Mesnevi'de geçen hikayeler - Kıssalar ve Menkıbeler
Dervişler.Net Anasayfa

Forumda toplam 25.056 konu paylaşıldı... Bu konulara toplam 145.632 yorum yapıldı. Bugün 0 konu ve 0 ileti gönderildi.. Toplam : 22906 üyeli aileyiz.
Dervişler Mekanında, Mesnevi'de geçen hikayeler, konusunu okuyorsunuz... Bu konu 62374 defa okundu.İsim benzeri konuları sayfanın altından takip edebilirsiniz.
Hayırlı paylaşımlar diliyoruz. Aradığınız konuyu bulamadıysanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. Yazı alıntılarında kaynak(www.dervisler.net) gösterilmesi rica olunur.

Dervişler Mekanında paylaşılan en güzel konu:{Mesnevi'de geçen hikayeler}   Okunma sayısı 62374 defa

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı teleferik

  • Üye
  • **
  • İleti: 58
  • Konu: 2
  • Derviş: 11432
  • Teşekkür: 0
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #165 : 08/11/10, 01:27 »
 X:01
Konu Adresi: http://www.dervisler.net/mesnevide-gecen-hikayeler-t23775.165.html




Çevrimdışı Gavs Kölesi

  • Çalışkan Üye
  • ***
  • İleti: 847
  • Konu: 66
  • Derviş: 3752
  • Teşekkür: 6
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #166 : 31/01/11, 02:43 »
Beraber okuyalim insaallah..

