İNANÇ DÜNYASI > Kıssalar ve Menkıbeler

Mesnevi'de geçen hikayeler

(1/35) > >>

Alparslan:
:X06Padişah ve Câriye
Hoş Geldiniz Kardeş, Buradaki Bağlantı Adresi Sadece Foruma Üye Olanlara Gösterilir.  

    Çok eski zamanlarda bir padişah vardı. Dünyada padişah olduğu gibi, mânevî yönden de çok üstün bir kişiliğe sahipti....
:X06Bakkal ve Papağan
Hoş Geldiniz Kardeş, Buradaki Bağlantı Adresi Sadece Foruma Üye Olanlara Gösterilir.  

  Bir bakkalın yeşil renkli, güzel sesli, söz söylemesini bilen bir papağını vardı...
:X06Usta ve Şaşı Çırak
Hoş Geldiniz Kardeş, Buradaki Bağlantı Adresi Sadece Foruma Üye Olanlara Gösterilir.  

  Bir ustanın, şaşı bir çırağı vardı. Usta bir gün çırağından, içerideki depoya gidip raftaki şişeyi getirmesini istedi...
:X06Edep
Hoş Geldiniz Kardeş, Buradaki Bağlantı Adresi Sadece Foruma Üye Olanlara Gösterilir.  

  Musa aleyhisselâm zamanında, İsrâiloğulları'nın rızkı gökten gelirdi...
Konu Adresi: http://www.dervisler.net/mesnevide-gecen-hikayeler-t23775.0.html;wap2

