Mesnevi'de geçen hikayeler - Kıssalar ve Menkıbeler
Dervişler.Net Anasayfa

Forumda toplam 25.065 konu paylaşıldı... Bu konulara toplam 145.667 yorum yapıldı. Bugün 0 konu ve 0 ileti gönderildi.. Toplam : 22916 üyeli aileyiz.
Dervişler Mekanında, Mesnevi'de geçen hikayeler, konusunu okuyorsunuz... Bu konu 63401 defa okundu.İsim benzeri konuları sayfanın altından takip edebilirsiniz.
Hayırlı paylaşımlar diliyoruz. Aradığınız konuyu bulamadıysanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. Yazı alıntılarında kaynak(www.dervisler.net) gösterilmesi rica olunur.

Dervişler Mekanında paylaşılan en güzel konu:{Mesnevi'de geçen hikayeler}   Okunma sayısı 63401 defa

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #15 : 19/10/10, 21:38 »
İhtiyar Çalgıcı

Hz. Ömer zamanında bir çalgıcı çok güzel çeng çalardı.
Bülbüller onu dinlerken kendinden geçerdi. Çalgısından çıkan
nağmeler, dinleyenleri bazan neşelendirir, bazan da insanın
aklını başından alır, ruhunu kanatlandırır, hayal âlemlerinde
gezdirirdi.
Zaman geçti, yaş ilerledi, çalgıcı ihtiyarladı. Güzelim sesi
çirkinleştiği için itibardan düştü. Artık bir şey kazanamaz
duruma gelmiş, bir dilim ekmeğe muhtaç olmuştu.
Bir gün, içi yanarak Cenâb-ı Hakk'a niyazda bulundu. Rabbine,
''Allahım, sen bana uzun bir ömür, birçok fırsat verdin. Benim
gibi değersiz kulundan ihsanını eksik etmedin. Yetmiş yıl,
çeşitli günahlar işleyerek sana isyan ettim. Bir gün olsun
rızkımı kesmedin. Artık kazancım yok. Bugün senin misafirinim.
Sana konuk oluyorum. Çalgımı da senin için çalacağım'' dedi.
Çengini alarak mezarlığa gitti. Medine mezarlığında bir hayli
ağlayarak çeng çaldı. Sonra da çengini yastık yapıp uyudu.
O sırada, Halife Ömer'e de bir uyku hali geldi. Kendini
uykudan alamadı. Âdeti olmadığı halde, o saatte uykuya daldı.
Rüyasında bir ses ona, ''Ey Ömer, kulumuzu ihtiyaçtan kurtar.
Mezarlıkta has bir kulumuz var. Beytülmâlden 700 dinar al,
götür o kulumuza ver. Ona de ki: Şimdilik ihtiyaçlarını
bununla karşıla. Paran bittiğinde tekrar gel.''
Hz. Ömer rüyasında duyduğu sesin heybetiyle uyandı. Hemen
hazırlığını yapıp mezarlığın yolunu tuttu. Mezarlığın
çevresinde döndü dolaştı. Birkaç tur attı. Çalgıcı ihtiyardan
başka kimseyi göremedi. Rüyasında bildirilen has kulun,
ihtiyar çalgıcı olabileceğine ihtimal vermiyordu. Mezarlığı
yeniden dolaştı. Aradı, taradı, başka bir kimseye
rastlayamadı. Kendi kendine, ''İhtiyar çalgıcı nasıl olur da
bana bildirilen tertemiz, hizmete lâyık bir kul olur?'' diye
düşündü.
Çölde avını arayan aslan gibi mezarlığın içini, dışını
etrafını bir daha dolaştı. İhtiyar çalgıcıdan başka etrafta
kimse bulunmadığına kanaat getirdi.
Karanlık içinde nice nurlu gönüller vardır diyerek, ihtiyar
çalgıcının yanına gitti. Saygıyla oturdu. Aksırarak geldiğini
haber verdi.
İhtiyar çalgıcı sıçrayarak uyandı. Karşısında emîrü'l-müminîn
Hz. Ömer'i görünce şaşırdı ve korkudan titremeye başladı. Beti
benzi attı. Oradan uzaklaşmak istedi ama yapamadı. İçinden,
''Yâ rabbi! Sen yardım et'' dedi. Hz. Ömer, ''Benden korkma.
Sana, Hak Teâlâ'dan müjde getirdim. Selâm edip, hatırını
soruyor. İhtiyaçların için bu parayı gönderdi. Bunları harca,
bittiğinde bana gel'' dedi.
Çalgıcı ihtiyar bunları duyunca utancından titreyip ağlamaya
başladı. Bir hayli ağladıktan sonra, ''Rabbimle arama perde
oldun'' diyerek çengisini parçaladı. Ağlayıp, sızlayarak
rabbine şöyle yalvardı:
''Ey Allahım! İsyanla geçen ömrüme acı. Bir günümün bile
kıymetini bilemedim. Ömrümü boş yere harcadım. Nefesimi
şarkılar söyleyerek tükettim. Dünyadan ayrılacağımı unuttum.
Yazıklar olsun bana. Gün bitti akşam oldu. Allahım!
Verdiklerine razı olmayan nefsimi, sana şikâyet ve bütün
yaptıklarıma da tövbe ediyorum.''

