İslâm insanın ihyâsıdır - İslami İçerikli Yazılar
Dervişler.Net Anasayfa

Forumda toplam 25.139 konu paylaşıldı... Bu konulara toplam 145.964 yorum yapıldı. Bugün 0 konu ve 2 ileti gönderildi.. Toplam : 23002 üyeli aileyiz.
Dervişler Mekanında, İslâm insanın ihyâsıdır, konusunu okuyorsunuz... Bu konu 1122 defa okundu.İsim benzeri konuları sayfanın altından takip edebilirsiniz.
Hayırlı paylaşımlar diliyoruz. Aradığınız konuyu bulamadıysanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. Yazı alıntılarında kaynak(www.dervisler.net) gösterilmesi rica olunur.

Dervişler Mekanında paylaşılan en güzel konu:{İslâm insanın ihyâsıdır}   Okunma sayısı 1122 defa

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Kararlı

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 7.047
  • Konu: 1851
  • Derviş: 4252
  • Teşekkür: 31
İslâm insanın ihyâsıdır
« : 10/06/11, 20:14 »

Her fikir manzûmesinin ana gâye ve iddiâsı, insanı yükseltmek ve insânî münasebetlere bir seviye kazandırmaktır. Fakat hiçbir beşerî sistem, bu gâyeyi gerçekleştirmede İslâm ile kıyas edilebilecek bir noktaya ulaşamamıştır. Bunun sebebi, beşerî sistemlerin, imkânları sınırlı olan akla dayanmasıdır. İslâm ise Rabbimizin irâdesinin mahsûlü olduğundan, insan ve kâinât gerçeğiyle âhenkli bir nizam oluşturmuş ve böylece hayal ötesi bir mükemmellik sunmuştur. Bundan daha tabiî bir şey olamaz. Çünkü acziyetle mâlûl bulunan insanoğlunun, kendini, diğer varlıkları tanıması ve beşerî münasebetlerini düzenlemesi, Rabbimizin sonsuz gücü önünde bir hiç mesâbesindedir. Bundan dolayıdır ki, insanlığa güyâ yön vermek iddiâsıyla ortaya konulmuş felsefî sistemlerin -ve hattâ beşerî dinlerin- pek çoğu, iddiâlarının aksine yanlış yolda hizmet etmiştir. Beşeriyeti saâdet yerine, sefâlete dûçâr kılmıştır.

Gerçekten insanı ahlâkî bakımdan sefâhate sürükleyen Freud’dan, onu iktisâdî refaha kavuşturmak gâyesini güttüğünü söyleyen Marx’a kadar pek çok sistemin neticesi, başlangıçtaki iddiâların aksine tahakkuk etmiştir. Nihâyette ise ictimâî kargaşa ve beşerî sefâletlere sebebiyet vermiştir.

Şu husus târihî bir gerçektir ki, Âlemlerin Efendisi Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-, zulüm ve anarşi içinde boğulmakta olan insanlığı, îmânın en kıymetli meyvesi olan merhamet ve şefkatiyle kucaklamıştır. O, rahmet ve muhabbet dolu davranışlar manzûmesiyle de insanlığa nümûne olmak yolunda ebedî bir zirve teşkil etmiştir. Onun peygamberliğinden evvel insanlar, çocukluk çağından başlayarak kavga eden, zulmeden, işkence yapan ve hemcinsine saldıran kimselerdi. Ancak o mübârek varlığın elinde her biri, bütün bu mezmûm davranışlardan kurtularak “gökteki yıldızlar gibi” parlak ve müstesnâ birer şahsiyet oluvermişlerdir. “Ashâb-ı güzîn” adıyla bilinen bu topluluğun hayatlarında, Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi’nin örnek alınmasıyla gerçekleşen ahlâkî seviyeyi aksettiren sayısız hâdise mevcuttur. Bunlar arasında Mus’ab bin Umeyr’in şu hâli ne kadar hikmetli ve istikâmet vericidir:

Mus’ab bin Umeyr -radıyallâhu anh-, beraberinde Es’ad bin Zürâre -radıyallâhu anh- olduğu hâlde Medîne’de Abd-i Eşhel ve Zafer oğullarının yurduna gitmişlerdi. O gün Abd-i Eşhel oğullarının liderleri Sa’d bin Muaz ile Üseyd bin Hudayr idi. İkisi de henüz müşrikti. Sa’d, Mus’ab bin Umeyr’in gelişini duyunca Üseyd’e:

“–Ne duruyorsun? Bizim zayıf ve cılız insanlarımızı aldatmak için gelen şu iki adamın yanına git ve onları buradan uzaklaştır!” dedi.

