Minhâcü’l Âbidîn’den - Semerkand Dergisi
Dervişler.Net Anasayfa

Forumda toplam 25.026 konu paylaşıldı... Bu konulara toplam 145.512 yorum yapıldı. Bugün 0 konu ve 0 ileti gönderildi.. Toplam : 22870 üyeli aileyiz.
Dervişler Mekanında, Minhâcü’l Âbidîn’den , konusunu okuyorsunuz... Bu konu 4350 defa okundu.İsim benzeri konuları sayfanın altından takip edebilirsiniz.
Hayırlı paylaşımlar diliyoruz. Aradığınız konuyu bulamadıysanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. Yazı alıntılarında kaynak(www.dervisler.net) gösterilmesi rica olunur.

Dervişler Mekanında paylaşılan en güzel konu:{Minhâcü’l Âbidîn’den }   Okunma sayısı 4350 defa

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Kararlı

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 7.047
  • Konu: 1851
  • Derviş: 4252
  • Teşekkür: 30
Minhâcü’l Âbidîn’den
« : 01/02/12, 00:18 »


Kaza ve Kader Tecellileri


İbadete engel olan bir diğer husus da insanın başına gelen çeşitli kaza ve kader tecellilerinin getirdiği sıkıntılardır. Bu sıkıntılardan kurtulmanın yolu ise, Cenab-ı Hakk’ın kaza ve kaderine rıza göstermektir. İki sebeple kaza ve kadere rıza göstermek gerekir:

• İbadete fırsat bulabilmek için. Eğer insan Allah’ın takdirine rıza göstermez ise ‘Şu niye şöyle oldu, bu niye şöyle olmadı?’ gibi sorularla sürekli kalbi meşgul ve kendisi de üzüntü içinde olur. Kalp bu gibi düşüncelerle ve üzüntülerle meşgul olursa, bu kişi ibadet etmeye nasıl fırsat bulabilir?

İnsanın tek bir kalbi vardır. O da dünya işlerin­den hangisi oldu, hangisi olmadı düşüncesi ve tasası ile dolu olursa nasıl hakkıyla ibadet yapabilir? İnsan aynı anda iki şeyi düşünüp yapamaya­cağına göre, ibadetlerini nasıl yapacak ve ahiret için nasıl vakit ayırabilecek? “Geçmişte yapılamayan işlerin hasreti ve gelecekte olacak işlerin ta­sası, insanın içinde bulunduğu vaktin bereketini alır, onu hakkıyla değerlen­dirmeye engel olur!” diyen Şakik el-Belhî rh.a. çok doğru söylemiş.

• Cenab-ı Hakk’ın öfkesinden kurtulmak için. Allah’ın takdirine rıza göstermeyip kızgınlık gösteren kişinin, Cenab-ı Hakk’ın öfkesine uğrama tehlikesi vardır. Rivayete göre peygamberlerden biri, başına gelen kötülük­lerden dolayı Cenab-ı Hakk’a şikayette bulunur. Cenab-ı Hak ona şöyle vah­yeder:

“Benden mi şikayette bulunuyorsun? Ben, yaptıklarından dolayı şikayet olunacak biri değilim! Gayb ilminde senin kaderin böyle tecelli etmiştir. Sen neden benim takdirime rıza göstermiyorsun? Dünyayı senin için değiş­tirmemi, ya da Levh-i Mahfuz’da senin için değişiklik yapmamı, benim istedi­ğim şekilde değil de senin istediğin şekilde takdir etmemi mi istiyorsun? Benim istediğim ve hoşlandığım şeylerin olmasını değil de kendi istediğin ve hoşlandığın şeylerin olmasını istiyorsun, öyle mi? İzzetim üzerine yemin ederim ki bir daha bu düşünceyi kalbinden geçirirsen, üzerindeki peygamber­lik elbisesini soyar alırım ve seni cehenneme atarım!..”

