Mesnevi'de geçen hikayeler - Kıssalar ve Menkıbeler
Dervişler.Net Anasayfa

Forumda toplam 25.056 konu paylaşıldı... Bu konulara toplam 145.632 yorum yapıldı. Bugün 0 konu ve 0 ileti gönderildi.. Toplam : 22906 üyeli aileyiz.
Dervişler Mekanında, Mesnevi'de geçen hikayeler, konusunu okuyorsunuz... Bu konu 62373 defa okundu.İsim benzeri konuları sayfanın altından takip edebilirsiniz.
Hayırlı paylaşımlar diliyoruz. Aradığınız konuyu bulamadıysanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. Yazı alıntılarında kaynak(www.dervisler.net) gösterilmesi rica olunur.

Dervişler Mekanında paylaşılan en güzel konu:{Mesnevi'de geçen hikayeler}   Okunma sayısı 62373 defa

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #30 : 21/10/10, 16:06 »
Kaşındaki Beyaz Kılı Ay Sanan Adam

Hz. Ömer'in halife olduğu zamanlarda, ramazan ayının vakti
geldi. Birkaç kişi hilâli gözetlemek için dağa çıktı.
Aralarında Hz. Ömer de vardı.
Oruç ayının başladığını ilân edecek olan yeni ayı, görmenin
heyecanı içindeydiler. İçlerinden biri, ''Yâ Ömer! İşte hilâl,
şurada'' dedi. Hz. Ömer bunun üzerine gökyüzüne dikkatlice
baktı. Fakat hilâli göremedi. Hilâli gördüğünü söyleyen adama,
''Gökyüzünü senden daha iyi görüyorum. Ben hilâli göremedim.
Sen ellerini ıslayıp yüzünü bir sıvazla da, ondan sonra bak
bakalım. Hilâli görebilecek misin?''
Adam söylenileni yapınca, ''Demin gördüğüm hilâl, şimdi yok
oldu'' dedi. Hz. Ömer, ''Kaşından kıvrılan bir kıl gözünün
önüne geldi. O kıl seni yanılttı'' dedi.



Vücudundaki bütün eğrilikleri düzeltip doğru ol. Doğru
bildiğin yolda, haksızlığa boyun eğme. Dürüst olmayan
kişilerle yapılan dostluk, aklı karıştırır, insanı yanlışa
sevkeder.

Konu Adresi: http://www.dervisler.net/mesnevide-gecen-hikayeler-t23775.30.html




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #31 : 23/10/10, 01:45 »
Ahmak Kişi ve İsâ Ruhullah


Her nasılsa ahmağın biri, İsâ aleyhisselâma yol arkadaşı oldu.
Beraber yürürlerken, bir hendeğin içinde bazı kemikleri gören
bu adam Hz. İsâ'ya, ''Ey yol arkadaşım! Ölüleri nasıl
dirilttiğini bana da öğret. Yararlı bir insan olayım. Ölülerin
kemiklerini dirilteyim.'' Hz. İsâ, ''Sus, o senin yapacağın iş
değildir'' dedi. O adam, ''Yâ nebiyallah! Madem ism-i azama,
ben lâyık değilim. Sen oku da şu kemikler dirilsin.'' İsâ
aleyhisselâm adamın bu talebinden rahatsız olur.
Israrcılığından canı çok sıkılır. Yine de isteğini yerine
getirir. Kemiklere ism-i azamı okur.
Dirilen kemiklerin arasından siyah bir aslan çıkar. Adama bir
pençe vurup öldürür. Aslan, adamın başını kopartıp
parçaladığında, beyninin ceviz büyüklüğünde olduğu görülür.
Hz. İsâ aslana sorar: ''Neden bu adamı öldürdün?'' Aslan,
''Sen ondan rahatsız olduğun için'' der. Hz. İsâ, ''Peki,
kanını niye içmedin?'' Aslan, ''Birincisi, onun kanı benim
rızkım değildi. İkincisi, onu öldürmem, avlanıp yemek için
değil, ibret içindi'' der.



O aptal kişi İsâ Ruhullah gibi bir peygamberi buldu. Fakat
kendini diriltmeyi düşünmeyerek fırsatı kaçırdı. Canının
derdine derman aramadı. Nefsinin arzusuna uyarak, kendisine
bir faydası olmayan işe merak sardı. Belâsını da buldu.




