İnsan Sabırlı Olmalıdır - Günün Sohbeti
Dervişler.Net Anasayfa

Forumda toplam 25.033 konu paylaşıldı... Bu konulara toplam 145.572 yorum yapıldı. Bugün 0 konu ve 0 ileti gönderildi.. Toplam : 22884 üyeli aileyiz.
Dervişler Mekanında, İnsan Sabırlı Olmalıdır, konusunu okuyorsunuz... Bu konu 2125 defa okundu.İsim benzeri konuları sayfanın altından takip edebilirsiniz.
Hayırlı paylaşımlar diliyoruz. Aradığınız konuyu bulamadıysanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. Yazı alıntılarında kaynak(www.dervisler.net) gösterilmesi rica olunur.

Dervişler Mekanında paylaşılan en güzel konu:{İnsan Sabırlı Olmalıdır}   Okunma sayısı 2125 defa

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Evvah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 1.581
  • Konu: 470
  • Derviş: 2239
  • Teşekkür: 19
İnsan Sabırlı Olmalıdır
« : 18/01/12, 03:07 »

İnsan Sabırlı Olmalı, İşlerini Allah'a Bırakmalıdır

Birgün Cebrail (a.s) Rabbû’l-âlemîn’den (cc) soruyor: “Ey Rabbimiz, diyor, şu anda senin yanında en makbul kulun kimdir acaba? Lütfen bana haber ver, onu görüp tanımak istiyorum” Rabbû’l-âlemîn de Cebrail’e: “Falan şehre git, filân yerde bir köprü vardır, şafaktan evvelki bir saatte orada bulun. İlk önce o köprüden geçen bu zamanda en makbul kulum odur.”

Cebrail (a.s) emredilen memkelete gidip şafaktan evvel köprünün başında bekler. Bakar ki; fakir, kendi halinde bir adam, omuzunda bir ip olduğu halde çıkıp gelir. Doğruca köprüden geçip su başına giderek abdest alır. Seccadesini yayıp sabah namazının sünnetini kılar. Şafak atınca farz namazını da kılar. Sonra oturup da güneş doğuncaya kadar virdini çeker. Güneş doğunca kalkıp odun toplar. Topladığı odunları sırtlayıp şehre doğru gitmeye başlar. Tam köprünün üstüne gelince karşıdan bir atlı belirir. Ayağında çizme, elinde kamçısı olduğu halde o da köprüye gelir.

O sırada atı birden ürkerek üzerindeki süvariyi yere atar. Yerden kalkan süvari sofîye, sen benim atımı ürküttün, diye elindeki kamçıyla vurmaya başlar. Fena halde döver. Sofî’den ise hiç ses çıkmaz. Süvari dayağını bitirip atına binmeye gidince, sofî ondan evvel koşup atının başını tutarak süvarinin binmesine yardım eder. Süvariye, “benim yüzümden attan düştün, üstün hep toz toprak oldu, özür dilerim, beni affet” diyerek helâllik ister ve “eğer hakkını helâl etmezsen, vallahi atının başını bırakmam” der. Atın dizginlerini tutup durur. Süvari nihayet bırakır. Süvari yoluna devam ederken sofî de odunlarını sırtlamak üzere odunlarının yanına gelir. Tam odunlarını sırtlayıp gideceği zaman Cebrail (a.s) oradan çıkıp sofîyi durdurur.

“Vallahi seni bırakmam. Eğer bana Cibril-i Emin’in yerini söylemezsen giden süvariden yüz defa daha fazla seni döver, ondan sonra da köprüden aşağıya atarım” der. Sofî feryad u figan ederek: “Aman ben fakir, ben biçare, ben yüzükara bir kimseyim, nereden Cibril-i Emîn’in yerini bilebilirim, onu nerden görmüşüm ki tanıyayım” diye yakınır ise de Cebrail (a.s) “Hayır elimden kurtulamazsın vallahilazîm eğer Cebrail’in yerini söylemezsen seni fena halde döver, sonra da köprüden aşağıya atarım.” diyerek ısrarına devam eder.