Konu Adresi: http://www.dervisler.net/mesnevide-gecen-hikayeler-t23775.15.html




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #16 : 19/10/10, 21:40 »
Hannâne Direğinin İnlemesi

Medine'de yapılan ilk mescidde, minber yoktu. Cuma günleri
Peygamber Efendimiz ayakta hutbesini okurken, mihrabın
yanındaki hurma direğine dayanırdı. Bu, sekiz sene böyle devam
etti. Bu zaman zarfında müslümanlar çoğalmıştı. Cemaat
kalabalık olduğu için müslümanlardan bir kısmı,
Peygamberimiz'in mübarek yüzünü göremiyordu. Bunun için üç
basamaklı mütevazi bir minber yapıldı. Peygamber Efendimiz bu
minber üzerine çıkıp hutbesini okumaya başlayınca; daha önce
hutbe okurken dayandığı hurma direğinden inleme sesleri
gelmeye başladı. Kundaktaki bebeğin ağlamasına benzer sesler
işitildi.
Öyle ki mescidde bulunanlar bu inleme ve feryadı duydu. Cansız
bir direğin böyle inleyip feryat etmesine sahâbeler
şaşırdılar. Peygamber Efendimiz yeni yapılan minberden inerek,
inleyen hurma direğinin yanına gitti.
''Ey direk! Ne istiyorsun?'' diye sordu. Direk, ''Senin
ayrılığın yüzünden ağlarım. Daha önce hutbe verirken bana
dayanırdın. Şimdi ise beni bırakıp, minberin üstüne çıktın.''
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz ona, ''Ey sırrı ahdine
yoldaş olan ağaç! Söyle ne istiyorsun? Dilersen seni
yemişlerle dolu bir hurma fidanı yapayım ya da cennette
devamlı yemyeşil kalan, ölümsüz selvi fidanı mı olmak
istersin?''
Direk, ''Yâ Resûlallah! Ben ölümsüzlüğü ve bâki olanı
isterim'' dedi.
O direği, kıyamet günü insanlar gibi dirilmesi için yere
gömdüler.



Ey gafil! Bunu duy da bir ağaçtan aşağı kalma. Sen de Hannâne
direği gibi ayrılıktan inle ve Allah'ın davetine uy. Dünya
işlerinden. Hakk'a yönelmeyi unutma. Hakk'a yönelen, Hakk'a
yaklaşır. Hakk'a yaklaşan, lutfuna mazhar olur.




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #17 : 20/10/10, 15:52 »
Ebû Cehil'in Elindeki Taşlar

Bir gün Ebû Cehil, Peygamber Efendimiz'i denemek istedi.
Avucunun içine taş parçaları saklayarak Peygamberimiz'inyanına gitti.
''Göklerin sırrından haberin varsa ve gerçekten peygamber
isen, bil bakalım avucumda gizlediklerim nedir?'' diye sordu.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurdu:
''Elindekilerin ne
olduğunu ben mi söyleyeyim? Yoksa hak peygamber olduğumu
avucunda sakladıkların mı söylesin?''
Ebû Cehil, ''İkinciteklifin mümkün değil, olamaz'' dedi.
Peygamber Efedimiz,
''Allah'ın kudreti, daha da ötesine kadirdir'' buyurduğunda
Ebû Cehil'in elindeki taşlar kelime-i şehadet getirmeye
başladılar. Her bir taş ''lâ ilâhe illallah, MuhammedenResûlullah'' dedi.
Ebû Cehil taşlardan bu sözleri duyunca öfkeyle onları yereattı.




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #18 : 20/10/10, 15:54 »
Bakış Açısı

Bir gün Ebû Cehil, Peygamber Efendimiz'e, ''Hâşimoğulları'nda,
senden daha çirkini yoktur'' dedi.
Peygamber Efendimiz, ''Her ne kadar haddini aştınsa da yine de
doğru söyledin'' buyurdu.
Biraz sonra, Hz. Ebû Bekir Resûlullah Efendimiz'in yanına
geldiğinde, ''Ey güneş! Sen ne doğudansın ne batıdan, latif
nurunla parla'' dedi. Peygamber Efendimiz, ''Değersiz dünya
sevgisinden kurtulan aziz dostum! Sen de doğru söyledin''
buyurdu.
Orada bulunan sahâbeler bu durum karşısında şaşırdılar ve,
''Ey insanların en şereflisi! Birbirine tamamıyla zıt şeyler
söylendi. İkisine de doğru söyledin, buyurdunuz. Sebebi
nedir?'' diye sordular. Peygamber Efendimiz buyurdu: ''Ben,
Hakk'ın kudret eliyle cilâladığı bir aynayım. Bana bakan,
olduğu gibi kendini görür.''