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #32 : 23/10/10, 01:48 »
Sûfî ile Hizmetçi


Bir sûfî seyahate çıktı. Dönüp dolaşırken, bir gece yolu bir
tekkeye uğradı. Orada misafir oldu. Hayvanını ahıra bağladı.
Kendisi de başköşeye geçip oturdu. Tekkedeki diğer dervişlerle
birlikte tasavvufî edeplere göre, ilâhî feyzi talep ettiler.
Zikir ve sohbet bittikten sonra sûfîye sofra kurdular. Yemeği
görünce, sûfînin aklına hayvanı geldi. Hizmetçiye, ''Ahıra
git, hayvana saman ve arpa ver'' dedi. Hizmetçi, ''Eskiden
beri bu işler benim işim. Söylemenize bile gerek yok'' dedi.
Sûfî, ''Arpayı ıslatıp ver. Hayvancağız yaşlıdır, dişleri
kesmez'' dedi. Hizmetçi, ''Lâ havle... Gereksiz konuşuyorsun.
Tarif ettiğin şeyleri herkes benden öğrenir'' dedi. Sûfî,
''Önce sırtından semeri al, yaralarına da merhem sür'' dedi.
Hizmetçi, ''Lâ havle... İşimi bana tarif etme. Ben senin gibi
yüz binlerce misafir ağırladım'' dedi. Sûfî, ''Eşeğime su
vermeyi de unutma. Yalnız verdiğin su ılık olsun'' dedi.
Hizmetçi, ''Lâ havle... Artık senden utanıyorum'' dedi. Sûfî,
''Arpasına da azıcık saman karıştır'' dedi. Hizmetçi, ''Lâ
havle... Efendi, sözü kısa kes'' dedi. Sûfî, ''Eşeğimin
yattığı yerleri de güzelce bir süpür. Taş ve gübrenin üzerine
yatmasın. Yattığı yer ıslaksa biraz kuru toprak dök'' dedi.
Hizmetçi, ''Lâ havle... Baba, yetti artık. İşi bilen kimseye
tavsiyeye gerek yoktur'' dedi. Sûfî, ''Kaşağı ile sırtını
güzelce tımar etmeyi de unutma'' dedi. Hizmetçi, ''Baba, artık
utan. Biz işimizi biliyoruz. Hemen arpa ve saman getirmeye
gidiyorum. Sen keyfine bak, eşeğini bana bırak'' dedi.
Hizmetçi sûfîyi yatırdı. Uykusu ile baş başa bıraktı. Ne eşeğe
baktı ne de ahıra uğradı. Ortalıkta külhanbeyi gibi dolaşan
arkadaşlarının yanına gitti. Sûfînin eşeği için istediklerini
anlatıp gülüştüler. Sûfiyle alay ettiler.
Sûfî ise, yol yorgunu olduğundan hemen uykuya daldı. Gece
boyunca eşeğiyle ilgili kötü rüyalar gördü. Bazan eşeğini
kurtlar parçalıyor, bazan da eşeği bir kuyuya ya da çukura
düşüyordu.
Bir ara hafakanlar içersinde uyandığında ahıra gidip eşeğini
kontrol etmek istedi, fakat dervişler evlerine çekildiğinden
tekkenin bütün kapıları kapalıydı. Yapacak bir şey yoktu.
Şöyle düşünerek kendini sakinleştirdi.''Bu hizmetçi bizimle
aynı sofraya oturup yemek yedi. Aynı sofraya oturanlar
birbirini aldatmaz.''
Sûfî bu vesveseler içinde uyurken eşeğin durumu çok kötüydü.
Yol yorgunluğunun yanında bütün geceyi aç olarak geçirdi.
Sırtındaki palanı ters dönmüş, taş toprak içerisinde ıstırap
çekiyordu.
Sabah olunca, insafsız hizmetçi ahıra geldi. Eşeğin palanını
düzeltti, ucu sivri bir sopayla birkaç kere dürttüğü eşek, can
acısıyla yerinden doğruldu.
Sûfî eşeğine binip kervana katıldı. Yola koyuldu. Biraz sonra
bütün gücünü yitiren eşek, adım başı yüzüstü yere kapaklanmaya
başladı. Herkes eşeğin hasta olduğunu sandı.
Biri eşeğin kulağını burdu, biri damağında yara var mı diye
baktı. Diğeri nallarının arasına taş girip girmediğini kontrol
etti. Bir başkası da gözünde leke var mı diye araştırdı.
Hiçbir şey bulamayınca sûfîye sordular: ''Ey sûfî! Hani sen
eşeğinin sağlamlığıyla övünüyordun? Ne oldu buna?'' Sûfî,
''Eşek bütün gece ‘lâ havle' yediği için bu duruma düştü.
Eşeğin geceleyin yemi yiyeceği ‘lâ havle' olursa, gece yaptığı
tesbihin secdesini gündüz yapar.''