Alparslan:
Çok eski zamanlarda bir padişah vardı. Dünyada padişah olduğu
gibi, mânevî yönden de çok üstün bir kişiliğe sahipti.
Padişah bir gün, atına binerek bazı yakınlarıyla ava çıktı.
Yolda giderken bir câriye gördü. Görür görmez âşık oldu. Bir
kuş kafeste nasıl çırpınırsa padişahın ruhu da beden kafesinde
öyle çırpınmaya başladı. Parasını vererek cariyeyi satın aldı.
Padişah arzusuna kavuştuğu için mutluydu, fakat kader bu ya,
câriye hastalandı. Padişah batıdan, doğudan, kısacası her
taraftan hekimleri bir araya getirdi. Onlara,
''Her ikimizin canı da sizlerin ellerinde. Onsuz hayatımın
hiçbir önemi yok. Çünkü hayatımın canı odur. Dertliyim,
yaralıyım, hastayım, ama dermanım o. Kim benim canıma derman
bulur, iyileştirirse inci ve mercan hazinemi ona vereceğim.''
Hekimler,
''Bu uğurda canımızı feda edercesine çalışalım. Aklımızı,
tecrübemizi ve bütün hünerlerimizi bir araya getirelim.
Beraber düşünelim, tedaviyi beraber yapalım. Her birimiz
hastalıkların tedavisinde, bu zamanın İsâ'sıyız. Elimizde her
derdin merhemi vardır'' dediler.
Gurura kapılarak, her şeyin kendi ellerinde olduğunu sandılar.
''İnşâllah iyi ederiz'' demediler. Bu nedenle Hak Teâlâ onlara
insanların âciz olduğunu gösterdi. Hekimler ne ilâç
verdiyseler, tedavi için ne yaptıysalar da hasta iyileşmedi.
Aksine hastalığı arttı.
Bu arada zavallı câriye günden güne eridi, kıl gibi inceldi.
Padişahın ise gözlerinden de ırmaklar gibi yaşlar akıyordu.
Padişah hekimlerin bu hastalık karşısında âciz kaldıkların
görünce yalınayak doğru mescide koştu.
Mihrabda secdeye kapandı. Secde ettiği yer göz yaşlarıyla
sırılsıklam ıslandı. Padişah Hakk'ın huzurunda kendini
kaybetti. Bir müddet sonra, battığı yokluk denizinden çıktı.
Kendine geldi. Güzel bir dille Allah'a hamdetmeye ve dua
etmeye başladı.
''Ey en az bağışı dünya mülkü, dünya padişahlığı olan Allahım!
Ben ne söyleyeyim? Sen zaten gizlediklerimizi de bilirsin. Ey
Allahım! Bütün arzu ve isteklerimizde sana sığınmamız
gerekirken, biz yine yolumuzu şaşırdık. Bir câriyeye gönül
verdik. Hastalanınca da, sen varken hekimlere başvurduk. Gerçi
sen, ‘Ey kulum, ben senin gizlediğin bütün sırları bilirim ama
sen yine onları dile getir, meydana dök' buyurdun.''
Padişah canı gönülden yalvararak coşkuyla dua edince; Allah'ın
lutuf ve bağışlama denizi de coştu, köpürdü.
Padişah göz yaşları içerisinde ağlayarak yalvarırken bir ara
kendinden geçti. Uykuya daldı. Rüyasında bir pîr gördü. O pîr
padişaha, ''Ey padişah! Sana müjdeler olsun, dileğin kabul
olundu. Yarın sana garip kılıklı, çok değerli bir hekim
gelecek. Hekimlikte çok bilgilidir. Doğru, emniyetli ve
güvenilir bir kişidir. Onun vereceği ilâç, hiçbir sihrin tesir
etmeyeceği bir sihir gibidir'' dedi.
Padişah, rüyasında kendisine söylenen zatı, pencere önünde
beklemeye başladı. Gölge içinde güneş gibi parlayan bir zat
gördü. Faziletli, hünerli, bilgili birine benziyordu. Bir
görünür, bir görünmez gibiydi. Sanki bir hayal, hem vardı hem
yoktu.
Kapıyı açmak için görevlilerden önce kendisi koştu. Ötelerden
gelen misafirini karşıladı. Padişah da misafir de ayrı ayrı
vücutlarda tek bir ruh ve birbirini tanıyan birer mâna denizi
gibiydiler. İki can birbirini kavuşmuş, birleşmiş, bir olmuştu
sanki. Padişah, ''Benim asıl sevgilim câriye değil senmişsin.
İşte Allah'ın hikmeti; dünyada işten iş çıkar, sebeplerden
sebep doğar'' dedi.
Padişah kollarını açıp, o ilâhî hekimi kucakladı. Aşk gibi onu
gönlüne, ta canının içine soktu.
Buluşma, ağırlama, hatır sorma ve yemek gibi işler bitti.
Sonra padişah hastanın ve hastalığın durumunu anlatarak onu
hasta câriyenin yanına götürdü. Hekim hastanın yüzüne baktı,
nabzını dinledi. Hastalığının belirtilerini sordu, sebeplerini
dinledi. ''Diğer hekimlerin yaptığı tedaviler faydalı olmamış,
iyi edeceklerine hastalığını artırmışlar'' dedi.
Hekim hastalığın ne olduğunu anlamıştı, fakat padişaha
söylemedi. Hüznünün ve üzüntüsünün çokluğundan câriyenin gönül
hastası olduğunu tesbit etti. Hastanın bedeni sağlam, yaralı
olan gönlüydü. Sonra şöyle dedi:
''Sarayı boşalt, içeride kimseler kalmasın. Köşede bucakta
bizi kimse dinlemesin. Hastaya soracağım bazı sorular olacak.
Alacağım cevaplara göre tedavimi belirleyeceğim.''
Hekim istediği gibi hastayla baş başa kaldı. Yavaşça yanına
yaklaşarak tatlı ve yumuşak bir sesle,
''Nerelisin? Memleketini bilmem gerek. Çünkü her memleketin
ilâcı başka başkadır. Memleketinde akrabalarından kimler var?
Kime yakınsın? Özlediğin arkadaşların var mı?'' diye sordu.
Hekim elini kızın nabzına koymuştu. Soru sorarken bir yandan
