İslam ve Bilim - Dinimizin Önemli Şahsiyetleri
Dervişler.Net Anasayfa

Forumda toplam 25.051 konu paylaşıldı... Bu konulara toplam 145.592 yorum yapıldı. Bugün 0 konu ve 0 ileti gönderildi.. Toplam : 22896 üyeli aileyiz.
Dervişler Mekanında, İslam ve Bilim , konusunu okuyorsunuz... Bu konu 2980 defa okundu.İsim benzeri konuları sayfanın altından takip edebilirsiniz.
Hayırlı paylaşımlar diliyoruz. Aradığınız konuyu bulamadıysanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. Yazı alıntılarında kaynak(www.dervisler.net) gösterilmesi rica olunur.

Dervişler Mekanında paylaşılan en güzel konu:{İslam ve Bilim }   Okunma sayısı 2980 defa

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Türkoğlu

  • Çalışkan Üye
  • ***
  • İleti: 398
  • Konu: 151
  • Derviş: 5047
  • Teşekkür: 0
İslam ve Bilim
« : 08/05/09, 14:16 »
İslam ve Bilim  

Klasik Bilimin Canlanışı

Emeviler ve Abbasilerle birlikte, bir imparatorluğa dönüşmüştü. Din sistemleşiyor ve çeşitli kavimler yoluyla İslam dünyasına sokulan düşünce akımlarına karşı direnebilmek için rasyonelleşmeye gerek duyulmaya başlandı. Edebiyat ve çeviriler kanalıyla giren Yunan etkileri, Harran Medresesinin getirdiği Sabiilik( bunlar da kısmen devam eden eski Heramise inançları), Mazdek ve Babek vasıtasıyla nüfuz eden İran doktrinleri İslam dininin Selefiye diye tanınan ilk dönemdeki basit ve tartışmasız şeklini yetersiz  hale getirmişti. Bütün bu akımlara karşı direnebilmek ve çeşitli kavimler ve inançlarla İslamlığın kaynaşmasından doğan ve sayısı kısa zamanda büyük bir artış gösteren mezheplere karşı mücadele etmek gerekirdi.

“Entellektüel bakımdan da süreklilik oldukça iyi korundu. İslam dini, sonraları değil ama başlarda,insan düşüncesinin gelişmesini Hıristiyanlığa oranla  çok daha az köstekledi. Ortaya çıktığı zamanlar, putperestlik ve felsefe,iman bakımından bir tehlike teşkil etmiyordu. karışıklıklarla geçen fetih yüzyıllarından sonra, İslamın önderleri bile Yunanlıların eski bilgilerini araştırdılar ve Kuran’ın izin verdiği ölçüde Yunan kültürünü benimsediler. Yabancılardan etkilenme, Şam’da Emevilerin çöküşü ve 749'da Abbasilerin yönetimi ele geçirmeleri ile aynı tarihlere rastladı. Abbasiler, kendileri Pers olmamalarına karşın Perslerin desteğine dayandılar ve kadimlerin geleneksel öğreti ve bilimlerinin yayılmasını serbest bıraktılar. Bilge Persler, Yahudiler,Yunanlılar,Suriyeliler ve daha da uzaklardan gelen aydınlar yeni başkent Bağdat’ta toplandılar. Yunan biliminin önemli kitaplarının Arapça’ya çevrilmesine başlanması burada ve Cundişapur’da gerçekleşti. bu çeviri ya da doğrudan doğruya Yunanca’dan ya da çokcası Süryanice’den yapılıyor ve çalışmalar Halifeler ve Asiller tarafından maddi olarak  destekleniyordu. Halife Me’mun bir çeviri bürosu kurdu(Dar el Hikma) ve burada büyük bilgeler Hunayn İbn İsak ve Sabit İbn Kurra, Aristo ve Platon’un eserlerinin çoğunu Arapça’ya çevirdiler; ama bu kitaplar daha sonra Latince’ye çevrilemediklerinden Batı açısından yitirilmiş oldular.

Çevrilen kitapların hemen hepsi bilim ve felsefe eserleri idi. Çünkü doğal olarak Araplar, Yunan tarihi ile fazla ilgilenmiyorlardı. Yunan tiyatro ve şiiri de,zengin bir efsaneler kaynağı ve canlı bir şiir dünyasına sahip olan bir halk bakımından fazla bir şey ifade etmiyordu. Büyük ölçüde, ilgilerin bu teksifi yüzünden,İslam bilgisinin Batıya aktarılan kısmı önceleri sadece bilim ve felsefe ile sınırlı idi. sosyal bilimlerle ilgili eserlerin yeniden keşfedilmeleri,çokcası Rönesans sırasında,Yunan ve Latin yazarlardan ve doğrudan doğruya oldu. Müsbet bilimlerin ve sosyal bilimlerin gelişmesi bakımından çok önemli bir unsur olduğu kadar,müsbet ve sosyal bilimler arasında zamanımızda bile hala mevcut olan uçurumun varlığının esaslı nedenlerinden biridir.

      İslam Bilimi

   J.Bernal, Bilimler Tarihi'nde  şu değerlendirmede bulunur:

      “Bilim dünyasına İslam bilginlerince yapılan katkının gerçek değerini kestirmek güçtür. Yunanlıların öğretilerinin değiştirilmesinden sadece çevirilerle yetinmeyip,bunlara yeni bir canlılık verildiği doğrudur. Kadim doğunun öğretileri Yunanlıların elinde ne gibi bir değişikliğe uğramışsa bu kez yapılanlar da aşağı yukarı aynı idi;ama bu sefer arada kurulan ilişki daha doğrudan doğruya ve bilinçli idi. İslam bilginleri,Yunanlıların eski efsanelerine duygusal bir bağlılık içinde olmadıklarından, Yunan öğretisine, Yunanlıların kendilerinden çok daha bağımsız bir tarzda yaklaşabildiler. (S: 193) İslamın bilimsel eserlerini okuyanlar,çağdaş bilime özgü o rasyonel yaklaşım karşısında hayrete düşerler. Öte yanda Müslümanlar, klasik felsefenin son safhalarının mistik veçhelerine özellikle, Aristo’nun teolojisi ve Sırların sırrı gibi sahte yazıların eserlerinin arasına karışması yüzünden,önceleri Aristo’dan ayırmakta güçlük çektikleri Neoplatonizm’e büyük ilgi duyuyorlardı. Bu mistik karmaşıklıkların çoğu Araplar kanalı ile ortaçağ bilginlerine geçti. Sadece İslam bilimi bakımından değil,ortaçağ bilimi bakımından da bir başka talihsizlik,Yunanlılara,özellikle Plato ve Aristo’nun eserlerine duyulan aşırı saygı oldu. Plato’nun sihirli sayılarının, Aristo’nun niteliksel hiyerarşisi ile birleştirilmesi,ortaya İslam biliminin bir daha kendisini kurtaramadığı bir saçmalık getirdi. Ama bilimin ilk büyük saptırılmaları olan ve Araplarca da izlenen astroloji ve simyanın abartılı bulgularının, İslam biliminin El-Kindi, İbni Razi (Rhazes) ve İbni Sina gibi en büyükleri tarafından açıkça yadsınması ilginç bir olgudur.

“İslam uygarlığının başlangıcında bilim adamlarının sosyal durumları, klasik çağların son safhalarından pek farklı değildi. Abbasilerin yönetime gelişleri ile 754-861 yılları arasındaki kısa sürede Mansur, Harun Reşid, Me’mun  zamanında ve hatta Mütevekkil gibi sofu bir halifenin zamanında bilim, İskenderiye müzesi devirlerinden beri görülmemiş bir tarzda desteklendi.   Kordoba(Kurtuba) nın Emevi halifeleri(928-1031),İspanya ve Fas’ta onların yerini alan sıradan Emirler, hatta İslam medeniyetinin çöküş devrelerinde bile Selahaddin, Gazneli Mahmut ve Semerkant’lı Uluğ Bey gibi ihtiraslı prensler bilimi destekledikleri ölçüde şeref kazandıklarına inandılar. Bunlara ek olarak,İranlı Bermecid Ailesi ve Musa Kardeşler gibi zengin tüccar ve memurlar bilim adamlarını destelediler ve bunların bazıları bilimle meşgul oldular. İslam biliminin bu laik ve ticari geçmişi,onu hemen tümüyle dini karakterde olan Ortaçağ Hıristiyanlığı biliminden kesinlikle ayırdı ve daha çok Rönesans bilimine yaklaştırdı. İslam doktor ve astronomları, deney ve gözlemlerini,sarayın ve zenginlerin bu koruyucu davranışları sayesinde yürütebildiler ve yine bu davranışlar sayesinde bilimdeki bu ilerlemenin, müminlerin inançlarının sarsılmasına neden olacağından şüphelenen yobazların etkili hoşnutsuzluklarından kendilerini koruyabildiler.

Bilimin krallar, zengin tüccarlar ve asillerle böylesine özdeşleşmesi onun hem gücünün hem de zayıflığının kaynağı oldu. çünkü zaman ilerledikçe bilim, büyüklerin bilge danışmanlarının iyi niyetlerinden şüphelenen halktan tamamıyla koptu ve bu kopuş halkı dinsel fanatikliğin önünde kolay bir yem durumuna getirdi. kentler ticaret geliştiği sürece tartışma ve ilerlemeye olanak verecek kadar bilime ilgi duyan bir orta sınıf daima var oldu.Ama bu durum değişince, bilim adamları giderek,işi gezginciliğe döktüler ve kendi kaderlerini bölgesel hanedanların değişken kaderlerine bağladılar. Bunların en büyükleri İbni Sina bile hiçbir zaman emniyette değildi. Bazen doktor,bazen vezir olarak İran ve Orta Asya’da çeşitli sultanlara hizmet etti. Hamadan’da başını isteyen(s:194) isyancıların elinden deli taklidi yaparak kurtuldu. Büyük İslam düşünürlerinin sonuncusu İbni Haldun (1332-1406), her bulduğu işi yapmaya mecbur kalmış Sevil’li(İşbilye) bir mülteci idi. zamanında, İspanya’da Zalim Pedro ve Suriye’de Timurlenk’le yapılan görüşmelere katılmış ve bunların ikisi de kendisine yanlarında çalışmasını önermişlerdi.

