir şeydir. Bizim dönüp-varacağımız yer, Allah'ın huzurudur. Haddi aşanlar, işte onlar, cehennemliklerin ta kendileridir. İleride size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben, işimi Allah'a bırakıyorum. Şüphesiz ki Allah, kullarım çok iyi görendir.'

Allah, o mü'min adamı Firavun ve adamlarının kötülükle­rinden korudu. Firavun'un taraftarlarını ise kötü bir azap kuşatı-verdi. O azap, onların sabah akşam mâruz kalacakları ateştir. Kıyamet kopunca, 'Firavun'un taraftarlarını azapların en şiddetli­sine sokun!' denilecektir. "[72]






Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Cevaplandı: Hz. Musa (a.s.)
« Cevapla #13 : 11/03/10, 11:52 »
N. Mısır'dan Çıkış-Firavun Ve Ordusunun Denizde Boğulması
 

Hz. Musa (a.s.) davetini yürütmek için, Firavun ve kavmi­nin kötülüklerine karşı sabır zırhına bürünerek bütün güç ve gayretini kullanmış ve bir süre sonra kendisine samimiyetle ina­nan bir mü'minler cemaati oluşturmuştu. Ona inananlar, inanç­larını korumak hususunda, kendilerine yapılan kötülüklere sa­bırla göğüs germişler, imanlarmdaki samimiyetlerini ispat ede­rek, Allah tarafından kurtarılmayı haketmişlerdi.

Diğer tarafta ise gördüğü bütün açık delillere ve iman eden malum şahsın ikazlarına rağmen Firavun ve yakınları düşman­lıklarından vazgeçmiyorlardı. Firavun, Hz. Musa (a.s.)'ı öldürmek ve taraftarlarını şiddetle cezalandırmakta kesin kararlıydı. Bu yüzden başına nelerin gelebileceğini hiç mi hiç düşünmüyor, Hz. Musa (a.s.)'ı öldürmek için çeşitli plânlar hazırlıyordu. İnananla­ra yapılan zulmün had safhaya ulaştığı bu günlerde Allah Teâlâ, Firavun ve adamlarının zulmünden ve onların ölüm tuzakların­dan kendisine sığman Hz. Musa(a.s.)'a mü'minlerle birlikte bir gece gizlice Mısır'dan ayrılmasını emretti. Peşlerine düşecek olan Firavun ve askerlerinin denizde boğulacaklarını haber verdi. Asâsıyla vurarak denizde açacağı yolu kendi halinde bırakmasını emretti ve arkalarından gelen Firavun ve ordusunun orada bo­ğulacağını bildirdi:

"Andolsun ki, onlardan önce Firavun kavmini de imtihan etmiştik. Onlara, çok şerefli olafı Musa peygamber gelmiş ve şöyle demişti: 'Allah'ın kullarını bana teslim, edin; çünkü ben size gön­derilmiş emin bir peygamberim. Allah'a karşı büyüklük taslama­yın. Ben size apaçık bir mucizeyle geldim. Ve haberiniz olsun ki, beni taşlayarak öldürmenizden, benim de, sizin de Rabbiniz olan Allah'a sığınmışımdır. Eğer bana iman etmiyorsanız, bari benden uzaklasın.' Sonra Musa, Rabbine, 'Bunlar gerçekten günaha bat­mış suçlu bir kavimdir!' diyerek duâ etti.

Rabbi de ona şöyle dedi: Hemen geceleyin kullarımı yola çıkar.

Siz mutlaka Firavun ve askerleri tarafından takip edileceksiniz.