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #19 : 20/10/10, 15:56 »
Dil Bilginiyle Gemici


Kendini beğenmiş bir dil bilgini gemi ile seyahat ediyordu.
Yolda gemiciye sordu: ''Hiç dil bilgisi okudun mu?'' Gemici,
''Hayır, okumadım'' dedi. Dil bilgini,
''Ömrünün yarısı boşa geçmiş'' cevabını verdi.
Gemici, dil bilgininin bu davranışından rahatsız oldu ama
sesini çıkarmadı. Kızdığını belli etmedi.
Bir zaman sonra, denizde fırtına çıktı. Rüzgâr gemiyi
dalgaların üzerinde bir girdaba doğru sürüklüyordu. Dalgalarla
boğuşan gemicinin, gözü dil bilginine takıldı. Gemici yüksek
sesle sordu: ''Hocam yüzme bilir misiniz?'' Dil bilgini korku
içerisinde büzüldüğü yerden cevap verdi: ''Hoş sözlü, güzel
gemici bilmiyorum.'' Gemici; ''Yazık, ömrünün tamamı gitti.
Çünkü, gemi bu girdaptan kurtulamaz, batar'' diyerek dil
bilginine iyi bir ders verdi.



Dil bilgininden maksat; dedikodudan ibaret ilmine mağrur olan,
kimseyi adam yerine koymayan gafillerdir. Böyle lüzumsuz
bilgilere sahip olanlar, o bilgiyle dünyada biraz işe
yarasalar da, hayat gemileri ölüm girdabına girince o
bilgilerinin bir işe yaramadığını anlarlar. Ölüm girdabında
âhiret bilgisine vâkıf olanlar yüzebilir.




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #20 : 20/10/10, 15:58 »
Bedevînin Hediyesi



Çok eski zamanlarda iyilik sever ve cömert bir halife vardı.
Halife olması gereken bütün güzelliklere sahipti. Yaşadığı
Bağdat şehri onunla dört mevsim baharı yaşardı.
Bu halifenin zamanında, bir bedevî ile karısı çölde son derece
fakir bir durumda yaşıyordu. Bir gece bedevînin karısı,
kocasına söylenmeye başladı: ''Herkes rahat içinde yaşıyor,
biz yoksulluk çekiyoruz. Ekmeğimiz yok, dert katığımız,
suyumuz göz yaşı. Gündüzleri güneş ışığı elbisemiz, geceleri
yorganımız ay ışığı. Ay gökte görününce, pide zannedip elimizi
uzatırız. Fakirliğimizden fakirler bile utanmakta.''
Bedevî hanımına cevap verdi: ''Gelir için sızlanarak, ömrünü
boşa harcama. Zaten ömrümüzden geriye ne kaldı? Çoğu gitti,
azı kaldı. Allah bütün yarattıklarının rızkını verir. Akıllı
olan, rızkın azına çoğuna bakmaz. Hırsının esiri olmaz.
Çektiğimiz bütün sıkıntılar ve dertler ölümün habercisidir.
Bize ölümü kolaylaştırır. Bolluk içinde tatlı bir ömür sürenin
ölümü acı olur.
Benim güzel karıcığım, bak sabah oldu. Sen, daha ne zamana
kadar bu yoksulluk masalını anlatacaksın?
Ben, bana verileni yeterli buluyorum. Rabbime olan güvenim
sonsuzdur.Yolum kanaat yoludur.''
Kanaat sahibi bedevî, türlü iltifatlarla hanımını
sakinleştirmeye çalıştı. İhlâsla yüreği yana yana, sabaha
kadar hanımına nasihat etti. Fakat kâr etmedi. Hanımı, ''Ey
adam! Bu kanaatten sen ne elde ettin? Ne kazandın? Kanaat
bizim için bitmez tükenmez sıkıntıdan başka ne getirdi?''
Kadın kocasına daha nice sert ve acı sözler söyledi. Bedevî
karısına, ''Hanım, sen kadın mısın? Dert ve üzüntü kaynağı
mısın? Ben anlamadım. Sana yoksulluğumla övündüğümü
söylüyorum, sen tutup yoksulluğumu başıma kakıyorsun. Kimseden
bir isteğim ve ümidim yok. Gönlümde kanaatten bir dünya var.
Ne olurdu? Sen de yoksullukla kucaklaşıp dost olsan. Mânevî
değerler kazansan. Allah'ın izzeti, ikramı ve lutufları sana
yetmez mi?
Hanım yoksulluğumla uğraşma, kavgayı bırak. Yolumu kesme. Ya
yakamı bırak ya da ben evi terkedeyim.''
Kadın kocasının öfkelenip sinirlendiğini görünce, ağlamaya
başladı. Taktik değiştirdi. Gönül alıcı yumuşak bir konuşma
tarzını seçerek kocasını ikna etmeye çalıştı:
''Biliyorsun ki ben senin ayağının toprağıyım. Bedenim, canım,
varım, yoğum hepsi senin. Senin emrindeyim. Bu şekil
konuşmalarım yoksulluk yüzünden ve sabrımın kalmamasındandır.
Senin rahatını düşünüyor, yoksul kalmanı istemiyorum. Sen
benim canımsın. Her şeyimi senin yoluna feda edecek kadar,
seni çok seviyorum. Senin iyiliğini istediğimden dolayı,
benden ayrılıp uzaklaşmayı düşünmen ne kadar yanlış. Yine de
bir hata yaptıysam özür dilerim.''
Kadın bu çeşit güzel ve tatlı sözler söylerken bir yandan da
ağlıyordu. Güzel kadının göz yaşları kocanın gönlüne tesir
etti. Bedevî, ''Hanım, seni üzüp kırdımsa, özür diliyorum.
Bilmeni isterim ki ben de Allah için seni çok seviyorum. Şimdi
bana yoksulluktan kurtulmamız için ne çare düşündüğünü açıkça
söyle.'' Kadın, ''Bağdat'taki halifeye git. Onun kapısı, ateşe
tapana da müslümana da açık. İhtiyaç sahiplerine ihsanları
dillere destan. Bereketli nisan yağmurları gibi herkes ondan
faydalanır.'' Bedevî, ''Halifenin yanına varmak için bir
bahane bulmamız lâzım. Eli boş gidilir mi?'' Hanımı,
''Halifeye bir testi tatlı yağmur suyu götür. Padişahın
hazinesinde çok değerli malları vardır. Fakat böyle tatlı suyu
yoktur.''
Hanımının teklifi adamın da aklına yattı. Hanımına,
''Sen testinin ağzını iyice kapat. Dışını güzel bir keçeye
sarıp dik. Padişahım orucunu bu su ile açsın.Doğrusu dünyanın
başka bir yerinde de böyle güzel su bulamaz'' dedi.
Bedevî ertesi gün yola düştü. Gece gündüz yol aldı. Testinin
başına bir iş gelmesin diye de çok dikkat ediyordu. Sağ salim
Bağdat'a ulaştı. Halifenin sarayını sorup, öğrendi. Sarayın
kapısındaki görevliler kendisini güler yüzle karşıladılar.
Ona, ''Yoksullar cömertlere, cömertler de yoksullara
muhtaçtır'' gibi tatlı sözler söyleyip içeri aldılar.
Görevliler bedevîye sordu: ''Ey Araplar'ın şereflisi, nereden
geliyorsun? Yolculuğun nasıl geçti? Yorgun musun?'' Bedevî,
''Beni iltifatınızla sizler şereflendirirsiniz. Yüz
çevirirseniz mahrum kalırım. Sultanın lutfunu ümit ederek,
çölden gelmiş bir garibim.''
Bedevî, dinlenmiş yağmur suyu dolu testiyi görevlilere
uzatarak, ''Bu yeşil ve yeni testiyle birlikte, içinde
dinlenmiş tatlı yağmur suyu padişahıma hediyemdir. Bu armağanı
padişaha götürün. Padişahımın ihsanıyla bir fakir yoksulluktan
kurtulsun.''
Bedevînin bu safiyeti karşısında görevlilerin gülesi geldi.
Gülmediler. Çünkü, padişahın güzel huyları bütün memurlarına
da tesir etmişti.
Halife bedevînin hediyesini kabul edip teşekkür etti. Testiyi
altınla doldurarak geri vermelerini emretti. Adamlarına, ''Çöl
yolu uzun ve meşakkatlidir. Bu zavallıyı, Dicle nehri
üzerinden gemiyle memleketine gönderin. Kestirme olur'' diye
tembihledi.
Görevliler gemiye bindirmek için, bedevîyi Dicle nehrinin
kenarına götürdüler. Bedevî taptatlı suyuyla gürül gürül akan
Dicle'yi görünce çok utandı. Padişahın kendisine bir testi
altın ihsan etmesinden çok, testiyle götürdüğü yağmur suyunu
kabul ederek alicenaplık gösterdiği, incelik ve nezâket dolu
davranışına hayran oldu.



