İslâm, hayatımızın bir kaidesi mi yoksa istisnalarından biri mi? - İslami İçerikli Yazılar
Dervişler.Net Anasayfa

Forumda toplam 25.014 konu paylaşıldı... Bu konulara toplam 145.483 yorum yapıldı. Bugün 0 konu ve 4 ileti gönderildi.. Toplam : 22857 üyeli aileyiz.
Dervişler Mekanında, İslâm, hayatımızın bir kaidesi mi yoksa istisnalarından biri mi? , konusunu okuyorsunuz... Bu konu 1554 defa okundu.İsim benzeri konuları sayfanın altından takip edebilirsiniz.
Hayırlı paylaşımlar diliyoruz. Aradığınız konuyu bulamadıysanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. Yazı alıntılarında kaynak(www.dervisler.net) gösterilmesi rica olunur.

Dervişler Mekanında paylaşılan en güzel konu:{İslâm, hayatımızın bir kaidesi mi yoksa istisnalarından biri mi? }   Okunma sayısı 1554 defa

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı samyeli

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 1.290
  • Konu: 142
  • Derviş: 254
  • Teşekkür: 2

 
 
Bir inanç ve kimlik olarak İslâm, hayatımızın bir kaidesi mi yoksa istisnalarından biri mi? Duyuş ve yaşayış biçimlerimizin ne kadarı islâmi değerlere dayanıyor? İslâm'ın hayatımızda sahip olduğu yeri, bu sorulara verdiğimiz cevaplar çerçevesinde tesbit etmek mümkün.



Sormamız gereken asıl soru, içinde yaşadığımız şartların ne kadar müslüman/islâmi olup olmadığı değil, bizim o şartlarda müslüman olmak ve müslüman kalmak için ne kadar gayret gösterdiğimizdir. Fakat bilgi ve bilinç olmadan hiçbir gayret meyve vermeyeceği için, ne için ve nasıl bir “ müslüman kalma” çabası içinde olduğumuza daha yakından bakmamız gerekiyor.

İnsan zihninin ve kalbinin birbirinden bağımsız ve yer yer birbiriyle çatışan bölümlere ayrılması, modern yaşam biçiminin üzerimizdeki en büyük yüklerinden biri. Modern birey, bugün “insan” olmadan önce vatandaş, vergi yükümlüsü, işçi, memur, vs. olarak tanımlanıyor. Ulus-devletin verimli olabilmesi için insanların ve toplulukların bu tür kategorilere ayrılmasına bir zorunluluk olarak bakılıyor.

Fakat bu ayrımların arkasında ‘verimliliği artırma' kaygısının ötesinde bir şeylerin yattığını görmek zor değil. Modern devlet, bireyi sadece insan olduğu için saygıya değer bir varlık olarak değil, kendi zihnindeki işlev kategorilerinden birine uyan bir araç olarak görüyor. Toplum içindeki ve devlet karşısındaki statüsünü bu kavram ve işlevlerle kabullenen bireyler, daha ilk adımda kendi kimlikleriyle, kendilerine biçilen işlevler arasında bir kopma ve çatışma yaşamaya başlıyorlar. Bunun neticesinde ortaya birbiriyle çatışan kimlik ve işlevlere sahip, yani “çok-kimlikli” insanlar çıkıyor. Fakat bu aynı zamanda insan benliğinin bölünmesi, yani aslında hiçbir kimlik ve ben-bilincine sahip olamaması anlamına geliyor.

İnsanın kaç kalbi var?

Bu durumun islâmi yaşam biçimi üzerinde önemli etkileri var. Müslümanlığını, diğer bütün kimliklerinin önüne koyan insanlar dahi, sistematik bir şekilde çok kimlikli olmaya zorlanıyorlar. Zira yaygın anlayış, hayatı ve onun dayandığı insan zihnini belli alanlara ayırıyor ve bu alanlar arasında keskin ayrımlar yapıyor. Siyasetin alanı ahlâktan, eğitimin alanı manevi gelişimden, bilimin alanı hikmet ve felsefeden, ekonominin alanı erdemli olmaktan, uluslararası ilişkilerin alanı ortak insani kaygılardan ve nihayet dinin alanı kamusal alandan bütünüyle ayrılıyor.