Asanı vurarak (yol) açtığın denizi o sakin halinde bırak. Çünkü onlar, orada boğulmaya mahkum bir ordudur."[73] Hz. Musa (a.s.)'a verilen emir, Kuran-ı Kerİm'de bir başka yerde şöyle geçmektedir:

"Gerçekten biz, Musa'ya, 'Sana iman eden kullarımızı gece­leyin al götür. Asam denize vurarak onlar için kuru bir yol aç. Düşmanlarının yetişmesinden korkma, boğulacaklarından da en­dişelenme!' diye vahyettik."[74]

Hz. Musa (a.s.), aldığı ilâhî emre uyarak, bir gece kavmiyle birlikte gizlice Mısır'dan ayrılarak Filistin'e doğru yola çıktı. Ne var ki, alman tedbirlere rağmen, durum düşman tarafından he­men farkedildi. Bundan haberdar olan Firavun, hemen askerî hazırlıklara başladı. Seferberlik ilan ederek, bütün şehirlerden asker toplanmasını emretti. Niyeti, hazırladığı bu büyük orduyla İsrailoğulları'nm peşine düşmek, yakalayınca onları toptan kat­liama tabi tutmaktı. Onları küçümsüyor; ancak önemsiz bir top­luluk olmalarına rağmen, kendilerinin rahatını kaçırdıklarını söylüyordu. Kur'ân-ı Kerim, onun bu andaki düşünce ve hissiya­tını şöyle açıklar:

"Musa'ya, 'Kullarımı yola çıkar, mutlaka takip edileceksi­niz. ' diye vahyettik. Bu arada Firavun, şehirlere asker toplamak üzere adamlar gönderdi. Onlara şöyle dedi: 'Bunlar (îsrailoğullan), basit ve sayısı çok az bir topluluktur. Ne var ki, bizi öfkelendiriyorlar. Biz ise, gerçekten ihtiyatlı ve uyanık bir kitleyiz.[75]

Hazırlıklarını tamamlayan Firavun ve ordusu, müreffeh bir hayat sürmekte oldukları şehri, oradaki evlerini, bağlarını, bos­tanlarını, hazinelerini ve diğer kıymetli varlıklarını geride bırakarak, büyük bir Öfke içinde, Hz. Musa (a.s.) ve îsrailogulları'nm peşine düşmüştü. Şüphesiz onlar, başlarına gelecek büyük a-zaptan habersizdiler; bu nimetlerin tümünü ebediyen terk ettik­lerinin de farkında değillerdi. Firavun, bir sabah vakti, Kızıldeniz sahilinde Süveyş körfezi yakınında, İsrailoğulları'na ulaştı. Onun kalabalık ordusuyla kendilerine yetiştiğini gören İsrailoğullan, çok korktular. Çünkü önlerinde deniz, arkalarında ise Firavun ordusu vardı. Beşerî güçler dikkate alındığında, imha edilmekten kurtulmaları, hiç mümkün görünmüyordu. Bu zor durumda katliâma mâruz kalacaklarını sanmışlar, korkudan gözleri ye­rinden oynamış, yürekleri ağzına gelmişti. İşte tam bu esnada, Allah Teâlâ, Hz. Musa (a.s.)'a elindeki asa ile denize vurmasını emretti. Hz. Musa (a.s.) asâsıyla denize vurunca, deniz -yarılıp sular kenara çekilmiş ve denizin ortası geçmeleri için düzgün ve kuru bir yol haline gelivermişti. O ve kavmi, açılan bu yoldan Kızıldeniz'in karşı sahiline doğru yürüdüler. Arkalarından yeti­şen Firavun da, onları kaçırmaktan korkarak peşlerinden ordu­suyla birlikte denizdeki yola girdi. Ancak Hz. Musa (a.s.) ve kav­mi bu yolu takiben karşı sahile ulaştıktan hemen sonra, kenara çekilmiş olan sular dev dalgalar halinde Firavun ve ordusunun üzerini kaplayıverdi. Firavun ve askerlerinin tamamı denizde boğuldu ve onlardan kurtulan olmadı. Böylece, Cenab-ı Hak, peygamberlerini yalanlayan Firavun ve kavmini şiddetli bir aza­ba çarptırmış; buna karşılık inananları kurtararak, yeryüzünde hükümranlık hakkını onlara vermişti.

Firavun ve ordusunun helaki, buna karşılık mü'minlerin kurtuluşuyla sonuçlanan bu muazzam mucize, Kur'ân-ı Ke-rim'de birkaç yerde, çeşitli üslup ve ifade tarzıyla anlatılmıştır. Şuarâ sûresinde şöyle geçmektedir:

"Nihayet biz, Firavun ve kavmini, bahçelerden, bağlardan, akarsulardan, hazinelerden ve şerefli makamlardan çıkardık. İşte böyle yaptık. Onların sahip olduğu bu nevi imkanlara îsrailoğulla-n'nın kavuşmasını sağladık.

