kimlik sorunu - Kişisel Gelişim ve Psikoloji
Dervişler.Net Anasayfa

Forumda toplam 25.061 konu paylaşıldı... Bu konulara toplam 145.638 yorum yapıldı. Bugün 2 konu ve 2 ileti gönderildi.. Toplam : 22908 üyeli aileyiz.
Dervişler Mekanında, kimlik sorunu, konusunu okuyorsunuz... Bu konu 1875 defa okundu.İsim benzeri konuları sayfanın altından takip edebilirsiniz.
Hayırlı paylaşımlar diliyoruz. Aradığınız konuyu bulamadıysanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. Yazı alıntılarında kaynak(www.dervisler.net) gösterilmesi rica olunur.

Dervişler Mekanında paylaşılan en güzel konu:{kimlik sorunu}   Okunma sayısı 1875 defa

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Alperen

  • Mütevelli
  • *****
  • İleti: 4.736
  • Konu: 695
  • Derviş: 12
  • Teşekkür: 145
kimlik sorunu
« : 25/05/08, 08:17 »
Dürüstçe itiraf edelim: Biz insanlar, bütünü göremeyiz. Yetersiz ve sınırlıyız. Parçayı görürüz. Bireysel ve kolektif hafızayı yardıma çağırarak 'tezekkür', bilinenden bilinmeyeni çıkararak tedbir üretmek için 'tedebbür', geçmiş, şimdi ve gelecek arasında bağ kurmak için 'taakkul', bütün bunlardan ürettiğimiz pratik çözümleri şimdi uygulamak için 'tefakkuh' gibi bütün düşünsel faaliyetlerimizi ifade eden 'tefekkür' faaliyetimiz sayesinde parçadan bütüne ulaşmak için çabalarız. İsabet kaydederiz ya da edemeyiz, o ayrı.
Bazen parçayı görüp telaşa kapılırız. Bilmeyiz ki, bizi telaşa sevk eden parça bütün içinde güzel durmaktadır. Onu ait olduğu bütün içinde algılayabilsek, o zaman bırakın telaş etmeyi, sevineceğiz bile. İnsan bu, kibrit çöpünü gözüne dayayınca arkadaki koca ormanı gözden kaçırabiliyor. Parçaya odaklanınca bütünü ıskalıyor. Parçada kötü gibi görünenin, bütünde güzel durabileceğini unutuyor. Bazen de parçayı görüp sevinçten uçarız. Oysa bizi sevinçten uçuran o parça, hiç de hayrımıza değildir. Parçalardan yola çıkarak büründüğümüz her iki hal de yetersizliğimizin ve sınırlılığımızın eseridir. Her iki tavır alış da gerçeğe tekabül etmeyebilir. Bu sorunun kesin tek çözümü var; "bütünü görene teslim olmak". Zaten İslam bunun adıdır. Biz Müslümanlar Allah'ı anlama çabamızı dondurduğumuzdan beri, hayatı da anlama ve anlamlandırma çabamızı dondurmuşuz. Zamanın öznesiyken nesnesi oluşumuz biraz da bu yüzden.

Ebu Müslim Horasânî, ne demişti hâk ile yeksan olan Emevi hanedanı için:

“Düşmanlarınızı hoşnut etmek için dostlarınızı kırdınız. Sonunda düşmanlarınızı memnun edemediğiniz gibi, dostlarınızı da yitirdiniz.” Allah’ı gücendirmeye değecek bir “getiri” bilmiyorum. Değdi mi yani?
Bir değerin aslı ne kadar kıymetli ve ağır olursa olsun, gölgesi bir gram çekmez ve dolayısıyla da bir para etmez. Hiçbir hesapta bir şeyin gölgesini de hesaba katmazlar. İslamın gölgesi bile olamayız; ama meğer ki olduğumuzu kabul edelim, bizim gölgemiz İslamın gerçek nurunu görmek isteyenlere bari engel olmamalıdır.

