Kutbu’l-Ârifin İmam Şa’ranî (K.S.)’nin Dilinden ONLAR - Dinimizin Önemli Şahsiyetleri
Dervişler.Net Anasayfa

Forumda toplam 25.053 konu paylaşıldı... Bu konulara toplam 145.599 yorum yapıldı. Bugün 0 konu ve 0 ileti gönderildi.. Toplam : 22897 üyeli aileyiz.
Dervişler Mekanında, Kutbu’l-Ârifin İmam Şa’ranî (K.S.)’nin Dilinden ONLAR , konusunu okuyorsunuz... Bu konu 2372 defa okundu.İsim benzeri konuları sayfanın altından takip edebilirsiniz.
Hayırlı paylaşımlar diliyoruz. Aradığınız konuyu bulamadıysanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. Yazı alıntılarında kaynak(www.dervisler.net) gösterilmesi rica olunur.

Dervişler Mekanında paylaşılan en güzel konu:{Kutbu’l-Ârifin İmam Şa’ranî (K.S.)’nin Dilinden ONLAR }   Okunma sayısı 2372 defa

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı furkan61

  • Dervişkolik
  • *****
  • İleti: 1.891
  • Konu: 675
  • Derviş: 507
  • Teşekkür: 9
    Kutbu’l-Ârifin İmam Şa’ranî (K.S.)’nin Dilinden ONLAR (1)


   Allah kendilerinden razı olsun, onlar, bir gölgenin sahibini takib ettiği gibi Kur’an ve sünneti takip ederlerdi. Onlara göre gerçek sûfi, ilim üzere ihlasla amel eden kimseydi. Bu tarifin dışında kalanlara sûfi demezlerdi.

   Onlar, bir adamın havada bağdaş kurup oturduğunu görseler buna hiç kıymet vermezlerdi. Onun edebine ve ameline bakarlardı. Ameli sünnete uyuyor ise yaklaşırlardı, yoksa uzaklaşırlardı.

   Onlar, ilim ve amellerine riya ve gösteriş karıştırmaktan son derece korkarlardı. Yahya b. Muaz’a (K.S.) “Bir kimsenin ihlasa ulaştığının alameti nedir?” diye sorduklarında: “Süt emen çocuk gibi, kendisini övene de sevene de hiç aldırış etmeyip, işine, ibadetine devam etmesidir.” demiştir.

   Büyük veli Fudayl b. Iyaz’ın (K.S.) şu sözü ne güzeldir: “İnsanlar görsün diye amel etmek riyadır. Yapman gereken bir ameli insanlardan çekinip terketmen şirktir. İhlas ise, Allahu Tealâ’nın seni bu iki halden kurtarmasıdır.”

   Onlar, bir iyiliği emir veya kötülükten nehiy gibi dinen övülecek bir sebep yokken devlet adamlarının kapısını aşındırmazlardı. Bunu yapan kardeşlerini hoş görmezlerdi. Bir gün Tabiûnun ileri gelenlerinden Ahnef b. Kays, zamanın halifesinin yanında bulunuyordu. Mecliste çok şey konuşuldu, Ahnef devamlı susuyordu. Halife ona dönüp, niçin konuşmadığını sorunca Ahnef: “Yalan söylesem Allah’tan korkuyorum. Doğruyu söylemeye senden çekiniyorum. Onun için susuyorum.” cevabını verdi. Aslında bir yanlış yapılırken sükut etmek ve gücü varken müdahale etmemek insanı vebale sokar.

   Onlar, içi dışına, sözü özüne, ameli düşüncesine uygun kimselerdi. Onların içleri dışlarından daha güzeldi. Göründüklerinden daha mükemmel bir ahlaka sahiptiler. Allahu Tealâ’nın kendilerini bilmesi ile yetinir, halktan bir şey beklemezlerdi. Çok yüksek hallerini insanlardan gizlerlerdi. Halkın içinde Hak ile beraber idiler. Ashabtan Zübeyr b. Avvam (R.A.) derdi ki: “Halktan gizlediğiniz bir takım kötülük ve kusurlarınız olduğu gibi, onlardan sakladığınız bazı hayırlı amelleriniz de bulunsun.”