Mevlânâ hazretleri, bu hikâyede geçen kişilerin neyi
sembolize ettiğini kendisi açıklamıştır. Bedevî aklın, hanımı
da nefsin sembolüdür. Nefis ve akıl iyiyi kötüden ayırt
edebilmek için gereklidir. Bu ikisi topraktan yaratılmış olan
beden evinde otururlar. Birbirleriyle gece gündüz mücadele
ederler. Kadın, yani nefis devamlı beden evinin ihtiyaçlarını
dile getirir. Şeref ister, makam ister, giyecek ister, ekmek
ister, sofra ister. Hikâyedeki kadının yaptığı gibi nefis de
arzularına ulaşabilmek için değişik taktikler uygular. Bazan
büyüklenir, bazan yüzünü toprağa sürer, bazan da tevazu
gösterir.
Akıl cismanî arzu ve iştiyaklardan uzaktır. O Allah sevgisiyle
ve Allah sevgisini kaybetmenin korkusuyla yaşar.
Bedevînin destisinden maksat sâlikin vücududur. İçindeki sudan
murat sâlikin pek az olan amel ve ilmidir. Halife mürşid-i
kamili temsil eder. Dicle nehri mürşid-i kâmilin sahip olduğu
mârifetullahtır. Mürşid-i kâmilin sahip olduğu mârifetullah
ilminden istifade etmek için, kapısına testisi boş olarak
gitmek gerekir.