Terketmek kolay olandır, terkedersiniz olur biter. Bulunduğunuz siperi, savunduğunuz değerleri, içerisinde yer aldığınız cepheyi, sizi siz eden kimliğinizi ve kişiliğinizi, üzerinize gelen baskıları hafifletmek, savuşturmak, ya da yılgınlığa kapıldığınız için terketmek, sizi sadece sipersiz, cephesiz, kimliksiz ve kişiliksiz bırakmaz, aynı zamanda onursuz bırakır.
Terkedenler, sorumlu tutulmamak için yapıyorlarsa bunu, şunu unutmamalıdırlar ki, siper terkedilerek sorumluluktan kurtulunmaz; ışığın mekanı terketmesi, sadece sıradan bir terk değil, karanlığı davettir; karanlığın kararttığı her yürekten kara bir pay da, o terkedene ait olacaktır.
Terketmenin alternatifi kesinlikle “teslim olmak” değildir, “teslim olmak”, terketmenin en kötü biçimidir. Teslim olanlar, Kitab’ın ifadesiyle “benliklerini satanlardır”. İslam, “teslimiyet” demektir; Allah’a kayıtsız şartsız teslimiyet. Allah’a teslim olan, başka ilahların önünde eğilmez. Allah’ın huzurunda eğilenlerin başka ilahların önünde de eğildiklerini görürseniz, Kâbe’leri olan yüreklerini puthaneye çevirdiklerine hükmedebilirsiniz. Başka türlüsü mümkün değildir, çünkü bir gönülde iki sevda olmaz ve “Allah bir göğüste iki kalp yaratmamıştır.” Teslim olmanın ya da terketmenin dışında bir çıkış yolu yok mudur? Elbette vardır: direnmek ve aşmak.

Direnmek yürek ister, sabır ister, sebat ister, bilgi, inanç ve haysiyet ister. Yüreği yetmeyenler direnemeyecektir. O halde direnemeyenler, önce yüreklerinde tükenenlerdir. İnsanlık destanı boyunca tarihin aktif öznesi olan kuşaklar, acıların ve zor sınavların imbiğinden damıtılarak yetişmişlerdir. Sahte neşelerin ve gündelik hazların sürüklediği yığınlar, tarihin yatağında akan pasif nesnelerdir.
Herkese düşen, önce yerini ve yolunu seçmektir. Seçtiğimiz yol, bizi aktif özne olmaya götürüyorsa, ayağımıza batan dikenlerin acısına “sermaye” gözüyle bakmayı öğrenmeliyiz. Kendisini hesaba çeken, başkalarınca hesaba çekilmekten kurtulur.
Kinini düşmanları üzerinden çekerek dostları üzerinde söndürenlere, İslam’ın her çağdaki düşmanları minnettar kalmışlardır. Düşmanlarına zeytin dalı uzatırken dostlarına aba altından sopa gösterenler, ona sırt dönenler, bu tavırlarını hangi İslamî ilkeyle izah edecekler?
İslam inancının temelini teşkil eden “tevhid”in sosyal karşılığı “vahdet”, tevhidin zıddı olan “şirk”in sosyal karşılığı da “tefrika”dır. Vahdete bugün hergünkünden daha muhtaç olan İslam ümmeti, paramparça yapısıyla, hiç de Kur’an’ın:


وَإِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاتَّقُونِي


“İşte bu ümmetiniz bir tek ümmettir, ben de (bir tek) Rabbinizim. O halde bana ittika edin.” (Müminun Suresi,52 ) uyarısına kulak vermiş görünmüyor.


فَتَقَطَّعُوا أَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْ زُبُرًا كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ


"Amma ne var ki, insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir." (Müminun Suresi, 53 )


Devlet ittifaktan, devletsizlik Nifaktan doğar. "Birlik" her zaman bir ortak kimlik temeli üzere oluşur. İnsanlığın en geniş çaplı ve kapsamlı ortak kimliği insan olma sıfatıdır. Ama ne yazık ki kayıtlara geçmiş tarihte bu kimlik üzere bir ittifakın oluşturulduğuna dair bir bilgi yer almamaktadır. Bu yüzden daha dar kapsamlı ortak kimlikler esas alınarak birlikler oluşturulmasına çalışılmıştır. Bazılarında aynı inancı paylaşma, bazılarında aynı ulusa mensubiyet, bazılarında belli bir coğrafi bölgeyi paylaşma, bazılarında da daha başka ortak kimlikler esas alınmıştır.
Bunların içinde en yaygın olanı da inanç temeline dayanan ortak kimliktir. Ayrıca bu ortak kimlik her zaman diğerlerinden daha güçlü olmuştur. Bu konuda ortak kimliği paylaşanların farklı otoriteler altında dağılsalar bile kendi aralarındaki bağlarının diğer bağlara nispetle çok daha güçlü olduğunu görürüz.