da nabzını kontrol ediyordu.
Câriye; evine, efendilerine, hemşehrilerine ait olayları bir
bir anlatıyor, başından geçenleri hikâye ediyordu.
Hekim bir taraftan câriyenin anlattıklarını dinliyor, diğer
taraftan nabzının atışına dikkat ediyordu.
Hastanın nabzını tutmaktan maksadı; konuşma sırasında hangi
isim geçtiğinde câriyenin nabzının hızlanacağını tesbit
etmekti. Çünkü câriyenin nabzını hızlandıracak olan isim, onu
sevgi uğruna yataklara düşüren kişinin de kim olduğunu ortaya
çıkaracaktı. Hekim,
''Kendi memleketinden nasıl çıktın? Daha önce hangi şehirde
idin?'' diye sordu. Câriye bir şehir adı söyledi, fakat ne
yüzünün renginde ne de nabzında bir değişiklik oldu. Daha
sonra sırasıyla gittiği şehirleri, orada bulunanları, oturup
tuz ekmek yediği yerleri birer birer sayıp döktü, ancak
durumunda bir değişiklik olmadı.
Hekim çok hoş bir şehir olan Semerkant'tan soruncaya kadar
câriyenin nabzı sağlıklı bir insanın nabzı gibi attı.
Semerkant'ın adı geçince, kızın nabzının atışı hızlandı ve
yanakları al al oldu. Çünkü o, Semerkantlı bir kuyumcuya
âşıktı. Ondan ayrı düşmenin ıstırabını çekiyordu.
Hekim câriyeyi yatağa düşüren derdin sebep olanını bulunca; o
kuyumcunun şehrin hangi semtinde ve hangi mahallesinde
oturduğunu sordu, öğrendi. Câriyeye,
''Senin hastalığının ne olduğunu şimdi anladım. Allah'ın
yardımıyla seni bu hastalıktan kurtaracağım. Yalnız sakın bana
anlattıklarını kimseye söyleme. Padişaha hiç söyleme. Gönlün
sırlarının mezarı olsun'' diye tembihledi.
Hastanın yanından ayrılan hekim, doğruca padişahın yanına
vardı. Meseleyi biraz ona anlatarak,
''Tedavi için yapılacak olan iş, bir an önce o kuyumcunun
buraya getirilmesidir. Hediye olarak altınlar ve süslü
elbiseler göndererek kuyumcuyu kandır. Semerkant'tan buraya
davet et'' dedi.
Bunun üzerine padişah becerikli iki adamını Semerkant'a
gönderdi. Elçiler kuyumcunun yanına varıp padişahın
hediyelerini takdim ettiler. Ona sanatının şehirler aşarak
herkes tarafından bilindiğini, bu nedenle padişahlarının
kendisini kuyumcubaşı olarak sarayında görmek istediğini
bildirdiler. Padişahlarının cömertliğini ve bol ihsanda
bulunduğunu söylediler.
Kuyumcu göz kamaştıran hediyelere, gururunu okşayan
iltifatlara ve vaad edilen makamların çekiciliğine kapıldı.
Bulunduğu şehirden ve çoluk çocuğundan ayrılarak padişahın
sarayına geldi.
Saraya gelen kuyumcuyu hekim karşıladı. Alıp padişahın huzuran
çıkardı. Padişah kuyumcuya pek çok iltifat ve ihsanda bulundu.
Altın hazinesinin sorumluluğunu ona verdi. Hekim bunun
üzerine;
''Ey büyük sultan! O câriyeyi de bu kuyumcuya ver ki, câriye
de iyileşsin'' deyince; padişah, o ay yüzlü güzel câriyeyi
kuyumcuya bağışladı. Altı ay kadar muratlarına erdiler. Câriye
de tamamen iyileşti.
Daha sonra hekim kuyumcu için bir şerbet hazırladı. Kuyumcu
şerbeti içince, günden güne erimeye başladı.
Kuyumcu zayıflayınca, iyice çirkinleşti. Yüzü sararıp soldu.
Kızın gönlü de ondan tamamen soğudu. Bir süre sonra da kuyumcu
ölünce, kızın aşkı tamamen sona erdi.
O dünyalar güzeli aşktan ve hastalıktan kurtuldu. Arınıp
tertemiz oldu.***
Bu hikâyede geçen padişah ruhumuz, câriye nefsimiz, hekim
mürşid-i kâmildir. Kuyumcu ise, dünya sevgisinin ve dünyalık
arzuların sembolüdür.
Padişah olan ruh her bakımdan üstün özelliklerle yaratıldığı
halde, câriye olan nefse gönül vermiştir. Ruh aslının ne
olduğunu hesaba katmadan, nefsinin esiri olmuştur. Nefis,
yaratılışı icabı gözü aşağılardadır. Câriyenin kuyumcuya olan
aşkı, nefsin dünyaya olan meylini sembolize eder. Ruh, nefsin
kendisine yar olmamasından ve hastalığından dolayı üzgündür.
Bunun için çare arar. Nefsi, birçok hekime gösterir. Nefsi
tedavi edemeyen hekimler, sahte şeyhlerdir. Ruh becerikli ve
mahir bir hekim arar. O da ilâhî bir yardım olarak gönderilen
mürşid-i kâmildir. Ruh, mürşid-i kâmille karşılaşınca gerçek
sevgilisinin o olduğunu anlar. Gönül verdiği nefsin de mânevî
hastalıklardan kurtulmasını ister. Ruh, mürşidinin tavsiyesine
uyarak nefsi, dünyevî arzularıyla buluşturur. Bu kavuşma,
nefsin maddî arzulardan bıkmasını sağlar. Mürşidin verdiği
ilâçlarla dünyevî arzular tamamen yok olur. Sonuçta dünyevî
arzuların ve zenginliğin sembolü olan kuyumcu yok olunca,
nefis düştüğü hatayı anlar. Şehvetten ve ihtirastan kurtulur.
Ruha lâyık, tertemiz bir sevgili olur.
Ruhlar âleminde mutlu bir yaşantısı olan ruhun, dünya âlemine
geldikten sonra, maddî arzulara kapılmaktan dolayı çektiği
ıstıraplar, uğradığı belâ ve musibetlerle birlikte, bunlardan
kurtuluş çareleri hikâye edilmiştir.

