İzleri Tazeleyen Kılavuz: Mevlâna Halid-i Bağdadî k.s. - Semerkand Dergisi
Dervişler.Net Anasayfa

Forumda toplam 25.026 konu paylaşıldı... Bu konulara toplam 145.512 yorum yapıldı. Bugün 0 konu ve 0 ileti gönderildi.. Toplam : 22870 üyeli aileyiz.
Dervişler Mekanında, İzleri Tazeleyen Kılavuz: Mevlâna Halid-i Bağdadî k.s., konusunu okuyorsunuz... Bu konu 3914 defa okundu.İsim benzeri konuları sayfanın altından takip edebilirsiniz.
Hayırlı paylaşımlar diliyoruz. Aradığınız konuyu bulamadıysanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. Yazı alıntılarında kaynak(www.dervisler.net) gösterilmesi rica olunur.

Dervişler Mekanında paylaşılan en güzel konu:{İzleri Tazeleyen Kılavuz: Mevlâna Halid-i Bağdadî k.s.}   Okunma sayısı 3914 defa

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Kararlı

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 7.047
  • Konu: 1851
  • Derviş: 4252
  • Teşekkür: 30

Bazen insanlar eski bir yol üzerinde de yürüyüşlerini alışkanlık haline getirip maksadını, menzilini unutuyor; izlere dikkat etmediği için istikametini yitirebiliyor. Böyle zamanlarda müminlerin velisi olan Cenab-ı Hak, yoldaki izleri belirginleştirmesi için bir kulunu görevlendiriyor. O’nun yürüyüşüyle izler tazeleniyor, yol tesviye ediliyor, işaretler yeniden yerli yerine konuyor.

Kâbe’ye yönelip Delâil-i Hayrat okumakta olan genç müderrisin Allah vergisi çok güçlü bir hafızası, keskin bir zekâsı vardı. Bir kere okuduğunu unutmuyor, en zor ve karmaşık meseleleri hemen kavrıyordu. Son derece çalışkan ve azimliydi. Çocukluk çağlarından itibaren ilk bilgileri Hz. Osman r.a.’ın soyundan gelen babası ile, nesebi Hz. Ali r.a.’a dayanan annesinden almıştı. Kur’an-ı Kerim’i doğum yeri olan Karadağ kasabasında babasının yanında hıfzetti. Daha sonra Karadağ’ın bağlı olduğu Süleymaniye şehrinde sürdürdüğü ilim tahsilini Bağdat’ta tamamlamıştı. O devrin en büyük âlimlerinin derslerine devam etmiş, henüz delikanlılık çağlarında iken din ilimleri yanında astronomiden geometriye kadar fen ilimlerinden de icazetler almıştı. Yirmi yaşında medresede ders vermeye başladı. Kendisine getirilen her müşkülü çözen, isminden sitayişle bahsedilen meşhur bir âlim olmuştu genç yaşta. Fakat takvasına, ibadetlerine çok düşkün olmasına, ilminin derinliğine, gördüğü itibara rağmen, adını koyamadığı bir eksiklik hissediyordu içinde. Bu eksikliği gidermek ümidiyle hacca niyet etmiş, külfetli bir yolculuktan sonra Mekke’ye ulaşmıştı.
İşte şimdi içinde bulunduğu Cuma gününün feyzinden de istifade için Kâbe’yi tam karşısına almış, Delâil-i Hayrat okuyordu. Bir ara sırtını Kâbe’ye dönmüş, kayıtsızca oturan ve kendisine bakan bir adama takıldı gözü. Canı sıkıldı. İçinden, “Bu ne edepsizlik böyle! Hiç sıkılmadan Kâbe’ye sırtını dönmüş oturuyor!” diye buğzetti. Adam onun aklından geçenleri okudu adeta ve “Ey Hâlid!” diye seslendi; “Mümine hürmet Kâbe’ye hürmetten öncedir. Hem Medine’de sana söylenenleri ne çabuk unuttun?”