Firavun ve adamları, güneş doğarken onların ardına düştü­ler. İki topluluk yaklaşıp birbirini görünce, Musa'nın taraftarları, İşte yakalandık!' dediler. Musa, 'Hayır! Şüphesiz Rabbim, benimledir. Bana mutlaka kurtuluş yolunu gösterecektir.' dedi. Bunun üzerine biz, Musa'ya, 'Asanı denize vur!' diye vahyettik. (Asasını denize vurunca) bir anda deniz yanlıverdi; yükselen suların her bir kısmı, kocaman bir dağ gibiydi. Geriden gelen Firavun ve a-damlannı da oraya yanaştırdık. Musa ve beraberindekilerin hep­sini sağ-sâlim kurtardık. Sonra diğerlerim suda boğuverdik. Şüp­hesiz ki, bunda büyük ibret vardır. Fakat çokları, gene de iman et­mediler. Şüphesiz, senin Rabbin, azizdir, rahimdir, her şeye galip­tir, çok merhametlidir. "[76]

Firavun ve kavminin, içinde yüzdükleri nimetlerden bu bü­yük helake gidişleri, Kur'ân-ı Kerim'de bir başka yerde şöyle an­latılır:

"Onlar, bağlardan, pınarlardan, ekinlerden, süslü mahfeler­den, güzel konaklardan, içinde sefa sürdükleri o nimetlerden nice şeyleri geride bıraktılar. îşte öyle oldu ve o nimetlerin tamamını, başka bir topluluğa miras kıldık! Sonuçta, ne gök ne yer üzerleri­ne ağladı. Ne de kendilerine bir mühlet verildi. Andolsun ki biz, İsrailoğullan'nı o horlayıcı azaptan kurtarmıştık. Firavun'dan da; çünkü o Firavun, haddi aşanlardan bir mütekebbirdi.[77]

Kur'ân-ı Kerim, zâlim Firavun ve kavminin helakine karşı­lık,Yüce Allah'ın kendisine iman eden ve bu yolda çeşitli sıkıntı­lara sabırla göğüs geren Hz. Musa (a.s.) ve kavmini nasıl kurtar­dığını bir başka yerde şöyle hatırlatır:

"Hakaretlere mâruz bırakılmış olan kavmi de, feyizli ve be­reketli kıldığımız ülkenin doğusuna ve batısına mirasçı kıldık. Ve Rabbinin, İsrailoğulları'na olan güzel va'di, sıkıntılara sabretmele­ri sebebiyle tamamen gerçekleşti. Firavun ile kavminin yapmış olduğu eserleri ve yükselttikleri binaları ise yere serdik."[78]

Kur'ân-ı Kerim, boğulacağını anladığı sırada Firavun'un, Allah'a iman ettiğini söylediğini haber vermiş; ancak yeis anın­daki tevbe ve imanın geçerli olmadığını ve sahibine hiçbir fayda vermeyeceğini hatırlatarak, onun durumunun, bu muazzam olayı yaşayanlara ve daha sonrakilere ibret olması için cesedinin deniz tarafından sahilde yüksekçe bir yere atıldığını bildirmiştir:

"îsraİloğuttannı denizden geçirdik. Firavun ve ordusu, onla­rın ardından, şiddetli bir saldırıya geçmişlerdi. Firavun, boğulaca­ğı anda şöyle dedi: 'İsrailoğullan'nın iman ettiği ilâhtan başka ilâh olmadığına iman ettim. Ve ben, müslümanlardamm.'