Hayatın alanlarının bu şekilde birbirinden ayrılmasında, modern bilimlerin her şeyi matematiksel bir kesinlikle izah etme gayretinin önemli bir payı var. Bunun kamusal alana uyarlanması, “toplum mühendisliği” denen akımın doğmasına yol açtı. Toplumu ve onu oluşturan bireyleri bir makina gibi değerlendiren toplum mühendisliğinin, komünizmden faşizme ve çağdaş kapitalizme kadar bir yığın baskı rejimi ürettiğini hepimiz biliyoruz. Zira topluma ve onu oluşturan bireylere bir makinanın parçaları gibi bakan toplum mühendisliği, insanı insan yapan ana değer ve ölçüleri ya önemsemiyor ya da ‘verimliliğe faydası yok' diyerek bütünüyle reddediyor.

Hayata ve insanın yaşamdaki duruş biçimine bir bütün olarak bakan insanlar, bu ayrımlara ister istemez şüpheyle yaklaşıyorlar. Onlar için hayatın bu şekilde bölümlenmesi ve farklı kimlik ve kişilik alanlarına ayrılması anormal bir durumu ifade ediyor.

Bu yüzden zihin, kalp ve hayat bütünlüğüne sahip insanların, ticaret yaparken, kapısının önünü temizlerken, araba kullanırken, televizyon seyrederken ya da işyerinde çalışırken, bütün bunları ana kimliği olan “müslümanlık” tanımına dayalı olarak yapması, hem doğal oluyor hem de kaçınılmaz. Yaptığı her işe müslüman hassasiyetini yansıtan bir kişinin, bazı şeyleri bir kimlik, diğer bazı şeyleri bir başka kimlik ile yapması herhalde beklenemez. Bu anlamıyla müslümanlık , hayatın her alanına yön veren, ışık tutan ve dolayısıyla bireylerin toplum içindeki diğer işlevlerini de anlamlı kılan bir “ana kimlik”tir. Buna “her yerde ve her zaman müslüman olma” bilinci de diyebiliriz.

Hayatın bölümlere ayrılması modelini açıkça ya da bilmeyerek benimseyen kişiler için bu durumu anlamak oldukça zor. “Bu işin dinle ne alakası var efendim?” türünden cümleler, bu yaygın kanaati iyi özetliyor.

Dinin belirlenmiş ve sınırları çizilmiş bir alanı varsa, onun dışına çıkmak ve dini kimliği başka alanlara taşımak tabi ki bir çatışma ve gerginliğe yol açar. Sorun da zaten bu ayrımları zimnen kabul etmekten kaynaklanıyor. “Burada din olur muymuş?” demek, aslında “burada insan akıllı olur mu?” ya da “canım burada şimdi insan olmanın ne anlamı var?” demekle eş anlama sahip. Zira hayatın suni bölümlerinden birine indirgenmemiş bir dini kimlik, insanın bütün duyuş, düşünüş ve eylem alanlarına nüfuz etmek durumundadır. Dinin hem birey hem de toplum için bir ‘fayda' üretmesi, yani onların dünya ve ahiret selametlerine katkıda bulunması da ancak bu şekilde mümkündür.

Bu manada din/İslâm, sadece ibadetlerle sınırlı bir inançlar yığını değildir. O, aynı zamanda bir yaşama duyarlılığına ve duruş biçimine dayanan bir kimliktir.

Batı'nın anlayamadığı nokta

Bu husus sekülerleşme sürecinin son demlerini yaşayan batıda da yeteri kadar anlaşılamadığı için, İslâm dünyasındaki gelişmeleri izah etmeye çalışan sosyal bilimciler ciddi açmazların içine düşüyorlar.