Ahmet Kasım Fidan

Alparslan:
Bakkal ve Papağan
Bir bakkalın yeşil renkli, güzel sesli, söz söylemesini bilen
bir papağını vardı.
Bu papağan dükkânın bekçisi gibiydi. Alışverişe gelenlere,
nükteli sözler söyleyerek şakalar yapardı. İnsanlar bir şey
sorduğunda insan gibi cevap verir ve onlarla güzel güzel
konuşurdu. Papağanlara has ötüşü de çok tatlıydı.
Efendi bir gün evine gitmiş, papağan ise bakkalda bekçilik
yapıyordu. Bir kedi, kovaladığı fareyle birlikte dükkânın
içine daldı. Can korkusuyla ne yapacağını şaşıran zavallı
papağan, bir o yana, bir bu yana kaçmaya çalıştı. Dükkânın bir
köşesine sıçrayınca orada bulunan gül yağı şişelerini devirdi.
Şişeler kırıldı, yağlar döküldü. Ortalık iyice karıştı.
Hiçbir şeyden haberi olmayan dükkân sahibi işine döndü.
Etrafına bakıp durumu anlayınca çok kızdı. Papağanın üstüne
dökülen yağlardan, bu işi onun yaptığını düşündü. O öfkeyle
papağanın başına vurdu. Vurmasıyla da olan oldu. Papağanın
başındaki tüyleri döküldü. Kel oldu, dili tutuldu, konuşamaz
oldu.
Bakkal yaptığına pişman olup ah vah etmeye başladı ama ne
çare. Saçını, sakalını yolarak, ''Keşke elim kırılsaydı da o
tatlı dilli papağanıma vurmasaydım'' diye yakınması boşunaydı.
Papağan kel başıyla, sessiz sedasız sinmiş bir vaziyette
oturuyordu.
Bakkal, papağanın eski neşeli haline dönmesi için, etrafa
sadakalar ve hediyeler dağıttı. Aradan günler geçmesine
rağmen, kuş hiç konuşmadı. Bakkal, papağanın bir daha hiç
konuşmayacağı düşüncesiyle şaşkın ve ağlamaklı bir haldeydi.
Kunuşturmak için türlü türlü acayip ve garip sesler çıkararak
onu neşelendirmeye çalıştıysa da bir fayda sağlayamadı.
Dükkân sahibi uğraşını sürdürürken, bir ara dükkânın önünden
kel başlı bir derviş geçti. Papağan onu görünce dile geldi.
''Hey arkadaş'' diye, dervişe seslenerek,
''Sen nasıl böyle kel oldun? Yoksa sen de gül yağı şişelerini
mi kırdın?'' dedi.
Papağanın bu sözünü duyanlar gülmeye başladı. Çünkü papağan,
kel başlı dervişin de kendisi gibi gül yağı şişelerini
devirdiği için, sahibi tarafından başına vurularak saçlarının
döküldüğünü zannediyordu.***
Papağanın, kendisini dervişle kıyas etmesi kendi bilgi ve
tecrübesiyle sınırlıdır. Derviş, bağlı olduğu tarikat ve
meşrep gereği o halde gezmekteydi. Bunu bilmeyen papağanın
yaptığı değerlendirme, insanların kendisine gülmesine sebep
olmaktadır.
İnsanların, Allah dostları hakkında yanılgıya düşmeleri de
aynı sebepledir. İnsanlar velîleri kendi nefisleriyle kıyas
ederler.
Acı suyla tatlı suyun berraklığı aynıdır. İkisini ayırt
edebilmek tatmakla mümkündür. Allah'ın dostlarını
değerlendirebilmek için, o makam ve hali yaşamak ve tatmak
gerekir.
Bilgi sahibi olmadan yaptığımız kıyaslamalar, papağan misali
gülünç durumlara düşmemize sebep olur.