                                                                                                  BİRİNCİ CİLT

                                                     Padişah ve Câriye 


Çok eski zamanlarda bir padişah vardı. Dünyada padişah olduğu
gibi, mânevî yönden de çok üstün bir kişiliğe sahipti.
Padişah bir gün, atına binerek bazı yakınlarıyla ava çıktı.
Yolda giderken bir câriye gördü. Görür görmez âşık oldu. Bir
kuş kafeste nasıl çırpınırsa padişahın ruhu da beden kafesinde
öyle çırpınmaya başladı. Parasını vererek cariyeyi satın aldı.
Padişah arzusuna kavuştuğu için mutluydu, fakat kader bu ya,
câriye hastalandı. Padişah batıdan, doğudan, kısacası her
taraftan hekimleri bir araya getirdi. Onlara,
''Her ikimizin canı da sizlerin ellerinde. Onsuz hayatımın
hiçbir önemi yok. Çünkü hayatımın canı odur. Dertliyim,
yaralıyım, hastayım, ama dermanım o. Kim benim canıma derman
bulur, iyileştirirse inci ve mercan hazinemi ona vereceğim.''
Hekimler,
''Bu uğurda canımızı feda edercesine çalışalım. Aklımızı,
tecrübemizi ve bütün hünerlerimizi bir araya getirelim.
Beraber düşünelim, tedaviyi beraber yapalım. Her birimiz
hastalıkların tedavisinde, bu zamanın İsâ'sıyız. Elimizde her
derdin merhemi vardır'' dediler.
Gurura kapılarak, her şeyin kendi ellerinde olduğunu sandılar.
''İnşâllah iyi ederiz'' demediler. Bu nedenle Hak Teâlâ onlara
insanların âciz olduğunu gösterdi. Hekimler ne ilâç
verdiyseler, tedavi için ne yaptıysalar da hasta iyileşmedi.
Aksine hastalığı arttı.
Bu arada zavallı câriye günden güne eridi, kıl gibi inceldi.
Padişahın ise gözlerinden de ırmaklar gibi yaşlar akıyordu.
Padişah hekimlerin bu hastalık karşısında âciz kaldıkların
görünce yalınayak doğru mescide koştu.
Mihrabda secdeye kapandı. Secde ettiği yer göz yaşlarıyla
sırılsıklam ıslandı. Padişah Hakk'ın huzurunda kendini
kaybetti. Bir müddet sonra, battığı yokluk denizinden çıktı.
Kendine geldi. Güzel bir dille Allah'a hamdetmeye ve dua
etmeye başladı.
''Ey en az bağışı dünya mülkü, dünya padişahlığı olan Allahım!
Ben ne söyleyeyim? Sen zaten gizlediklerimizi de bilirsin. Ey
Allahım! Bütün arzu ve isteklerimizde sana sığınmamız
gerekirken, biz yine yolumuzu şaşırdık. Bir câriyeye gönül
verdik. Hastalanınca da, sen varken hekimlere başvurduk. Gerçi
sen, ‘Ey kulum, ben senin gizlediğin bütün sırları bilirim ama
sen yine onları dile getir, meydana dök' buyurdun.''
Padişah canı gönülden yalvararak coşkuyla dua edince; Allah'ın
lutuf ve bağışlama denizi de coştu, köpürdü.
Padişah göz yaşları içerisinde ağlayarak yalvarırken bir ara
kendinden geçti. Uykuya daldı. Rüyasında bir pîr gördü. O pîr
padişaha, ''Ey padişah! Sana müjdeler olsun, dileğin kabul
olundu. Yarın sana garip kılıklı, çok değerli bir hekim
gelecek. Hekimlikte çok bilgilidir. Doğru, emniyetli ve
güvenilir bir kişidir. Onun vereceği ilâç, hiçbir sihrin tesir
etmeyeceği bir sihir gibidir'' dedi.
Padişah, rüyasında kendisine söylenen zatı, pencere önünde
beklemeye başladı. Gölge içinde güneş gibi parlayan bir zat
gördü. Faziletli, hünerli, bilgili birine benziyordu. Bir
görünür, bir görünmez gibiydi. Sanki bir hayal, hem vardı hem
yoktu.
Kapıyı açmak için görevlilerden önce kendisi koştu. Ötelerden
gelen misafirini karşıladı. Padişah da misafir de ayrı ayrı
vücutlarda tek bir ruh ve birbirini tanıyan birer mâna denizi
gibiydiler. İki can birbirini kavuşmuş, birleşmiş, bir olmuştu
sanki. Padişah, ''Benim asıl sevgilim câriye değil senmişsin.
İşte Allah'ın hikmeti; dünyada işten iş çıkar, sebeplerden
sebep doğar'' dedi.
Padişah kollarını açıp, o ilâhî hekimi kucakladı. Aşk gibi onu
gönlüne, ta canının içine soktu.
Buluşma, ağırlama, hatır sorma ve yemek gibi işler bitti.
Sonra padişah hastanın ve hastalığın durumunu anlatarak onu
hasta câriyenin yanına götürdü. Hekim hastanın yüzüne baktı,
nabzını dinledi. Hastalığının belirtilerini sordu, sebeplerini
dinledi. ''Diğer hekimlerin yaptığı tedaviler faydalı olmamış,
iyi edeceklerine hastalığını artırmışlar'' dedi.
Hekim hastalığın ne olduğunu anlamıştı, fakat padişaha
söylemedi. Hüznünün ve üzüntüsünün çokluğundan câriyenin gönül
hastası olduğunu tesbit etti. Hastanın bedeni sağlam, yaralı
olan gönlüydü. Sonra şöyle dedi:
''Sarayı boşalt, içeride kimseler kalmasın. Köşede bucakta
bizi kimse dinlemesin. Hastaya soracağım bazı sorular olacak.
Alacağım cevaplara göre tedavimi belirleyeceğim.''
Hekim istediği gibi hastayla baş başa kaldı. Yavaşça yanına
yaklaşarak tatlı ve yumuşak bir sesle,
''Nerelisin? Memleketini bilmem gerek. Çünkü her memleketin
ilâcı başka başkadır. Memleketinde akrabalarından kimler var?