Sofîye kanaat gelir ki bu adam dediğini yapacak kendini dövüp köprüden atacak. Çaresiz olduğu yerde oturur, gözlerini yumar, öylece bir müddet rabıtada kalır, sonra gözlerini açıp Cebrail’e (a.s) "Allah’a kasem ederim ki, bütün gök tabakalarını aradım, Cibril-i Emîn gökte değildi. Yer tabakalarını aradım, orada da bulamadım. Bütün dünyayı dolaştım, yine yoktu. Geriye yalnız biz ikimiz kaldık, ya sen Cebrail’sin yahutta ben. Kendimin Cebrail olmadığını biliyorum, geriye sen kalıyorsun, öyleyse Cebrail senden başkası değildir” diyor. Bunun üzerine Cebrail (a.s) elini beline vurup, “Allah dostluğu sana mübarek olsun” diyerek oradan ayrılır. (1)

İşte Allah yolu böyledir. Sofinin hiç kabahati olmamasına rağmen süvariden o kadar dayak yediği, kamçılandığı, tokatlandığı halde sabır etti, tahammül etti, üstelik ondan özür diledi.

İşte böyle, insan sabırlı olmalı, işlerini Allah’a bırakmalı. Kendisine zulüm eden olursa onu Allah’a havale etmesi daha makbuldür. Allah’ın kuvveti insanın ki gibi değildir.

Her zaman sabır ve tahammül ehli olmaya çalışmalıdır. Herhangi bir ümmet-i Muhammed  kendisine hakaret ederse ümmet-i Peygamber (s.a.v) olmanın hatırı için onu hoş görüp helal etmesi daha uygundur.

Hazret-i Ömer’in oğluna birisi hakarette bulunmuş, ona sövmüştü. O da gelip babası mü’minlerin emiri bütün İslâm âleminin hükümdarı olan Hazret-i Ömer’e şikayet ederek falanca bana hakaret etti, diyor. Hazret-i Ömer cevaben, “Onu affet evlâdım” buyuruyor. Oğlu ise “Hayır babacığım, yaptığı hakaretlere karşı onu affedecek gücü kendimde bulamıyorum, affedemem, affetmeye tahammülüm yoktur.” cevabını verince, Hazret-i Ömer: “Öyleyse git sana söylediklerinin aynısıyla mukabelede bulun, dikkat et, sakın fazla bir şey demeyesin onun söylediğinden ki, Peygamberin (s.a.v) şeriatına muhalif bir durum doğmuş olmasın.” İşte insan böyle hareket etmeli, şeriata muhalefet etmemeye çok dikkat göstermelidir. Bu da daima sabır ve tahammül ehli olmakla mümkün olur.

Şeriata muhalif bir durumla karşılaşıp zarar görmemesi için insanın çok dikkatli olması icab eder. Herhangi bir kimsenin zulüm ve hakaretine uğrarsa onu hoş görüp affetmelidir. Çünkü affetmek çok büyük bir meziyettir. Bakın Rabbû’l-âlemîn âyetinde ne buyuruyor:

“O Takva sahipleriki, bollukta ve darlıkta sadaka verirler; Öfkelerini yenerler; insanların kusurlarını bağışlarlar. Allah da iyilik edenleri sever.” (Al-i imran: 134)

Allah’ın bir kulu kendine hakaret ettiği zaman onu affeden kimseyi Rabbû’l-âlemîn de kıyamet gününde hatalarından dolayı affeder ve şöyle buyurur: “Madem ki bu kulum merhametli idi, affedici idi, ben Âlemlerin Rabbi’nin affı onunkinden daha çoktur. Madem ki o dünyada affediyordu, ben de bugün âhirette onun hatalarını affederim.”

Gavs (k.s) bir seferinde sohbet edip şöyle buyurdu: “Mevlânâ Halid (k.s) Şam’da bulunduğu bir sırada etrafında dört-beşyüz kişi kadar bir topluluk olduğu halde sohbet ederken içeriye bir kadın girip “Evet Halid, evet, eskiden beni sevdiğini unutmuş gibi şimdi oturmuş vaaz ve nasihatta bulunuyorsun” diyor. Mevlânâ Halid hiç sinirlenmeden sabır ve sükûnetle, “eğer böyle bir şey yapmış isem tövbe etmişimdir. Tövbe kapısı her zaman açıktır, kapanmamıştır” cevabını veriyor. İşte Mevlânâ Halid’in sabır ve tahammülü.