İslam Biliminin Karakteri

Bir bütün olarak İslam bilim adamları,bilimlerin son klasik aşamadaki modellerini benimsediler. Bunlara devrimci bir tarzda yaklaşmak bir yana,gelişmeleri bakımından bile pek bir gayret göstermediler. El-BeyruniEl-Beyruni’nin (973-1048) dediği gibi “ Biz kendimizi Kadimlerin uğraştıkları ile ve ancak mükemmelleştirebilecekleri mükemmelleştirmekle sınırlamalıyız”. Kişiler uzmanlaşsa da bilim, temeli felsefe olan bir birlik teşkil etti. Bu bilim, gökyüzünün büyük dış dünyası-makrokozm- ile insanın küçük iç dünyası-mikrokozm- arasında bir bağ kurulmasını sağlayan astrolojinin birleştirdiği astronomi ve tıp dallarını içeriyordu. Felsefe ise Kuran’la bağdaştırılması güç olduğundan kuşku ile karşılanıyordu. Müslüman din bilginleri bu yolda çaba gösterdiler; ama bu çabalar   tutucuların (mutaassıpların) muhalefeti ile karşılaştı. Gazali ’nin (1058-1111) kitabı Filozofların Yıkımı, bu çabaların boşuna olduğunun bir ihtarı idi. İbni Rüşd’ün (1129-1198)(çok saldırılara uğramış Averroes),Yıkımın Yıkımı ’ndaki ateşli yanıtına rağmen bu ihtar etkinliğini yitirmedi ve kaçınılmaz bir şekilde,Yunan Hıristiyanları arasında olduğu gibi İslam ülkelerinde de kısırlaştırıcı bir etki yaratan iki hakikat-yüksek ruhani hakikat ve alçak rasyonel hakikat-doktrininin biçimlenmesine yol açtı. Bilim ve İslam dininin kalıcı unsurları arasında bir ilişki kurulamaması,sonraki yüzyıllarda kültürel ve entellektüel bakımlardan statikleşen İslam dünyasında bilimin zayıflamasının olasılıkla baş nedeni oldu.

İslam biliminin en verimli devirleri olan 9., 10.ve 11. yy’larda bu unsurlar henüz ağır basmıyordu. Gerçekten de büyük bilim adamalarının bazılarınca dinin fazla ciddiye alınmadığı ve laik bilginin araştırılmasında işin içine karıştırılmadığı düşünülebilir. Bilimin birliği ansiklopedicilik geleneği ile daha emin bir şekilde sağlandı. Bütün büyük ve bir sürü de önemsiz İslam yazarı, El-Fergani’nin (öl:850) Astronominin Hülasası  gibi kapsamlı risaleleri ve 17. yy Avrupasında hala ders kitabı olarak okutulan Razi ’nin (865-925) Kitabül Havi,  İbni Sina’nın Kanun  ve İbni Rüşd’ün Külliyat’ ı gibi büyük tıp eserlerini bu geleneğin bir ifadesi olarak yazdılar.

Bu kapsamlı olma eğilimi,diğer ülkelerin bilgilerinin de geniş bir şekilde özümlenmesini gerektirdiğinden,İslam bilimine,klasik bilime oranla büyük bir üstünlük kazandırdı. İslam bilgeleri, yalnızca Mezopotamya’nın Babil devrinden beri kesintisiz olarak süregelen astronomi ve matematik geleneğinden yararlanmakla kalmadılar,aynı zamanda,Hindistan’ın ve daha az da olsa Çin’in kadim bilgisini de bilinçli bir şekilde kullanabildiler.

    İbnü’l-Heysem (965-1040)

İbn Heysem , bütün İslam fizikçilerinin en büyüğüdür. Irak’ta Basra kentinde doğdu ve Avrupa’da Alhazen adıyla tanındı. Halife el-Hakim döneminde(996-1020) Akademi adı verilen bir okulda çalışmak üzere Kahire’ye gitti.

İbnül Heysem, optik, gökbilim ve matematik de dahil değişik konularda kitaplar yazdı. Optik konusundaki yapıtı öyle geniş, öyle ayrıntılıydı ki, daha sonra Avrupa’da bu konuda yapılan çalışmaların birçoğuna temel oluşturdu. Optik Hazinesi adlı kitabında daha önce Yunanlılarca ileri sürülmüş olan bir düşünceyi,gözün bakılan nesneye doğru ışık ışınları yaydığı düşüncesini reddetti. Onun yerine,ışık ışınlarının bakılan nesneden göze geldiğini ileri sürdü.

İbnül Heysem, ışığın merceklerden geçişi konusunu da inceledi. Işığın kırılmasının nedeninin hava,cam ve su gibi farklı ortamlarda farklı hızlarla hareket etmesi olduğu sonucuna vardı. Bu fikir,17. yy’da Kepler ve Descartes tarafından kullanıldı. İbnülheysem, ayrıca, dışarıdan imgeleri alıp bir duvara yansıtan karanlık kutuyu geliştiren ilk kişidir. Güneş’in tutulma sırasındaki görüntüsünü elde etmek için duvardaki bir deliği kullanmıştır

 Optik konusunda çalışmış çok başarılı bir bilgedir. Optiğin görme, yansıma, kırılma, gökkuşağı ve renk gibi hemen hemen bütün konularında incelemelerde bulundu. Asıl büyük başarısı çok eski dönemlerden beri görmenin gözden çıkan ışınlarla gerçekleştiğini savunan göz ışın kuramını kesin olarak reddetmiş olmasıdır. Onun geliştirdiği kanıtlar şunlardır:

1. Karanlıkta göremiyoruz. Işınlar gözden çıksaydı, karanlıkta görmeliydik.

2. Kuvvetli bir ışığa baktığımızda gözlerimiz kamaşır. Eğer ışınlar gözden çıksaydı gözlerimizin kamaşmaması gerekirdi.

3. Eğer karanlık bir odanın tavanına bir delik açarsak,biz sadece o noktayı ve gelen ışığı görürüz. Oysa ışınlar gözümüzden çıksaydı bizim her tarafı görmemiz gerekirdi.

4. Ne zaman yıldızlara baksak onları anında görürüz. Eğer ışınlar gözden çıkmış olsaydı,yıldızları görmemiz için belirli bir zamanın geçmesi gerekirdi. Böyle olmadığına göre demek ki ışınlar gözden çıkmaz. Böylece ışınların gözden değil, nesneden çıktığını kanıtladıktan sonra İbnülheysem,yansıma konusunu ele almıştır. Işığın ayna gibi parlak nesnelerde uğradığı değişimleri inceleyen yansıma, yani katoptrik çok eskiden beri bilinen bir konudur. Nitekim Öklit ve ve ondan sonrda da Batlamyus ilk çağda bu konuyu araştırmış ve geometrik olarak incelemişlerdi. Öklit, herhangi bir deneye başvurmaksızın,ayna yüzeyine gelen ışının yüzeyle yaptığı açının,yüzeyden yansırken yaptığı açıya eşit olduğunu belirtmiştir. Bugün yansıma kanunu adını verdiğimiz bu ifadeyi daha sonra Batlamyus benimseyip doğru olduğunu deneysel olar göstermiştir.

Batlamyus konuyu incelerken iki temel ilkeyi benimsemiştir:

1. Gelen ışının normal ile yaptığı açı,yansıyan ışının normal ile yaptığı açıya eşittir.

2. Gelen ışın, yansıyan ışın ve normal aynı düzlemde bulunur.

İbnü’l-Heysem’in bu konuya katkısı ise gelen ışın ile yansıyan ışının neden eşit açılar oluşturduğunu geometrik yoldan ve nedensel olarak göstermesidir. Ona göre ışık çok yüksek bir hızla hareket eder ve ayna yüzeyine ulaştığında da,ne orada durabilir ne de yüzeye nüfuz edebilir;dolaysıyla hala orjinal hareketin yapı ve gücüne sahip olduğundan aynı ışığı aynı eğim derecesiyle yansıtacaktır. Bunun geometrik açıklaması ise şöyledir: Işık aynı açıyla yansımaktadır. Çünkü eğik geliş hareketi ve aynanın direnci zıt değildir. Böyle bir durumda düşme hareketi biri dik diğeri de yüzeye paralel olan iki kısımdan oluşur. Ayna yüzeyi birincini engellediği diğerini engellemediği için açılar eşit kalır. Çünkü yansıyan hareket,yani tersine çevrilmiş dik kısım ve değişmeden kalan paralel kısmın bileşkesi bu iki hattın düzleminde olacaktır. Yani normal ile geliş açısına eşit bir açı yapacaktır.

       İbnü’l-Heysem’in bu kanıtlamasında dikkati çeken en önemli yön gelen ve yansıyan ışınların biri dik diğeri ise yüzeye paralel olan iki kuvvetin etkisinde kaldığını ve hareketin yönünün de bu kuvvetlerin bileşkesinin belirlediğini belirtmesidir.

Böylece yansıma ilkesini nedensel olarak kanıtlayan İbnü’l Heysem,daha sonra kırılma konusunu da inceler. Bu konu, kendinden önce Cleomedes ve Batlamyus tarafından ele alınmıştı. Batlamyus, yansımada olduğu gibi bu konunun da temel ilkesini belirlemeye çalışmıştır. Ancak bugün kırılma yasası adı verilen yasaya ulaşamamıştır. İbnü’l Heysem de bu yasayı elde etmeyi başaramıştır. Bu yasa çok sonraları Snell(1580-1626) tarafından bulunmuştur(Snell Yasası).