Uzaklara işaret var

Sonraları Mevlâna Halid-i Bağdadî ismiyle anılacak genç müderris sarsıldı. Mekke’ye gelmeden önce Medine’de bir müddet kalmış, orada Yemenli bir zat kendisine, “Mekke-yi Mükerreme’ye vardığında edebe aykırı bir hal görürsen hemen reddetme” ikazında bulunmuştu. Az önce ayıpladığı adam bu nasihati hatırlatıyor, tanışmadığı halde kendisine adıyla hitap ediyor, aklından geçirdiklerini biliyordu. Velilere mahsus kerametlerdi bunlar ama Mevlâna Halid, böyle kerametlerin muhatap için bir mesaj olduğunu anlayacak kadar feraset sahibiydi. Hemen adamın ellerine sarıldı, af diledi, himmet istedi. Adam, “Hayır, dedi; senin işin burada değil, orada tamam olacak.” Eliyle Hindistan taraflarını işaret ediyordu.
Mevlâna Halid dönüp Süleymaniye’ye geldi; medresedeki derslerine yeniden başladı. Fakat aklı fikri Kâbe’deki Allah dostunun işaretindeydi. Bu işaretin biraz daha belirginleşmesini beklemeye başladı. Çok geçmedi, önce rüyasında Hz. Peygamber s.a.v.’den Hindistan’a gidip zamanın en büyük velilerinden Abdullah Dihlevî k.s. hazretlerine intisap emri aldı. Sonra Dihlevî’nin müritlerinden Mirza Abdurrahim, mürşidinin selamıyla çıkıp geldi ve davetini iletti. Mevlâna Halid ile Mirza Abdurrahim arasında Mevlâna Celaleddin ile Şems’inkine benzer bir dostluk oluşmuştu. İkisinin de gözü birbirlerinden başka kimseyi görmüyordu artık. Mevlâna Halid derslerini ve talebelerini ihmal ediyor, bu hal hoşnutsuzluklara sebep oluyordu. Varılacak menzil de kesinleştiğine göre yola düşmenin vaktiydi. İki dost 1809 senesinde İran ve Afganistan üzerinden Hindistan’a doğru yola koyuldular.
Kona göçe bir yıl sürecek olan yolculuğun daha en başında, Tahran’da Mevlâna Halid’in Şiî ulemasının en meşhurlarıyla girdiği ilmî münakaşalarda rakiplerini nasıl mağlup ettiği kısa zamanda her tarafta duyulmuştu. Bu sebeple yol üzerindeki şehir ve kasabalara kendisinden önce şöhreti ulaşıyor, her yerde merak ve itibarla karşılanıyordu. Onu çok genç yaşta Kur’an ve Sünnet’in bütün inceliklerine vakıf kılan ilahî takdir, bu genç alimi Bağdat ile Delhi güzergâhındaki hemen her durakta neredeyse bütün sapkın yönelişlerin taraftar ve temsilcileriyle karşı karşıya getirdi. Mevlâna Halid-i Bağdadî meselelere hakim olmanın emniyeti ve tesirli hitabeti ile bazen nasihat ederek, bazen cedelleşerek ehl-i sünnet akaidine aykırı bütün unsurları temizleye temizleye yol alırken, geçtiği her yeri yeşertip yeniden diriltiyordu adeta.