Kime yakınsın? Özlediğin arkadaşların var mı?'' diye sordu.
Hekim elini kızın nabzına koymuştu. Soru sorarken bir yandan
da nabzını kontrol ediyordu.
Câriye; evine, efendilerine, hemşehrilerine ait olayları bir
bir anlatıyor, başından geçenleri hikâye ediyordu.
Hekim bir taraftan câriyenin anlattıklarını dinliyor, diğer
taraftan nabzının atışına dikkat ediyordu.
Hastanın nabzını tutmaktan maksadı; konuşma sırasında hangi
isim geçtiğinde câriyenin nabzının hızlanacağını tesbit
etmekti. Çünkü câriyenin nabzını hızlandıracak olan isim, onu
sevgi uğruna yataklara düşüren kişinin de kim olduğunu ortaya
çıkaracaktı. Hekim,
''Kendi memleketinden nasıl çıktın? Daha önce hangi şehirde
idin?'' diye sordu. Câriye bir şehir adı söyledi, fakat ne
yüzünün renginde ne de nabzında bir değişiklik oldu. Daha
sonra sırasıyla gittiği şehirleri, orada bulunanları, oturup
tuz ekmek yediği yerleri birer birer sayıp döktü, ancak
durumunda bir değişiklik olmadı.
Hekim çok hoş bir şehir olan Semerkant'tan soruncaya kadar
câriyenin nabzı sağlıklı bir insanın nabzı gibi attı.
Semerkant'ın adı geçince, kızın nabzının atışı hızlandı ve
yanakları al al oldu. Çünkü o, Semerkantlı bir kuyumcuya
âşıktı. Ondan ayrı düşmenin ıstırabını çekiyordu.
Hekim câriyeyi yatağa düşüren derdin sebep olanını bulunca; o
kuyumcunun şehrin hangi semtinde ve hangi mahallesinde
oturduğunu sordu, öğrendi. Câriyeye,
''Senin hastalığının ne olduğunu şimdi anladım. Allah'ın
yardımıyla seni bu hastalıktan kurtaracağım. Yalnız sakın bana
anlattıklarını kimseye söyleme. Padişaha hiç söyleme. Gönlün
sırlarının mezarı olsun'' diye tembihledi.
Hastanın yanından ayrılan hekim, doğruca padişahın yanına
vardı. Meseleyi biraz ona anlatarak,
''Tedavi için yapılacak olan iş, bir an önce o kuyumcunun
buraya getirilmesidir. Hediye olarak altınlar ve süslü
elbiseler göndererek kuyumcuyu kandır. Semerkant'tan buraya
davet et'' dedi.
Bunun üzerine padişah becerikli iki adamını Semerkant'a
gönderdi. Elçiler kuyumcunun yanına varıp padişahın
hediyelerini takdim ettiler. Ona sanatının şehirler aşarak
herkes tarafından bilindiğini, bu nedenle padişahlarının
kendisini kuyumcubaşı olarak sarayında görmek istediğini
bildirdiler. Padişahlarının cömertliğini ve bol ihsanda
bulunduğunu söylediler.
Kuyumcu göz kamaştıran hediyelere, gururunu okşayan
iltifatlara ve vaad edilen makamların çekiciliğine kapıldı.
Bulunduğu şehirden ve çoluk çocuğundan ayrılarak padişahın
sarayına geldi.
Saraya gelen kuyumcuyu hekim karşıladı. Alıp padişahın huzuran
çıkardı. Padişah kuyumcuya pek çok iltifat ve ihsanda bulundu.
Altın hazinesinin sorumluluğunu ona verdi. Hekim bunun
üzerine;
''Ey büyük sultan! O câriyeyi de bu kuyumcuya ver ki, câriye
de iyileşsin'' deyince; padişah, o ay yüzlü güzel câriyeyi
kuyumcuya bağışladı. Altı ay kadar muratlarına erdiler. Câriye
de tamamen iyileşti.
Daha sonra hekim kuyumcu için bir şerbet hazırladı. Kuyumcu
şerbeti içince, günden güne erimeye başladı.
Kuyumcu zayıflayınca, iyice çirkinleşti. Yüzü sararıp soldu.
Kızın gönlü de ondan tamamen soğudu. Bir süre sonra da kuyumcu
ölünce, kızın aşkı tamamen sona erdi.
O dünyalar güzeli aşktan ve hastalıktan kurtuldu. Arınıp
tertemiz oldu.
***
Bu hikâyede geçen padişah ruhumuz, câriye nefsimiz, hekim
mürşid-i kâmildir. Kuyumcu ise, dünya sevgisinin ve dünyalık
arzuların sembolüdür.
Padişah olan ruh her bakımdan üstün özelliklerle yaratıldığı
halde, câriye olan nefse gönül vermiştir. Ruh aslının ne
olduğunu hesaba katmadan, nefsinin esiri olmuştur. Nefis,
yaratılışı icabı gözü aşağılardadır. Câriyenin kuyumcuya olan
aşkı, nefsin dünyaya olan meylini sembolize eder. Ruh, nefsin
kendisine yar olmamasından ve hastalığından dolayı üzgündür.
Bunun için çare arar. Nefsi, birçok hekime gösterir. Nefsi
tedavi edemeyen hekimler, sahte şeyhlerdir. Ruh becerikli ve
mahir bir hekim arar. O da ilâhî bir yardım olarak gönderilen
mürşid-i kâmildir. Ruh, mürşid-i kâmille karşılaşınca gerçek
sevgilisinin o olduğunu anlar. Gönül verdiği nefsin de mânevî
hastalıklardan kurtulmasını ister. Ruh, mürşidinin tavsiyesine
uyarak nefsi, dünyevî arzularıyla buluşturur. Bu kavuşma,
nefsin maddî arzulardan bıkmasını sağlar. Mürşidin verdiği
ilâçlarla dünyevî arzular tamamen yok olur. Sonuçta dünyevî
arzuların ve zenginliğin sembolü olan kuyumcu yok olunca,
nefis düştüğü hatayı anlar. Şehvetten ve ihtirastan kurtulur.
Ruha lâyık, tertemiz bir sevgili olur.
Ruhlar âleminde mutlu bir yaşantısı olan ruhun, dünya âlemine
geldikten sonra, maddî arzulara kapılmaktan dolayı çektiği
ıstıraplar, uğradığı belâ ve musibetlerle birlikte, bunlardan
kurtuluş çareleri hikâye edilmiştir.