Bu kıssada sûfî Allah yolunu talep eden kişidir. Eşek onun
nefsidir. Hizmetçi, nefsi terbiye edecek olan şeyhtir,
mürşiddir.
Gerekli olgunluğa ulaşamamış, dünyalık bazı menfaatler için
insanları aldatan sahte şeyhlere karşı dikkatli olmak gerekir.
Sahte şeyhlerin peşinden gidenler, hikâyedeki eşek gibi ilâhî
feyizden yana aç kalırlar. Hem de tasavvuf yolunda ilerlemek
şöyle dursun, her adımda yere tökezleyip düşerler.




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #33 : 23/10/10, 01:52 »
Padişahtan Kaçan Doğan Kuşu

Padişahlardan birinin, çok güzel bir doğanı vardı. Bu kuş bir
gün, saraydan kaçtı. Çocuklarına çorba yapmak için un eleyen,
yaşlı bir kocakarının kulubesine girdi. Kocakarı, iyi bir cins
olan bu güzel doğanı yakaladı. Kocakarı, ''Zavallı kuş! Sana
iyi bakmamışlar. Kanatların fazla büyümüş, tırnakların da
uzamış'' dedi.
Doğanı bağlayarak kanatlarını kısalttı, tırnaklarını kesti.
Yemesi için de önüne saman koydu. Bir yandan da, ''İşi
bilmeyenler seni hasta eder, anneciğin sana çok güzel bakıp
büyütecek'' diyordu.
Padişah doğanını aramaya çıktı. Akşama doğru kocakarının
bulunduğu kulubeyi buldu. Birdenbire doğanını o halde görünce,
çok üzüldü, hüzünlendi.
Padişah doğanına, ''Bu, senin bize olan vefasızlığının
cezasıdır. Her türlü ihtiyacın karşılandığı halde, tutulduğun
saraydan kaçıp, bu kötü kulübeye neden girdin? Başına
gelenleri de hak ettin'' dedi.
Padişah bunları söylerken, doğan kırık kanadını padişahın
eline sürerek hal dili ile, ''Ben yanlış yaptım, suç işledim''
demek istiyordu.


Cahil, sevgisi ile de zarar verir. İyilik yaptığını
zannederek, büyük kötülüklere sebep olur. İnsan yaratılışı
gereği, hata yapabilir. Hatada ısrar etmeyerek, tövbe
etmelidir. Candan tövbe edenleri, Cenâb-ı Hak affeder. Yeter
ki kul samimi olsun. Göz yaşlarıyla birlikte dua ve iltica
etsin.




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #34 : 23/10/10, 01:54 »
Cömert Şeyh