Üseyd de Mus’ab bin Umeyr ile Es’ad bin Zürâre’nin yanlarına geldi; kötü sözler söyleyerek başlarına dikildi ve elindeki mızrağını onlara doğrultup:

“–Yaşamak istiyorsanız buradan çekip gidin!” dedi.

Mus’ab -radıyallâhu anh- ise sakin ve mütebessim bir şekilde şu mukâbelede bulundu:

“–Eğer oturup dinlersen, sana söyleyeceklerimiz var. Sen akıl ve basîret sâhibi seçkin bir kimsesin. Beğenirsen kabul eder, hoşlanmazsan uzak durursun…” dedi.

Üseyd, biraz düşünüp:

“–Doğru söylüyorsun.” diyerek mızrağını yere sapladı ve dinlemeye başladı.

Dinledikçe Mus’ab -radıyallâhu anh-’ın anlattığı ilâhî güzelliklerin câzibesine kapılarak İslâm’ı kabul etti. Sonra huzur içinde oradan ayrılıp Sa’d’a:

“–Onları dinledim, anlattıklarında da bir mahzur görmedim.” dedi.

Buna kızan Sa’d, bu defa kendisi Mus’ab’ın yanına gitti. Öfkeli idi ve kılıcını da yarıya kadar sıyırmıştı. Mus’ab -radıyallâhu anh- onu da aynı şekilde karşıladı. Yatıştırdı. Sonra tatlı ve rûhunu okşayıcı bir üslûp ile ona da bir kısım ilâhî hakîkatleri anlattı. Böylece Sa’d da, Üseyd gibi anlatılanların ulvî câzibesine kapılarak îmân kevserini yudumladı.

Hiç şüphesiz bu hâl, Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in mânevî terbiyesinde yetişen müstesnâ sahâbîlerin nasıl yüce bir olgunluğa eriştiklerinin bir misâlidir. O bahtiyarlar, insanın ihyâsından ibâret olan İslâm’ın bereketiyle “Seni öldürmeye gelen, sende dirilsin!” düstûrunu beşeriyet târihine altın harflerle yazmışlardır.

Bu çerçevede Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-, ölümü hak eden nice mücrimleri, hattâ amcasını öldüren Vahşî’yi dahî affedip, onlara hilm ile muâmelede bulundu. Onun gönlünde ve huzûrunda dâimâ merhamet ve rahmet, gazabın önüne geçti. Beşeriyeti yakan nice gaflet ve dalâlet alevleri, onun hakîkat kevserinde söndü ve emsâlsiz goncaların yetiştiği bir gülistân hâlini aldı. Yaşadığı devrin insanları:

“Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!” şeklinde ifâde edilen vahşet ve cehâletten kurtuldu ve muhârebe sonrası bir damla suya hasret bir hâlde can verirken bile, kendisine getirilen suyu, diğer yaralı kardeşine işâretle:

“–Ona götürün!” diyerek, son nefesinde bile başkasını düşünen diğergâm şahsiyetler hâline geldi.

İnsanlığı, işte böylesi kâbına varılmaz mânevî zirvelere götüren Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-, oluşturduğu ilâhî kervanın dâimâ en önünde idi. Nitekim geçen asrın ortalarında Hollanda’nın Lahey şehrinde toplanan bir ilim ve fikir adamları konseyi de, dünyanın yüz büyük adamını tesbît etmiş ve hepsi Hristiyan olan seçici kurul, koydukları temel ahlâkî ölçüler çerçevesinde en üstün insan olarak Hazret-i Peygamber’i tercih etmek zorunda kalmışlardır.