   Onlar, haksızlıklara sabırla göğüs gererlerdi. Kendilerine yapılan zulüm ve haksızlıkları bağışlarlardı. Birisi onlara eziyet verince, önce kendilerinin Allah’a karşı bir suç işleyip işlemediğine bakarlardı. Çoğu zaman kendilerinde gizli de olsa bir kusur bulur, onun için bu musibete uğradıklarını düşünür, derhal tevbe ve istiğfara sarılırlardı. Abdullah b. Mervan (Rh.A.) derdi ki: “Ey idarelerini üzerime aldığım cemaat, sizi insafa davet ediyorum. Sizler bizden, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer gibi idareci olmamızı bekliyorsunuz. Fakat kendiniz onların cemaatı gibi değilsiniz. Cenab-ı Hak’tan bizleri biribirimize yardımcı yapmasını diliyorum.”

   Onların sevgileri de tepkileri de Allah içindi. Sadece Allah için gayrete gelirlerdi. Kimseyi düyevi bir çıkar için sevmezlerdi. Kızmaları da Allah rızası içindi. Onlar, bu ahlakı İslam’ın en temel esası olarak görüyorlardı. Sevgide kalbin haline bakıyorlardı.

   Sahabeden Abdullah b. Mesud (R.A.) derdi ki: “Bir kimseyle arkadaş olduğun zaman, kendisine seni ne kadar sevdiğini ve bu konuda ne kadar samimi olduğunu sorma. Sen onun hakkında gönlünde ne sakladığına bak. Onun için ne düşünüyorsan, onun da senin hakkında aynısını düşündüğünü bil.”

   Onlar az gülerlerdi. Gülmeleri de tebessüm şeklindeydi. Dünya nimetlerinden dolayı sevinmezlerdi. Rasulullah (A.S.) Efendimizin: “Vallahi, eğer siz benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız. Yataklarınızda rahat yatamaz, dağlara çıkar, tamamen Allah’a yönelirdiniz.” hadisini düşünür ve bir derece yaşarlardı. Sırat’ı geçip Cennet’e girmeden gülmenin gerçek olmayacağını düşünürlerdi.

   Onlar, insanlara yük olmaktan ve birilerinin minneti altına girmekten son derece korkar ve sakınırlardı. Rivayet edildiğine göre, Lokman Aleyhisselam oğluna şu nasihatı yapmıştır: “Oğlum, ben çok ağır yükler, taş ve demirler taşıdım; fakat borçtan daha ağır bir şey görmedim. Nice tatlı ve hoş yemekler yedim, güzel kadınlarla evlendim; fakat afiyetten daha tatlı bir şey görmedim. Bir çok acı ve sıkıntı çektim; fakat insanlara muhtaç olup el açmaktan daha acı bir şey görmedim.”

   Onlar, yapmış oldukları hiç bir hayırlı ameli yeterli görmezlerdi. Amele değil sadece Allah’ın geniş rahmetine güvenirlerdi. Sonlarının nasıl biteceğini ve ölümün ne şekilde geleceğini bilmedikleri için, korku içinde yaşarlardı. İman selameti ile ölmeyi her şeye tercih ederlerdi.

   Onlar, hastalık hallerini Allahu Tealâ’ya yöneliş için bir fırsat bilirlerdi. Hastalığı ölümün habercisi olarak düşünüp, tevbe ve zikre sarılırlardı. İmam Şafii (Rh.A.) hastalanmıştı. Ziyaretine gelen dostları: “Ya imam, kendinizi nasıl buluyorsunuz?” diye halini sordular; şu cevabı verdi: “Artık dünyadan göçüyorum. Kötü amellerimle karşılaşacağım. Fakat Rabbimin lütuf ve merhametine itimad ediyorum.”