Şeyh Ahmed b. Hadraveyh hazretleri, cömertliği ile bilinirdi.
Bu yüzden de hep borçlu yaşadı. Zenginlerden borç aldığı
paraları, fakirlere ve kimsesizlere dağıtırdı.
Borç ile bir tekke yaptırdı. Tekkesini, canını, malını, her
şeyini Allah yolunda harcardı. Zenginlerden alıp, yoksullara
dağıtma işinde bir görevli gibi çalışırdı. Borçlarını da
kendisine ummadığı yerden gelen hediyelerle öderdi.
Hayatını bu şekilde ihtiyaç sahiplerine hizmetle devam ettiren
Şeyh Ahmed hazretleri, bir gün hastalandı. O sırada, 400
dinara yakın borcu vardı. Ölüm derecesinde hasta olduğunu
duyan alacaklıları, hemen başına toplandı. Şeyhin durumunu
görünce, paralarından ümit kesen alacaklılar suratlarını
astılar. Şeyh kendi kendine, ''Şunların haline bak. Allah'ın
hazinesinde benim 400 dinarımı ödeyecek altın yokmuş gibi
davranıyorlar'' diyordu.
O sırada, dışarıda helva satan bir çocuğun sesi duyuldu. Şeyh
hizmetindeki müridine, dışarı çıkıp helvacı çocuğun
tepsisindeki helvanın hepsini satın almasını gizlice emretti.
Hizmetçi sûfî dışarı çıkıp, helvacı çocukla pazarlık yaptı.
Yarım dinara helvanın hepsini satın aldı. Helva kabını getirip
şeyhin yanına koydu. Şeyh alacaklılara, ''Buyrun helva yiyin,
afiyet olsun'' dedi. Alacaklılar helvayı yiyip bitirdiler.
Helvacı çocuk boş tepsiyi eline alıp şeyhten helvanın ücretini
istedi. Hasta yatağından şeyh, ''Ben nasıl para vereyim? Ölmek
üzere olan borçlu biriyim'' dedi.
Çocuk, bu cevap üzerine elindeki tepsiyi yere vurarak ağlayıp
bağırmaya başladı. Aldatıldığını düşünerek, ''Ayağım
kırılsaydı da bu tekkenin kapısından geçmeseydim'' dedi.
Çocuğun feryatları, çevredeki hayırlı hayırsız diğer insanları
da oraya topladı. Alacaklıların da bu duruma canları sıkıldı.
İleri geri söylenmeye başladılar. Şeyhe, ''Bizim canımızı
yaktın, malımızı yedin, yetmiyormuş gibi çocuğa da haksızlık
yapıyorsun'' dediler.
Çocuk ikindi vaktine kadar tekkede ağlayıp durdu. Şeyh onun
ağlamasıyla hiç ilgilenmiyor, gözlerini kapatmış, yorganının
altına büzülmüş yatıyordu.
İkindi namazı vakti geldiğinde, hizmetçi elinde bir tabakla
içeri girdi. Tabağı şeyhin yanına bıraktı. Şeyh, hizmetçiye
tabağı alacaklılara vermesini söyledi. Hizmetçi getirdiği
tabağı alacaklıların önüne koydu. Tabağın örtüsünü
kaldırdıklarında, herkes hayretler içinde kaldı. Tabağın
içinde, şeyhin borcu olan 400 dinar bulunuyordu. Diğerleriyle
birlikte helvacı çocuğun parası da özel olarak gelmişti.
Bu durumu gören alacaklılar, şeyh hakkında yaptıkları kötü
zandan utandılar, pişman oldular. Şeyhin ellerine sarılıp
helâllik istediler.
''Ey büyük şeyh, bu ne hikmettir? Bu işin sırrı nedir? Bize
anlat'' dediler.
Bunun üzerine şeyh, ''Borcumun ödenmesini Allah'tan istedim. O
da bana, doğru yolu gösterdi. O paranın gelmesi, çocuğun
ağlamasına bağlıydı. Helvacı çocuğun masumane ağlaması, rahmet
denizini coşturdu. Alacağınızın ödenmesine vesile oldu.''



Bütün insanlar Allah'ın af ve merhametine muhtaçtır. Bizi
bağışlaması için, rabbimize sığınmalıyız. O'na canı gönülden
sığınmanın yolu da pişmanlık göz yaşlarıdır. Kulun bütün
içtenliğiyle ağlaması, rabbü'l-âlemînin rahmetine vesile olur.




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #35 : 23/10/10, 01:57 »
Zâhidin Gözleri

Devamlı ibadetle meşgul olan, ağlayıp göz yaşı döken bir
zâhide, arkadaşı, ''Vücudunun hakkını da korumak lâzım.
Ağlamaktan gözlerini kaybedeceksin'' dedi. Zâhid cevap verdi:
''Gözün iki hali vardır. Ya ilâhî güzellikleri görür ya da görmez.''

Göz hakkın nurunu görüyorsa, maksat ele geçmiş demektir.
Bozulması, az veya çok görmesi önemli değildir. Çünkü insanın
Allah'a ulaşması, rızâsını kazanması sonucunda, iki gözünü
kaybetmesinin bir değeri yoktur. Yok eğer bu göz, Allah'ın
nurunu göremeyecekse, böyle isyankâr bir gözün görmesinden,
kör olması daha iyidir.




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #36 : 23/10/10, 01:59 »
Öküzün Yerine Geçen Aslan


Köylünün biri, çok sevdiği öküzünü ahırına bağladı. Gece
olunca, aslan gelip öküzü yedi. Karnını doyurmanın getirdiği
rehavetle, öküzün yerine yattı.
Köylü gece vakti ahıra geldi. Her taraf karanlık olduğu için
eliyle yoklayarak öküzünü aramaya başladı. Aslanı bulunca
öküzünü bulduğunu zannetti. Sevinçle sağını solunu okşamaya
başladı.
Bunun üzerine aslan, ''Eğer ortalık aydınlık olsaydı, beni
korkusuzca okşayan bu adamın ödü patlar, yüreği kan kesilirdi.
Beni öküzü zannettiği için böyle rahat rahat okşayıp,
seviyor'' diye düşündü.