Önceden ömrün boyunca isyan etmiş ve daima fesatçılardan olmuşken şimdi mi iman ediyorsun? Biz de, ardından gelenlere bir ibret olman için, bugün seni, cansız bir beden olarak denizin dışı­na atıp cesedini koruyacağız. Şüphesiz ki, insanların çoğu, buna rağmen delillerimizden gafildirler. "[79]






Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Cevaplandı: Hz. Musa (a.s.)
« Cevapla #14 : 11/03/10, 11:53 »
Firavun'un Cesedi
 

Müfessirlerin anlattığına göre, Firavun ordusuyla birlikte denizde boğulduğu halde, yıllarca onun zulmü altında ezilmiş olan İsrâloğulları, bu zâlimin öldüğüne inanamamışlardı. Bunun üzerine, olayın şahidi oldukları halde, onun öldüğüne inanmak­ta güçlük çeken îsrailoğulları için kesin bir delil, sonrakiler için de bir ibret tablosu olmak üzere, sadece onun cesedi, Allah'ın emriyle deniz tarafından sahilde yüksekçe bir yere atıldı.[80] Allah Teâlâ, belki de, aynı zamanda onun Allah olduğunu kabul eden ve ölüsünü görmedikçe onun öldüğüne inanmayacak olanlara, onun da bir insan olduğunu ve ilâhlık taslayan bu zâlimin aciz­liğini anlatmak istemişti. Yüce Allah, denizde boğulan binlerce insan cesedi içinden, sadece halkına karşı "ben sizin en büyük rabbinizim" diyen firavunun cesedini çıkarmakla her şeye kadir olduğunu da göstermiş oluyordu.[81]

Firavun Mineptah'm deniz tarafından dışarı atılan cesedi, zamanımız müfessirleri arasındaki yaygın görüşe göre günümüze kadar gelmiştir. Ancak ona ait olduğu söylenen iki cesetten bah­sedilmektedir. Bu iki cesetten biri, 1900 yılında Uksur'da yapı­lan kazılar esnasında, diğer firavun mumyalarıyla birlikte II. Amenhotep Mâbedi'nde bulunmuştur. Büyük bir itinâ ile hazır­landıkları açıkça görülen ve her biri bir sanat şaheseri olan diğer kabirlerin aksine, sadece onun mezarının, kısa sürede aceleyle hazırlanan bir kabir özelliği taşıması dikkat çekmektedir. Mineptah'm mezarının bu durumu, âyette belirtildiği şekilde, deniz tarafından sahile atılmış cesedinin, Mısırlılarca oradan alı­nıp mumyalandıktan sonra alel-acele hazırlanan mezarına ko­nulduğuna bir delil sayılmıştır. Mezarın bu durumu beklenme­yen bir ölümün izlerini taşımaktadır. Ona ait bu ceset, yakın bir zamanda, bu mezardan alınarak Kahire Müzesi'ne nakledilmiş ve orada koruma altına alınmıştır.[82]

Boğulan firavuna ait olduğu söylenen ikinci ceset ise, bo­ğulma hadisesinden 13 asır sonra, 19001ü yıllarda İngiliz arkeo­loglar tarafından Sînâ yarımadasının batısındaki Cebelü Fir'avn dağının yanında Ebu Zuneyme denilen mevkide bulunmuştur. Üzerinde mumyalama işlemi yapılmamış bir vaziyette olduğu belirtilen bu ceset, bugün Londra'da British Museum'dadır. Bâzı araştırmacılar, âyette ibret için korunacağı bildirilen ve boğulan firavuna ait olan cesedin, bu ikinci ceset olduğunu ileri sürmüş­lerdir.[83] Ancak Hz. Musa (a.s.)'m muasırı olarak bilinen iki fira­vuna ait cesetlerin Uksur'da II. Amenhotep Mâbedi'nde mumya­lanmış bir halde günümüze ulaşmış olması; Kızıldeniz sahilinde mumyasız bir halde bulunan bu cesedin o ikisinden birine ait olması ihtimalini zayıflatmaktadır. Ayette geçen ibret için ko­runma sözünü bir işaret olarak düşünsek de, bu cesedin firavu­na ait olduğunu ispata yetmez. Çünkü, onun cesedinin mumya­lanmış bir halde kalması durumunda da, ibret için saklanması gerçekleşmiş demektir. Zîrâ bu durumda, onunla birlikte boğu­lan komutan ve askerlerinin cesetleri arasından, üzerinde zırh olduğu halde sadece onun cesedi, deniz tarafından dışarı atıla­rak ibret için kalması sağlanmış olmaktadır. Orduda bulunma­dıkları için sağ kalan Mısır erkanının, bunun hikmetinden gâfıl bir halde, onun cesedini mumyalayıp kısa sürede hazırladıkları mezara koymaları mümkündür. Doğrusunu şüphesiz Yüce Allah bilir.