İslâm da, mensuplarını güçlü bir ortak kimliğe kavuşturmuş ve tümünü birden kardeş ilan etmiştir. İslâm literatüründe bu dine mensup olanların tümüne birden "ümmet" sıfatı verilmiştir. Ümmet kelimesi ise "umm" yani "anne" kelimesinden türemedir. Yani aynı anneden, aynı soydan gelme bir topluluk gibi. Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de Müslümanların tek bir ümmet olduklarını özellikle vurgulayarak şöyle buyurur:


إِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَارَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِي


"İşte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse bana ibadet edin." (Enbiya, 21/92)

İslâm özü itibariyle bir adalet nizamıdır. İnsanlardan istediği de aralarında adaleti hâkim kılmalarıdır. Müslümanlardan da bir vasat ümmet olarak insanlar arasında adaleti hâkim kılmaları ve onlar için bu konuda gözcü olmaları istenmiştir. Yüce Allah bu konuda da şöyle buyurur:


وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا


"Böylece sizi, insanların üzerine şahit olmanız ve peygamberin de sizin üzerinize şahit olması için orta bir ümmet kıldık." (Bakara, 2/143)

Burada dikkat edilirse Müslümanların iki önemli özelliklerine dikkat çekilir: Birincisi: İnsanlar üzerine şahitlik etmeleri ki şahitlik adalete tabi olmayı gerektirir. İkincisi: Orta yani vasat ümmet olmaları. Bununla da kastedilen tüm aşırılıklardan uzak, örnek alınmaya elverişli dengeli bir yapıya, çizgiye ve anlayışa sahip olmalarıdır.

Yine bir âyet-i kerimede de Yüce Allah şöyle buyurur:


كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنْ الْمُنكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَلَوْ آمَنَ أَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ مِنْهُمْ الْمُؤْمِنُونَ وَأَكْثَرُهُمْ الْفَاسِقُونَ


"Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; iyiliği emreder kötülükten alıkoyarsınız ve Allah'a iman edersiniz. Eğer kitap ehli de iman etmiş olsaydı şüphesiz kendileri için hayırlı olurdu. İçlerinden iman edenler vardır ancak çoğunluğu fasıktırlar." (Ali İmran, 3/110)

Burada dikkat edilirse Müslümanlara hitap edilirken "insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmet" olduklarına işaret ediliyor. Devamında da niçin böyle oldukları hakkında bilgi veriliyor. Demek ki Müslümanların bir ümmet olarak taşıdıkları hayır sadece kendilerine özgü değil insanlığa şamildir. Ama bu hayrı taşıyabilmeleri için kendilerine yüklenen görevi de ihmal etmemeleri gerekir. Eğer söz konusu vasıfları taşıyan hayırlı ümmet günümüz dünyasında yönlendirici konumunda olsaydı bugün her gün televizyon ekranlarına gelen ve artık bakmaya tahammül edemediğimiz o vahşet manzaraları ortaya çıkar mıydı? Görünen o ki sadece Müslümanların değil tüm insanlığın İslâm'ın adaletine, İslâm ümmetinin hayrına ihtiyacı var. Ama ne yazık ki ortada gerçek anlamda bir "ümmet" veya "ümmet bütünlüğü" olmayınca o hayır da kendini gösteremiyor.
Yüce Allah'ın ilahi vahyi tüm insanlığa yöneliktir. Hiçbir ulusun, devletin veya toplumun tekelinde değildir. İnsanlar inanç ve amelleri ölçüsünde bu kutsal vahye göre konum ve derece kazanırlar. Aklın ürünlerinden ibaret olan başarılar ve deneyimler de zaman içerisinde insanlığın ortak değeri haline gelir. Dolayısıyla bunların hiçbiri tevarüs yoluyla bir kişiden diğerine yahut bir ulustan diğerine veya bir devletten diğerine geçmez. Esas olan söz konusu iki zenginlikten gereği gibi istifade etmesini bilmek ve bunları geliştirerek yeni nesillere taşımaktır.

Sonuç itibariyle şunu ifade edelim ki, günümüzde Müslümanların emperyalist politikalara göre çizilmiş sınırları aşarak, Yüce Allah'ın: "Mü'minler ancak kardeştirler" hükmüne kulak vererek kardeşlik temelli bir birliktelik oluşturmaya, bu birliktelikten doğacak gücü de tüm insanlık üzerinde adaleti hâkim kılma yolunda değerlendirmeye ihtiyaçları var. Bunu başarabilmek için tarihte fitnenin kaynağı olarak kullanılmış birtakım ayrımcı zihniyetlerden kurtulup, birleştirici, yaklaştırıcı sebeplere yapışmak gerekir. Adaleti hâkim kılma konusunda Resulullah (s.a.s.)'ın ortaya koyduğu örneği dikkatle incelemeli, tarihte kazanılmış tecrübeleri de bu örneğe göre değerlendirmelidirler. Üstünlüğün şu veya bu unsura mensup olmakta değil takvada yani Allah'ın emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınma konusundaki hassasiyette aranması gerektiği de asla unutulmamalıdır.