Nefsini tanımayan, hilelerini bilmeyen kişi gece karanlığında
öküzünü sevdiğini zanneden kişi gibidir. Aslanın bir vuruşta
insanı parçaladığı gibi, nefsânî arzular da insanı cehenneme
götürür.
Mürşid-i kâmil aydınlığı temsil eder. İnsanın nefsini tanıyıp,
terbiye etmesine vesile olur.




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #37 : 23/10/10, 02:01 »
Misafirin Eşeği

Sûfînin biri, seyahati sırasında bir tekkeye misafir oldu.
Kendi eliyle eşeğini ahıra bağladı. Güzelce yemini suyunu
verdi. İşini başkasına bırakmadı.
Bu tekkenin sûfîleri çok yoksuldu. Toplanıp aralarında
misafire ne ikram edeceğiz diye konuştular. Misafirin eşeğini
satmaktan başka çarelerinin olmadığına karar verdiler. Eşeği
pazar yerine götürüp sattılar. Parasıyla yicek bir şeyler
aldılar.
Tekkenin mumlarını yaktılar. Akşama ziyafet ve semâ olduğunu
ilân ettiler.
Misafir uzak yoldan gelmişti, yorgundu. Tekkedekiler onu
güzelce dinlendirdiler. Akşam olunca yemeğe davet ettiler.
Birbirinden güzel sözlerle kendisine iltifat edip, saygı
gösterdiler.
Yemekten sonra semâ başladı. Misafir sûfî, kendine gösterilen
sevgi ve ilgiye karşılık vermek için tekkedekilerin coşkusuna
katıldı.
Mutfaktan tüten duman, yerden kalkan toza karıştı. Sûfîlerin
aşk ve muhabbetle dönmeleri ortalığı birbirine kattı.
Sem①ın sonuna doğru, çalgıcı ağır aksak bir makamla çalgısını
çalarak, ''Eşek gitti, eşek gitti'' demeye başladı. Sûfîler
hararetle bu tempoya uydular. Bir yandan ayaklarını vururken,
diğer yandan ellerini çırparak, hep bir ağızdan seher vaktine
kadar, ''Ey oğul eşek gitti, eşek gitti'' diye tempo tuttular.
Misafir sûfî de onların heyecanına ayak uydurmaya çalışıyordu.
Semâ bitti, meclis dağıldı. Herkes evine çekildi. Tekke
boşaldı.
Sabahleyin sûfî, eşeğine yüklemek için eşyasını odasından
dışarı çıkardı. Yola çıkmak için hazırlıklarını yaptı. Eşeğini
almak için ahıra gittiğinde bulamadı. Kendi kendine, ''Akşam
pek az su içmişti. Herhalde tekkenin hizmetçisi suya
götürmüştür'' dedi. Hizmetçi geldiğinde sordu: ''Eşek
nerede?'' Hizmetçi, ''Bu ne biçim soru? Akşamdan beri eşek
gitti diye bağırmıyor musun?'' Sûfî, ''Ben, eşeğimi sana
emanet etmiştim. Koruman gerekirdi'' dedi. Hizmetçi,
''Sûfîlerin hepsi üzerime çullandı. Onlarla baş edemezdim.
Zorlayıp aldılar'' dedi. Sûfî, ''Peki, bana niye haber
vermedin?'' dedi. Hizmetçi, ''Vallahi defalarca geldim, ama
sen eşek gitti lafını hepsinden daha coşkulu söylüyordun.
Haberin vardır diye düşündüm. Hatta ne kadar tevekkül ehli,
ârif bir sûfî diye takdir ettim'' dedi. Sûfî, ''Sûfîler
gerçekten aşkla söylüyorlardı. Onları taklit etmek, bana da
büyük zevk verdi. Fakat sonuçta eşeğim elden çıktı.
Bilinçsizce yaptığım taklit, bana pahalıya mal oldu'' dedi.


Yemek hırsı, zevke düşkünlük, insanın aklını körleştirir.
Doğruyu bulmasına engel olur. Tasavvufun şekli ve zevkleriyle
oyalanmak sûfînin ilerlemesini durdurur.