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #21 : 21/10/10, 15:25 »
Avlanmaya Çıkan Aslan, Kurt ve Tilki


Bir gün, arslan kurt ve tilki avlanmak için dağa çıkarlar.
Avlanırken birbirlerine yardım etmek için, aralarında
sözleşirler.
Geniş arazide, yardımlaşma sayesinde daha çok av
yakalayacaklardır. Aslanın kurt ve tilkiyle arkadaşlık yapmak
zoruna gitse de, yoldaşlığını ikram ve lutuf olarak görür.
İşleri rast gider. Bir yaban öküzü, bir dağ keçisi, bir de
tavşan avlarlar. Avlarını kanlar içerisinde sürükleyerek
ağaçlık bir su başına getirirler. İyice yorulmuşlar hem de
iyice acıkmışlar. Özellikle kurtla tilkinin, ağzının suyu
akmaya başlar, paylarını bir an önce almanın hırsı
içerisindedirler. Ormanlar padişahının, bu avları adaletle
paylaştırmasını beklerler.
Aslan, kurtla tilkinin açgözlülüklerini farkeder. Fakat sesini
çıkarmaz. Yüzlerine gülerken, kendi kendine, ''Dağıtacağım
paya, adaletime güvenmeyene ben ne yapacağımı bilirim'' diye
düşünür. Aslan, ''Ey tecrübeli ve ihtiyar kurt, avladığımız
hayvanları aramızda adaletli bir şekilde paylaştır. Yeni bir
adalet ortaya koy. Vekilim sensin.'' Kurt, ''Padişahım! Sizin
büyüklüğünüze, iri ve büyük olan bu yaban öküzü yakışır.
Çevikliğinize ve semizliğinize uygun düşer. Keçi, orta boyda
ve irilikte, o da bana uygun düşer. En küçüğümüz tilki
olduğuna göre, avımızın en küçük parçası olan tavşan da onun
hakkıdır'' der.
Aslan bu paylaştırma karşısında kızıp kükrer, ''Ey kurt! Nasıl
paylaştırdığını pek anlayamadım. Ey kendini bilmez eşek!
Yaklaş ve karşıma geç de bir daha söyle'' der. Yanına
yaklaşınca bir pençe vurarak kurdu parçalar. Aslan tilkiye:
''Ey tilki! Şimdi bu avları adaletli bir şekilde sen paylaştır
bakalım.'' Tilki önce aslanın önünde saygıyla eğilir, yer öper
sonra, ''Bu semiz yaban öküzü, efendimizin kuşluk yemeğidir.
Güne bunu yiyerek başlarsınız. Şu keçi de aziz padişahımıza,
öğle yemeği için güzel bir yahni olur. Lutuf ve kerem sahibi
sultanımızın akşam yemeğindeki çerezi de tavşan olsun''
deyince. Aslan, ''Ey tilki, adaletin ışığını sen yaktın. Tam
hakça paylaştırdın. Söyle bakalım, bu taksimi kimden
öğrendin?'' Tilki kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırıp
kurnazca gülerek, ''Kurdun başına gelenlerden efendim, kurdun
başına gelenlerden'' der. Aslan, ''Alçak kurdun başına
gelenlerden ibret alıp hikmetle davrandığın için, bütün avları
sana bağışlıyorum'' diyerek tilkiyi ödüllendirir.
Paylaştırma işi önce kendisine verilmiş olsaydı, kurdun
âkıbetine uğrayacak olan tilki, avların taksimini kurttan
sonra yapmış olmaktan dolayı yüzlerce kere şükreder.


Bizler de, dünyaya sonradan geldiğimiz için şükredelim. Geçmiş
kavimlerin helâk olma sebeplerinden ibret alalım. Tilki gibi
kendimizi koruyalım. Âyet-i kerimede şöyle buyruluyor:
''Yeryüzünde gezin, dolaşın, peygamberlerini yalanlayanların
sonunun ne olduğunu görün'' (Âl-i İmrân 3/37).




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #22 : 21/10/10, 15:27 »
Sevgilinin Kapısı


Bir gün, bir âşık sevgilisinin kapısına giderek, kapısını
çaldı. İçerideki sevgilisi: ''Kim o? '' Âşık: ''Kapıyı çalan
benim.'' Bunun üzerine sevgili, ''Git kapımdan, senin içeriye
girme zamanın daha gelmemiş. Benim aşk soframda hamlara yer
yok'' diyerek kapıyı açmadı.
Kişiyi olgunlaştıran, nifaktan kurtaran, ayrılığın verdiği
ıstıraptır. Sevgilinin kapısından geri çevrilen âşık, yollara
düştü. Tam bir yıl ayrılık acısıyla yandı, sevgili hasreti
çekti.
Ayrılık acısıyla piştikten sonra, sevgilinin evi etrafında
dolaşmaya başladı. Cesaretini topladı. Sevgiliyi incitecek bir
söz söylememe özenini göstererek, edeple kapının halkasını
vurdu. Sevgili içeriden, ''Kapıyı çalan kim?'' diye sordu.
Âşık, ''Ey gönlümü almış olan güzel! Kapıdaki sensin'' dedi.
Sevgili, ''Mademki sen ben olmuşsun, gir içeri. Gönül evi
dardır. İkiliğe ise, yer yoktur'' diyerek aşığı evine aldı.




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #23 : 21/10/10, 15:29 »
Sûfîlerin Yeri

Padişahların meclislerinde, sol tarafa, yiğitler, pehlivanlar,
kahramanlar oturur. Çünkü yiğitlik ve cesaret duygusunun yeri
olan yürek, insan bedenin sol tarafındadır.
Hesap, kitap ve yazma işiyle uğraşanlar ile idareciler
padişahın sağ tarafında otururlar. Kayıt tutmak, yazı yazmak,
defter taşımak sağ elin işidir.
Sûfîlere ise padişahın karşısında yer verirler. Zira sûfîler,
canın aynasıdır. Aynaya bakmak, karşısında olmakla mümkündür.
Ayna ruhu parlatır, kalbi kuvvetlendirir.