   Onlar, dünyaya sevgi ve şehvetle değil, ibretle bakarlardı. Acı tatlı her hadiseden bir ibret çıkarırlardı. Büyük veli Hâtemü’l Esam’a: “Bizden birisi ne zaman ve nasıl dünyaya ibretle bakanlardan olabilir?” diye sordular, şu cevabı verdi: “Dünyada her şeyin sonunun harap ve her şahsın gideceği yerin toprak olduğunu gördüğü zaman. Bir kimsenin evinden veya yakınından bir cenaze çıkar da, o kimse bundan ibret almazsa, ona ne ilmin, ne hikmetin ne de bir vaazın faydası olur.”

   Allah kendilerinden razı olsun, Allah dostlarının ahlakı böyle idi.



   Tenbihü’l-Muğterrîn’den alınmıştır.

Konu Adresi: http://www.dervisler.net/kutbularifin-imam-sarani-ksnin-dilinden-onlar-t4960.0.html




Çevrimdışı furkan61

  • Dervişkolik
  • *****
  • İleti: 1.891
  • Konu: 675
  • Derviş: 507
  • Teşekkür: 9
    İMAM ŞA’RANİ (K.S.)’NİN DİLİNDEN ONLAR (2)
   

   Allah kendilerinden razı olsun onlar, küçük-büyük demeden, yakınlık veya uzaklık gözetmeden, cahil-alim ayırmadan, herkese karşı çok nazik ve edebli davranırlardı.

   Onlar, yumuşaklığın her çeşit sertliği ve sıkıntıyı giderdiğini bilirlerdi. Allahu Tealâ’nın, Hz. Musa ve Hz. Harun’u Firavun’a gönderdiği zaman: “Ona karşı yumuşak söz söyleyin ki, dediğinizi düşünebilsin ve anlasın” (Taha/44) ayetinin tavsiyesine çok dikkat ederlerdi. Onun için din kardeşlerine bir tavsiyede bulunurken, onların hoşlanacağı bir dil ve üslup ile anlatırlardı. Kalbe girmeyen sözün vücutta bir etki yapmadığını çok iyi bilirlerdi. Sözün kalbe işlemesi için de tatlı ve yumuşak olması gerektiğini söylerlerdi.

   Onlar, insanın yücelmesinin ancak edeb ile mümkün olduğunu ittifak halinde kabul etmişlerdi. Edebin esası, kendini noksan, başkasını kamil görmektir. Edebi az olan insanlar ise, kendilerini kamil, başkalarını kusurlu görürler.

   Ariflerden Bekir b. Abdullah el-Müzeni (Rh.A.), edebli insanların diğer insanlara karşı nasıl davranacağını şöyle anlatırdı:

   “Kendinden büyük birisini gördüğün zaman hürmet ve tazimde bulun ve ‘müslümanlıkta ve hayırda o benden öndedir’ diye düşün. Kendinden küçük birisiyle karşılaştığın zaman ona şefkatle muamele et ve ‘benim yaşım bundan ileridir, onun için günahta ben ondan öndeyim’ diye düşün. Sana bir mümin kardeşin herhangi bir ikramda bulunduğu zaman, ‘bu Allah’ın ihsanıdır, yoksa ben bunu hak etmiş değilim’ diye düşün. Birisi sana hakaret edip canını yakınca da, ‘bu benim bir kusurum sebebiyle başıma geldi’ de. Kimseye eziyet etme. İyi bil ki, komşunun köpeğine bir taş atmış olsan, ona eza etmiş olursun.”