Battani (858-929) :Asıl adı Ebu Abdullah Mehmed bin Cabir bin Sina’dır.

    Devrinin en önemli astronomu  ve matematikçisi olan Battani, Urfa’nın Harran bölgesindeki Battan kasabasında doğmuştur ve yıldızlara tapan Sabii dinine bağlıdır. Sonradan Müslüman olmuştur. Bir çok eseri Latince’ye çevirildiği için Batı’da Albatagnus veya Albategni olarak da tanınır. Avrupalılarca eseri ilk çevrilen kişi olduğu için İslam dünyasının Batlamyus’u olduğu sanılmışsa da bu doğru değildir. Çünkü kendisinden önce Bağdat ve Şam’da gözlemle uğraşan ve zic hazırlayan alimler vardır.

Battani, Harran aristokrasisindendi. Rakka’da özel bir gözlemevi kurdurdu ve burada 877-918 tarihleri arasında,tam 42 yıl son derece önemli gözlemler yaptı. Ondan sonra Bağdat’a gidip yerleşti ; sonra 929'da Rakka’ya döndü ve burada öldü. En ünlü eseri Zeyc-i Sabii’dir. Güneş’in, Ay ve diğer gezegenlerin hareketlerini gözlemlemiş, yörüngelerini doğru  bir biçimde belirlemeye çalışmıştır. Güneş ve Ay tutulmaları ile ilgilenmiş, mevsimlerin süresini büyük bir doğrulukla hesaplamıştır. Ayrıca, ekiliptiğin eğimini de dakik olarak belirlemeyi başarmıştır.

Aynı zamanda matematikçi de olan Battani, bu alanda da son derece önemli çalışmalar yapmıştır. Sinüs, kosinüs,tanjant, kotanjant, sekant ve kosekantı gerçek anlamda ilk defa kullanan Battani’dir. Battani trigonometrik formüllere ulaşmış ve bunlardı astronomik hesaplarda kullanmıştır. Tanjant üzerinde çalışmış ve bir tanjant tablosu hazırlamıştır.

Şehristani (1076-1153)  

 Şehristanı, El-Millet-ve’l- nihal   adlı eserinde (“Şehristani, kelam tarihini düzenledi. Bütün İslam mezheplerini inceleyen Milel ve’l- Nihal ile ünlendi. H. Z. Ü. İ. Düşüncesi, s: 446”) çeşitli akımların eleştirilerine karşı yetkin düşünceler geliştirilmesini savunuyordu. İşte bu toplumsal gereksinimler dinin felsefeleşmesine,yani kelam halini almasına yol açtı(Kelam üzerine çalışanlara mütekellimin veya kelamiyyun deniyordu.).

Kuran’ın metninden bütün bir kesin  felsefi  bilgiler çıkarmak olanaklı değildi. En önemli dinsel kavramlardan biz yalnız genel izlenimler ediniyoruz ve ayrıntıya inildiğinde onlar birbirleriyle çelişiyordu. Bu kavramları açık kılan,onlara felsefi bi anlam veren,çelişmeleri uzlaştıran ve açıklayan, kısacası İslam doktrinini tam bir dogmatik sistem haline getiren kelamcılar oldu. Kuran’daki çelişkileri giderme isteği daha ilk zamanlarda başlamıştı. Nasih ve mensuh hakkında evvelce söylediklerimizi anımsayınız. Bir ayette” “benzerlikten (müteşabihattan) münezzeh ve vazıh” olduğunu söylemeye gerek duyuyor. Medine kökenli bir ayette de :" Kitabın özünü oluşturan metin ayetler vardır. Bir kısmı ise müphemdir. Kalpleri fesatla dolu olanlar bu müphem (belirsiz) olanlara eğilim gösterir, ortalığı karıştırmak isterler ve onu açıklamaya çalışırlar. Fakat Allah’tan başka kimse, onların manasını bilmez ve imanı sağlam olanlar biz ona inanıyoruz derler. Her şey Allah’tan gelir” diyor.

Bu yüzden yalnız İslamlığın düşmanları onun zaafların meydana çıkarmak için, bu vesilelerden yararlanmakla kalmıyor,bizzat İslamlık içinde de bu yüzden bir çok farklılıklar doğuyordu. Örneğin cüz’i irade konusunda Kuran’ın metninde hem bu fikrin lehinde, hem aleyhinde delil olarak kullanılabilecek noktalar gösterilebilir.

  Bizans imparatorları bile, Arap halifelerinin sarayında ün kazanmış bilim adamlarını Konstantinopolis' e davet ederlerdi.

Orta Asya çöllerinde bulunan Ürgenç  ' te, yıldızları inceleyen, evren üstüne yazılmış kitapları okuyan bilim adamları vardı. Bugün Ürgenç' i ararsanız ondan kala kala ıssız bir çölde göklere yükselen bir tek minare bulursunuz. Oysa eski Ürgenç, dört başı mamur bir kentti ve Orta Asya'yla İran'da hüküm süren  Harzemşahların başkentiydi.

      Ürgenç' te İranlı Şehristani (1076-1153) adında bir filozof yaşardı. O, ünlü bir Müslüman yazardı. Kelam tarihini düzenledi. İslam dünyasının dinler mezhepler  konusundaki en büyük tarihçisiydi . Döneminin en seçkin bilginlerinin yanında eğitim görmüştü. Bütün dinler, bütün doktrinler üstüne kendi deyişiyle : " birinden nefret edip öbürüne sempati göstermeden" bir kitap yazmıştı(Milel ve’l-Nihal adlı eseriyle ün kazandı: H.Z.Ülken, İ. düşüncesi s: 446). Bu kitabında İslam mezhepleri ve fırkalarının yanında Yahudilik, Hristiyanlık ve bunlara bağlı mezheplere, Mani ve Mazdek dinlerine, eski Hint inançlarına ve Yunan felsefesine ilişkin bilgilere de yer verdi.1116' dan önce Harezm' e geldiğinde büyük bir bilgin sayılıyordu. Bağdat' ta ünlü  Nizamiye Medrese’sindeki müderrisliği sırasında verdiği dersler büyük ilgi gördü. Sonra Horasan' a geçti ve orada 12 yıl kaldı. Dönemin bilim adamlarından biri anılarında şöyle yazar:

 " Komşum ve arkadaşım olan Şehristani, filozofların görüşlerinin doğru olduğunu ispat etmek ve onlara karşı yapılan suçlamaları çürütmek için çok uğraşmıştı. Onun konuştuğu bir kaç mecliste bulundum. Bir kez olsun : " Allah, böyle buyurdular" ya da " Tanrının resulü böyle buyurdular " demedi, hiç bir ilahiyat  sorununu çözümlemedi. Şehristani' nin nasıl görüşleri olduğunu en iyi Allah bilir." Alışılmamış görüşleri nedeniyle o da Şii olmakla eleştirilmişti. O zamanın Ürgenç' inden kala kala  ısız çölde yükselen bir tek minare kalmıştır. Oysa eski Ürgenç, dört başı mamur bir büyük bir şehirdi ve Orta Asya' yla İran' da saltanat süren Harzemşahların başşehriydi.

Şehrestani, daha 12. yüzyılda, yaşam karşısında dinsel kuralların yetersizliğini ortaya koyan görüşlere yer veriyor; " dinsel kuralların sonlu olduğunu", buna karşın "yaşam ve gereksinimlerin sonsuz bulunduğunu", "sonlu olan bir şeyin sonsuz olanı kavrayıp içine alamayacağını" savunuyordu.

      Gökbilimci ve saray adamı :    EBU REYHAN EL BİRUN (970-1048)

         Gazneli Mahmut, "put yıkıcı" bir hükümdardı; ama 11. yüzyılda bilim ve sanatın da koruyucusuydu. Başkent Gazne' de bir çok bina, bir çok okul ve bir medrese kurdu. Başkentine o kadar çok büyük insan getirdi ki,11.yy’da bilimin en büyük koruyucusu olarak tanınmaya başladı. Firdevsi ’yi ünlü Şahname ’yi yazmaya o özendirdi. Her yıl yalnızca şairlere ve bilginlere aşağı yukarı 40.000 dinar harcadı. Gazne’de medrese kurdu ve ünlü filozof, bilgin, nükteci ve şair Unsuri ’yi bu medresede hocalığa atadı.

Aralarında Firdevsi’nin üstadı Asedi Tusi,Ascedi ve Faruki de bulunan diğer bir çok ozan (şair) de orada bu ilim yuvasında idiler. Büyük  El- Biruni de Gazneli Mahmut’un himayesindeydi.  Ancak El Biruni,   Gazneli Mahmut' un güçlü danışmanı Ahmet ibn  el-Meymendi  ile uzlaşamıyordu. Bu uzlaşmazlık Mahmut’un oğlu Sultan Mesut’la geçimsizliğe bağlandı. Gaznelilere dair Tariki Yemin ’i yazmış olan ünlü tarihçi Utbi de Sultan Mahmut’un sarayında çalışıyordu.

Şiilik ve tasavvuf hareketleri  İran’a Araplarca sokulmuştur. İlk mutasavvıflar, zahidler Araptılar. Sonraki mutasavvıfların içinde de önemli bir kısmı Türktü.  Endülüste,Kuzey Afrika’da tasavvuf hareket çok gelişmişti. Tasavvufa eğilim gösteren Farabi, İbn Sina, Nakşiliğin kurucusu olan Bahaeddin Nakşıbend ve İmam Rabani, Türktürler.