Bir seferinde de İmam-ı Şafiî (r.a) iki-üçbin kişilik muazzam bir cemaata vaaz ve nasihat ederken içeriye bir kâfir girip elini mübareğin yüzüne götürüp, hâşâ sakalın köpeğimin kuyruğuna benziyor, diye hakarette bulunuyor. Hemen cemaatte kâfirin haddini bildirmek için bir kıpırdanma oluyorsa da İmam-ı Şafiî derhal mani olarak “Kat’iyyen müdahale etmeyin, rahatsız olmayın”, diyor ve yüzünü kâfire çevirerek kemali sükûnetle şöyle cevap veriyor. Diyor ki: “Eğer yüzüm, sakalım cennet hurilerinin eline geçecekse senin köpeğinin kuyruğundan çok daha kıymetlidir. Yok şayet cehennem zebanilerinin eline geçecekse o zaman senin köpeğinin kuyruğu sakalımdan daha kıymetlidir.”

İmam-ı Şafiî Hazretlerinin sükûnetle, kızmadan hatta rengi bile değişmeden verdiği bu cevap karşısında o kimse derhal Kelime-i Tevhid getirerek Müslüman oluyor ve şöyle diyor: “Eğer bir kimse, benim sözlerimi bizim büyüklerimizden birine söylemiş olsaydı, onu parça parça ederlerdi. Halbuki sende hiçbir değişiklik olmadı hiç kızmadın, hiç değişmedin. Anladım ki hak din sizin dininizdir ve ben de Müslüman oluyorum”, diye “Kelime-i Şehadet” getiriyor. İşte böyle sabır ve tahammülden daha güzel bir şey yoktur. Onun için insan daima sabır ve tahammül sahibi olmalı, gönlü her daim geniş olmalı, uğrayacağı hakaretlere tahammül etmeli, daima Peygamber (s.a.v) şeriatına itaatli olmalı, O’nun yolundan gitmelidir. Dünyada bunlardan daha güzel, daha iyi hiçbir şey yoktur.

İnsan ne kadar hilim sahibi, ne kadar sabırlı olursa Allah’ ın yanında o kadar makbul olur. Çünkü sabır, tahammül ve hilim Peygamber (s.a.v)’in meşreblerindendir. Peygamber (s.a.v) hep sabır ve tahammül sahibiydi. Hilmi çoktu.

Sabır Allah’tan, acele ise şeytandandır. İnsan işlerinde sabır ve tahammül ederse Rabbû’l-âlemîn de onun işlerini düzeltir, işlerini âsân eder, yok eğer acele ederse o işinde muvaffak olamaz.

Gavs (k.s.a) bir sohbetlerinde şöyle anlatmıştı, Şah-ı Hazne irşada başlayıp şöhreti etrafa yayılınca birçok kimseler Şeyhlerini bırakıp akın akın Şah-ı Hazne’nin etrafında toplanmaya başladılar. O sıralarda Suriye’de çok şeyh vardı. Bir de Yeşil Şeyh diye anılan bir şeyh vardı. Bütün elbisesi, cübbesi, sarığı, entarisi, hulâsa baştan aşağı bütün giydikleri yeşil renkten olduğu için herkes ona Yeşil Şeyh derdi ve öyle tanınırdı. İşte bu Yeşil Şeyh’in de müridleri kendisini terk edip Şah-ı Hazne’nin kapısına gittiler. O’nun yanında hiç kimse kalmadı, o da kalkıp o civarda ne kadar, aklı başında kimseler, ağalar varsa hepsini topladı. Şah-ı Hazne’ye de haber gönderip toplantıya çağırdı.

Topladığı ağalara güvenip bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Şah-ı Hazne daveti kabul edip gitmeye kalkınca müridleri: “Kurban, müsaade ederseniz, biz de otuz-kırk kişi sizinle beraber gelelim,” dediklerinde, “Neye geleceksiniz? Biz aşiret davasına mı gidiyoruz?” diyerek kabul etmedi. “Madem davet etmiş, icabet edelim, ne sözü varsa söylesin, yalnız iki kişi bana refakat etse kâfidir.” buyurdu. Yo-la çıktı. Yeşil Şeyh’in köyüne vardı. Evine gidip kapısını çaldı. Baktı o civarda bulunan aklıbaşında, makul kimseler, ağalar kırk-elli kişi kadar hepsi oradalar. İçeri girerek selâm verdi. Şeyh hiç iltifat etmedi, Şah-ı Hazne aldırmadı, gidip onu ziyaret edip oturdu.