� Size amellerinizin en hayırlısını, Rabbimiz katında en temiz olanını, derecenizi en çok yükseltenini; altın ve gümüş infak etmekten, düşmanla karşılaşıp onları öldürmenizden veya şehit düşmenizden daha hayırlı olanını haber vereyim mi: Allahu Tealâ�yı zikretmek.� (Tirmizî, İbn-i Mace,Ahmed,Hakim)

Çevrimdışı Kararlı

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 7.047
  • Konu: 1851
  • Derviş: 4252
  • Teşekkür: 30
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #167 : 31/01/11, 03:00 »

Daha önceden bu konu açılmış,buradan devam edelim inşaAllah. :X06

Hoş Geldiniz Kardeş, Buradaki Bağlantı Adresi Sadece Foruma Üye Olanlara Gösterilir.  

  



Çevrimdışı Gavs Kölesi

  • Çalışkan Üye
  • ***
  • İleti: 847
  • Konu: 66
  • Derviş: 3752
  • Teşekkür: 6
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #168 : 31/01/11, 03:08 »
greSS abi bize bişey birakmamiş,MaşAllah   :X06

Allah razi olsun

Konu açmadan önce araştirmiştim,demek yeterince araştiramamişim.


� Size amellerinizin en hayırlısını, Rabbimiz katında en temiz olanını, derecenizi en çok yükseltenini; altın ve gümüş infak etmekten, düşmanla karşılaşıp onları öldürmenizden veya şehit düşmenizden daha hayırlı olanını haber vereyim mi: Allahu Tealâ�yı zikretmek.� (Tirmizî, İbn-i Mace,Ahmed,Hakim)

Çevrimdışı Durrül Meknun

  • Çalışkan Üye
  • ***
  • İleti: 364
  • Konu: 32
  • Derviş: 17531
  • Teşekkür: 4
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #169 : 24/09/12, 02:03 »
Gerçek Suçlu

Davud peygamber zamanında yaşayan bir adam herkesin yanında,
''Yâ rabbi! Bana zahmetsiz bir zenginlik ver. Beni tembel
yarattığın gibi, rızkımı da çalışmadan ihsan et'' diye,
sabahtan akşama dua ederdi.
İnsanlar, onun işsiz güçsüz haliyle zenginlik istemesine
gülerek,
''Sen deli misin? Yoksa esrar mı içersin? Aklı başında olan
bir kimse böyle bir talepte bulunmaz. Allah'ın peygamber
olarak seçtiği, çeşitli mûcizeler lutfettiği Davud (a.s) bile
rızkını çalışarak elde ediyor. O bu kadar yüceliğe sahipken,
zırh örüp satarak geçimini sağlıyor. Senin zahmetsiz rızık
istemen hem tembellik hem de ahmaklıktır'' derlerdi.
Adamın bu durumunu gökyüzüne merdivensiz tırmanmaya
benzetirlerdi. Bazan da onunla alay ederek, ''Müjdeci geldi.
İstediğin rızık gelmiş. Git, al getir, bize de dağıt.'' O adam
ise, insanların ayıplamasına, alayına aldırmadan duasına devam
etti.
Şehirdeki adı, boş ambarda peynir arayan adama çıkmıştı.
Sonunda bir gün kuşluk vakti yine böyle dua edip dururken, bir
öküz gelip evinin kapısını boynuzuyla kırıp içeri girdi. Adam
öküzü bağlayıp başını gövdesinden ayırdı. Öküzün boğazını
kestikten sonra, derisini yüzmesi için kasabı çağırdı. Meğer o
öküz kasabın öküzüymüş.