Solmayan renkler

Nihayet o zamanlar adı Cihanâbâd olan Delhi’ye ulaştılar. Mevlâna Halid, Şah Abdullah-ı Dihlevî’nin dergâhına varmadan önce yanında getirdiği eşyaların hepsini fakirlere dağıttı. Mürşidinin huzuruna dünya ile bütün bağlarını keserek çıkmak ister gibiydi. Fakat çok meşhur bir alimdi. Hiç kimse herhangi bir meselede onun sözü üstüne söz söyleyemiyordu. Yolculuğu boyunca gördüğü alaka ve hürmet nefsini kabartmıştı. Dışındakileri atmıştı ama içindeki o belli belirsiz gururdan kurtulamamıştı. Şah Abdullah-ı Dihlevî bu hali ilk bakışta fark etmiş olmalı ki bir yıllık yoldan gelen Mevlâna Halid’i sıradan biri gibi karşıladı ve dergâhın temizliği için su taşımakla görevlendirdi.
Genç alim nefsle cedelleşmenin ilmî meselelerdeki cedele benzemediğini anlamıştı. Ama bu kadar yolu da bu en zor mücadeleyi kazanmak, nefsini alt etmek için yürümüştü. Şikayet ve itiraz etmeden bir müddet yerleri süpürüp dervişlere su taşıyarak kısa zamanda kemâlini tamamladı, velayet-i kübra makamına ulaştı. Beş ay sonra irşat vazifesiyle Bağdat’a gönderilirken onu gözyaşlarıyla uğurlayan şeyhi Abdullah-ı Dihlevî, vazifesini hakkıyla yapmış insanlara mahsus bir huzurla, “Halid bizdeki her şeyi alıp götürüyor” diyecekti arkasından.
Mevlâna Halid, bu defa alıp getirdiklerini dağıta dağıta Süleymaniye’ye, memleketine döndü. Gelirken zahiren yeşerttiği beldeleri şimdi hiç solmayacak bâtın baharının yeşiline boyuyordu. Delhi’den alıp getirdiği, Maveraünnehir pınarlarının âb-ı hayat gibi dirilten reşahatiydi çünkü.
Süleymaniye’de bir müddet kaldıktan sonra Bağdat’a gitti. Mürşidi onu Bağdat fütuhatı için görevlendirmişti. Bağdat’ta İhsaiye Medresesi’ni ihya ederek ilk Halidî tekkesi haline getirdi ve otuz beş yaşlarında iken burada irşada başladı. Bağdat çok zor bir irşat sahasıydı o zamanlar. Köklü ve nüfuzlu ailelerin temsil ettiği ve artık varlık sebebi unutulmuş tarikat yapılanmaları vardı. İtibar sahibi çok sayıda meşayıh ve alimin bu genç mürşidi kabullenmeleri kolay olmayacaktı. Nitekim Mevlâna Halid zaman zaman bazı çevrelerin iftira, şikayet ve suikastlerine maruz kaldı. Fakat zaten vazifesi bu yozlaşmış yapıyı düzeltmekti. Yılmadan, sabırla bütün zorluklara göğüs gerdi. Kendisine haset edenleri asla bir düşman, bir rakip gibi görmedi; onları hep kazanmaya çalıştı. Fitne ihtimali baş gösterdiğinde ortalık yatışana kadar Süleymaniye’ye dönüyor, irşadını oradaki dergâhta sürdürüyordu. 1822 yılında aldığı manevi bir işaretle Şam’a geçti, vefatına kadar zamanının çoğunu burada kurduğu Salihiye dergâhında geçirdi.

Yürüyerek yol göstermek

Mevlâna Halid-i Bağdadî, 9 Haziran 1827’de Şam’da vefat ettiğinde miladi takvim hesabıyla 49, hicri takvim hesabıyla 48 yaşındaydı. Bu kadar kısa bir ömre sığdırılan yolculuklar düşünüldüğünde, ömrünün yürümekle geçtiğini söylemek mümkündü. Önce Süleymaniye’den Medine ve Mekke’ye, sonra tekrar Süleymaniye’den ta Hindistan’a, Delhi’ye gidip dönmek suretiyle yapılan ve yıllar süren meşakkatli yolculuklar… Arkasından Süleymaniye, Bağdat, Şam arasında yine seyahatlerle geçirilen bir ömür… Arada Kudüs ve Urfa ziyaretleri ve en sonunda tekrar bir hac yolculuğu… Bazen böyle oluyor. Bir kâmil mürşidin yürüyüp yol eylemesi gerekiyor ki takipçileri kolayca mesafe alsın, şaşırıp yoldan çıkmasın.
Yürüyerek iz tazelemek, yola ve yürüyüşe işaret etmek, yeniden istikamet vermek, zahirde olduğu gibi bâtında da olur. Böyle durumlarda bir mecaz mesabesindeki zahirî seyahatler özellikle nazara verilerek bâtınî yoldaki yürüyüşe dikkat çekilir. Nitekim Nakşîliğin Mevlâna Halid-i Bağdadî’nin yürüyüşünden mülhem tarzına “Halidîlik” diyor kaynaklar. Halidîlik yeni bir yol, sâdât silsilesinin öteden beri sürdürdüğü çizginin dışında yeni bir çığır değil. Fakat bazen insanlar eski bir yol üzerinde de yürüyüşlerini alışkanlık haline getirip maksadını, menzilini, yürüme usul ve adabını unutuyor; izlere dikkat etmediği için istikametini yitirebiliyor.
Böyle zamanlarda müminlerin velisi olan Cenab-ı Hak, sırat-ı müstakim üzere yürüyüp yol göstermesi, yoldaki izleri belirginleştirmesi için bir kulunu görevlendiriyor. O’nun yürüyüşüyle izler tazeleniyor, yol tesviye ediliyor, işaretler yeniden yerli yerine konuyor.
İşte Halidîlik, Mevlâna Halid-i Bağdadî’ye sûrî yolculuklarında bahşedilen bu ihya kabiliyetinin bâtınî yoldaki tezahürü aslında. Öyle olmalı; zira o sıralar önü ve sonu ile irtibatı kesilip maksatsız bir gezinti sahasına çevrilen “yol”, Mevlâna Halid’den sonra dünyanın dört bir yanına ulaşarak büyük mücahitlerin şanlı yürüyüşlerine imkan vermiş. Halidî müntesiplerinden İran’da Şeyh Ubeydullah, Irak’ta Şeyh Taceddin, Kafkasya’da Şeyh Şamil, Suriye’de Şeyh Muhammed  Halid el-Hamevî, Anadolu’yu İslâmlaştıran Horasan erenleri gibi zulme ve küfre karşı mücadele ederken; Halidî şeyhleri Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bütün engellere rağmen medreseleri yaşatmaya çalışmışlar. Bu, aslından farklı ve yeni bir çığır açmak değildir elbette. Asırlar öncesinin tavrını, Yesevîlerin, Şah-ı Nakşibendîlerin, Hâce Ahrar’ların çizgisini yeniden kuşanmaktır.