O oturunca Yeşil Şeyh başladı konuşmaya: “Yetmez mi bize yaptığın hakaret ve zulüm, bütün müridlerimizi elimizden aldın, etrafımızda hiç mürid bırakmadın, nedir bu senin yaptığın? Ne kadar benim müridim, babamdan, dedemden kalan mürid varsa hepsini etrafına topladın, olur mu böyle şey?” diye iki saatten fazla konuştu.

Şah-ı Hazne ise sabır ve tahammülle tâ yorulun-caya kadar sözünü kesmeden dinledi. Yeşil Şeyh nihayet O’nun sükûtuna dayanamadı: “Sen niye konuşmuyorsun?” deyince, Şah-ı Hazne: “Benimki sadece iki kelimedir, dinle; eğer işim Allah için, niyetim Allah içinse, Vallahi değil sen, senin gibi yüz kişi daha olsa işimi battal edemez, bozamaz. Yok eğer işim Allah için değilse sabret altı aya kalmaz, darmadağın olur, giderim” dedi.

Yeşil Şeyh, “Çok doğru dedin, hakikaten öyle, eğer Allah içinse yüz tane benim gibi gelse hiçbir zarar veremez. Çünkü Allah için olana kimse dokunamaz. Yok eğer Allah için değilse müridlerimiz haliyle geri gelirler.” diyerek hakkı teslim eti.

İşte Şah-ı Hazne böyleydi. O kadar sabırlı ve halimdi. Muhatabı o kadar konuştu, o kadar laf söyledi, o ise cevap vermedi. Rahatsız da olmadı o, kendisine eziyet edenlerden de nisbetini eksik etmezdi.

Eğer insan Allah yolunu tutar, bırakmaz da, Allah onunla dost olursa, o zaman hiç kimseye minnetti kalmaz. Allah dost olduktan sonra kim ona düşmanlık yapabilir? Allah’a karşı kim gelebilir ki? Bütün kuvvet ve kudret O’nun elindedir.

Peygamber (s.a.v) tek başına değil miydi? Üstelik yetimdi, babası yoktu. Fakat Rabbû’l-âlemîn O’na dosttu, kendisiyle uğraşan Mekke’nin büyük ve kuvvetli kabileleri, sonunda hüsrana uğradılar, kendisini mağlûb edemediler, hileleri tersine döndü. Neticede Rabbû’l-âlemîn’in verdiği kuvvetle hepsini imana getirdi. Mekke-i Mükerremedekiler, Medine-i Münevveredekiler akın akın gelip Müslüman oldular. Milyonlarca kişi O’na itaat eder oldu.

İşte Rabbû’l-âlemîn insanla dost olursa böyledir. Herkes ona itaat etmek mecburiyetinde kalır. İnsan sabır ve sebatlı olup bütün işlerini, efalini Rabbû’l-âlemîn’den bilmeli. Bütün istekleri Allah’ın rahmetinden talep etmeli, daima ünsiyeti Âlemlerin Rabbi’ne olmalı ki Allah ona dost olsun dostluğu, dünyada sekeratta, kabirde, haşirde devam etsin. Bunları elde etmek için daima Rabbû’l-âlemîn’e ünsiyet ve sebat üzere olmalı. Allah dostluğunu kazanmaya çalışmalı, eğer Allah dostluğu kazanılmazsa kabirde kim insanın yardımına gelebilir, kim imdadına yetişebilir, orada yapayalnız tek başına kalır.

Bilinmelidir ki Allah’tan başka ne varsa hepsi tamamen boştur, bâtıldır, pişmanlıktır. Maksud Allah’ın zatıdır, çünkü O’nun zâtından başka her şey yok mesabesindedir. Dünyada olsun, âhirette olsun, kabirde olsun, hasırda olsun, Allah’ın Zatı’ndan başka hiçbir şey yoktur, hepsi boştur. Maksud Allah’ın Zâtı’dır, herkes için böyledir. İster şeyh olsun, ister âlim olsun, ister ne olursa olsun, Allah’a olan bunca vasıtaların hepsinde tek gaye Allanın Zatı’dır, çalışmaları Zat-ı İlâhî içindir. Zatı’ndan gayrı hiçbir şey yoktur.