   Allah kendilerinden razı olsun; onlar, günahlardan korktukları kadar, iyilik ve ibadetlerindeki kusurlardan da korkarlardı. ‘Yüce Rabbimize karşı edebi koruyamadık, bu ameli ona layık yapamadık’ diye, bütün hayırların peşinden istiğfar ederlerdi. Amellerine değil, Allah’ın rahmetine güvenirlerdi.

   Bişr-i Hafi (Rh.A.) derdi ki: “Biz öyle zatlara yetiştik ki, onlar dağlar kadar hayır amel işleseler ona bakıp aldanmazlardı. Şimdi bir de size bakıyorum, doğru dürüst bir hayrınız olmadığı halde gururlanıp duruyorsunuz. Hayret doğrusu!”

   Onlar, zulüm ve haksızlığın her çeşidinden son derece sakınırlardı. Birisinin alacağı varken Cennet’e ve Cehennem’e gitmenin mümkün olmadığını bilirlerdi. Çünkü Allah Rasulü (A.S.)    Efendimiz: “Eli veya diliyle zulmettiği, hakkını yediği, gıybetini ettiği kimse ile hesabı görülmeden hiç kimse ne Cennet’e ne de Cehennem’e girebilir.”  buyurmuştur. (Buhari, Hakim, Ahmed)

   Ariflerden Memun b. Mihran (Rh.A.) demiştir ki: “Kişi namaz kılarken kendisine lanet okur da hiç haberi olmaz!” Kendisine: “Bu nasıl olur?” diye sorulduğunda, cevap şu oldu: “Eli veya diliyle ona-buna zulmeden, insanları arkadan çekiştiren, haksız yere mallarını yiyen birisi, namaz kılarken: ‘Allah’ın laneti zalimlerin üzerine olsun!’ (Hûd/18) ayetini okur. Kendisi de bir çeşit zalim olduğu için, Allah’ın lanetini üzerine çekmiş olur.”

   Onlar, dünyada hayır sahibi iyi bir insan gözüküp, ahirette müflis olmaktan son derece çekinirlerdi. Bundan Allahu Tealâ’ya sığınırlardı. Allah Rasulü (A.S.) gerçek müflisi şöyle tarif etmiştir: “Asıl müflis, kıyamette hesap yerine bir sürü hayır ve hasenatı ile geldiği halde, ona buna yaptığı haksızlık, gıybet, hakaret ve zulümler sebebiyle hayırlarını alacaklılara veren, fakat iyilikleri yetmediği için onların günahını yüklenen ve sonuçta Cehennem’e sürüklenen kimsedir.” (Buhari, Müslim)

   Onlar herhangi bir sebeple hatalı davrandıkları görüldüğünde, kendilerinin uyarılmasını ve kusurlu hallerinin örnek alınmamasını isterlerdi. Kusuru asla savunmazlardı. Düşmanı da olsa, birisi kendilerine hatalarını söylediği zaman gayet memnun olurlardı. Kendisini uyaranlara tevazu gösterir, teşekkür ederlerdi. Hayatta veya ölümden sonra kötü örnek olmak istemezlerdi. Kusurlarını doğru göstermek için tevillere ve yorumlara girmezlerdi. Ben yanlış yapmışım, yanılmışım demekten çekinmez ve utanmazlardı.

   Onlar, kendilerini halkın en kamili, en günahsızı ve en temizi görmezlerdi. Bu düşünceyi çok tehlikeli bulurlardı. Kendilerinin insanlara rahmet vesilesi olduğunu katiyyen düşünmezlerdi. En çok kendi kusurlarına şahit oldukları için, hep nefislerini kınar ve onun affı için ağlarlardı.

   Onlar, kendilerine eziyet edenlere kin gütmez, intikam peşine düşmezlerdi. Kendilerine karşı yapılan kusuru affetmenin ilahi affa vesile olacağını düşünür ve intikama güçleri yettiği halde affetmeyi çok yüksek bir ahlak görürlerdi. Ariflerden Hatemü’l-Esam (Rh.A.) derdi ki: “Ey kul! Sen, sana karşı bir kusur işleyen kardeşine kızdığın halde, Yüce Rabbine karşı isyan eden nefsine hiç kızmazsın, bu insaf mıdır?”