İslam’ın insanlığa son mesajı olan Kur’an’a göre İslam sadece Hz. Muhammed ’in değil, Hz. İbrahim’in, Hz. Musa’nın, Hz. İsa’nın da dahil olduğu insanlığın tüm yüce önderlerinin bağlı olduğu değerler sisteminin adıdır. Yani insanlığın değişmez değerlerinin öteki adıdır İslam. İslamı sadece insana indirgemek de Kur’an’ın bakışaçısına aykırıdır. İnsan Halifedir ama, güneş, ay, toprak, su, dağlar ve denizler, galaksiler ve gök sistemleri, yani mikrosuyla makrosuyla “kozmos” hep ‘müslüman’dır. Özetle yaratılış amacına uygun hareket eden ve Allah’ın kendisini koyduğu yerde duran her şey Müslüman’dır. Bu tür bir İslam anlayışı “tevhid”in bir gereğidir. Tevhid inancı, hiç bir şeyin hiç birşeyden tamamıyla bağımsız olmadığını, Allah-mahlukat, insan-doğa, insan-eşya, birey-toplum, dünya-ahiret, iman-hayat, hayat-ölüm arasındaki girift bağlantıyı ve ilişkiyi tasdik etmek ve bu ilişkinin Müdebbir’i (İdare eden, yöneten, bütün yaratılmışları düzenle ve dengeyle idare eden ve birbirine yardımcı eden) olan Allah’ı varlığın merkezinde bilmektir. Çünkü “Allah göklerin ve yerin nurudur.” Yine Allah, seküler (yalan yanlış bir çok doktrin ile geçmişte kilise tarafından köşeye sıkıştırılan batı insanının daha fazla dayanamayıp iyisiyle kötüsüyle kendi hayatını, yaşamını dinden soyutlayarak kendini dünyaya adamasıdır) düşüncenin ısrarlı inkarına rağmen “gökte de yerde de hükmü geçerli olan tek ilahtır.”


...كَذَلِكَ إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ غَفُورٌ


"Kulları içerisinde, hakkıyla, ancak alimler Allah'tan korkarlar. Şüphesiz Allah, daima üstündür, çok bağışlayandır. " (Fatır, 28)

Kur'an "ancak alimlerin hakkıyla Allah'tan korktuğunu" dile getiriyor. Tabi, bu ayetteki alim, bizim gündelik dilde kullandığımız "kavramlaşmış" ve bir "cins isim" halini alarak "unvan"a dönüşmüş "alim" değil; bir "sıfat" ve "özellik" olarak "bilginin faziletiyle donanıp cehaletin reziletini kendisinden uzaklaştırmış kişi" anlamındadır.

Korkularının tutsağı olmuş bir 'alim', korkularının tutsağı olmuş bir cahilden çok daha zararlı ve tahripkardır. Çünkü, cahillerin yaptığını cahiller bile "huccet" kabul etmezken, şecaat fukarası, gösteriş tutkunu 'alimlerin' yaptığını bırakın cahiller, hormonlu aydınlar bile 'huccet' kabul edebilmektedirler.

“Hasmın kadı olursa, yardımcın Allah olsun” diye boşuna dememiş atalar. İlim ciddiyet ister, İslamı hiç kimse istediği kılıf ve modelle insanlara pazarlama yetkisine sahip değldir. Alim pazarlamacı değil, görevinin ciddiyetini bilen Allah’tan gayrısından korkmayan, kişilik ve kimlik sahibi olduğunu her yer ve mekanda ispatlayan Allah’ın özel övgüsüne muhatab, kul olmayı şeref bilenlerdir.

Hz. Peygamber, binlerce Mekkili Müşrik içerisinden iki kişi için dua etmiş; "Ya Rab! İki Ömer'den birini!.." demişti. Bununla daha sonra iman edecek olan Ömer b. Hattab'ı ve adı "Ebu Cehil"e çıkacak olan Amr b. Hişam'ı kasdetmişti.

Rasulullah'ın bu iki isim üzerinde ısrarı, özellikle onların davalarında ki, ciddiyetlerinden kaynaklanıyordu. İnkarlarında ciddi olan, inkarları uğruna canları da dahil, bedel ödemeyi göze alan bu insanların, iman etmeleri halinde, imanları uğruna da bedel ödemeyi göze alacak kadar ciddi olacaklarını tahmin etmek, zor olmasa gerek. Nitekim bu isimlerden birincisi imanı seçip inancında ciddiyetini hayatıyla kanıtlarken, ikincisi de inkarı uğrunda canını vererek, inkarındaki ciddiyetini sergilemişti.