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #24 : 21/10/10, 15:40 »
Hz. Yusuf'un Dostu

Çok uzaklardan, şefkatli bir dostu Hz. Yusuf'a ziyaret için
geldi. Misafiri oldu. Hz. Yusuf, çocukluk arkadaşıyla oturup
sohbete başladı. Hz. Yusuf'un kardeşlerinin kıskançlığından,
kuyuya atmalarından, zindanda geçen yıllardan, çekilen
sıkıntıların sonunda ilâhî yardımın yetişmesinden, uzun
uzadıya konuştular. Sonunda Yusuf aleyhisselâm misafirine
sordu: ''Dostun kapısına eli boş gitmek, değirmene buğdaysız
gitmek gibidir. Bize ne hediye getirdin?'' Misafir utana
sıkıla, ''Sana armağan getirmek için birkaç şeye baktım, fakat
hiçbirini sana lâyık görmedim. Altın madenine, altın kırıntısı
götürülemez. Denize bir damla su hediye verilmez. Sana gönlümü
ve canımı getirdim desem, Kirman'a baharat satmaya gitmiş gibi
olurum. Senin güzelliğinden başka, Mısır ülkesinin ambarında
olmayan bir şey yok.
Ey gözümün nuru Yusuf'um! Sana armağan olarak ayna getirdim.
Güneş gibi parlayan güzelliğine baktıkça, sevinir beni
hatırlarsın. Zaten güzeller, hep aynaya bakar'' dedi.
Koltuğunun altından çıkardığı aynayı Yusuf'a sundu.



Cenâb-ı Hak mahşer gününde insanlara, ''Kıyamet günü için, ne
armağan getirdiniz?'' diye soracak. Eğer o güne inanıyorsan,
inkâr etmiyorsan, neden hazırlık içerisinde değilsin?
Azıcık olsun yemeyi içmeyi bırak da Hak'la buluşacağın gün
için bir armağan hazırla. Geceleri az uyuyanlara katıl. Seher
vakti günahlarının bağışlanmasını dileyenlerden ol.




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #25 : 21/10/10, 15:42 »
Sağırın Hasta Komşusunu Ziyaret Etmesi


Komşuluk ilişkilerine ve insanlığa önem veren bir zat,
tanıdığı bir sağıra, komşusunun hasta olduğunu haber verdi.
Bunun üzerine o sağır, komşusunun hatırın sorması gerektiğini,
fakat bu sağır kulakla nasıl yapacağını düşündü. Kendi
kendine, ''İnsan hasta olunca sesi de zayıflar. Komşudur
gitmek lâzım. Fakat, söylediklerini bu kulakla duymam mümkün
değil. En iyisi dudakları kıpırdayınca söylediklerini tahmin
eder, ona göre konuşurum'' dedi.
Ziyarete gittiğinde komşusuyla arasında şöyle bir konuşma
geçebileceğini düşünerek, hazırlık yaptı.
''Ey benim dertli komşum! Nasılsın?'' derim. O da bana,
''İyiyim, hoşum'' der. Ben, ''Allah'a şükürler olsun'' derim.
Sonra ne tür yemekler yediğini sorarım. O da herhalde bana,
''Şerbet içtim veya mercimek çorbası yedim'' der. Ben de,
''Afiyet olsun'' dedikten sonra, tedavi için hangi doktorun
geldiğini sorarım. O, ''Filan hekim'' deyince, ''O doktorun
ayağı çok uğurludur. İşini bilen biridir. İyi ki onu
çağırmışsınız. O doktorla hastalığın iyileşti sayılır'' derim.
Sağır kafasında kurguladığı bu senaryoya göre komşusunun
ziyaretine gitti. Selâm verip bir köşeye oturduktan sonra,
''Nasılsın komşum?'' diye sordu. Hasta, ''Çok fenayım,
ölüyorum.'' Sağır, ''Allah'a şükürler olsun'' deyince,
hastanın canı sıkılır. Komşusunun bu sözü onu kırar. Şükrün
sırası mı diye düşünürken, sağır sorar: ''Ne yiyorsun?'' Hasta
o kızgınlıkla, ''Zehir zıkkım'' diye cevap verir. Sağır yine
önceden tasarladığı gibi tebessüm ederek: ''Afiyet olsun''
der. Bunun üzerine hasta iyice sinirlenir, fakat belli etmez.
Sağır sormaya devam eder: ''Tedavi için hangi hekim geliyor?''
Artık dayanamayan hasta bütün öfkesiyle, ''Kim gelecek? Azrâil
geliyor. Sen nasıl komşusun? Defol git başımdan'' diye
bağırır. Bunun üzerine sağır olanca sakinliğiyle, ''O mu
geliyor? Onun ayağı çok uğurludur. Sevin neşelen. Hastalığın
iyileşti sayılır'' diye cevap verir.
Hasta, böyle bir komşusu olduğu için çok üzülür. ''Meğer biz
bu komşuyu tanıyamamışız. Can düşmanımızmış'' diye düşünür.
Sağır, bir müddet sonra müsaade isteyerek kalkar ve komşuluk
hakkını ödediğini düşünerek sevinçle komşusunun evinden
ayrılır.
Sağır vazifesini yapmanın mutluluğuyla evine giderken hasta
komşusu, onun hakkında, ''Hasta ziyareti hatır sormak, gönül
almak için yapılır. Adam hatırımızı kırdığı gibi,
hastalığımızı artırdı'' diye düşünmektedir.