Alparslan:
Usta ve Şaşı Çırak

Bir ustanın, şaşı bir çırağı vardı. Usta bir gün çırağından,
içerideki depoya gidip raftaki şişeyi getirmesini istedi.
Şaşı çırak depoya gitti. Rafa baktığında iki şişe olduğunu
gördü. Dönüp ustasına gelerek, ''Usta rafta iki şişe var.
Hangisini getireyim?'' diye sordu. Usta da, ''Oğlum, o rafta
bir şişe var. Şaşılığı bırak. O bir şişeyi al gel'' dedi.
Çırak itiraz etti. ''Ustacığım beni azarlama. Ben o rafta iki
şişe gördüm. Hangisini istiyorsan söyle getireyim.'' Çocuğa
laf anlatamayacağını anlayan usta, ''O zaman o iki şişeden
birini kır, diğerini getir'' dedi.
Çırak gitti, şişenin birini yere vurup parçalayınca iki
şişenin de gözden kaybolduğunu farketti.
İnsanların arzu ve öfkeleri, şaşı görmelerine neden
olacağından gerçeği göremezler. Hatanın kendilerinde
olabileceğine ihtimal vermezler. 

Alparslan:
Edep

Musa aleyhisselâm zamanında, İsrâiloğulları'nın rızkı gökten
gelirdi. Bir zahmete ve sıkıntıya girmeden, Allah Teâlâ'nın
lutfu kereminden beslenirlerdi.
Musa aleyhisselâmın kavmi arasında bu ilâhî yardımın kıymetini
ve değerini bilmeyen cahiller çoktu. Bunlar, verilen nimetlere
nankörlük ederek, '' Biz toprakta yetişen soğan, sarımsak,
mercimek gibi yeşilliklerden ve sebzelerden isteriz'' dediler.
Yaptıkları bu edepsizlik, gökyüzünden gelen sofranın
kesilmesine sebep oldu. Ekmekleri gelmedi. Bıldırcın kuşunun
etiyle kudret helvasını bulamaz oldular. Yemek ihtiyaçlarını
karşılamak için toprağı işlemek zorunda kaldılar. Bahçe
bellediler, tarla sürdüler, ekin ekip biçtiler. Yorgunlukları
yanlarına kâr kaldı.
Musa aleyhisselâm bunlar için tekrar şefaatçi oldu. Rabbine
niyazda bulundu. Keremi bol olan Allah, içinde çeşitli
nimetlerin bulunduğu tabaklarla dolu sofrayı gökten indirdi.
Bu sefer Hz. Musa onlara yalvararak uyardı: '' Bu sofra
devamlıdır. Yeryüzünden kalkmayacak ve eksilmeyecektir.
Âlemlerin rabbi olan Allah'ın sofrasında aç gözlülük etmek,
hırsa kapılmak nankörlüktür.''
Musa aleyhisselâm sanki onları hiç uyarmamış gibi, bu edep
yoksulu küstahlar, kendileri için gelen sofradan yemek
aşırdılar. Dilenci karakterli görgüsüzlerin hırsı yüzünden bu
ilâhî rahmet kapısı kapandı.

Hırs yokluk sebebi ve Allah'a karşı edepsizliktir.
Kendimizi kontrol edelim. Cenâb-ı Hak'tan edepli bir insan
olmayı dileyelim ve edebi elde etmek için rabbimize
yalvaralım. Edebi olmayanın Allah'ın lutfundan mahrum
kalacağını bilelim.
Edepsizliğin ve zararlarının bütün topluma, yayılacağını
unutmayalım.

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa

Tam sürüme git