Harzemli Ebu Reyhan-ı Biruni’nin Hint felsefesinin İslamiyete etkisin belirten büyük bir eser yazdı. Biruni'ye göre,bir çok ilim adamı din bilim çatışmasını gidermek için ya dinlerini aşırı yorumlyara tabi tutmakta yahut ilmi neticeleri saptırmaktadırlar O, Hindistan'da araştırma yaparken bunu müşahede ettiğini,Hint astronomi bilginlerinin,Purana'ların dediklerine uymak için ilmi gerçekleri saptırmak zorunda kaldıklarını söyler ve buna çok üzüldüğünü ifade eder ('Prof. Dr. Mehmet S. Aydın,İslamın Evrenselliği, Ufuk Yayınları s:87)

El Biruni,, tüm bilgilere egemen olmayı umut ediyordu. Hint, Yunan ve İslam düşünüşlerini bilinçli olarak birleştirmek istiyordu. El-Biruni , sırlar ülkesi olan Hindistan' a gitti. Orada çok Allah olduğunu öğrendi. O, bir tek Allah tanırdı, ondan başka Allah tanımazdı. Hindistan' da ise tanrılar insanlardan da çok gibiydi. Biruni , putlara tapmayı günah bilirdi. Hindistan’da kocaman kayalar yontulmuş Buda heykelleri haline getirilmişti. Yüzlerce dansöz, tapınaklarda  rakseder pozda duran dört elli Siva' nın çevresinde gece gündüz dansederlerdi.

Hintliler, El-Birunu' yi anlayışla karşıladı. Praminler kendisine, bir meslektaş olarak öğretilerinin sırlarını açtılar. Biruni de yurduna döndüğünde bir kitap yazdı, yabancı töreleri, kendisine ilginç gelen Hint inançlarını ve anlayışlarını hor görmeden anlatmıştı.

Bilim Batı' dan kovulmuştu; ama Doğu' da zaferden zafere koşuyordu. Aristo, Doğu' yu fethediyordu. Büyük İskender kılıçla fethetmişti; Aristo kalemle.

         Ptolemeus, Doğu’da Batlamyus  adıyla anılıyordu. Onun Al- Macasti  adlı eseri Suriye, İran ve Harzem yoluyla Hindistan' a varmıştı. Mısırlı bilim adamlarından İbn-el- Hotayma' nın bir eserinde, Yunan geometrisi Hint cebiriyle karşılaşmıştı. Arap matematikçileri, Yunanlı Arşimed' i de Hintli Aryabhatta' yı da biliyorlardı. Doğudan Batıya ters yönde bir akım başlamıştı. Hint rakamları, Arabistan yoluyla Avrupaya gelmiş, yolda adlaları değişerek Arap rakamları denmeye başlanmıştı. Bir bilim adamı olan keşiş Herbest, Avrupa' da ilk olarak sayıları Hint usulüyle yazıp Hint hesap tahtasında hesap yapmaya başlamıştı.

       Mıknatıs iğnesi, kağıt... gibi buluşlar Çinlilerden Araplara, Araplardan da Avrupalılara geçiyordu. İtalyan gemiciler, denizde yolu pusula ile buluyordu. Bunun için mıknatıs iğnesi bir saman parçasına  haç şeklinde geçiriliyor ve su dolu bir bardağa daldırılıyor, kendiliğinden dönerek güneyi ve kuzeyi gösteriyordu.

İtalyan hattatlar, kitapları ilk kez parşömene değil, Suriye' den getirilen kağıda yazmaya başladılar.

      Macellan' dan çok daha önce Suriyeli Ebü-l-Fida, Dünya’yı dolaşan bir yolcunun gitiği yöne göre, takvimden bir gün geri kalacağını ya da bir gün ileride olacağını ispat etmişti.

     Kopernik' ten çok daha önce Harzemli el-Biruni, Dünyanın kendi ekseni çevresinde dönüşünün, ziclere aykırı olmadığını söylemişti. Söylentiye göre sultan, Biruni’ye yaptığı zicler için ödül olarak, bir fil yükü gümüş göndermiş. Biruni,armağanı kabul etmemiş,geri çevirmiş. Kendisine gümüş gerekli değildi. Çünkü servetin en büyüğüne sahipti: bilgi.

Fizikte önemli araştırmalar yapanlardan birisi de El-Biruni’dir. İslam fiziği, Rönesanstan sonraki Batı fiziğinin birdenbire devremci bir atı yapması yanında çok geri olmakla birlikte eski Yunan fiziğine kıyassylanarak ihmal edilemeyecek kadar önemli adımlar atmış görünüyor.

El- Biruni,yalnız bir matematikçi değil, fiziğe ilişkin Kitab-ı cemahir-fi-ma’rifet-i cevahir’i vardır. El-Biruni, maddelerin yoğunluklarının ölçülmesi, arzın ölçülmesi, Güneş ve Ay’ın hareketlerinin belitilmesi, deniz suyundan tuzun ayrılması (ayrımsal kursitallenoirme) .. hakkında yüzyıllarca kullanılan yöntemler bulmuştur.Örneğin yoğunluk saptanmasındaki yöntemini görelim. bunun için konik bir alet kullanıyor. İncelenen maddeyi önce özenle tartıyor,sonra onu su ile dolu olan konik lete koyarak bu cismin taşırdığı(boşalttığı) su miktarını tartıyor. Cismin ağırlığıyla aynı hacimdeki suyun ağırlığı arasındaki ilişki,istenen özel ağırlığı veriyor. El-Biruni bu yöntemi inceleyerek sıcak su ile soğuk su arasındaki ilişkinin 0. 041677 olduğunu saptamıştır. Bu yoğnuluk ölçümlerinden bazılarını verelim:

Metal    El-Biruni’nin ölçümü       Duyar ölçümler

Altın        19.05                                       19.26

Cıva         13.74                                       13.59

Bakır          8.26                                         8.35

Kurşun     11.40                                       11.35





Konu Adresi: http://www.dervisler.net/islam-ve-bilim-t11424.0.html;topicseen



sana senden olur her ne olursa başın selamet bulur dilin durursa.....

Çevrimdışı Türkoğlu

  • Çalışkan Üye
  • ***
  • İleti: 398
  • Konu: 151
  • Derviş: 5047
  • Teşekkür: 0
Yanıt: İslam ve Bilim
« Cevapla #1 : 08/05/09, 14:17 »
Ebü’l Reyhan Muhammed  bin Ahmedü’l Beyruni (973-1051) yaşadığı dönemin en büyük bilginlerinden biridir. Hint felsefe ve bilimini yakından inceleyerek Hint dünyasyla İslam dünyasını birbirine yaklaştırmaya çalışmıştır. 18 mineralin özgül ağırlıklarını ilk kez belirlemiştir. “Kitabü’s Saydana” adlı yapıtı tıp ve eczacılıkla ilgilidir. İlaçları bitkisel, hayvansal ve mineralsal kökenli olarak üçe ayırmıştır. Mineralsal kökenli ilaçlardan özellikle zırnıkı incemlemiştir. 11, yy’da yetişen ve hemen hemen İbn Sina çapında bir başka bilgin El Beyruni (973-1048)'dir. Bugün bile İslam dünyasının en büyük matemamatikçilerinden birisi, tüm zamanların alimi diye bilinen bu adam, Ebül Reyhan Muhammed  ibn Ahmed-el-Beyruni’ydi. Bu bilgin Gazneviler zamanında yaşadı ve Sultan Mesud zamanında eserlerini yazdı. O, aynı zamanda Sanskritçeyi biliyordu ve birçok eseri Sanskritçeden Farsça’ya çevirdi. Dünya’nın enlem ve boylam dairelerini ölçtü ve Dünya’nın mihveri hakkında iyi bilgiye dayanan düşünceler öne sürdü.

Söylentiye göre Sultan, El-Biruni' ye yaptığı zicler için ödül olarak, bir fil yükü gümüş göndermiş. Biruni,  armağanı kabil etmemiş, geri çevirmiş. Böyle bir davranışı kim yapabilir? Servetin en büyüğü olan bilgi sahibi bir kimse.

El-Biruni (H:973-1048), Asıl adı, Ebül Reyhan Mehmet Bin Ahmet-el-Beyruni’ydi bir sırlar ülkesi olan Hindistan' ı  ziyaret etmek için  Harzem' den yola çıktı;  El-Harezmi  ile  İbni Sina' nın çağdaşıydı; ama onun görüşlerine katılmıyordu.Yaşamı, oldukça şiddetli olaylarla doludur. Bir süre Harzem kasabasını hükmü altında bulundurdu. Ebu Nasır bin Irak’ın öğrencisiydi. 23 yaşında siyasi bir darbe yüzünden doğduğu kenti bırakarak daha kuzeyde bu kıtanın merkezi olan Gürgenç(Gurganc) şehrine göçtü. Bir süre sonra orayı da bırakarak Cürcan’a geldi ve orada Şems-ül- Maali Kabus’a katıldı.

Biruni,yeniden Gürgenç’e döndüğü zaman Harzemşah b. Memun’un büyük beğenisini kazandı. Sonuncu Harzemşah olan Ebu’l-Abbas’ın danışmanı oldu. Bu hükümdarın katledilmesi üzerine Sultan Mahmut Gaznevi, Harzem memleketini fethetti. El-Biruni (Ebu Reyhan) da bu hükümdarın hizmetine girmeye mecbur oldu. Sonra onunla Hindistan’a kadar gitti. Gazne sarayında büyük bir koruma ve ün kazandı. Hindistan gezisi sırasında çok ayrıntılı incelemeler yaptı. Kitab-ı ma’li’l-Hind adıyla yazdığı eser bu memleket hakındaki eserlerin en önemlisidir. El-Biruni, astronomi ve matemtakten başka coğrafyaya da büyük hizmetler yaptı. El-Asar-el bakiyye adlı eserinde İran’ın eski kavimler ve dinleri hakkında en geniş bilgileri verdi. İbn Nedim’in andığı matematik ve astronomiye ilişkin 80'den fazla eseri vardır. Ama bunların çoğu yokolmuştur.(Hindistan’a ilişkin eseri Fransa’da yayımlanmıştır; Asar-ül bakiyye de 1878'de H.R. Sachau tarafından yayımlanmıştır)

sPic012.jpeg (3122 bytes)Abu Raihan Mohammad Ibn Ahmad al-Biruni

   Ebu Reyhan el-Biruni (973-1050) Ermenistan’da Harezm’de doğdu. Bilimsel araştırmalarına çok küçük yaşlarda başladı. 17 yaşında Güneş’i gözlemlemek için bir alet yaptı. Fakat 995'teki iç savaş onu ülke dışına kaçmak zorunda bıraktı. Biruni, iki yıl sonra yurduna dönebildi ve sarayda birçok resmi görevde bulundu Bilimsel araştırmalarına gözlemlerine devam etti. Güneş’i, Ay’ı ve yıldızları gözlemek için bir çok alet tasarladı ve yaptı. Biruni’nin ilgi alanı gökbilimle sınırlı değildi .Coğrafya,matematik,ışığı ve gözü inceleyen optik,tıp,ilaçlar değerli taşlar ve astroloji konularında son derece teknik bilgiler içeren yaklaşık 13 000 sayfa yazı kaleme aldı. Simyaya olan merakı,maden ve metal alaşımları konusunda araştırma yapmaya yöneltti. Bu alanda yazdıkları daha sonra kimya biliminin gelişmesinde çok etkili oldu. Mineral-bilim konusunda Değerli Taşlar Kitabı   adında koca bir kitap da yazdı.Uzun yıllar boyunca hasta olmasına karşın 80 yaşında öldüğünde arkasında birçok konuda yazılmış 140'ın üzerinde kitap bıraktı.