Gerektir ki insan pişmanlıkla Allah’a yönele. İnsan yalnız Allah’a muhtaçtır. Mal, devlet, evlât bunların hiçbirisi maksud değildir, bunlar ancak maslahattır (vasıtadır). Maksud (gaye) Rabbû’l-âlemîn’in Zâtı’dır, O’ndan başka hiçbir şey olamaz.

Gerek tâât, gerek ibadet, gerek namaz, gerek dünya işi her ne olursa olsun hiçbir zaman maksud olamazlar. Ancak ve ancak maslahattırlar. Maksud yalnız Rabbü’l-Âle-mîn’in Zâtı’dır, O’nun dostluğudur.

Evrad-ı Nakşibendîye’nin her teşbih başında:

“İlahi ente maksûdî ve rızake matlubî” deniliyor.

Yani: İlâhî Ente maksûdî, benim maksûdum, gayem Zâtın’dır Allah’ım, bu virdim, bu ibadetim gaye değil, olamaz da, bütün maksûdum gayem Zâtın’dır ve rızanı talep etmektir, bütün ahval bundan ibarettir. Bu cümlenin içindedir.

İnsanın yegâne maksûdu, gayesi Rabbû’l-âlemîn, talebide istediği de O’nun rızasıdır.
Bütün dünya işinde, dünya ahvalinde tek gaye O’nun Zâtı olmalıdır. Eğer böyle olmasa hepsi boş olur.

İnsan dünyada bu kadar ömür sürdü, yaşadı, yedi, içti, çeşitli elbiseler giydi, bazan, zahmetle, bazan da rahatla hayat sürdü. Sonunda ne oldu? Ne oluyor? Hepsi geçiyor. Elde kalan ne? İnsana ne menfaat temin edebiliyor? Bir hiç. Öyleyse maksud ancak Rabbû’l-âlemîn’in Zâtı olmalıdır.

Bir kimse ki Allah dostluğuna erer o dostluğu kazanırsa, bütün dünya mağribden maşrıka kadar malı olsa artık onun gözünde bir hiçtir kıymetsizdir. Bütün dünyanın keyfi ve zevki bir araya gelse Allah dostluğundan meydana gelen keyf ve lezzetle mukayese edilemez.

Bütün dünya lezzetleri bir araya gelse Allah dostluğundan doğan lezzetin bir saniyesi kadar bile olamaz. İnsanda muhabbetullah hasıl olur, Cemalullaha kavuşursa o zevk bambaşkadır. Bütün dünya ve âhiret tamamen bir araya gelse o huzurullahtan almış olduğu lezzetin bir dakikasıyla oile mukayese edilemez, ölçülemez, ondan daha hoş, daha güzel hiçbir şey tasavvur edilemez.

Dünyanın insanı bozmaması için çok dikkat edilmelidir. Dünya için Allah dostluğu terk edilmemelidir. Bilinmelidir ki dünya işi temelinden boştur, hepsi maslahat içindir, insana zerre-i miskal faydası olmaz. Allah için olanlar müstesna. Dünyada olanların hepsi insanın zararına ve azabına sebep olur; onun için dünya yüzünden Rabbül-Âlemîn’in dostluğunu terketmemeli. Bütün maksûdu Allah dostluğu olmalı.

Madem ki Müslümanız, maksûdumuz da Allah dostluğudur, Allah dostluğu olmalıdır. Dünya işine de çalışacağız. Onu da terk etmemeli, fakat dünyanın âhirete zarar vermemesine dikkat etmeli, dünya muhabbeti Allah muhabbetinden fazla olmamalıdır. Şayet dünya muhabbeti fazla olursa insan tehlikeyle karşı karşıya gelmiş olur. Öyleyse Allah muhabbetinin daha fazla olmasına dikkat etmeli, daima Allah dostluğu insanın kalbinde bulunmalı, daima insan Allah rızasını gözetmeli ve daima yaptığı işlerde tek maksûdu Allah rızası olmalı, kalbindeki düşüncesi bu olmalı, maksud ne cennet ve ne de herhangi bir başka şey olmalı, yalnız Allah rızası olmalı ki, Allah insandan razı olsun. İşte bunu kalbinden çıkarmamaya dikkat etmeli.