Evet, Cenab-ı Hakk’ın şu ifadelerine ve ürkütücü tehdidine akıllı kimseler iyi kulak vermelidir. Yüce Allah, peygamberlerine ve seçkin kulla­rına böyle davranırsa ya diğer insanlara nasıl davranır? Ayrıca “Eğer bu düşünceyi bir daha kalbinden geçirirsen...” tehdidine de dikkat etmek gere­kir. Çünkü insanın bu düşünceyi içinden geçirmesi ve kalbin tereddüdü söz konusudur. Acaba bağırıp çağırarak imdat isteyen, sağa sola şikayetlerde bulunan, insanların karşısına geçen, onları başına toplayarak Rabb’ine karşı feryatlar koparan kimsenin durumu nasıl olur? Bu tehdit bir defa kızgınlık gösterenler içindir. Peki, bütün ömrünü Cenab-ı Hakk’ın takdirine kızgınlık ve öfkeyle geçirenlerin durumu acaba na­sıl olur?

Diğer bir husus da, yukarıdaki ifadelerin Cenab-ı Hakk’a şikayette bu­lunanlara yönelik olmasıdır. Acaba, Allah’ın takdirini insanlara şikayette bu­lunanların durumu nasıl olur? Bizleri böylesi kötü durumlara düşüren nefsi­mizin şerrinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınırız. Bizleri af­fetmesini, edepsizliğimizi bağışlamasını ve halimizi ıslah etmesini engin rahmetinden niyaz ederiz.

Kadere Rıza Nasıl Olmalı?

Soru: Kaza ve kadere rıza göstermenin manası, hakikati ve hükmü nedir?

Cevap: Alimlerimiz şöyle der: Rıza, kızgınlığı ve öfkeyi terk etmektir. Başına gelen Cenab-ı Hakk’ın kaza ve kaderini beğenmeyip, kendisinin za­rarına mı faydasına mı olduğunu kesin olarak bilmediği bir şeyin daha iyi ve uygun olduğunu düşünmesi Allah’a kızgınlığı ve öfkeyi ifade eder. Böyle bir istek, kaza ve kadere rıza göstermemek demektir.

Soru: Kötülükler ve günahlar da Allah’ın kaza ve kaderiyle olmuyor mu? O halde, kulun neden bunlara rıza gösterip kabullenmesi gereksin?

Cevap: Rıza gösterilmesi gereken Allah Tealâ’nın hükmüdür. Şerre hükmetmek şer değildir; şer olan, hükmün sonucunda ortaya çıkan fiildir. Bu hükme rıza göstermek şer değildir.

Alimlerimiz şöyle der: Allah’ın kulları için takdir ettiği hükümler dört çeşittir: Nimet, sıkıntı, hayır ve şer.

Nimet: Cenab-ı Hak bir kul hakkında nimete hükmettiğinde hükmü verene, verilen hükme ve bu hükmün sonucuna rıza göstermek vaciptir. Ayrıca hakkında verilen hükmün nimet olması sebebiyle nimeti verene şük­retmek gerektiği ve minnet borcu olduğunu unutmamak gerekir.

Sıkıntı: Bu konuda da hükmü verene, verilen hükme ve hükmün sonucuna rıza göstermek vaciptir. Rızanın yanında, hakkında verilen hüküm sıkıntı olduğundan ayrıca buna sabır göstermesi de vaciptir.

Hayır: Hakkında hayır hükmü verildiğinde hükmü verene, verilen hükme ve hükmün sonucuna rıza göstermek vaciptir. Bunun yanında hayra muvaffak olduğu için Cenab-ı Hakk’a minnet borcu bulunduğunu da hatırla­ması gerekir.

Şer: Bu konuda da hükmü verene, verilen hükme ve hükmün sonu­cuna rıza göstermek vaciptir. Rıza göstermenin sebebi, hükmün sonucunun şer olması değil, bu hükmü verenin Cenab-ı Hak olmasıdır. Hükmü verilmiş her konu esas itibariyle o hükmü verene dayanır. (...)

Soru: Rıza gösteren kimse fazladan bir şey elde eder mi?