El Biruni çok yönlü bir bilgindi; o  bir hekim olduğu kadar bir tarihçi, bir matematikçi,bir astronom,bir fizikçi ve bir coğrafyacıydı. Bir yandan tarihçi olarak büyük ün kazanırken, öte yandan Archimedes yöntemiyle birçok değerli taş ve metalin özgül ağırlıklarını saptadıklarına tanık oluyoruz.[İS 937'de Harzem’in başkenti Kath’da dünyaya geldiği ve Özbekistan’da yaşadığı sanılan El Biruni’in adına son günlerde rastlayınca şaşırmadık. UNESCO’nun bir çok dilde yayımladığı Görüş dergisi bu büyük bilgine ayırdığı özel sayısında onu şöyle betimliyor: “Bin yıl önce Orta Asya’da yaşayan bir deha. Astronom, tarihçi, botanikçi, farmakolog,jeolog, ozan, filozof, matematikçi, coğrafyacı,hümanist”. Ayrıca Tacik bilgini Gafurov’un aynı sayıda çıkan yazısında şu satırlar göze çarpmaktadır: " .. Bıraktığı yapıtlar hakkında bilgimiz arttıkça büyüklüğü ortaya çıkan o dev zekalardan biri. El Biruni, çağına göre öylesine ileridedir ki,zamanın bilginleri onun en parlak buluşlarını kavrayamyordu. Son derece basit bir formülle yerkürenin çevresini ölçen ilk bilim adamı odur. dünyanın Güneş çevresinde dönme olasılığının var olabileceğini de o belirtmiştir Jeolojik dönemlerin birbirini izlediği görüşünü de El Biruni ortaya atmıştır.”(Cemal Yıldırım’ın notu: “Yerkürenin çevresini ölçen ilk bilim adamı odur” yargısı doğru değildir. Bu hesaplamayı doğruya yakın ilk kez Eratosthenes İÖ 3. yy’da gerçekleştirmişti.)]

        Ömer Hayyam : Ozan ve Bilge

sPic027.jpeg (4881 bytes)  

Ömer Hayyam ( 1040-1124) Hem bir toplumcu hemde çok büyük bir matematikçi olan Ömer Hayyam’ın toplumcu yanını rubailerinde görürüz. Onu, Edward Fitzgerald, dörtlükleri serbest çevirisi ile bütün dünyaya tanıtmıştır. Ömer Hayyam büyük bir bilgindir ve aynı zamanda devrinin ilk astronomu ve matematikçisidir. Onun Güneş takvimi bu türden buluşların en doğrusudur ve bu takvimle bugün bile övünebiliriz Rubaileriyle ünlü olan Ömer Hayyam (1045-1123), aynı zamanda seçkin bir bilgeydi. İlgi alanları, matematik ve astronomidir. Özellikle cebir konusunda üçüncü derece denklemlerinin çözümüne katkıda bulundu. Bu denklemleri terim sayısına göre sınıflandırdı ve her grubun çözüm yöntemini açıkladı. Ömer Hayyam’ın astronomi alanında da önemli çalışmaları oldu: 1075'te  İsfahan Gözlemevi’ni kurdu.  Selçuklu Sultanı Celaleddin Melikşah’ın (1052-1092) mevcut takvimlerin düzeltilmesi yolundaki emri üzerine, Ömer Hayyam başkanlığında bir bilginler kurulu oluşturuldu. Kurul, daha önce kullanılan takvimleri düzeltmek yerine, mevsimlere göre tam olarak uyan yeni bir takvim düzenlemeye karar verdi ve Celali Takvimi  adıyla tanınan takvimi hazırladı(1079). Günümüzde kullandığımız Gregoryen Takvimi ’nden daha dakik olan bu takvim,Osmanlılar döneminde devletin resmi takvimi olan müneccimbaşı takvimlerinin de temelini oluşturmuştur.

İslam astronomları arasında en büyüklerinden biri de ozan Ömer Hayyam’dır. Asıl adı: Ebu’l-Feth Ömer bin İbrahim Hayyami’dir. Ozan olduğu kadar tanınmış bir matematikçi ve astronomdu. Cebir konularında ispatlara ve Öklit teoremlerinin başındaki  tanımlarda görülen karışıklıkların  açıklamasına ilişkin eserleri vardır. Selçuklu Sultanı Melikşah’ın veziri Nizam-ül mülk, Merv'de onun için bir gözlemevi yaptırdı. Ve diğer astronomların reisliğinin vererek takvimin düzenlemesi için görev verdi.

Bilim tarihinin duayenlerinden G.Sarton’a göre bu ıslahın en önemli düzeltmeleri şunlardır:

1.Yaklaşık olarak  1540 senesinde bir gün ile yetmiş sene on yedi günü araya sıkıştırmak suretiyle yapılan düzeltme

2-Uluğ Bey tarafından önerilen ve 62 yıl 15 günü sıkıştıran düzeltme ki tarihi gerçeğe daha yakındır.

Melik Şah’ın veziri Nizamülmülk’ün girişimi ile Bağdat’ta Ebu Said Ebu’l Hayr tarafından Nizamiye Medresesi’nin kurulması o zamana dek münferit olan bilimsel çalışmaları sistemli ve resmi bir şekli soktu. 1056'da kurulan bu medrese, dünyanın ilk üniversitesi olarak gösterilebilir. Sorbonne, 13. yy başında kurulduğuna göre arada yaklaşık 150 yılı bulunuyor.

 Çok yönlülük ve ansiklopedik özelliğin bir başka örneği de 11. yy’da yaşamış olan Ömer Hayyam ’dır. Ömer Hayyam, büyük bir ozan olarak bilinir; ama aynı zamanda astronomi ve cebir alanlarında önemli çalışmalar yapmıştır

İslam bilimi ve kültürü 11. yy’ a dek canlı ve parlak dönemini sürdürdü. Fakat aynı yüzyılın sonlarına doğru bir duraklama, yer yer gerileme başlar. Artık altın çağ sona ermiştir. Zayıf düşen imparatorluk da çöküntüyle karşı karşıyadır. Özellikle doğu kesiminde çöküntü ve anlaşmazlık hız kazanır: Bilimin din aykırı olduğu,kutsal inançları zayıflattığı iddiası daha bir yoğunluk kazanır; felsefeye karşı şüphe ve muhalefet büyür. Kimi Doğu Müslümanları giderek kendilerinden önceki Hıristiyanlar kadar bilim ve felsefe düşmanı kesilirler.

Doğuda bunlar olup biterken, batı kesiminde değişik bir gelişme göze çarpmaktadır. Bilim ve kültür etkinliği canlılığını İspanya’da sürdürür. Denebilir ki Doğu’da felsefenin uğradığı eleştiri ve hücumlar,Batı’daki ilgiyi adeta kamçılayıcı rol oynamıştır. Bu dönemde İspanya,İslam, Hıristiyan ve Yahudi kültür geleneklerinin karşılaştığı ve karıştığı ilginç bir yerdir. Felsefe dinsel inançlarla eski Yunandan beri sürüp gelen laik düşünceyi uzlaştırma çabası içine düşer. Akıla önem veren filozoflar ile ilahi vahye dayanan teologlar arasında bitmez tükenmez tartışmalar dönemi başlar. Teologlar için asıl olan,dinsel yaşam ve kutsal kitaplardır. Bu alanda ne akıla ne de akıla dayanan bilim ve felsefeye geçit tanıyorlardı.

Filozofların Düellosunda Bilimin Silahşörü:İbni Rüşd

İbni Rüşd(Averroes,1126-1198), insanlığın ortaklaşa düşünüşünden söz ediyordu. İnsanlar ölür, insanlık kalır. İnsan, şu kısa ömründe çok şey öğrenemez.  İnsanlık ölümsüz, düşünüşü de ebedidir. İşte bu ortaklaşa düşünüşün ulaşamayacağı sınır yoktur." İbni Rüşd, yalnız Kordovalı bir İspanyol Arabı değil, bir insan olduğunu anlamıştı..." En büyük mutluluğun, bilinmeyenin önünde eğilmek değil, her şeyi öğrenmeye can atmak olduğunu" söylüyordu.

 Sevil ve Kurtuba kadılığı yaptı. Babası ve büyük babası da kadıydı. Teoloji, fıkıh,sonra tıp,matematik ve felsefe öğrenimi gördü. Tıp Ansiklopedisi adlı eseri pek ünlüdür. Üstad bir tefsirci olarak da kabul edilir. Kitapları beş yüz yıl süreyle Doğu ve Batı üniversitelerinde ders kitabı olmuştur.