Yine câlib-i dikkat bir husustur ki, ashâb-ı kirâmın yüzde doksanı sırf Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in üsve-i hasene şeklinde ifâde edilen örnek şahsiyet ve karakterine, yüce ahlâkına ve üstün vasıflarına hayrân ve meftûn olarak İslâm’ı tercih etmişlerdir. Ona düşmanlıkta en ileri gidenler bile kendisine hiçbir zaman “yalancı” veya “zâlim” gibi menfî sıfatlar kullanamamışlar ve onu kötülemek niyeti ile konuştuklarında dahî hakkında övgüden başka söz söyleyememişlerdir.

İslâm’a gönül verip ona hizmet etmek isteyenler, bu mukaddes dâvânın her şeyden önce insanın ihyâsı olduğunu iyice bilmeli ve her insana, onun aslî cevheri itibâriyle -eşref-i mahlûkât olduğu düşüncesiyle- yaklaşmalıdırlar. Zîrâ İslâm’ın ideali, ahsen-i takvîm kıvamını insana hâkim kılmaktır. Bu da, insanın fıtratındaki mükemmelliği gölgeleyebilecek her türlü ârızî tesirleri temizleyerek, onu ihyâ etmek demektir. Böyle bir seviye ise ancak, gönül ölçüleriyle ortaya çıkan güzellikleri yeşertebilmekle mümkündür.

Bunun için İslâm, doğuşundan itibâren insanın terbiyesini ve ahlâkî olgunluğunu esas almış ve müntesiplerini bütün insanlığın kendilerine hayran kaldığı şahsiyetler hâline getirmeyi başarmıştır. Ömrü boyunca nefsine uyarak hayvânî bir hayat yaşayan nice gâfil insanları, melekî ölçülerle olgunlaştırabilmiştir. Meselâ bir zamanlar kızını diri diri toprağa gömmüş bir kimse olan Ömer bin Hattâb -radıyallâhu anh-, daha sonra bir karıncayı dahî incitmekten çekinen ulvî bir gönül adamı olmuştur.

Bu itibarla İslâm, insanlara aşk ile yaklaşan bir rûhu temsîl eder. İslâm’ın gönüllere yerleştirdiği merhamet çekirdeğinden fışkıran mesû-liyet hissi, insanı davranış mükemmelliğine ve neticede iki cihan saâdetine ulaştırır.

Çünkü İslâm, insanın ihyâsıdır. Ve İslâm’ın yüce yapısının doğurduğu bütün duygular, gerçek mânâda en insânî duygulardır. İşte Yûnus bu duygular içinde şöyle demiştir:

Gelin tanış olalım,

İşi kolay kılalım,

Sevelim, sevilelim;

Dünya kimseye kalmaz!..

Bu hissiyât, şanlı ecdâdımız ile o kadar bütünleşmiştir ki, bir muhârebe sonrası esir düşen bir düşman kumandanına:

“Ne zâlimsin ey merhamet; bana düşmanımı bile sevdiriyorsun!” dedirtmiştir.

Zamanımızda bir kısım nasipsiz gâfiller, İslâm’ın muhtevâsındaki bu engin rahmet ve merhamet mükemmelliğini, “terör” gibi bir mefhumla yanyana getirebilmektedirler. Böylece -âdetâ- güneşi balçıkla sıvamaya çalışmaktadırlar. Kitleleri belli bir tesir altında bulundurmak ve onlara meçhûl ve hayâlî bir tehlikeyle dehşet ve korku hissi verebilmek için -ekseriyâ- mâsum insanları kurban olarak seçmektedirler. İslâm ise, suçlu ve kusurluyu bile af ve merhametle kucaklayıp ıslâh etmeyi emretmektedir. Hâl böyleyken İslâm’ın, mâsumlara yönelecek bir korkutma ve yıldırmayı kabul etmesine imkân ve ihtimal var mıdır?

İslâm, doğduğu günden itibâren, dâimâ bütün muhâtaplarını, kâfir veya mümin olduklarına bakmayarak adâlet ve merhamet ile kucaklamıştır. Mal, can ve tabiata karşı her türlü tahripkâr fiili, kesinlikle menetmiştir. Kurduğu devleti; mal, can, ırz ve ailenin korunması, ruh sağlığı, ictimâî nizam ve ahengin sağlanmasıyla mükellef kılmıştır. Bu üslûbun, terörle uzaktan ve yakından bir alâkası olamayacağı gibi, onun zeminini oluşturacak her türlü davranışı da peşinen ortadan kaldırdığı inkâr edilemez.