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #38 : 23/10/10, 02:03 »
Müflis Adam


Malsız, mülksüz, evsiz, barksız bir adam vardı. Aç gözlü ve
arsızdı. Aynı zamanda insanları aldatırdı. Kadı buna ceza
verdi. Hapishaneye koydu.
Kısa zamanda oradakileri de kendinden bıktırdı. İnsanlık
şerefini ayaklar altına alan bu adam, çağrılmadığı halde,
sinek gibi her sofraya dalardı. Altmış kişinin yiyeceğini tek
başına yerdi. Selâmsız, sabahsız, yüzsüzlükle oturduğu
sofrada, hiç kimsenin bir lokma yemesine fırsat vermezdi.
Zindandakiler bu durumu kadıya şikâyet ettiler:
''Ya bu rezil adamı buradan al ya da bunun yemeğini ayrı
olarak gönder.''
Kadı durumu inceleyince, hapishanedekilerin haklı olduğunu
anladı. O adamı huzuruna çağırtarak,
''Bu zindandan çık git. Evinde otur.'' Adam, ''Hapishane benim
için cennet gibi. Eğer beni oradan çıkartırsan, yokluktan,
yolsuzluktan ölürüm'' dedi.
Kadı bu adamın kötülüğünü ve hiçbir şeyinin olmadığını, bütün
şehirde bilinmesine karar verdi.
Tellâlları çağırdı: ''Kimse ona bir şey satmasın. Bir kuruş
bile olsa, borç vermesin. Bu adamı dava etmek için gelenlerin,
davasına bakılmayacaktır. Bütün şehri gezdirin, herkese
duyurun'' dedi.
Odun satan birinin devesine bu sahtekârı bindirip, akşama
kadar dolaştırdılar.
Akşam olunca oduncu, ''Sabahtan beri deveme bindin. Deve için,
bir avuçluk saman parası ver'' dedi. Adi herif, ''Şehirdeki
bütün canlı cansız ne varsa, hepsi benim ne mal olduğumu
öğrendi. Sen öğrenemedin mi? Bu vakte kadar devenle, benim
müflis biri olduğumu duyurmak için dolaştık. Haydi yürü git
evine'' dedi.



Bu hikâyedeki tellallar, enbiya ve evliyalardır. Müflis adam
dünyadır. Deveci de gaflet ehli insanları temsil etmektedir.
Enbiya ve evliya, insanların geçici dünya zevklerine
dalmamalarını öğütler. Gaflet içerisindeki insanlar, onların
nasihatlerine kulak asmaz, dünyadan fayda umarlar.




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #39 : 23/10/10, 02:05 »
Hintli Köle

Hintli bir köle vardı. Efendisi ile aralarında anlaşmazlık
çıktı. Köle efendisine çok öfkelendi. Efendisine zarar vermek
istedi. Hemen evin damına çıkıp, baş aşağı atladı. Kendini
öldürdü.



Enbiya ve evliyayı kabul etmemek; hastanın doktora, çocuğun
öğretmenine itiraz etmesine benzer. Böyle bir davranışta
bulunan kimse, sonuçta kendine zarar verir.




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #40 : 23/10/10, 02:06 »
Padişahın Köleleri İmtihanı


Bir padişah ucuza iki köle satın aldı. Görünüşü düzgün olan
köleyi yanına çağırarak sohbete başladı. Padişah, insanın,
dilinin altında saklı olduğunu biliyordu. Padişah konuştuğu
köleyi zeki ve tatlı dilli buldu.
Diğer köleyi yanına çağırınca, dişlerinin kapkara, ağzının da
koktuğunu farketti. Konuşması da pek düzgün değildi.
Padişah güzel yüzlü köleyi, hamama gönderdi. Dişleri çürük,
ağzı kokan kölenin, anlayış ve ahlâkını öğrenmek için, ''Ben
seni beğendim ama, diğer arkadaşın senin için iyi şeyler
söylemedi. Kötü arkadaşlarla düşüp kalktığını, hırsız olduğunu
söyledi'' dedi. Çirkin köle, ''Arkadaşım ne söylediyse
doğrudur. Sözlerinden dolayı onu ayıplamam. Kusuru kendimde
ararım'' dedi. Padişah ne yaptıysa o köleye, arkadaşı hakkında
kötü bir söz söyletemedi. Çirkin köle arkadaşının bütün
iyiliklerini sayıp döktü. Ona toz kondurmadı. Padişah çirkin
köleyi ikaz etti ve, ''Arkadaşını övmede fazla ileri gitme.
Onu imtihan ederim. Neticesinden sen utanırsın'' dedi.
O sırada güzel köle hamamdan geldi. Padişah huzuruna
çağırarak; ''Sıhhatler olsun. Hiç eksilmeyecek nimetlere
erişesin. Çok zarif ve güzel görünüyorsun. Keşke diğer kölenin
söylediği kötü huylar, sende olmasaydı. O zaman, seninle daha
iyi dost olurduk'' diyerek onu da diğer köle gibi denemek
istedi.
Güzel kölenin bir anda tavrı değişti: ''Padişahım! O dinsizin,
benim hakkımda söylediklerini lütfen bana da söyler misiniz?''
Padişah, ''Senin iki yüzlü olduğunu, güzel görünüşüne
aldanmamak gerektiğini ve içinin fesatlığını'' anlattı.
Köle, arkadaşının kendisi hakkındaki sözleri duyunca iyice
öfkelendi. Ağzı köpürdü, yüzü kızardı. Hiddet içerisinde
onunla eskiden arkadaş olduğunu, kötü huyları yüzünden
arkadaşlığı bıraktığını söyledi. Arkadaşı hakkında kötü şeyler
sayıp dökmeye başlayınca, padişah onu susturdu:
''Yeter artık. Bu denemeyle, her ikinizin aslını öğrenmiş
oldum. Onun ağzı kokuyor, senin ise için çürümüş, ruhun
kokuyor. Bundan sonra sen, o güzel huylu, doğru sözlü
arkadaşının emrindesin.''