İbni Rüşd, Aristo’cu öğelerini Farabi ve İbni Sina' dan aldı; ama onlardan biraz ayrılarak Aristo' nun maddeci düşüncelerini işledi: Yoktan yaratma diye bir şey olamaz. Bir şey bir şeyin içinden çıkar. Hareket ilksiz ve sonsuzdur.  İngiliz düşünür  Bertrand Russel   onun için şöyle der: " İbni Rüşd, İslam felsefesinden çok Hıristiyan felsefesi için önemlidir. O, İslam felsefesi için ölü bir sondu. Hristiyan felsefesi için de bir başlangıç olmuştur." Ama İbni Rüşd, Hıristiyanlıkla da ters düşüyordu. 12 . yüzyılda yasaklandı. Hollandalı düşünür, Herman van Riswik, Rüşdçülüğünden dolayı 1512' de yakıldı.

   Kordova imamı ve filozofu İbni Rüşd neyi savunuyordu? Mantıksal olarak doğruluğu kabul edilen bir konu,  din açısından yanlış olabilirdi; bunun tersi de. Yani,  din açısından doğru olan bir şey mantıksal olarak yanlış olabilir. Buna " çifte gerçeklik" deniyor. İbni Rüşd' ün görüşlerinin önde gelen savunucusu Paris Üniversitesinden İsveçli Siger (1260' larda) dir.

Bir de " tek gerçeklik" var:  Buna göre mantık ve dinin gerçekleri, felsefe açısından birbiriyle uyum içinde olmalıydı. Tek gerçekçilikin önde gelen savunucusu ise İtalyan Dominikan mezhebinden Thomas Aquinas (1225?.-1274). Aquinas, bir yandan Siger' le doğrudan çatışırken, bir yandan da yazıların Arapların El Farabi, İbni Sina ve İbni Rüşd' ün görüşlerini çürüten kıyaslarla doldurmaktaydı. Aquinos, Aristo bilgisini ve onun en önemli görüşüşü olan uzlaştırma yöntemini onlardan öğrenmişti. Yazdığı kitapta vahiyle mantık kurma ve felsefeyle inanma görüşünü savunur. İbni Rüşd' ü izlediği varsayılan Siger ise tam tersinin söylemekteydi. Siger' in Araplarla aynı görüşü savunduğunu iddia eden Aquinas' ın görüşü de gerçekte farklı değildi: hatta zaman zaman aynı biçimlerle ifade ediliyordu. " Çatışmanın yaşandığı yüzyılda sahnede o kadar fazla gölge vardı ki sözel hamleler rakiplerin başı kadar boşluğa da gidiyordu veya yanlış hedefin başına patlıyordu. Dolaysıyla bugünden o zamana bakıldığında çatışmanın çoğunun Fars (acem) biçiminde opera havasında olduğunu söyleyebiliriz."

       İbni Rüşd’çü Brabant’lı Siger şöyle yazıyordu:

“Bu yaşam boyunca yapılabileceği kadarıyla Gerçeğin araştırılması ve kavranması için yakışacak biçimde arzulayarak,doğal, ahlaki ve kutsal şeyleri (Yaratıcı  Mitoloji, s:149) Aristo’nun öğreti ve inancını izleyerek ele almayı benimsiyoruz.,fakat ortodoks inancın bize kutsal vahiyle verdiği ve filozofların kendilerinin de aydınlandığı ışığın haklarıyla ilgili bir girişimde de bulunmuyoruz. Çünkü doğanın sıradan ve olağan işleyişini göz önünde bulundurup kutsal mucizeleri dikkate almayarak şeyleri mantık ışığıyla açıklamışlardır, böyle yaparak, kavranılması daha yüce bir ışıktan gelen teolojik gerçekle çelişkiye düşmemişlerdir. Bir filozof belirli bir şeyin olanaksız veya zorunlu olduğu sonucuna mantıkça kabul edilen aşağı nedenlerle varıyorsa,inançla çelişmiyordu;çünkü ona göre şeyler yüce nedenlerle başka türlü de olabilirlerdi; onun nedensel gücü hiçbir yaratık tarafından kavranılamaz. Bu öyle bir gerçektir ki,kutsal peygamberlerin kendileri bile,peygamberlik ruhuyla donanmış fakat aşağı nedenlerle hareket ediyor olmaları nedeniyle bazı gerçekleşmeyen kehanetlerde bulunmuşlardır çünkü Yüce Neden bu olayların seyrini değiştirmiştir.”

         İbni Rüşd’ün gerçekte söylediği şudur: felsefe ve vahiy(elbette onun için Kuran) bazı noktalarda ayrıymış gibi görünmelerine karşın, uzlaşmaları mümkündür ve uzlaşmalıdırlar. Bu konudaki en önemli makalesi Din ve Felsefe Arasındaki Bağıntı Nedir’de Kuran  ile felsefe  uzlaşması konusunda  şöyle der:

" Biz Müslüman cemaati, kanıtlayıcı araştırmaların ( yani felsefenin) bize verilen Kitapla (yani Kuran' la) çelişkiye girmediğini kesin olarak biliyoruz; çünkü gerçek, gerçeği reddetmez, fakat onunla uyum gösterir ve ona tanıklık eder. Böyle olunca kanıtlayıcı araştırma, bir şey hakkında herhangi bir bilgi verdiği zaman bu şey, kaçınılmaz olarak Kitapta ya ele alınmıştır ya da alınmamıştır. Eğer Kitapta yer almamışsa bir çelişki yoktur ve kategori olarak sözü edilmeyen bir hareket gibidir; hukukçunun bu hareket hakkında Kitaptan benzetme yoluyla hüküm çıkarması gerekir. Eğer Kitapta sözü edilmişse, sözcüklerin zahiri anlamı kanıtlayıcı araştırmanın sonuçlarıyla kaçınılmaz olarak ya uyum içinde olacak veya çelişecektir. Eğer  anlamlar  arasında açık uyum varsa sorun yoktur. Eğer çelişki varsa, tevil yoluyla yorum gereği çıkar. Tevilin anlamı şudur: bir ifadenin özel anlamını gerçek konusu dışına genişletip, Arapça' nın standart(Yaratıcı Mitoloji s:150) benzetme kurallarını çiğnemeden benzetme yoluyla özel yorum yapmaktır. Bir şeye benzerinin adını vermek gibi veya bir nedeni, sonucu veya eşlik eden şeyi veya bu tür benzetmeli konuşmalarda yer alabilen başka şeyler gibi adlandırmada olduğu gibi... Bize açık ve kapalı anlamları olan bir Kitap verilmesinin nedeni, insanların doğal yeteneklerinin farklılığı ve teslimiyet açısından içsel yapılarındaki farklılıklardan dolayıdır. "

   İbni Rüşd, insanları üç sınıfa ayırır:

1. Kanıtlayıcı sınıf. Bunlar katı mantıkçılardır ve ve Aristo' nun mantık yasalarına göre akıl yürütme yetenekleri vardır.

2. Diyalektik sınıf. Düşünen insanlarca ikna edilebilenlerdir.

3. Retorikçi sınıf. Kendi görüşleri olmayan ve söylenenlerle yetinenler.

 İbni Rüşd' e göre Kuran' ın açık anlamı bu son iki sınıfa sesleniyor. Bu insanlar, felsefi kanıtları kavrayamaz ve eğer akıllarına yatmazsa ahlaken bozulur. Felsefenin asıl işlevi üstün sınıfta olmakta Allah sözünün derin anlamını kavramaya yardımcı olmaktadır. Kuran, bütün sınıflara hitabedebiliyor böylece.

   İbni Rüşd şöyle der :

" Belirsiz nitelikleri nedeniyle yalnızca kanıtlama yoluyla bilinebilecek şeyler açısından Allah, yapıları, alışkanlıkları veya eğitim olanakları olmaması nedeniyle kanıtları kavrayamayacak kullarına karşı bağışlayıcı davranmıştır: Onlar için bu şeyleri başka şeylere benzer biçim ve görüntülerde yaratmıştır ve o kullarının bu görüntüleri kavramalarını sağlamıştır. Bu görüntüleri kavramak,   bütün insanlarını algılayabileceği ortak belirleyiciler yoluyla olanaklı olmaktadır. Yani bunlar, diyalektik ve retorikçi belirleyiciler, işaretlerdir. Kitabın açık ve kapalı iki tür anlam taşıması bundandır; açık anlamlar bu düşünceleri taşıyan imgeleri içerirler, bu düşüncelerin daha derin anlamları ise ancak kanıtlayıcı sınıfa açıktır."

Çifte gerçek konusunda İbni Rüşd’ün gerçek öğretisi budur. İronik biçimde, Brabantlı Siger’in değil, Aziz Thomas Aquinas ’ın görüşü de aynen böyledir. Ve gerçekten, Dante’nin İslama borcunu açıklayan Peder Miguel Asin y Palacios(s:151) “Aquino’lu Aziz Thomas ‘ın Averroist Teolojisi”yayımında da bunu göstermektedir: “İbni Rüşd’ün dinsel düşüncesi, Latin Averroistlerden bağımsız olarak kendi içinde incelendiğinde ve Aziz Thomas’ınkiyle karşılaştırıldığında, bütün olarak bu ikincinin anlayışını aykın görünür.; yaklaşımı benzemektedir, genel bakış açısı aynıdır ve düşünce ve kanıtlamalırnda hatta bazan sözlerinde bile büyük benzerlik vardır: Buraya da alıp tartıştığım koşut bölümlerin dikkatlice incelenmesi sonucu kendini kabul ettiren sonuç budur.