Sağır, komşusunu Allah rızâsı için değil, âdet yerini bulsun
diye ziyaret ediyor. Sevap işlediğini zannederek ayrılıyor.
Halbuki, komşusunu teselli edemediği gibi, dostluklarının
bozulduğunun farkında değil.
Bunun gibi kulun ihlâsla yapmadığı ameller de Allah katında
aynı neticeyi verir. Gösteriş olsun diye yapılan işler, kulu
gizli şirke düşürebilir. Sevap yerine günah kazandırır.




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #26 : 21/10/10, 15:43 »
Rumlar'la Çinliler'in Resim Yarışması

Çinliler, ''En iyi resmi ve nakışı biz yaparız'' iddiasında
bulundular. Rumlar da, ''Hayır, bu konularda bizim üstümüzde
kimse yoktur. Ustalığımız daha üstündür'' dediler.
Her iki tarafın iddiaları, adaleti ile bilinen bir padişahın
kulağına gitti. Padişah, ''Bu konuda sizleri imtihan edeceğim.
Bakalım hangi taraf iddiasında haklı çıkacak? Göreceğiz''
dedi.
Rum ve Çin ülkesinin ressamları, yarışma için hazırlıklarını
yaptılar. Çinli ressamlar, ''Bize bir oda verin, siz de bir
oda alın. Her grup kendi çalışma odasında sanatını ve hünerini
göstersin. Sonunda padişah gelip, ortaya çıkan eseri
değerlendirsin'' dediler.
Kapıları karşı karşıya olan iki odadan biri Çinli
sanatkârlara, diğeri Rum diyarının sanatkârlarına verildi.
Çinliler padişahtan yüz çeşit boya istediler. Padişah
hazinesini sanatkârların emrine verdi. Çinliler'in istediği
boya malzemeleri her sabah kendilerine verildi. Sanatkârlar da
bütün titizlikleriyle bu boyalarla çeşitli resimler ve süsler
yaptılar. Nakışlar işlediler. Rum ülkesinin ressamları ise,
''Pas giderilmeden boya bir işe yaramaz. Resim yapılmaz
diyerek'' her tarafı güzelce cilâladılar, parlattılar. Bütün
duvarlar gökyüzü gibi sade ve temiz oldu.
Çinliler resimlerini yapıp bitirdiler. Kendilerine çok
güveniyorlardı. Sevinç ve neşelerinden eğlenceler
düzenlediler.
Bu durum padişaha haber verildi. Padişah önce, Çinli
ressamların çalışma yaptığı odaya girdi. Resim ve nakışlarına
baktı.Bütün yapılanlar hârikulâde, çok güzeldi. Resimlerdeki
incelik ve güzelliğe hayran oldu.
Çinli ressamların yanından takdir hisleriyle ayrılan padişah,
Rum diyarının ressamlarının çalıştığı odaya geçti. Rum
ressamlar, iki oda arasındaki görüntüyü engelleyen perdeyi
kaldırdılar. Çinli ressamların binlerce boyayla, günlerce emek
vererek yapmış olduğu resimler, bu odanın cilâlanmış
duvarlarına yansıdı. Çinli ressamların odasındaki süs ve
resimler, daha parlak bir biçimde bu odanın duvarlarındaydı.
Rum diyarı ressamlarının çalışma yaptıkları oda, Çinli
ressamların odasından çok daha güzeldi. Bu odanın,
seyredenlerin gözlerini yuvalarından dışarıya çıkartacak,
muhteşem bir güzelliği vardı.
Böylece Rum diyarının ressamları, iddialarında haklı çıktılar.
İmtihanı kazandılar.


Bu hikâyede Çinli ressamlar zâhirî ilim ehlini temsil eder.
Rum diyarının ressamları ise sûfîlerdir. Hak âşığı sûfîler,
Allah'ın zikriyle, ibadetlerle, iyiliklerle gönül aynasını
parlatırlar. Aynanın kiri ve pasının cilalanarak temizlenmesi;
cimrilikten, hırstan ve kinden arınmaktır. Düşünce ve
duyguların ağırlığından kurtulup, irfan denizinin aydınlığına
ulaşmaktır.




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #27 : 21/10/10, 15:45 »
Lokman ve Köleler


Lokman Hekim'in Kur'an'da ismi geçer. Peygamber olup olmadığı
bilinmeyen üç kişiden biridir (Üzeyir, Zülkarneyn ve Lokman).
Habeşli veya zenci olduğu, memleketinden getirilip köle olarak
İsrâiloğulları'na satıldığı rivayet edilmiştir.
Lokman Hekim efendisinin hizmetindeyken, diğer köleler
tarafından çok kıskanılırdı.
Bir gün, efendisi Lokman'ı diğer kölelerle birlikte bahçeye
gönderdi. Vazifeleri, bahçeden topladıkları meyveleri
efendilerine getirmekti. Köleler topladıkları meyveleri yağma
eder gibi büyük bir iştahla yediler.
Efendilerinin yanına varınca da, ''Meyvelerin hepsini Lokman
yedi'' dediler. Bunun üzerine, efendi Lokman'a kızdı,
söylendi. Lokman efendisinin kızgınlığının sebebini araştırıp
anlayınca dedi ki: ''Ey kerem sahibi olan efendim! Kölelerin
hakkında bir karar vermeden önce, onları bir imtihan et.
Hepimize bol bol sıcak su içir. Sen atlı, biz yaya olarak
kırda koşalım. O zaman, meyveleri kimin yediği anlaşılır ve
hakkımızda doğru kararı verirsin.''
Efendisi Lokman'ın dediği gibi yaptı. Sonra onları kırda aşağı
yukarı koşturdu. Köleler yorgunluktan kusmaya başladılar.
Yiyip içtiklerini çıkartınca, kimin yalancı olduğu ortaya çıktı.