Yüz güzelliği, özdeki çirkinliği gizleyemez. İçteki kötülük er
veya geç ortaya çıkar. Hem maddî güzellikler yok olup gider.
İç güzelliği dediğimiz mâna güzelliği ise ölümsüzdür.




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #41 : 24/10/10, 04:38 »
Baykuşların Arasındaki Doğan


Padişahlar, av için doğan kuşu beslerler. O kuş av için
salıverildiğinde işini bitirip tekrar padişahın yanına döner.
Bir padişahın av için gönderdiği doğan kuşu, yolunu şaşırdı.
Baykuşların yaşadığı bir viraneye girdi. Baykuşlar telâşa
kapıldı. Bu doğan bizi, şu harap yerden çıkartır, yerimizi
alır diye korktular. Doğan kuşunun başına üşüştüler.
Kanatlarının tüylerini yolmak için çekiştirmeye başladılar.
Doğan, ''Ey baykuşlar! Telâşa kapılmanıza gerek yok. Şu yıkık
viraneniz sizin olsun. Ben, vatanıma gidip, padişahın
bileğinde nazlanacağım'' dedi. Baykuşlardan biri, ''Bu doğan
sizi, yerinizden ve yurdunuzdan etmek için hile yapıyor''
dedi. Doğan kuşu, ''Padişah adamlarıyla beni arıyordur. Kılıma
zarar gelirse, bütün baykuş yuvalarını kökünden kazır.
Padişahın sevgilisi olan hiç kimse garip kalmaz. Ey baykuşlar!
Siz de, bana uyun. Hepiniz birer doğan olun'' dedi.




Allah yolunu talep eden kişi, dünyada padişahlar padişahı olan
rabbü'l-âlemîni unutmadan yaşamalıdır. Asıl vatan olan âhiret
yurdunu özlemeli, viran olası dünyaya aldanmamalıdır.




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #42 : 24/10/10, 04:39 »
Susamış Adam


Bir derenin kıyısında, yüksekçe bir duvar vardı. Duvarın
üstünde de susamış, dertli bir adam duruyordu. Suya ulaşıp
susuzluğunu gidermesini duvar engelliyordu. Zavallı adam
gözünün önündeki suya ulaşmak çin balık gibi çırpınıyordu.
Birden aklına duvardan suya kerpiç atmak geldi. Kerpicin
düşmesiyle suyun çıkarttığı ses, sevgilisinin sesini duyan
âşık gibi adamı sarhoş etti. Bunun üzerine duvardan kopardığı
kerpiçleri birbiri peşi sıra suya atmaya başladı. Dere dile
geldi:
''Ey insanoğlu! Böyle kerpiç atarak beni niye rahatsız
ediyorsun? Bunun sana ne faydası var?'' Susamış adam, ''Kerpiç
atmamın bana iki faydası var. Birincisi, kerpiç düştüğünde
çıkan su sesi susuzluğumu hafifletiyor. İkincisi, kopardığım
her kerpiç taşı duvarı biraz daha alçaltıp beni suya
yaklaştırıyor.''



İnsanın suya, yani Allah'a ulaşmasını engelleyen, nefsânî
arzularından oluşan varlık duvarıdır. Susayan kimsenin suya
ulaşmak için çaba gösterdiği gibi, insan da varlık duvarını
yıkmak için gayret göstermelidir.