Müslim bin Hâris -radıyallâhu anh- anlatır:

Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- bizi bir seriyye ile gazveye göndermişti. Ancak ben gazve mahalline yaklaşınca atımı hızlandırıp arkadaşlarımı geçtim ve bizimle karşılaşacak olan köy halkının hidâyetlerine vesîle oldum. Böylece muhârebe olmadı. Ancak durumun hassâsiyetinden gâfil olan bazı arkadaşlarım bu davranışım sebebiyle:

“–Bizi ganîmetten mahrum ettin!” diyerek beni ayıpladılar ve Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in yanına dönünce, yaptığımı ona haber verdiler. Fakat Âlemlerin Efendisi beni çağırttı ve yanına varınca, davranışımdan dolayı beni takdîr ederek şöyle buyurdu:

“–Bilesin ki, Allâh senin için, o kurtardığın insanlardan her birisi sebebiyle şu kadar sevap yazmıştır.”

Sonra devamla:

“Seni, benden sonra gelecek müminlerin idârecilerine tavsiye eden bir mektub yazayım!” dedi. Ardından mektubu yazdırdı, üzerini de mühürleyerek bana verdi…22

İbret dolu başka bir tablo da şöyledir:

Bi’r-i Maûne faciasında 70 İslâm mualliminin katledilmesi ve daha başka katliam ve suikastlerin yaşanması üzerine Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- kabilelere gönderdiği muallim heyetlerine onları muhâfaza için bir miktar asker vermekteydi. Bu askerlere de muallimlerin hayatlarını korumak zarûreti hâsıl olmadıkça silahlarını kesinlikle kullanmamalarını tenbih etmekteydi. Ancak bir defasında bu muhafızlardan Hâlid bin Velid, tenbih edilen ölçü dışında kılıcını kullandı. Bundan haberdar olan Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-, büyük bir üzüntüyle kıbleye dönerek:

“Yâ Rabbî! Hâlid’in yaptığından berîyim; aslâ râzı değilim.” cümlesini üç defa tekrar etti.

Ardından hâdisenin yaşandığı yere Hazret-i Alî’yi gönderdi ve yalnız insanların değil, hayvanların, hattâ köpeklerin bile diyetini ödedi.23

Bu yüce ahlâkı kendilerine şiâr edinen Osmanlılar da, hâkim olduğu yerlerdeki gayr-i müslimleri İslâm’a girmeye zorlamamış, soykırım ve kültür emperyalizmi gibi zulümlere aslâ meydan vermemiştir. Ülkelerindeki gayr-i müslimleri Allâh’ın kendilerine emâneti kabul etmişler ve onlara bu zihniyetle muâmelede bulunmuşlardır. Bu davranışın bereketiyledir ki Lehistan’da:

“Osmanlı atları Vistül Nehri’nden su içmedikçe, bu ülke hürriyet ve istiklâle kavuşamaz!..” sözü, bir darb-ı mesel hâline gelmişti.

Bu yönüyle Osmanlı, başka milletlerin tercih ettiği bir devlet hüviyetinde olmuştur. Nitekim Fâtih’in askerleri surları zorlarken, Bizans asillerinden olan hristiyan Grandük Notaras’ın, Ayasofya’daki bir müzâkerede Papa’dan yardım taleb edilmesi teklîfine karşı sarfettiği şu ifâde de meşhurdur:

“İstanbul’da kardinal serpuşu (şapkası) görmektense, Türkler’in sarığını görmeyi tercîh ederim!..”

Husûsiyle bugün, Rabbimizin “Rahmân ve Rahîm” tecellîlerinden nasîb alarak Hâlık’tan ötürü mahlûkâta merhameti kâmil bir tarzda yaşayabilme mecbûriyetindeyiz. Bu hâl ise, Hakk’a yakın olabilmenin en büyük müessirlerinden biridir.

Bir müminin gönül ufkunu gösteren şu misâl ne kadar ibretlidir:

Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri, bir yolculuğu esnâsında mola verdiği bir ağaç altında yemek yemiş, sonra yoluna devam etmişti. Bir müddet sonra, torbasının üzerinde dolaşan bir karınca gördü ve üzülerek:

“Bu hayvanı vatan-cüdâ ettim (Vatanından ayırdım)!” dedi.