Öküzünü tanıyan kasap, feveran etmeye başladı. ''Sen hangi
hakla benim öküzümü kestin? İnsafa gel. Hemen borcunu öde''
dedi. Adam, ''Ben uzun zamandır rabbimden zahmetsiz rızık
isterdim. Rabbim duamı kabul etti. Bana, bu öküzü gönderdi.
Ben de onu kestim'' dedi. Öküzün sahibi, adamın kolundan tutup
sürüklemeye başladı ve,
''Gel ey zalim, edepsiz adam! Aptalca bahanelerini Davud
peygambere anlat. Aramızdaki meselenin çözümüne, o karar
versin'' dedi.
Davud'un (a.s) huzuruna giderken öküzün sahibi insanları
başına toplayarak, adamı şikayet etmeye başladı.
''Ey müslümanlar! Şu adamın söylediği saçmalığa bakın. Allah
rızâsı için söyleyin. Dua nasıl benim malımı, onun yapar? Dua
ile mal, mülk sahibi olunsaydı bütün körler, dilenciler
dünyanın zengini olurlardı.''
Öküzün sahibi kasabın söylediğini duyan insanlar öküzü kesen
adama,
''Ya kestiğin öküzün parasını ver ya da cezasına katlan''
dediler.
Bunun üzerine öküzü kesen adam, rabbine yönelerek niyazda
bulundu,
''Yâ rabbi! O duayı, gönlüme veren sensin. Bu adam kör dilenci
diyerek bana hakaret eder. Halbuki ben kullarından değil,
sadece senden istedim. Yâ rabbi, her şey senin lutfunla
kolaylaşır. Yâ rabbi, sen beni rezil etme'' dedi.
Büyük bir kalabalıkla birlikte, Hz. Davud'un (a.s) evine
varıldı. Hz. Davud (a.s) evinden dışarı çıkarak sordu:
''Ne var, mesele nedir?'' Öküzün sahibi, ''Ey Allah'ın
peygamberi! Benim öküzüm, bu adamın evine gitmiş. Bu adam da
tutmuş onu kesmiş. Hakkımı istiyorum, vermiyor. Senden adalet
istiyorum'' dedi.
Davud peygamber o fakire,
''Sen bu adamın malına niye zarar verdin?'' Adam,
''Ey Davud! Yedi senedir gece gündüz dua ederek rabbimden
helâl ve zahmetsiz rızık isterim. Herkes de bunu bilir. Yine
böyle dua yaparken, evime bir öküz girdi. Rızık için değil,
rabbim duamı kabul etti diye düşünerek, şükür maksadıyla o
öküzü kestim'' dedi. Davud peygamber,
''Bu seni haklı çıkarmaz. Bu davada şeriata uygun bir delilin
varsa, onu söyle'' dedi.
Bunun üzerine o fakir, tekrar rabbine yöneldi. Ağlayarak
secdeye kapandı.
Hz. Davud bu işte, bir başka iş olduğunu hissetti ve,
''Bu dava hakkında hükmü hemen istemeyin. Halvete girip
rabbime yöneleceğim. Kararımı ondan sonra bildireceğim'' dedi.
Davacı ve halk dağılıp gitti. Hz. Davud halvete çekildi.
Rabbine yönelerek işin gerçeğini öğrenmek için, niyazda
bulundu.
Ertesi gün öküzün sahibi, şikâyetçi olduğu fakir ve işin
sonunu merak eden kalabalık bir halk topluluğu, Hz. Davud'un
huzuruna geldi.
Hz. Davud öküz sahibine,
''Bu fakiri kötülemekten ve davandan vazgeç. Öküzünü de bu
müslümana helâl et'' dedi.
''Eyvahlar olsun! Bu nasıl hüküm? Bu nasıl adalet? Senin
adaletinin şöhretine, bu karar hiç uyar mı?'' diyerek isyan
etti. Bunun üzerine Hz. Davud (a.s),
''Ey inatçı gafil! Bütün malını mülkünü de bu fakire
bağışlayacaksın. Yoksa sonun kötü olacak. Yaptığın kötülük
ortaya çıkacak'' dedi. Bunu duyan adam başına toprak saçtı.
Elbisesini yırttı. Halka kendini acındırmak için, ''Bu
zulümden dağlar taşlar yarılır. Davud bile bile hakkımı yiyor,
sizler de şahit olun'' diyerek bağırıp çağırmaya başladı.
Hz. Davud öküzün sahibini tekrar huzuruna çağırarak, ''Öküzünü
helâl edeceksin. Malını mülkünü bağışlayacaksın. Çoluk çocuğun
da onun kölesi ve câriyesi olacak. Bu senin son şansın, dikkat
et'' dedi.
Adam bu sözleri duyunca deliye döndü. Aşağı yukarı koşmaya
başladı. Halk adamın gerçek durumunu bilmediği için, Hz.
Davud'u kınamaya başladı.
''Ey seçilmiş peygamber! Bu hüküm sana yakışmıyor. Apaçık
zulüm işlemektesin. Bir günahsızı hiçbir suçu yokken
kahrettin'' dediler.
Bunun üzerine Hz. Davud (a.s),
''Dostlar! Bu adam bir katildir. Yakalayıp ellerini arkasına
sıkıca bağlayın. Bu adam, suçlu diye getirdiği bu fakirin
babasının kölesiydi. Yıllar önce efendisini, ovada bulunan
dalları gür büyük bir ağacın altında öldürdü. Öldürdükten
sonra gördüğü korkunç bir hayal yüzünden, bıçağını kestiği
efendisinin başıyla birlikte gümdü. Yürüyün oraya gidiyoruz''
dedi.
Hz. Davud'un tarif ettiği ağacın altına geldiklerinde, Davud
(a.s) kazılması gereken yeri işaret etti. Gösterilen yeri
kazdıklarında, bir adam başı ile birlikte, bir bıçak buldular.
Bıçağın sapında öküzün sahibinin ismi yazılıydı. Adamın katil
olduğu açıkça ortaya çıkınca, Hz. Davud (a.s),
''Allah'ın hilmi bu cinayeti şimdiye kadar örtmüştü. Fakat bu
adam kendi eliyle günahının üzerindeki örtüyü kaldırdı.
Öldürdüğü efendisinin çoluk çocuğuna ufak bir yardımda
bulunmadığı gibi, bir öküzü bile çok gördü'' dedi ve katile
dönerek,
''Sen adalet istiyordun değil mi? Hanımın, öldürdüğün adamın
câriyesi idi. O da, ondan doğan çocuklar da, mirasçının
hakkıdır. Sen de köleydin. Senin de kazandığın bütün mal, mülk
mirasçı olan bu fakirin hakkıdır. Senin hakkın da, efendini
öldürdüğün bıçakla öldürülmendir. İşte sana şeriat, işte sana
adalet. Nasıl begendin mi?'' dedi.