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #43 : 24/10/10, 04:40 »
Diken Eken Adam

Tatlı sözlü, fakat sert huylu adamın biri, yolun üstüne
dikenler ekti. Oradan geçenler onu ayıpladılar, dikenleri
söküp atmasını istediler. Adam söylenenlere aldırış etmedi.
Dikenler her geçen gün büyüyor, gelip geçenleri rahatsız
ediyordu. İnsanların elbiseleri dikenlerden yırtılıyor,
yoksulların ayakları parçalanıyordu.
O beldenin valisi, ''Bu dikenleri sök'' diye emir verdi. Adam
da, ''Efendim, bir gün sökeceğim'' dedi.
Yarın sökerim, öbür gün sökerim derken zaman geçti. Dikenler
iyice kökleşti. Vali adamı yanına çağırıp yine ikaz etti:
''Şu dikenleri bir an önce sök. Sözünde dur. İşini erteleme.''
Adam yine, ''Merak etmeyin, sökeceğim'' deyince vali, ''Sen
hep yarın diyerek, yapacağın işi erteliyorsun. Fakat şuna
dikkat etmiyorsun. Her geçen gün o dikenler büyüyüp
güçleniyor. Derinlere kök salıyor. Dikenleri sökecek olan sen
ise her gün ihtiyarlıyorsun. Gücün kuvvetin azalıyor.''




Sen her kötü huyunu, bir diken bil. O dikenleri, Hz. Ali'nin
Hayber Kalesi'nin kapısını kopardığı gibi, nefsinle mücadele
ederek sök, at. Öyle yapamıyorsan, o dikenleri aşılayıp, gül
fidanı haline getirecek bir mürşid-i kâmili bul. Kötü
huylarının iyiye çevrilmesinde, mürşid-i kâmil rehberin olsun.




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Okundu: Mesnevi'de geçen hikayeler
« Cevapla #44 : 24/10/10, 04:43 »
Acılar Sevgiyle Tatlılaşır

Lokman, işinde becerikli, sadık ve sevilen bir köleydi.
Efendisi ona oğullarından daha çok güvenirdi. Çünkü o,
görünüşte köleydi ama nefsinin efendisiydi. Efendisi, ondaki
bu olgunluğun farkındaydı. Lokman'ı âzat etmek için uygun bir
fırsat kolluyordu.
Efendinin önüne yemek geldiğinde, Lokman'ı çağırır, önce onun
yemesini isterdi. Onup yiyip içtiklerini zevkle yer,
yemediklerine elini sürmezdi.
Bir gün, efendiye bir kavun hediye getirdiler. Her zaman
olduğu gibi Lokman'ı çağırttı. Kavundan bir dilim kesip
Lokman'a uzattı. Lokman, ikram edilen kavunu iştahla yedi.
Efendi bir dilim daha verdi. Lokman, aynı şekilde onu da yiyip
bitirdi. Efendi Lokman'ın kavunu iştahla yediğini görünce, çok
sevdiğini düşünerek, bir dilim kalasıya kadar hepsini ikram
etti. Son kalan dilimi ağzına götürüp bir lokma alınca,
kavunun tadının zehir gibi olduğunu farketti. Kavunun
acılığından gözünden ateş çıktı. Boğazı yandı. Dili kabardı.
Ağzındaki acılık gittikten sonra, Lokman'a, ''Böyle acı kavunu
nasıl iştahla yedin?'' diye sordu. Lokman, ''Efendim! Bugüne
kadar sizin birçok güzel ikramınıza nâil oldum. Acı olduğunu
bilmeyerek verdiğiniz bu ikramı, geri çevirmekten utandım.
Ayrıca size olan sevgim, kavunun acılığını bana
hissettirmedi.''


Acılar, sevgiyle tatlılaşır
Bakır, yoğurulunca sevgiyle altın olur
Bulanmışlar, sevgiyle durulur
Dertler, sevgiyle devasını bulur
Sevgi, ölüyü diriltir
Şahı ise sana köle yapar.





Paylaş facebook Paylaş twitter
 

Zülkarneyn (a.s) ve Hükümdar Aile hekimliğinde randevu uygulaması yarın başlıyor.. ||semerkandyayin| semerkand.tv| semerkandradyo| semerkanddergisi| semerkandaile| mostar| semerkandpazarlama| sultangazi.bel.tr| sitemap| Arama Sonuçları| Dervişler Mekanı| Wap| Wap2| Wap Forum| XML| Rss| DervislerNet/Facebook | DervislerNet/Twitter | Forum İletişim| |||www.dervisler.net 0.361 saniyede oluşturulmuştur


Mesnevi'de geçen hikayelerGüncelleme Tarihi: 13/11/19, 12:22 Dervisler.Net © 2008-2014 |Lisans(SMF) |Sitemap | Facebook | Twitter | İletişim