   Onlar, mümin kardeşlerine çok kıymet verirlerdi. Çünkü yeryüzünde Allah’a imandan daha kıymetli bir cevher görmüyorlardı. İman kimde varsa onu Allah için kıymetli görüyor, onun şerefini zedeleyecek her türlü söz ve davranıştan kaçınıyorlardı. Özellikle salih ve alimlere daha fazla kıymet verir, hürmet gösterirlerdi. Kitap ve Sünnet üzere amel eden bir alime eziyet etmeyi, onun varisi olduğu Hz. Rasulullah’a (A.S.) yapılan bir eziyet gibi görürlerdi.

   Abdullah b. Abbas (R.A.) bir gün Kabe’ye bakarak şöyle demiştir: “Ey Kabe! Allah seni mübarek ve mükerrem kıldı. Fakat bir müminin Allah katındaki kıymeti seninkinden daha büyüktür.” Bunun için onlar, kıble ehli bir mümini küçük görmekten ve hele bazı kusurlarından dolayı onu küfre nisbet etmekten şiddetle çekinirlerdi.

   Allah kendilerinden razı olsun, Allah dostlarının ahlakı böyleydi.



   İmam Şa’ranî’nin Tenbihü’l-Muğterrin’inden alınmıştır.





Çevrimdışı onursahin

  • Çalışkan Üye
  • ***
  • İleti: 573
  • Konu: 64
  • Derviş: 137
  • Teşekkür: 4
“Kendinden büyük birisini gördüğün zaman hürmet ve tazimde bulun ve ‘müslümanlıkta ve hayırda o benden öndedir’ diye düşün. Kendinden küçük birisiyle karşılaştığın zaman ona şefkatle muamele et ve ‘benim yaşım bundan ileridir, onun için günahta ben ondan öndeyim’ diye düşün. Sana bir mümin kardeşin herhangi bir ikramda bulunduğu zaman, ‘bu ’ın ihsanıdır, yoksa ben bunu hak etmiş değilim’ diye düşün. Birisi sana hakaret edip canını yakınca da, ‘bu benim bir kusurum sebebiyle başıma geldi’ de. Kimseye eziyet etme. İyi bil ki, komşunun köpeğine bir taş atmış olsan, ona eza etmiş olursun.”

Allah cc razı olsun çok güzel bir paylaşımdı... :X06

Peygamber Efendimiz(sav) ve onların ahlakıyla ahlaklananlardan oluruz inşaAllah ... X:02



Kelimelerim yalan,gözyaşlarım sahte,
Cezbelerim palavra,tefekkürlerim vahim,düşüncelerim vesvese,
Nasıl nasıl nasıııl anlatırım Seni bu durumda
...gir gönlüme sil beni
...sen anlat sana seni


Paylaş facebook Paylaş twitter
 

Ahmet Turan - Vur Defe ALLAH Desin - Ilahi Allah Dostları Daima Fakirlerledir.. (S.M.Raşid.. k.s).. ||semerkandyayin| semerkand.tv| semerkandradyo| semerkanddergisi| semerkandaile| mostar| semerkandpazarlama| sultangazi.bel.tr| sitemap| Arama Sonuçları| Dervişler Mekanı| Wap| Wap2| Wap Forum| XML| Rss| DervislerNet/Facebook | DervislerNet/Twitter | Forum İletişim| |||www.dervisler.net 1.529 saniyede oluşturulmuştur


Kutbu’l-Ârifin İmam Şa’ranî (K.S.)’nin Dilinden ONLAR Güncelleme Tarihi: 23/10/19, 11:45 Dervisler.Net © 2008-2014 |Lisans(SMF) |Sitemap | Facebook | Twitter | İletişim