Batılı araştırmacılar müslüman toplumlardaki her yeni siyasi, sosyal ya da kültürel gelişmeye, bir ‘anomali', yani kural dışı bir hadise olarak bakıyor. Ortadoğu ve İslâm dünyasını izah etmek için ortaya atılan teoriler, bu gelişmeleri normdan ve normallikten bir sapma olarak ele alıyor ve bu yüzden gerçekleri ya ters yüz ediyor ya da bütünüyle görmezlikten geliyor. Buradaki ana sorun, islâmi gelişmelerin kendisinden değil, batıdaki hakim sekülerleşme ve modernleşme teorilerinin eksik ve tek-yanlı yapısından kaynaklanıyor.

Klasik modernleşme teorisi, gelişmekte olan ülkelerin, ekonomik kalkınma ve bilimsel gelişme neticesinde gittikçe modernleşeceğini, geleneksel kimlik ve değerlerin yerini modern olanların alacağını ve nihayetinde kamusal alanın seküler ve nötr bir alan haline geleceğini öngörmekteydi. Aynı şekilde İslâm ülkelerinin demokratikleşmesi de bu moderleşme ve sekülerleşme sürecine bağlanmaktaydı. Bu bakış açısını benimseyen pek çok batılı yazar, İslâm ülkelerinin kapitalistleşmeden ve sekülerleşmeden demokratik ve sivil bir kültüre sahip olamayacağına inanıyor. Aynı şekilde bu yazarlar, islâmi gelişmeleri kaideye istisna teşkil eden bir süreç olarak açıklamaya çalışıyorlar. Yani onlara göre sekülerleşme normal gelişme sürecini, islâmileşme ise bu sürecin dışındaki ‘anormal' süreci, yani “geriye gidiş”i ifade ediyor.

Fakat bu teorilerinin hiçbirinin İslâm dünyasını ve onun dinamik yapısını izah etmek için yeterli olmadığını görüyoruz. İslâm'ın bütüncül kimliği açısından bakıldığında anormal olan, birey ve toplumların islâmi kimliklerini yeniden kazanmaları ve hayatın çeşitli alanlarında ifade etmeleri değil. Anormal ve kaide dışı olan, tepeden inmeci sekülerleşmenin ve köksüz moderleşmenin kendisi. İslâm dünyası, batılı Yahudi-Hıristiyan medeniyetinin yaşadığı protestanlaşma ve sekülerleşme süreçlerini yaşamadığı ve sağlam bir geleneğe sahip olduğu için, bu dayatmacı moderleşme formüllerine direniyor.

Bu gerçeği görmeye başlayan Peter Berger gibi bazı batılı araştırmacılar, bugün sekülerleşme sürecine tersinden bakmayı deniyorlar. Yani modern toplumlardaki din-kültür ve değişim ilişkilerine sekülerleşmeyi ve maddileşmeyi değil, dini bir kimliğe sahip olmayı esas kabul ederek izah etmeye çalışıyorlar. Bu açıdan bakınca batılıların ısrarla sorduğu “ müslüman toplumlar neden hâlâ bu kadar dindar?” sorusunun gerçek mahiyeti ortaya çıkıyor. Yani batılı insanın zihnindeki sorun, İslâm dünyasındaki gelişmeleri izah etmek değil. Asıl sorun, dini-ahlâki değerler sistemine dayalı bir kimliğe sahip olmanın bugün ne anlam ifade ettiği.

Batı dünyası bu şansını yitirdiği için, İslâm dünyası gibi geleneksel toplumları anlamakta zorlanıyor. Kullandığı kavramlar müslüman toplumları izah edemeyince onları geri, anti-demokratik, şiddet-yanlısı, irrasyonel ve atıl kitleler olarak yaftalıyor.

İslâm'ın merkeziliği

Kendimize dönecek olursak, soruyu şu şekilde sormamız gerekiyor: İslâm'ın ‘izah edilmeye' ihtiyacı var mı? Bir başka ifadeyle zaman ve mekân üstü bir niteliğe sahip olan dini-ahlâki değerlerin yerine ikame edebileceğimiz başka değerler var mı? Dini ve ahlâki değerlerden kopartılmış, tarihi bir temeli olmayan, tamamen dünyevi ve ekonomik mülahazalara dayalı bir medeniyet tasavvuru olabilir mi? Mümin kişinin sorduğu soru bu. Eğer iman ve teslimiyet sahibi kişi için hayatın anlamı Allah'a kulluk ederek imanın bu dünyada lezzetine varmak ve onu hayatının her alanına yaymak ise, bu soru geçerliliğini her zaman muhafaza edecektir. Bu durumda ana sorun bir inanç, kimlik ve yaşama biçimi olarak İslâm'ı hayatın neresine koyacağımız değil, hayatımızı İslâm'a göre nasıl şekillendireceğimizdir.