Batıl davası uğruna Bedir Savaşı'na katılıp ölen Ebu Cehil'le, Bedir'e katılmayıp yerine parayla başka birini yollayen Ebu Leheb'i karşılaştırsaydınız, hangisini daha ciddiyetsiz bulurdunuz? Ebu Leheb'i, değil mi? Onun ciddiyetsizliğini yıllar önce ele veren, Rasulullah'la arasındaki şu diyaloğa ne dersiniz;

"-Ben iman edersem bana ne var?

- Herkese ne varsa, sana da o var.

- Beni herkesle bir tutan din olmaz olsun!.."

Ne dersiniz; aslında Kur'an "eli kurusun!" diye beddua ederken, Ebu Leheb'in şahsında, hangi öğretiye mensup olursa olsun tüm ciddiyetsizleri kastediyor olmasın?

Tarihi süreçte bu ciddiyetsizler eksik olmamıştır, olmaya da devam edecektir. Hiçbir zaman Allah’ı ne önlerinde ne arkalarında görmek istemeyenler, çıkacak delik bulamayınca Allah’ı suçlu göstermeye dahi cüret ederler. Takdir-i İlahi böyleymişin arkasına sığınırlar. Emevi hanedanının ikinci ismi Yezid, muhaliflerine şöyle diyordu: "Boşuna uğraşmayın; Allah bizi istiyor. Allah bir şeyi beğenmediği zaman onu değiştirir."

Aynı isim Hz. Hüseyin'in başı gösterildiğinde "Allah onu öldürdü (Taberi) diyerek Allah'a iftira edecektir. Aynı hanedana mensup, zulümleriyle ünlü Kufe valisi İbn Ziyad, Ehl-i Beytin kanlı başlarını, doldurulduğu çuvaldan çıkarırken bir yandan Hz. Zeyneb'e(Hz. Ali’nin kızı) şunu der:

"Gördün mü, Allah ehl-i beytine ne yaptı?"

Kimse Allah'a iftira etmesin; hele görevini yapmayanlar, sorumluluğunu yerine getirmeyenler hiç. İşte şu hadis Rasulullah'ın kader anlayışını ortaya koyuyor: Ebu Huzame'den:

Dedim ki: "Ey Allah'ın Rasulü! Okunuyoruz, ilaçla tedavi oluyoruz ve korktuğumuz şeylerden korunmak için tedbir alıyoruz. Bütün bunlar Allah'ın takdirini bizden çevirir mi? Allah Rasulü buyurdu: "Bunlar da Allah'ın kaderidir." (Tirmizi)


alıntı:BiLaL HaTTaB

Konu Adresi: http://www.dervisler.net/kimlik-sorunu-t1753.0.html



Değildir bu bana lâyık bu bende. Bana bu lutf ile ihsan nedendir?
Bu köleniz layık olmadığı halde, bunca ikramlar ve iyilikler nedendir?

Alvarlı M. Lütfî Efe . . .

Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Yanıt:kimlik sorunu
« Cevapla #1 : 18/11/09, 05:49 »
“Hasmın kadı olursa, yardımcın Allah olsun” diye boşuna dememiş atalar. İlim ciddiyet ister, İslamı hiç kimse istediği kılıf ve modelle insanlara pazarlama yetkisine sahip değldir. Alim pazarlamacı değil, görevinin ciddiyetini bilen Allah’tan gayrısından korkmayan, kişilik ve kimlik sahibi olduğunu her yer ve mekanda ispatlayan Allah’ın özel övgüsüne muhatab, kul olmayı şeref bilenlerdir.




Paylaş facebook Paylaş twitter
 

Osmanlıca-Türkçe Sözlük (M) Kötü huylardan kurtulmak için ||semerkandyayin| semerkand.tv| semerkandradyo| semerkanddergisi| semerkandaile| mostar| semerkandpazarlama| sultangazi.bel.tr| sitemap| Arama Sonuçları| Dervişler Mekanı| Wap| Wap2| Wap Forum| XML| Rss| DervislerNet/Facebook | DervislerNet/Twitter | Forum İletişim| |||www.dervisler.net 0.341 saniyede oluşturulmuştur


kimlik sorunuGüncelleme Tarihi: 18/11/19, 21:42 Dervisler.Net © 2008-2014 |Lisans(SMF) |Sitemap | Facebook | Twitter | İletişim