Dünya işleri maslahat olarak kabul edilmeli, zaten sadece maslahat içindir, sevmek için değil, menfaat için değil, keyf ve zevk için değildir. Sadece ve sadece maslahat (vasıta) için dünyaya çalışmalı, dünya insanın kalbine girmemeli, insanın talebi isteği yalnız ve yalnız Allah rızası olmalı. Bu istek her yerde devam etmeli, virdde, tövbede, zikirde, tâât ve ibadette hep Allah rızasını gözetmeli. Şöyle tefekkür etmeli: Ben yaptıklarımı yalnız ve yalnız Allah rızasını kazanmak için yapıyorum. Rabbû’l-âlemîn benden razı olsun bana kâfi.

Şayet Rabbû’l-âlemîn insandan razı olursa ister bütün dünya kendisine düşman olsun hiçbir zarar vermez, hiçbir şey yapamaz.





Seyyid Abdulhakim El-Hüseyni(ks)
Sohbetler

Konu Adresi: http://www.dervisler.net/insan-sabirli-olmalidir-t29586.0.html



Bir Aaahhh olmalı şimdi.. alıp Sana gelmeliyim...

Çevrimdışı Sehavet

  • Çalışkan Üye
  • ***
  • İleti: 682
  • Konu: 21
  • Derviş: 3838
  • Teşekkür: 1
Okundu: İnsan Sabırlı Olmalıdır
« Cevapla #1 : 18/01/12, 23:00 »
Rabbim razı hoşnut olsun inşaAllah... :gül:


Bir Yar-i Sıddık anlar halden,Aşk dersin alır Gül'den,hic riyasız taa Gönülden Seven Dostlara Selam olsun...

Çevrimdışı Kararlı

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 7.047
  • Konu: 1851
  • Derviş: 4252
  • Teşekkür: 30
Okundu: İnsan Sabırlı Olmalıdır
« Cevapla #2 : 18/01/12, 23:08 »

Dünya işleri maslahat olarak kabul edilmeli, zaten sadece maslahat içindir, sevmek için değil, menfaat için değil, keyf ve zevk için değildir. Sadece ve sadece maslahat (vasıta) için dünyaya çalışmalı, dünya insanın kalbine girmemeli, insanın talebi isteği yalnız ve yalnız Allah rızası olmalı. Bu istek her yerde devam etmeli, virdde, tövbede, zikirde, tâât ve ibadette hep Allah rızasını gözetmeli. Şöyle tefekkür etmeli: Ben yaptıklarımı yalnız ve yalnız Allah rızasını kazanmak için yapıyorum. Rabbû’l-âlemîn benden razı olsun bana kâfi.

Şayet Rabbû’l-âlemîn insandan razı olursa ister bütün dünya kendisine düşman olsun hiçbir zarar vermez, hiçbir şey yapamaz.


Allahu Teala(c.c) razı olsun.



Çevrimdışı Mostar

  • Çalışkan Üye
  • ***
  • İleti: 891
  • Konu: 21
  • Derviş: 3265
  • Teşekkür: 3
Okundu: İnsan Sabırlı Olmalıdır
« Cevapla #3 : 18/01/12, 23:39 »
 X:01 :X06


RABBİMİZ " Soracak : " BEN Hep Seninleydim , Ya Sen Kulum Kiminleydin ???


Paylaş facebook Paylaş twitter
 

Ekmek ucunu yiyenlere özel Eğer kıyas ederek söyleseydim ||semerkandyayin| semerkand.tv| semerkandradyo| semerkanddergisi| semerkandaile| mostar| semerkandpazarlama| sultangazi.bel.tr| sitemap| Arama Sonuçları| Dervişler Mekanı| Wap| Wap2| Wap Forum| XML| Rss| DervislerNet/Facebook | DervislerNet/Twitter | Forum İletişim| |||www.dervisler.net 0.271 saniyede oluşturulmuştur


İnsan Sabırlı OlmalıdırGüncelleme Tarihi: 17/09/19, 04:31 Dervisler.Net © 2008-2014 |Lisans(SMF) |Sitemap | Facebook | Twitter | İletişim