     Fakat bütün bu benzerlikler yığını nasıl açıklayacağız? Tümüyle rastlantı olduğu tezi eğere sorunu çözülmeden bırakmak istiyorsak en uygunu olur. Bizim entellektüel tembellik alışkanlığımızla ve popüler kuramcıların skolastik sentezlerde daima yazarlarının kendiliğinden meyvesini ve dehalarının özelliğini görmek isteyen fakat Hıristiyan geleneğine yabancı bir etkiyi kabul etmeyen eğilimine uygun olan da budur. Fakat biyolojide olduğu gibi düşünce tarihinde de kendiliğinden üretim kavramının saçmalık olduğu görüşü bir öncül olarak benimseneli çok olmuştur. Tek sözcükle: tesadüfi benzerlik tezi ancak( ve o da geçici olarak) benzer sistemlerin yazarlarının zaman ve mekan açısından uzaklıklarının fazla olması koşulunda, iki dünya arasında iletişimin açıklanmasının olanaksızlığında geçerli olabilir. Ama bizim burada tartıştığımız konu açısından bu koşullar ileri sürülemez.13. yüzyılda skolastik sentezlerin gelişimi ve olgunlaştırılmasının, Müslüman bilgi birikimin Avrupa’ya girişiyle ve hepsinden önce İbni Rüşd’ün  Stagira’lının ( Eski Makedonya'nın Stagre kentinden olması nedeniyle Aristo’ya takılan ad) yapıtları üstüne çalışmalarının öğrenilmesiyle açıklanabildiği görülmektedir. İslam ve skolastisizm arasındaki bağıntılar, dolaysıyla, tesadüfi olmak bir yana somut ve tarihsel olarak kanıtlanabilir niteliktedirler. Dolaysıyla tesadüfilik tezini reddetmek zorundayız...”



sana senden olur her ne olursa başın selamet bulur dilin durursa.....

Çevrimdışı Türkoğlu

  • Çalışkan Üye
  • ***
  • İleti: 398
  • Konu: 151
  • Derviş: 5047
  • Teşekkür: 0
Yanıt: İslam ve Bilim
« Cevapla #2 : 08/05/09, 14:19 »

   Aziz Thomas, İbni Rüşd’ün öğretisinden ne zaman haberdar olmuştur?

Burada konumuz olan Thomasçı sentezle uzlaşan öğreti arasındaki bağıntıyı yani en azından kutsal(Y.Mitoloji s: 152) vahyin ahlaki zorunluluğu öğretisindeki temel noktayı bulduğumu sanıyorum...

Aziz Thomas, İbni Rüşd’ün kitaplarını ele geçirmişti... 1217 yılından beri Kordova’lı filozofların Aristo Üstüne Yorumları Toledo’lu Michael Scot çevirisiyle okullarda dolaşmaktaydı;bu yapıtın felsefi niteliği İbn rüşd’ün onlarda ilahiyat sorunlarını tartışmış olması olasılığını düşürse de bu iki disiplinin Orta Çağda hem Hıristiyanlar hem Müslümanlar için yakından ilişkili olduğu bilinmektedir. İbn Rüşd’ün ve Aziz Thomas’ın yapıtlarının yakından incelenmesi,ilahiyat konularında da açık benzerlikler olduğunu gösterecektir.

Bundan sonra yetenekli Peder Asin, “Şeylerin nedeni Allah’nın bilgisidir” önermesinde iki büyük yazarın karşılaştırılmasına girişir.

Bütün bunlar çok şaşırtıcı.

İsveçli İbni Rüşd’çü Brabant’lı Siger’in çifte gerçekçilik öğretisi, kilise tarafından resmen mahkum edildi ve Siger, belki de öldürüldü.

Thomas Aquinas,  İbni Rüşdcülere Karşı Zekanın Birliği Üstüne  adlı risalesiyle Siger ve İbni Rüşd’ü yazılarıyla çürüttü...

Gene de  Dante' nin Paradiso ' sunda, ilahiyatta bilginlerin durağı olan Güneş' te ulu Aziz Thomas' la birlikte Brabant' lı Siger' i de aynı huzur ve güvenle parıltılar içinde buluyoruz. Dante' nin klavuzunun sözleriyle Siger " kıyas yoluyla hiddet uyandırıcı gerçekleri ortaya çıkarmış” tır.

İbni Rüşd ise Limbo' da, cehennemin sevimli ilk dairesinde Müslüman yoldaşı İbni Sina' yla oturmakta ve idolleri Aristo' yla, Sokrat, Eflatun, Demokritos, Diyojen, Anaksagoras ve Tales, Empodokles ve Heraklitus, Zeno, Dioskorides, Orfeus, Tully ve Linus' la, Seneka, Öklid, Batlamyus ve Galenos' la tartışmaktadırlar. Dante' nin kendi Müslüman muştucusu ve şair modeli İbnu’l- Arabi’nin adına ise raslanmıyor; oysa İslam Peygamberi Muhammed  ve yeğeni Ali, Cehennemin sekizinci katında korkunç işkenceler altında bulunmaktadır." (Yaratıcı Mitoloji s:150-154)

sPic022.jpeg (3173 bytes) 

İşte bu ortamda İslam dünyasının büyük bir  düşünürü olan İbn Rüşd’ün (1125-1198) yetiştiğini görüyoruz. İbn Rüşd için din kişisel olup, iç dünyamızla ilgili bir sorundur. Oysa, dinin teolojik bir biçimde ortaya konması hem dinin kişisel niteliğini bozmakta, hem de bilimsel düşüncenin gelişmesini engellemektedir.

İbn Rüşd’ün görüşleri,teologların,özellikle Ortodoks Hıristiyan teologların öğretileriyle bağdaşır nitelikte değildi. Bu yüzdün uğradığı şiddetli hücumlara karşın etkili olmaktan geri kalmaması,onun ne derece güçlü olduğunu gösterir. Nitekim daha sonra üniversite çevrelerinde Aristoteles çapında bir bilgin sayılması da boşuna değildir.

İspanya’da aynı dönemde yetişen bir başka ünlü kişi de Yahudi asıllı hekim Maimonide’dir. Kurtuba(Cordoba)'lı olan bu bilgin hem matematik ve astronomi, hem de felsefe alanında eserler verdi. Onun ortaya koyduğu en önemli çalışma, Gazali’nin İslamiyette, Saint Thomas Aquinas’ın Hıristiyanlıkta yaptığı skolastizme benzer bir bir Yahudi skolastizmi geliştirmekti. Başka bir deyişle, o da ötekiler gibi belli bir teolojik sistemi Aristoteles felsefesiyle bağdaştırmaya çalıştı. 

Gazali Sonrası

İbn Rüşd’den sonra İslam dünyasının batı kesiminde de felsefe çalışmaları durdu. Daha önce Gazali (1058-1111)'nin etkisiyle doğu kesiminde felsefeye karşı baş gösteren düşmanlık, giderek tüm İslam dünyasını etkilemeye başladı.

Gazali’nin Filozofların Yıkımı adlı kitabında felsefenin gereksizliği, hatta zararı üzerinde durduğunu görmekteyiz. Ona göre, tüm doğrular Kuran’da vardır; başka türlü bir düşünce veya araştırmaya gerek yoktur.

Gazali’nin karşısına Yıkımın Yıkımı   adlı kitabıyla İbn Rüşd çıkarsa da etrafı saran dinsel bağnazlığa karşı fazla etkili olamaz.

 “ İslam uygarlığının doğup gelişmesinde erken tarihlerden başlayarak Arap, İran ve Türklerden başka bazı Nasturi, Süryani ve Hintli bilim adamlarının da payı olmuştur. Abbasi halifelerinin (El Mansur, Harun Reşit, El Memun) Bağdat’ta 8. yüzyılın ortalarındaki (750) egemenlikleriyle başlayan İslam dünyasındaki bilimsel çalışmaların, Fas’ın batı sınırı Atlas Okyanusu’ndan doğuda Hint Okyanusu’na ve İspanya’nın Avrupa ile doğal sınırı sayılan Pirinelerden Çin’in sınırlarına, yani Orta Asya içlerine değin uzanan büyük bir coğrafi bölge üzerinde global olarak şehir uygarlıklarında gelişme gösterdiklerine tanıklık ediyoruz .İslamda bilimsel çalışmalar çokuluslu bir görünüm sergiler ve iki aşamada ele alınabilir: İlk olarak , islam bilimi etnik ve dinsel sınırları aşan kozmopolit bir yapıya sahiptir. Farklı kültürlerden gelen bilim adamaları eserlerini Arapça’da vermekteydiler; bilim dili Arapça’ydı. Başta Araplar, İranlılar, Türkler olmak üzere alt kültürlerden Nasturiler ve Süryaniler ile bunlara katılan Yahudiler, Hıristiyanlar, Budistler ve Yemen’de yaşayan Sabalılar, bu kavimler ya da kültürler arası topluluğu oluşturmaktaydılar. İslam uygarlığı, yalnız Yunan ve Hellenistik bilim-felsefe geleneğini sentezleyen İskenderiye’nin mirasçısı değil, aynı zamanda, Bizans, İran (Persler), Hint, Merkezi Asya ve Çin kültürlerinin de kalıtçısı olmuştur. Böylesine zengin ve çeşitli miraslara konan ve farklı kültür topluluklarınca desteklenen İslam uygarlığındaki bilim faaliyeti tarihte ilk kez uluslararası bir girişim olmayı başarmıştır.

İkinci olarak, İslam bilimi Avrupa bilim tarihinin (Batı kültür tarihinin) yaşamsal, çok önemli ve özsel bir bölümünü oluşturur ve Batı bilimi için o, olmazsa olmaz bir koşuldur. Aşağı yukarı “uygarlıklar arası bir köprü”, “ aracı bir uygarlık” ya da “ “bir geçiş uygarlığı” olarak algılanan İslam uygarlığı, hem Ortadoğu hem de Hellenistik yani Antikite uygarlıklarından modern dönemin doğusuna geçişi simgeler. İslam bilimi  klasik dönemin mirasını (Mısır, Mezopotamya, özelikle Sümer ve Babil, Hellenik, Hellenistik, ve Roma) devralarak zenginleştirmiş; ona yeni açılımlar kazandırmak suretiyle de bilimlerin gelişmesine katkıda bulunmuştur. Klasik bilim mirasını hem tercüme   faaliyeti ile sürdürmeyi denemiş, hem de entellektüel anlamda ona güvenmeyerek ya da onunla yetinmeyerek deneyciliğin doğuşuna temel hazırlamış, yeni bilgilere duyulan açlık sonucunda ortaya çıkan bilgi patlamasıyla klasik dünya tablosunun giderek çözülüp dağılmasını sağlamıştır.