Fıkıhsız tasavvuf olmaz

Mevlâna Halid-i Bağdadî’nin Hindistan’dan döndükten sonra fasılalar halinde Süleymaniye, Bağdat ve Şam’da sürdürdüğü irşat hayatı, dünyanın dört bir tarafına dağılan bağlılarına Delhi’den aldıklarını vermekle geçti. 116 büyük halife yetiştirmişti. Onların himmetiyle Nakşîlik Anadolu’dan Malezya, Endonezya ve Cava’ya; Kafkaslardan Balkanlara, üstelik aslî mecrasını bularak, sonradan Halidîlik adı verilecek çizgisiyle yeniden yayıldı.
Kısa zamanda Osmanlı mülkünün en yaygın tasavvuf mektebi haline gelen Halidîlik, Osmanlı’nın son zamanlarındaki hengâmede ayakta kalmasına büyük katkı sağladı. Mevlâna Halid-i Bağdadî baştan beri bütün bağlılarına müslümanların başındaki Osmanlı sultanlarına sadık kalmalarını, kâfirlere ve bid’atçilere galip gelmesi için onlara dua etmelerini tembihliyordu.
Asrının müceddidi olan bu büyük velinin kalpleri dirilten nazarı gibi sözleri de çok tesirliydi. Her fırsatta Sünnet-i Seniyyeden ayrılmamayı, istikamet üzere olmayı telkin etti. İstikamet ve gayretin keşif ve kerametten üstün olduğunu söyler, dinin emirlerine riayetten alıkoyan keşif ve kerameti “afet” sayardı. İslâm’ın emir ve yasaklarını gözetmeyen bir tarikatçılık, ilhad ve zındıklıktan başka bir şey değildi ona göre. Fakat öte yandan tasavvuf yoluna girmeden istikamet üzere yürüyebilmek pek müşküldü. Bir kimse kitaplardaki bütün ilimleri ezberlese bile, tezkiye edilmeyen bir nefsin hile ve fitnelerinden emin olamazdı. Bir mürşid-i kâmilin terbiye ve tasarrufuna girmeden ne nefsin tezkiyesi mümkündü ne de ihlâsı sağlayacak kalp tasfiyesi. “Bâtınsız ilim vebal, dinimizin emir ve yasaklarına aykırı olan bâtın da sapıklıktır.” diyerek müritlerini daima dikkatli ve ölçülü davranmaları, uyanık olmaları hususunda ikaz ederdi.
Bağlılarını gevşeklik ve tembellikten sakındırır, onları zamanlarını boş geçirmemeye, canla başla Allah Tealâ’ya yönelmeye çağırırdı. Zikirle çokça meşgul olmayı, emirlere sıkıca yapışıp yasaklardan kaçınmayı, az uyumayı, devamlı abdestli bulunmayı, Kur’an okumayı; teheccüd, işrak, duha, evvabin namazlarına devam etmeyi öğütledi. Hem ders ve sohbetlerinde hem de talebelerine yazdığı mektuplarda fıkıh öğrenmenin öneminden sıkça bahsederdi.