Derhal geri döndü ve yemek yediği mekâna varıp o karıncayı yerine bıraktı. Zîrâ o, “şefkat li-halkillâh” (yaratandan ötürü yaratılana merhamet) şuûruyla bir karıncanın dahî hakkına riâyetin ehemmiyetini idrâk hâlindeydi.

İşte hayvanâta karşı dahî böylesi bir incelik ve hassasiyet kazandıran İslâm, insanı çok daha azîz bir varlık olarak bilir ve bu kıymeti muhâfaza yolunda beşerin süfliyâta düşmeyip ulvîliklere doğru mesâfe katetmesini ister. Yâni, “ahsen-i takvîm” cevheri dikkate alındığında, insan mefhûmuna atfedilecek ehemmiyet, gerçek mânâsına ulaşmış olur. İslâm’ın insanla ilgili olan bütün kâidelerinde, hep bu ruh ve ölçü müşâhede edilir. Nefsânî temayüllerini azdırarak onu aşağılamak yerine, meleklerin bile gıpta edip imreneceği ulvîliklere nâil kılmak, İslâm’ın temel hedeflerinden biridir.

Bugün, dünyanın binbir zulüm ve anarşiye sahne olması, hiç şüphesiz insanların, azgınlaşan nefsânî ihtiraslarına tâbî olarak, ilâhî aşk ve muhabbet gibi insanı yükselten hasletlerden uzaklaşmalarındandır. Yâni İslâm’ın eşsiz güzelliklerinden mahrum kalmanın tabiî bir neticesidir. Bu durumda İslâm’ı iyi anlamak, onun ilâhî sadâsına cân u gönülden kulak vermek ve hayatın bütün îcâb ve dekoruyla fânîliğini kavramak, binbir girdap ve sefâlette kıvranan insanlığa yeniden kurtuluş imkânı sağlayacaktır. Diğer bir ifâdeyle, beşeriyetin asıl ihtiyacı, İslâm’ın engin muhtevâsını lâyıkıyla öğrenip, hayatı ona göre tanzim etmektir. Zîrâ onun diriltici ve bereketli nefhası, kıyâmete kadar insanlığın muhtaç olduğu en feyizli bir kaynaktır. Yûnus Emre Hazretleri’nin hakîkî aşk sebebiyle:

“Yaratılanı hoşgör, Yaratan’dan ötürü!”

şeklinde bütün mahlûkâtı kucaklayan beyânı, dünyanın neresinde olursa olsun, hakikatten uzak düşmüş kimseye, onu dünya ve âhiret planında kurtaracak bir can simidi değil midir? Bunu sağlamak da, biz müslümanlara düşmektedir. Hattâ zamanımızda, ulaşım ve haberleşme vasıtalarının çoğalması da bizim bu husustaki mesûliyetimizi artırmaktadır. Zîrâ, teknik imkânları kullanarak, İslâm’ı bütün insanlığa iknâ edici ve berrak bir üslûpla takdîm edebilme ve bu sûretle geçmiş asırların bakiyesi olan menfî propaganda sisini dağıtabilme imkânı, bugün her zamankinden daha fazla mevcuttur. Bu keyfiyet, zâten ferdî olmaktan ziyâde, ictimâî bir mâhiyet arz eden mesûliyetimizin hudutlarını, âlemşümûl bir sûrette genişletmektedir. Bunu anlamak için son zamanlarda vâkî olmuş bir hâdiseyi nakledelim:

Amerika’da bir doktor hidâyete ermiş ve bunun için bir mescidde merâsim tertiplenmişti. Uzak ve yakından pek çok müslümanın katıldığı bu merâsimde, hidâyete ermiş olan o doktor bir konuşma yapacak ve İslâm’ı seçmekteki gerekçesini nakledecekti. Sözlerine başlamadan önce:

“–Siz müslümanlara bir sualim var. Konuşmama başlamadan önce onun cevâbını almak istiyorum.” dedi ve şu suali sordu.

“–Benim annem de babam da birer hristiyan olarak vefât ettiler. Size bunların öldükten sonraki durumlarının ne olduğunu soruyorum?!”