Yunan, Süryani, Pehlevi, Sanskrit dillerinden Arapça’ya yapılan yoğun çeviri çalışmaları, 8. ve 10. yüzyıllar arasında daha önce hiç rastlanmayan biçimde tıp, astronomi, kimya ve matematik alanlarındaki bilgilerde bir gelişme sağlamış ve bu bilgi birikimleri daha sonra İslam uygarlığının imbiğinden geçerek onun da yorum ve katkılarıyla sentezlenmiş ve çağının bilimsel bilgilerinin doruğuna ulaşmıştır. Görüldüğü gibi, İslamiyet döneminde bilimlerin kaynakları çok çeşitli olmuştur. Araplar, Mısır’da İskenderiye bilim-teknoloji geleneğinden arta kalanları toparlanmışlar; Suriye’deki okulları, Yahudilerin ve Nasturi Hıristiyanların okullarını ve Yunanlı bilginlerin bilgilerine sahip çıkan Ortadoğu Hıristiyan manastırlarını denetimlerini altına almışlardır. İran, Bizans’tan kaçıp gelen tıpçı, bilim adamı ve felsefecileri Cundişapur’da kurduğu bir bilim merkezinde toplamış, böylece Yunan-Roma bilim geleneğinden haberdar olmuştur. Türklere gelince, onlar da merkezi Asya’dan gelirken Çin ve Hint bilgilerini (kağıt, ilkel düzeyde matbaa, barut, baharat, hayvancılık, fırıncılık, tıp ve kimya) beraberlerinde getirerek İslam uygarlığı havuzunda toplamışlardır. 9. yüzyıldan başlayarak çeşitli kültürlerden ve değişik dinlerden bilginler Arapça’yı yazın ve bilim dili olarak kullanmışlar ve dağarcıklarındaki bütün birikimlerini bu ortak havuzda bir araya getirmişlerdir. Yunan, İskenderiye, Roma kültür miraslarının ve Hint katkılarının özümlenerek; Yunan elyazmalarının ya da bunların Süryanice ve İbranice çeviri ve yorumlarının Arapça’ya çevrilerek Aristoteles, Hippokrates, Eukleides, Arkhimedes, Appollonios, Heron, Diophantos’un yapıtları derinlemesine incelenmiş, Yunanlıların bilgileri ve yöntemleri, sayısal hesap problemlerinin çözümüne uygulanmıştır. Bu akımın yoğun bir birikimi sonucunda da İslam bilimi kendine özgül kuruluşunu gerçekleştirmiştir.

İslam uygarlığı, kuramsal düşünceyle, ticaretin, mimarlığın, gökbilimin, coğrafyanın, optiğin, tıbbın ve matematiğin yarattığı pratik/pragmatik sorunları çözme isteklerinin diren bir bireşimini gerçekleştirmiştir. İslam bilginleri çoğu kez uzmanlaşmadan habersiz kalmışlar ve bilim dalları arasındaki ayırımı yok saymışlardır. Ortaçağı tipik evrensel bilim adamı tipine örnek gösterilecek bu kimseler, bilimlerin sınır ve sistematik problemlerine uzak kalmışlar; tümüyle dinsel ya da pragmatik kaygılarca yönlendirilmişlerdir. Öte yandan problem bilincinden çoğu kez yoksun olan, kanıtlama mantığından uzak bulunan, kuramdan çok pratiğe yakın olan ve nesnel-bilimsel araştırma anlayışına yabancı kalan İslam bilim adamlarının çoğu, dinin her şeyin önünde geldiğine inanmaktaydı ve onlara göre her şey dinin hizmetindeydi. Böylece özgür düşünme ve tartışma, bilinmeyeni öğrenme tutku ve coşkusu daha var olmadan yitip gitmişti. Başlangıçtaki bilimsel temponun yüksekliğinde felsefeye eyer vermenin büyük payı olmuştur.

Görüldüğü gibi bu görkemli entellektüel mayalanmaya önceleri katılan ve onun gelişmesine katkıda bulunanların farklı altyapılardan gelmeleri ve ayrı temellere sahip olmaları İslam biliminin kozmopolit yapısını yansıtır. Başlangıçta her şey İslamiyetin yayılması için, onun tutunması hatırına meşru sayılmış; ne zaman ki İslamiyet görkemli bir yapıya sahip olmuş, durulmuş ve oturmuş, işte o zaman kılı kırk yaran dinsel uslamlamalara, skolastik tartışmalara ve sırf mantık içinde kalan kanıtlamalara takılıp kalınmıştır. Başlangıçta az da olsa özgür düşünmeye ve akli bilimlere yer veren din, sonraları yalnızca nakli bilimlerle yetinir olmuş; din bilimleri kendi içine dönmüş, üstüne kapanmış ve böylece dünyayla, deney ve duyumlarla ilgisini kesmiştir. Çeşitli konulardaki sorulara mantık oyunlarıyla yanıt bulmaya çalışılmıştır. 

İslam biliminin başlangıçtaki kozmopolit yapısı, enternasyonal özelliği daha sonraları giderek tek boyutluluğa indirgenmiştir. Örnekle bu ilk dönemlerde bir Nasturi olan Huneyne bin İshak ( 873, Harran Bölgesi), kendi kurmuş olduğu çevirmenler ekibiyle Yunanca’dan ve Süryanice’den Hippokrates’in (İÖ 450-370) ve Galenos’un ( İS 129-200) tıp metinlerini; Aristoteles’in (İÖ 384-322) felsefe ve mantıkla ilgili kitaplarını; Eukleides’in (İÖ 280) “Elemanlar”ını ve  Ptolemaios’un (İS 100-170) “Almagest”ini başka pek çok yapıtla birlikte Arapça’ya çevirmiştir. Yunanca’dan çeşitli matematik eserleri çevirmiş olan Sabit bin Kurra (İS 836-901) Harran bölgesinde yaşayan bir Sabalı idi; Sabalılar, Yemen’de yaşayan ve yıldızlara tapan Hıristiyan Araplardır. Dioscorides’in ( İS  50-70) “Materia Medica ” adlı yapıtı Kordoba’da Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi uzman bilim adamlarınca ortak bir işbirliği ile çevrilmiştir. Çeşitli kültürlerden gelen bilim ve düşün adamlarının bu emek ve kafa birliğine, yöneticilerin koruyuculuğu da eklenince sonuç çok daha verimli olmuştur. Vaktiyle bir eşkıya olan; ama sonra astrolojiye merak saran Musa bin Şakir’in oğulları örneğinde görüldüğü gibi, bazı kimseler de Arapça'ya yapılan çevirileri destekledikleri gibi, Bizans ve Kıbrıs’tan elyazmalarının ele geçirilmesini sağlamak için paraca katkılarda da bulunmuşlardır. kollektif ve Kollaboratif, yani ortak ve birlikte, işbirliği ve işbölümüne dayanan bir çalışma örneği sunan tanınmış Benu Musa Kardeşler(Muhammad, Ahmed ve Hasan) de çevirileriyle matematiğe ve mekaniğe önemli katıklarda bulunmuşlardır. İslam dünyasında teknikle ilgili ilk önemli çalışmaları gerçekleştiren Musa’nın oğulları, Halife Memun’un (813-833) yakın arakadaşı olan babaların ölümü üzerine, onun gözetiminde yetiştirilmişler; servet sahibi olmuşlar ve servetlerini Antik Yunan’ın yapıtlarının elde edilmesi ve çevrilmesi için harcamışlardır. En büyük oğul Hasan, 873 yılında ölmüştür.

Kaynaklar:

1. Alkan,Erdoğan; İslamiyet Gerçeği,

2.  AnaBritannica, 2. cilt

3.Aydın, Mehmet; İslamın Evrenselliği, Ufuk yayınları,

4. Bozkurt, Nejat;Bilimler Tarihi ve Felsefesi, Sarmal Yayınevi(Ekim 1998)

5. Dursun,.Turan; ODTÜ, 1987, Kasım-85 Toplantı Bildirileri

6. Struan Reid-Patricia Fara, Bilim Adamları, TÜBİTAK 5 Basım:

7.Turan, Şerafettin;Türk Kültür Tarihi

8. Ülken,Hilmi Ziya; İslam Düşüncesi,     

9.Russel,Bertrand; Batı Felsefesi Tarihi,Ortaçağ(1961),Çev: Muammer Sencer Say ya(1997)

10.Mahmud, S.F,İslamTarihi

11. Tez,Zeki; Kimya Tarihi

12. İnsan Nasıl İnsan Oldu?

13. Yaratıcı Mitoloji 

14.Yıldırım,Cemal; Bilim Tarihi(1974),Remzi Kitabevi(1983)


sana senden olur her ne olursa başın selamet bulur dilin durursa.....


Paylaş facebook Paylaş twitter
 

Ne kadar rahat uyuyor :) Fil Vakası ||semerkandyayin| semerkand.tv| semerkandradyo| semerkanddergisi| semerkandaile| mostar| semerkandpazarlama| sultangazi.bel.tr| sitemap| Arama Sonuçları| Dervişler Mekanı| Wap| Wap2| Wap Forum| XML| Rss| DervislerNet/Facebook | DervislerNet/Twitter | Forum İletişim| |||www.dervisler.net 0.366 saniyede oluşturulmuştur


İslam ve Bilim Güncelleme Tarihi: 18/10/19, 00:03 Dervisler.Net © 2008-2014 |Lisans(SMF) |Sitemap | Facebook | Twitter | İletişim