***
İnsanın nefsi, öküzün sahibi katile benzer. Öküzü kesen
akıldır. Hz. Davud (a.s) Hakk'ın emirlerini ve yasaklarını
hatırlatan şeyhin sembolüdür. Zalim nefsi öldürmek, şeyhin
yardımıyla olur. Çalışıp kazanmadan elde edilen hesapsız
mânevî zevk, şeyhin himmeti ile elde edilebilir. İnsan Allah
dostlarının sayesinde mânen zenginleşir.

Mesnevi'de geçen hikayelerden...



hizmet nimettir

Çevrimdışı Derviş

  • Çalışkan Üye
  • ***
  • İleti: 993
  • Konu: 15
  • Derviş: 18535
  • Teşekkür: 0
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #170 : 24/09/12, 11:53 »
Allah (cc) razı olsun inşâAllah. 



Bu dünyanın cefasından sefasına sıra gelmez, gafil olma, ilme çalış, geçen günler geri gelmez...
Bizim şöhretimiz ''MÜSLÜMANLIĞIMIZDIR''

Çevrimdışı KaTre

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 8.578
  • Konu: 1902
  • Derviş: 404
  • Teşekkür: 363
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #171 : 27/12/12, 23:07 »


Çok değerli bir çalışma olmuş
Sırayla okuyalım inşaAllah

emeğiniz için teşekkür ederiz

 


Susmak ne güzeldir; muhatap arifse edep, âşıksa ifade, ahmaksa cevap.

Serdar Tuncer

 


Paylaş facebook Paylaş twitter
 

Musibet karşısındaki temel disiplin sofinin ruyasi ||semerkandyayin| semerkand.tv| semerkandradyo| semerkanddergisi| semerkandaile| mostar| semerkandpazarlama| sultangazi.bel.tr| sitemap| Arama Sonuçları| Dervişler Mekanı| Wap| Wap2| Wap Forum| XML| Rss| DervislerNet/Facebook | DervislerNet/Twitter | Forum İletişim| |||www.dervisler.net 1.132 saniyede oluşturulmuştur


Mesnevi'de geçen hikayelerGüncelleme Tarihi: 13/11/19, 12:23 Dervisler.Net © 2008-2014 |Lisans(SMF) |Sitemap | Facebook | Twitter | İletişim