Cemaat endişelendi. Bu yeni müslümanın kararına tesir edecek bir keyfiyet olup da, acaba merâsimde bir tatsızlık çıkar mı diye korktular ve:

“–İslâmî tebliğ onlara ulaşmamış ise mâzurdurlar. Âlem-i berzahta bekleşmektedirler. Bu husus, mahşerde mizândan sonra belli olacaktır.” diye cevap verdiler.

Bunun üzerine doktor sözlerine şöyle devam etti:

“–Ey müslümanlar! Benim annem de, babam da benden daha bilgili, ahlâklı ve insaflı, yâni hakşinas kimselerdi. Lâkin içinde yaşadıkları cemiyetin şartlandırmasıyla hristiyan olarak yaşadılar ve o hâl üzere de vefât ettiler. Mâsum bir nebî olan Hazret-i Îsâ’yı, ulûhiyette Cenâb-ı Hakk’a ortak sanıyorlardı. İslâm’dan ise hiç haberleri yoktu. Böyle bir dînin belki ancak ismini duymuşlardı.

Allâh hepinizden râzı olsun ki, buraya gelip bu mescidi açtınız. Beni bulup İslâm’ı anlattınız ve hidâyetime vesîle oldunuz. Size teşekkür ederim. Lâkin benim annem de, babam da birer emekli insandılar. Neden biriniz onlara yaklaşıp, bana anlattıklarınızı onlara da anlatmadınız? Eğer bunu yapsaydınız, onların benden daha da istekli bir sûrette İslâm’ı kabul edeceklerine hiç şüphem yoktu.

Evet biliyorum, îmân bir nasip işi ve kader îcâbıdır. Lâkin bu âlem de, bir sebepler âlemidir. Siz, neden sebeplere tevessül ederek bu vazifeyi îfâ etmediniz. Ben inanıyorum ki, onların İslâm nîmetinden mahrum olarak âhirete göçmelerine, sizin ihmal ve gafletiniz sebep olmuştur. Onlar, mahşer gününde sizden davâcı olacaklar… Ben de… Ben de…” demiş ve kürsüde bir müddet hıçkırıklarla ağladıktan sonra, müslüman olma gerekçesini anlatmaya başlamıştır.

Bu ibretli vâkıa bizi ürpertmeli ve derin derin düşündürmelidir. Çünkü İslâm’ı tebliğ, imkân nispetinde her müminin üzerine ilâhî bir vazifedir. Bu ise, bugün itibâriyle telkin vasıtalarının çoğalması sebebiyle, mesûliyeti ağırlaşmış olan bir keyfiyettir. Bırakın dünyanın ücrâ bir köşesinde yaşayıp da İslâm’dan haberi olmayanları, çevremizde bulunduğu hâlde, îkaz ve irşâdında ihmalkâr kaldığımız pek çok kimse, âhirette yakamıza yapışacak ve İslâm’ı tebliğ ve telkindeki kifâyetsizliğimizin hesâbını soracaktır.

Burada açıkça ifâde etmeliyiz ki, dîn, birtakım siyasî hâdiselere âlet edilemez. Dolayısıyla, dînî hakîkatlerle siyasî hâdise ve davranışlar birbirinden ayırt edilmelidir. Mesel⠓Hâricîler”, yaptıklarını İslâm adına yapıyorlardı fakat, gerçekte hareketleri tamamen İslâm dışı bir siyasetin îcâbıydı ve anarşikti. Diğer taraftan insanların huzurlarını kendi menfaatleri çerçevesinde bozmak ve bundan kazanç elde etmek isteyen şahıs veya zümreler, hattâ bazen de devletler, târih boyu böyle siyâsî manevralar yapmışlardır. Bu gibi mihraklar, haksız kavgalarını haklı gösterebilmek ve karşısındakilere tahakküm edebilmek için, cemiyette meşrû addedilen unsurları, bilhassa dîni kullanmış ve ardından da bütün dindarları karalama kampanyaları başlatmışlardır. Bu meyânda, müslümanların birbirlerini kırdıkları Cemel Vak’ası’na zemin hazırlayan İbn-i Sebe’nin, yandaşlarına söylediği ve kendisinin yanısıra, daha sonraki bütün fitne ve fesat ehlinin ölçüsünü ortaya koyan şu ifâdeler pek ibretlidir:

“Ey kavmim! Sizin hayat ve şerefiniz insanların birbirine düşmesine bağlıdır. Öyle ise onları birbirine düşürün. Yarın bunlar karşılaştıkları vakit harbi kızıştırın. Onları başka şeylerle meşgul olmaya bırakmayın. Bunun için kendileriyle beraber olduğunuz kimseler, sizin istemediğiniz şeyden, yâni sulhtan yüz çevirmenin ve Allâh’ın Ali’yi, Zübeyr’i, Talha’yı ve onlar gibi düşünenleri birbiriyle savaştırarak meşgul etmesinin gerekli olduğunu zannetsinler…”
(İ. Canan, Hadis Ansiklopedisi, XIII, 334)

Bu sözler târihte ve zamanımızdaki birçok gaflet ve ihtilâfın perde arkasını kavrayabilmek için anahtar olacak bir mâhiyettedir. Son asırda, İslâm dünyasının başsız bırakıldığını ve müslüman toplulukların, çeşitli gaflet ve ihtilâf gayyâlarında çırpındığını görüyoruz. İşte bunun gerçek sebebini keşfedebilmek için, bu sözlerin mânâsını iyice kavramak ve zamanımızdaki benzerlerini iyi tespit etmek gerekmektedir.

Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:

“Ey dünyada diken tohumu eken kişi! Kendine gel. Sakın ektiğin dikeni bülbüllerin şakıdığı gül bahçesinde arama, kendi kusurunu gülistâna yükleme.”

“Sen hangi akılla ayın yüzünde leke ve kusur görmeye, cennette diken toplamaya kalkışıyorsun. Ey gül değil de diken arayan kişi! Sen cennete bile girsen, orada kendinden başka diken bulamazsın!..”

Hazret-i Mevlânâ, devamla böyle müfsitlere karşı gönülleri îkâz eder:

“Kimileri vardır, insan yiyen canavar gibidir. Onların selâm vermeleri ve ağızlarından dökülen «lâ havle» sözleri, hep bulanıktır. Çünkü gönülleri şeytan yatağıdır. Kendileri de insan şeytanıdır.”

“Kimileri de dostunun postunu yüzmek isteyen kasaplara benzer. Bir yandan «canım, dostum» der, diğer yandan bıçağını hazırlar. Hâsılı derini yüzmek için seni kandırır, yüzüne güler, tatlı, okşayıcı sözler söyler. Hâl böyleyken düşmanların sunduğu afyonu yutanın vay hâline.”

Bu durumdaki her insan, yücelikten habersiz kaldığı, ilâhî aşkı tatmadığı ve merhamet dünyasından da nasip almadığından dolayı, insanlığını kendisine sadece bir maske olarak kullanır. Böyleleri fikir olsa, hakîkati öldürür; şâir olsa ruhları çürütür; ahlâk savunucusu kesilse, ahlâkı mahveder. Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Böyleleri, eline bir gül bile alsa, o gül başkalarına diken olur. Bir dostun yanına gitse, onu yılan gibi sokar.”

Cenâb-ı Hak, bu gâfillerin hâlini şöyle beyân buyurur:

“Onlara yeryüzünde fesat çıkarmayın denildiği zaman: «Biz ancak ıslâh edicileriz.» derler. Şunu bilin ki, onlar fesatçıların tâ kendileridir, lâkin (bunlar böyle olduklarının) farkında değillerdir.” (el-Bakara, 11-12)

O hâlde kişinin, kendi nefsânî karar, istek ve hırsları değil, Allâh’ın arzu ve murâdı önemlidir. Dînî motif ve prensipleri kullanarak kendi menfur emellerini gerçekleştirmek isteyenler, aslında bütün bunlardan münezzeh olan Allâh’ın rızâsını kaybedenlerdir. Nitekim yeryüzünde bozgunculuk yapmış ve hattâ peygamberlerini bile öldürmüş bir topluluğa ve benzerlerine Allâh Teâlâ şöyle buyurur:

“İsrâiloğulları’na: «Kim, herhangi bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir kimseyi öldürürse, bütün insanları öldürmüş, kim de bir kimsenin yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur» hükmünü yazdık (farz kıldık). Şüphesiz ki onlara peygamberlerimiz açık delillerle geldiler. Yine de bundan sonra onların birçoğu yeryüzünde (her hususta) aşırı gitmektedirler.” (el-Mâide, 32)