Denizden geçiş yerine gelince, bu mevki kesin olarak bi­linmemektedir. Tevrat'ta İsrailoğulları'nın uğradığı mevkilerin isimleri sayılsa da, bu bilgilerin doğru olup olmadığı bir yana, bugün bu mevkiler başka isimlerle bilinmektedir. Kızıldeniz'de Süveyş körfezinde Birketü Fir'avn olarak isimlendirilen bir mevki bulunmaktadır. Gemiciler, burayı geçiş yere olarak kabul eder­ler. Abdülhâlim en-Neccâr, akşam vakti Süveyş'ten hareket eden buharlı gemilerin, ancak gece yarısından sonra buraya ulaşabil­diğini belirterek, geçiş noktasının Süveyş'ten bu kadar uzak ol­maması gerektiğini söylemektedir. Ona göre, Süveyş körfezi o dönemde Acı göllere (el-Buhayratül-mürre) veya ona yakın bir mevkie kadar uzanıyordu. Hz. Musa (a.s.) ve îsrailoğullan işte körfezin bu noktasından geçmiş olmalıdır. Diğer bir ifadeyle, Uyünu Musa diye bilinen mevkiinin kuzey kısmından, Süveyş şehrine uzak olmayan bir mıntıkadan, şehir ile Acı göllerin ara­sından geçmişlerdir.[84] Bâzı kaynaklarda, denizden geçiş noktası olarak, Mısır'ın Akdeniz sahillerinde bir koy gösterilmiştir.[85]

Firavun ve kavmi, rivayete göre Muharrem ayının onuncu günü yani Âşura günü boğulmuşlardı. Nitekim İbn Abbas'tan, şöyle nakledilmiştir:

Rasülullah (s.a.v.), Medine'ye geldiğinde, orada yaşayan ya-hudilerin Âşûrâ günü oruç tuttuklarını görmüştü. Onlara, "Bunun sebebi nedir?" diye sordu. Yahudiler, "Bugün Allah'ın İsrail-oğullan'nı düşmanlarından kurtardığı mübarek bir gündür. Bu münasebetle, Hz. Musa (a.s.) o gün oruç tutmuştur." dediler.

Bunun üzerine Rasülullah {s.a.v.J, "Ben Musa (a.s.)'a siz­den daha yakınım." dedi ve Âşûra günü oruç tuttu, ashabına da o günde oruç tutmalarını tavsiye etti.[86]

Firavun, yeryüzünde büyüklük taslayıp azgınlık gösterenler için bir ibret oldu. Kur'ân-ı Kerim, ibret alınması için, onun kor­kunç sonunu ve onun gibi inkarcı liderlere ve bu liderlere uya­rak doğru yoldan uzaklaşan kâfirlere dünya ve âhirette verilecek müthiş azabı, tekrar tekrar haber vermiştir:

"Ey Muhammedi Sana, Musa'nın haberi geldi mi? Hani Rab-bi, Tuvâ denilen mukaddes vadide ona şöyle hitap etmişti: 'Fira-vun'a git! Çünkü o azdı. Ona şöyle de: Temizlenmeye arzun var mı? Sana Rabbini tanıma yolunu göstereyim ki, O'ndan korkasın!'

Musa, Firavun'a en büyük mucizeyi gösterdi. Fakat Firavun onu yalanladı ve isyan etti. Sonra yüz çevirip fesat çıkarmaya gi­rişti. İnsanları topladı ve haykırarak şöyle dedi: 'Ben, sizin en yü­ce rabbinizim.' Bunun üzerine Allah, onu ahiret ve dünya azabına uğrattı. Bunda, Allah'tan korkanlar için büyük bir ibret vardır.[87]