Ölümü şeb-i arus bilmek

Şam’da vefatından önce vasiyetinde bu nasihatlerini bir kere daha tekrarladı. Buyurdu ki, “Size Allah’tan korkmayı, O’na itaati ve insanlara eziyet ve sıkıntı vermemeyi vasiyet ederim. Buna özellikle Harameyn’de dikkat edesiniz. Kimseyi hor ve hakir görmeyin. Kendinizi kimseden üstün tutmayın. Aksi halde rahmet-i ilahiyyeden kovulursunuz. Yaptığınız hayır işlerini unutun, bunlardan nefsinize pay çıkarmayın. İnsanlardan nefsiniz için bir şey istemeyin. İlim ve Kur’an ehline itibar edin. Dünyaya gönül vermeyin. Ölümü ve hesap gününü unutmayın. Allah’ın rızası istikametinde yürürken insanların övgüsü de yergisi de sizi yolunuzdan alıkoymasın. İnsanların rağbetine sevinmek, önem vermemesine üzülmek akılsızlıktır; nefs-i emmareye mahkumiyetin alametidir.”
Mevlâna Halid-i Bağdadî, sadece sözleriyle değil, daha çok halleri ile, yaşayarak telkin ediyordu bütün bunları. Vefat ettiği sene Şam’da bir veba salgını baş göstermiş, buna rağmen Şam’dan çıkmayı istememiş, önceden kararlaştırdığı halde Kudüs seyahatinden bile vazgeçmişti. Hastalığa yakalananlar onun duası ile şifa buluyordu. Fakat o Şam’ı terk etmeye de kendisi hakkında şifa niyazına da “Rabbime kavuşmayı istememekten haya ederim” diyerek yanaşmadı. Çünkü ölüm, dünyaya karşı ancak bu derece bir istiğna gösterebilenler için bir şeb-i arus oluyordu. Nitekim salgın hastalıktan dolayı kısa aralıklarla önce küçük oğlu Muhammed  Bahaüddin, sonra da diğer oğlu Abdurrahman vefat etti. Mevlâna Halid hazretleri hem bu yavrularının vefatını hem yaklaşmakta olan kendi ölümünü sükunetle karşıladı. Kasiyun dağındaki bir tepeye defnedilen oğullarının yanında kendi mezarını da hazırlattı. Bağlılarından meşhur Hanefî fakihi İbn Abidin’in bir rüyası üzerine çok yakında dünyadan göçeceğini, cenaze namazını da İbn Abidin’in kıldıracağını anlamıştı. Öyle de oldu. Mevlâna Halid-i Bağdadî, Fecr suresinin “Ey huzura eren nefs! Sen Rabbinden hoşnut, Rabbin de senden hoşnut olarak Rabbine dön. Gir kullarımın arasına, gir cennetime!” mealindeki son dört ayetini okuyarak ruhunu teslim etti.
Daha önce haber verdiği gibi cenazesini mahşerî bir kalabalık uğurlamış, cenaze namazını İbn Abidin kıldırmıştı. Allah’ın kendisinden, kendisinin de Allah’tan razı olduğu bir peygamber mirasçısı, Resul-i Kibriya s.a.v.’in izlerini tazeleyen bir kılavuz daha böylece geçip gitti dünyadan.

Ali Yurtgezen

| Nisan 2013 |

Konu Adresi: http://www.dervisler.net/izleri-tazeleyen-kilavuz-mevlana-halidi-bagdadi-ks-t33751.0.html




Çevrimdışı KaTre

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 8.534
  • Konu: 1902
  • Derviş: 404
  • Teşekkür: 361


Allah şefaatlerinden mahrum etmesin inşaAllah

 


Susmak ne güzeldir; muhatap arifse edep, âşıksa ifade, ahmaksa cevap.

Serdar Tuncer

 


Paylaş facebook Paylaş twitter
 

Kur'ân'da Ahlak Esasları Fitre - Fıtır Sadakası Nedir ? ||semerkandyayin| semerkand.tv| semerkandradyo| semerkanddergisi| semerkandaile| mostar| semerkandpazarlama| sultangazi.bel.tr| sitemap| Arama Sonuçları| Dervişler Mekanı| Wap| Wap2| Wap Forum| XML| Rss| DervislerNet/Facebook | DervislerNet/Twitter | Forum İletişim| |||www.dervisler.net 1.134 saniyede oluşturulmuştur


İzleri Tazeleyen Kılavuz: Mevlâna Halid-i Bağdadî k.s.Güncelleme Tarihi: 26/06/19, 15:44 Dervisler.Net © 2008-2014 |Lisans(SMF) |Sitemap | Facebook | Twitter | İletişim