Aynaya beni çirkin gösterme demen fayda vermez. Teraziye ne
koyarsan onu tartar. Kıyamet günü de, Allah bütün
gizlediklerimizi güzel çirkin demeden ortaya dökerek, hesap
görür.




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #28 : 21/10/10, 16:00 »
Hz. Ömer Zamanında Çıkan Yangın


Hz. Ömer'in halifeliği döneminde Medine'de büyük bir yangın
çıktı. Ateş taşları dahi, kuru odun gibi yakıyordu. Binaları
ve evleri saran ateş havada uçan kuşların kanatlarını
tutuşturuyordu. Şehrin yarısı alevlere teslim olmuştu.
Ateşe kova kova su verilmesine rağmen bir faydası olmuyor,
ateş inadına artarak devam ediyordu. Halk yangını söndüremedi.
Çaresiz kalınca koşarak Halife Hz. Ömer'in yanına gitti.
''Yâ Ömer! Bu yangın su ile sönmüyor'' dediler. Hz. Ömer, ''O
ateş Allah'ın işaretlerindendir. Alevleri böyle coşturan sizin
cimriliğinizdir. Suyu bırakın da yoksullara yardımda bulunun.
Cimrilikten tövbe edip, cömert olun'' dedi. Halk, ''Yâ Ömer!
Bizim kapımız herkese açıktır. Yardım etmekten hoşlanan cömert
kişileriz'' deyince; Hz. Ömer, ''Siz verdiğinizi, Allah için
vermiyorsunuz. Gayeniz gösteriş yapmaktır. Yerleşmiş bir
geleneğiniz var. Âdet yerini bulsun diye yardım ediyorsunuz.
Allah'ın kabul edip etmeyeceğinden çekinerek, korkarak
bağışlanmayı dileyerek verin ki, Allah size merhamet etsin''
dedi.


Yardım ve sadaka, Allah rızâsı için gerçek ihtiyaç sahiplerine
verilmelidir. Haram işlerde harcayacak olana, yardım
verilmemelidir. İhlâsla erbabına yapılmayan yardımlar, belâyı
defetmez.




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #29 : 21/10/10, 16:03 »
Hz. Ali'nin İhlâsı


Hz. Ali savaş sırasında, altına aldığı bir düşmanı öldürmek
üzereydi. Tam o sırada, düşmanı yüzüne tükürdü. Bunun üzerine
Hz. Ali düşmanını bıraktı, öldürmekten vazgeçti. Ayağa kalktı.
Düşmanına, ''Seni bağışlıyorum, serbestsin'' dedi. Düşmanı
olan savaşçı bu duruma şaşırarak,
''Beni öldürmekten seni vazgeçiren sebep nedir?'' dedi. Hz.
Ali şöyle cevap verdi: ''Kılıcımı Allah yolunda ve O'nun
rızâsı için kullanırım. Nefsim için değil. Sen savaşırken
yüzüme tükürünce, nefsime ağır geldi. Sana kızdım. O
kızgınlıkla seni öldürseydim, nefsimin intikamını almış
olacaktım. Allah için öldürmüş olmayacaktım.''
Hz. Ali'nin düşmanı bu sözleri duyunca gönlünde Hakk'ın nuru
parladı ve imana geldi.
Bu olay üzerine, o yiğidin kabilesinden elli kadar kişi de
müslüman oldu. Bu asil ve ince davranış, insanları İslâm'la
şereflendirdi.




İhlâs ve sevgi kılıcı, çelik kılıçtan daha keskindir. Orduları
dize getirir.
Peygamber Efendimiz buyuruyor: ''Kim Allah için sever, Allah
için öfkelenir, Allah için verir, Allah için vermezse, şüphe
yok ki, o müminin imanı kemal bulmuştur'' (Feyzü'l-Kadîr,
4/29).





Paylaş facebook Paylaş twitter
 

Doğmadan önce Şahit Yaz Bizi ||semerkandyayin| semerkand.tv| semerkandradyo| semerkanddergisi| semerkandaile| mostar| semerkandpazarlama| sultangazi.bel.tr| sitemap| Arama Sonuçları| Dervişler Mekanı| Wap| Wap2| Wap Forum| XML| Rss| DervislerNet/Facebook | DervislerNet/Twitter | Forum İletişim| |||www.dervisler.net 0.181 saniyede oluşturulmuştur


Mesnevi'de geçen hikayelerGüncelleme Tarihi: 14/12/19, 05:41 Dervisler.Net © 2008-2014 |Lisans(SMF) |Sitemap | Facebook | Twitter | İletişim