Meseleye böyle bakınca, inandığımız ideal değerler ile içinde bulunduğumuz sosyal şartlar arasındaki mesafe bir çatışma olmaktan çıkar, sağlıklı bir ‘ mücahede ' ve ‘terbiye' alanı haline gelir. Müslüman bireyin imtihanı tam da bu noktada başlar. Zira önümüzde duran meydan okuma, idealler ile gerçekler arasındaki mesafeyi imkan ölçüsünde azaltmak ve bunu bilinçli bir tavırla yapmaktır. Ne ideal olanın soyut dünyasına sığınarak hayatın dışına çıkmak, ne de gerçeklerin ağır baskısı altında ‘mevcut olanı' norm kabul ederek ideallerimizden vazgeçmek sağlıklı bir yoldur.

Bu iki tavrın örneklerini dünyanın pek çok toplumunda gördük ve bugün de görmeye devam ediyoruz. Katı ve saldırgan batı bireyciliğinin ortaya çıkışında, sosyal gerçekliklerin baskısı karşısında yaşanan bıkkınlığın önemli bir payı var. Belli bir değerler sisteminden mahrum olan ve içinde bulunduğu şartları değiştiremeyeceğine inanan bireyler, çareyi kendi dünyalarına kapanmakta arıyorlar. Her şeye ben zaviyesinden bakılınca, “öteki cehennemdir” fikri, bireyin tüm dünya görüşüne hakim oluyor. Paradoksal bir şekilde bu tavır daha güçlü ve bilinçli bireylerin ortaya çıkmasına yol açmıyor. Tersine, kişisel çıkarlar etrafında anlam kazanan bireysel yaşam, bir zaman sonra anlamını tamamen yitiriyor.

İslâm'ın hayatın bir istisnası değil, kuralı olduğu gerçeği, müslüman yaşamının temel ilkelerinden biridir. Müslüman duyarlılığının, hayatı her gün yeni baştan, anlamlı ve yaşanılır kılması ancak İslâm'ın merkeziliğini idrak etmemizle mümkün. Zira İslâm ve onun temsil ettiği değerler, bizim ‘arızî' ve gelip-geçici alışkanlıklarımızı değil, zati kimliğimizi temsil ediyor. Zihni, kalbi ve ameli bütün bireylerin ve bu bireyler üzerine kurulu sağlıklı bir toplumun inşası da yine bu bütünlüğü hayata geçirmekle mümkün olacak.

HALİL AKGÜN

Semerkand Dergisi 

Konu Adresi: http://www.dervisler.net/islam-hayatimizin-bir-kaidesi-mi-yoksa-istisnalarindan-biri-mi-t1333.0.html



Bir El Tut ki, O da Seni Tutsun.

Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................


Paylaş facebook Paylaş twitter
 

Kanadımız Kırık mı? Rehber ||semerkandyayin| semerkand.tv| semerkandradyo| semerkanddergisi| semerkandaile| mostar| semerkandpazarlama| sultangazi.bel.tr| sitemap| Arama Sonuçları| Dervişler Mekanı| Wap| Wap2| Wap Forum| XML| Rss| DervislerNet/Facebook | DervislerNet/Twitter | Forum İletişim| |||www.dervisler.net 0.111 saniyede oluşturulmuştur


İslâm, hayatımızın bir kaidesi mi yoksa istisnalarından biri mi? Güncelleme Tarihi: 20/05/19, 18:55 Dervisler.Net © 2008-2014 |Lisans(SMF) |Sitemap | Facebook | Twitter | İletişim