"Haberiniz olsun! Biz size üzerinize şahit olacak bir peygam­ber gönderdik; tıpkı Firavun ve kavmine gönderdiğimiz gibi. Fira­vun, o peygambere isyan etti. Bunun üzerine, biz de onu şiddetli bir azapla yakaladık. Eğer siz de inkâr ederseniz, çocukları ihti­yarlatan o günün azabından nasıl kurtulacaksınız? O günün şid­detinden gök parçalanır ve Allah'ın vaadi mutlaka yerine gelir. Doğrusu, bu âyetler, birer öğüttür. Dileyen Rabbine giden bir yol tutar. [88]

"Bunun üzerine, onları (Firavun ve kavmini) cezalandırdık. Ayetlerimizi yalanladıkları ve onlardan gafil oldukları için denizde boğduk.[89]

Firavun'un kıyamet gününde kendisine tabî olan kavminin önüne düşeceği ve onları cehenneme götüreceği hakkında da şöyle denilmektedir:

"Şüphesiz ki biz, Musa'yı mucizelerimizle ve apaçık bir kuv­vetle Firavun ve kavmine peygamber olarak gönderdik. Fakat halkı, Firavun'a uydu. Oysa Firavun'un emri, doğruya ülaştıncı değildi. Firavun, Kıyamet gününde kavminin önüne düşecek ve onlan ateşe götürecektir. Varılacak o yer ne kötü bir yerdir! Onlar, hem bu dünyada hem de kıyamet gününde lanete uğramışlardır. Bu, paylarına düşen ne kötü bir paydır."[90]

"Firavun ve askerleri, yeryüzünde haksız yere böbürlendiler ve büyüklük tasladılar. Bize döndürülmeyeceklerini sandılar. Biz de Firavun'u ve askerlerini yakalayıp denize attık. Ey Muham­medi Zâlimlerin akıbeti nasıl oldu bir bak!

Biz, onlan, dünyada cehennem ateşine çağıran önderler yaptık. Kıyamet günü de yardımsız kalacaklardır. Bu dünya ha­yatında biz, onları lanete uğrattık. Kıyamet günü de onlar, hor ve hakir görülen kimselerden olacaklardandır.[91]

"Allah onu kavminin şeytanî tuzaklarından korudu. Firavun ailesi ise şiddetli bir azabın pençesine düştü. O ateş ki, onlar sa­bah akşam ona sokulurlar. Kıyamet günü gelince de, 'Firavun ailesini en şiddetli azaba sokun!' denilir.[92]

Büyüklenme ve peygamberleri yalanlamanın akıbeti hep helak olmuştur:

"Bir de Musa'nın kıssasında da ibret verici deliller vardır ki, onu açık bir delille Firavun'a göndermiştik. Firavun, saltanatına güvenerek, Musa'ya iman etmekten yüz çevirmiş, 'O bir sihirbaz­dır veya bir delidir.' demişti. Bunun üzerine biz de, Firavun ve ordusunu kıskıvrak yakalayıverdik. Ve Firavun kınanmış bir hal­deyken onlan denize atıverdik.[93]

"Biz, Karun'u, Firavun'u ve Hâmân'ı helak ettik. Doğrusu Musa kendilerine mucizelerle gelmişti de, yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Onlar azabımızdan kaçıp kurtulamazlardı. Biz, on-lann her birini günahları yüzünden cezalandırdık. Kiminin üstüne taş yağdıran kasırga gönderdik, kimini korkunç bir çığlık yakala­dı, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Aslında Allah onlara zulmetmedi; fakat onlar kendi kendilerine zulmetti­ler.[94]   
   






Paylaş facebook Paylaş twitter
 

Sami Yusuf - Esma-ül Hüsna (Flash) Beşiktaş galibiyetle başladı ||semerkandyayin| semerkand.tv| semerkandradyo| semerkanddergisi| semerkandaile| mostar| semerkandpazarlama| sultangazi.bel.tr| sitemap| Arama Sonuçları| Dervişler Mekanı| Wap| Wap2| Wap Forum| XML| Rss| DervislerNet/Facebook | DervislerNet/Twitter | Forum İletişim| |||www.dervisler.net 0.795 saniyede oluşturulmuştur


Hz. Musa (a.s.)Güncelleme Tarihi: 08/12/19, 06:09 Dervisler.Net © 2008-2014 |Lisans(SMF) |Sitemap | Facebook | Twitter | İletişim