Çünkü haksız yere birini öldüren kâtil, nefislerin mâsumluğuna saldırmış, onlara yaşama hakkı tanımamış ve bu hareketiyle de başkalarına bu hususta cesaret vermiş olur. Şu hâlde, bir kimseyi öldüren herkesi öldürmüş gibi Allâh’ın gazabını ve büyük azâbını hak etmiş olur. Her kim de bir nefse hayat verir, yâni affetmek veya öldürülmesine engel olmak sûretiyle, onun hayatının devamını sağlarsa âdetâ insanların hepsine hayat vermiş gibi olur.

Bu ölçüler ışığında İslâm’ı bir âb-ı hayâta, yâni ebedîlik veren bir suya benzeten Hazret-i Mevlânâ:

“Âb-ı hayatın kıyısında kimse ölmez.” diyerek bu ilâhî dînin hassâsiyetini yansıtır.

Diyebiliriz ki, İslâm’ın bütün prensip ve umdeleri hep böylesi hassâsiyetler etrafında halkalanır. Bu itibarla İslâm, her vesîleyle insanları, önce doğru bir inanç, sonra en güzel davranışlar ve bunlara bağlı olarak da merhamet, hizmet, ilim, nezâket, hukuka riâyet ve yüce bir ahlâk gibi vasıflarla yoğurur ve böylece gerçek mânâda ihyâ eder.

Günümüzde bir mümini îmân vecdi içerisinde yaşatacak, nefsinin tasallutundan kurtararak rûhunu derinleştirecek ve zarifleştirecek haslet ancak merhamettir. Merhametin meyveleri ise, cömertlik, tevâzu, hizmet, affetmek ve hasedden kurtulmaktır. Bunların hepsinin kaynağı ise îmândır.

Nefsânî menfaat endişelerinden uzak her samîmî hizmet, nefsi aşarak hâl ve hareketlerle insanlara ve mahlûkâta ulaşırsa, kulu Allâh’a yaklaştırır. Ancak mahlûkâta hizmetle kalbimizdeki ümit kapıları açılabilir ve vuslata erme imkânımız artar. Aksi hâlde, davranışlarımızda görülen bunca nefsânî meyiller ve sıfatlar, dünyaya gelişimizin ana gâyesini gölgeleyebilecek kadar çetindir.

Hâsılı, îmân ve bunun neticesi olan güzel davranışlar manzûmesi, İslâmî huzur ve saâdetin temel umdelerini teşkil eder. Bunun için sâlih müminler; akıl ve gönüllerini Hakk’a yönlendirip, âzâlarını da hayırlı, iyi ve faydalı işlere tahsîs ederek güzel amellerle dolu bir hayât sürerler. Bütün bunlardan sonra Hazret-i Mevlânâ’nın dediği gibi:

“Ne mutlu o çirkine ki güzeller güzeline râm olur. Vay o gül yüzlüye ki, kış gibi soğuk bir kimseye dost olmuştur.”

Allâh’ım, iki dünyamızı da İslâm’ın güzellikleriyle azîz eyle! Devlet ve milletimizle birlikte âlem-i İslâm’ı ve bütün insanlığı her türlü fitne ve felâketlerden muhâfaza kıl!

Âmîn!


Osman Nuri Topbaş Hocaefendi
Konu Adresi: http://www.dervisler.net/islam-insanin-ihyasidir-t27106.0.html





Paylaş facebook Paylaş twitter
 

Mucize Bitki KAPARİ.. 61-Saf Suresi (Meal) ||semerkandyayin| semerkand.tv| semerkandradyo| semerkanddergisi| semerkandaile| mostar| semerkandpazarlama| sultangazi.bel.tr| sitemap| Arama Sonuçları| Dervişler Mekanı| Wap| Wap2| Wap Forum| XML| Rss| DervislerNet/Facebook | DervislerNet/Twitter | Forum İletişim| |||www.dervisler.net 1.097 saniyede oluşturulmuştur


İslâm insanın ihyâsıdırGüncelleme Tarihi: 19/09/20, 04:17 Dervisler.Net © 2008-2014 |Lisans(SMF) |Sitemap | Facebook | Twitter | İletişim