Cevap: Evet, rıza gösterilenin hayır ve iyilik olması şartıyla... Bu durum, rızayı terk etmemek gerektiğini, rıza göstermenin üstün olduğunu gösterir. Bir kimse bir şeyi beğenir, hoşuna gider ve ona rıza gösterirse, o şey artar. Nebi s.a.v.’e süt getirdiklerinde şöyle buyurdu: “Allahım, bunu bize bereketli kıl ve arttır!” Bir seferinde de şöyle dedi: “...bundaki hayrı arttır!” (Ebu Davud, Eşribe, IV/116, nr. 3730; Tirmizî, Da’avât, nr. 3451; İbnu Mâce, Leben, II/1103, nr. 3322)

Soru: Neden Rasulullah s.a.v., Allah dilerse demedi, hayırlı ve iyi olması şartıyla istemedi?

Cevap: Bu gibi isteklerin asıl yeri kalptir. Yani aslolan kalp ile iste­mektir, dil sadece bu isteği sözlere ve harflere dökmeye yarar. Bu manayı kalpte taşıyanlar için, onu dil ile ifade etmemek bir eksiklik sayılmaz.   



Ali KAYA
Aralık 2011 156.Sayı

Konu Adresi: http://www.dervisler.net/minhacul-abidinden-t29748.0.html




Çevrimdışı insirah

  • Çalışkan Üye
  • ***
  • İleti: 564
  • Konu: 79
  • Derviş: 12193
  • Teşekkür: 17
Okundu: Minhâcü’l Âbidîn’den
« Cevapla #1 : 01/02/12, 19:01 »
 X:01 :X06


“O gün, ne mal fayda verir, ne de evlâd. Ancak Allâh'a kalb-i selîm ile gelenler müstesnâ. " (eş-Şuarâ, 88-89).

Çevrimdışı Evvah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 1.581
  • Konu: 470
  • Derviş: 2239
  • Teşekkür: 19
Okundu: Minhâcü’l Âbidîn’den
« Cevapla #2 : 02/02/12, 01:13 »
Allah (cc) razı olsun.. XgülllX


Bir Aaahhh olmalı şimdi.. alıp Sana gelmeliyim...

Çevrimdışı Mostar

  • Çalışkan Üye
  • ***
  • İleti: 891
  • Konu: 21
  • Derviş: 3265
  • Teşekkür: 3
Okundu: Minhâcü’l Âbidîn’den
« Cevapla #3 : 02/02/12, 11:14 »
 :aro2: :X06


RABBİMİZ " Soracak : " BEN Hep Seninleydim , Ya Sen Kulum Kiminleydin ???

Çevrimdışı Evvah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 1.581
  • Konu: 470
  • Derviş: 2239
  • Teşekkür: 19
Okundu: Minhâcü’l Âbidîn’den
« Cevapla #4 : 08/02/12, 02:41 »
Nefs-i Emmarenin Vasıfları

Ey ibadet yolcusu! Allah seni de bizleri de, şiddetle kötülüğü emreden nefs-i emmarenin kötülüklerinden korusun! Zira o düşmanların en zararlısı, belalıların en zorlusudur. O tedavisi en zor ve doktorları çaresiz bırakan hasta­lık, ilacı da en zor bulunan ilaçtır. Bunun da iki sebebi var:

• Nefs İç Düşmandır: Nefs insanın bünyesinde bulunan bir düşmandır. Eğer hırsız evin içinden olursa içerden kuracağı tuzaklar daha etkili ve zararı daha büyük olur. Şu sözün sahibi ne kadar doğru söylemiş:

Nefsim beni çağırır hep zarara,
Dertlerime dert katar, boğar hep acıya.
Düşmanıma nasıl karşı koyabilirim acaba?
O düşman hep kaburgalarımın arasındaysa?

• Nefs Sevimli Düşmandır: Nefs insanın hem düşmanı hem de sevgilisidir. İnsanoğlunun gözü, sevgilisinin kusurlarına karşı kördür. Şairin de dediği gibi, göz sevgilinin ku­surlarını hiç görmez:

Sen sevdiğin kişilerin, dostların kusurlarını göremezsin
Yaptıklarından hoşnut olduğun kişilerin de...
Sevgi gözü kör eder, görmez hiçbir kusur     
Ama kızgın göz bütün kötülükleri ortaya çıkarır.

İnsan nefsinden kaynaklanan kötülükleri iyi görürse, işlediği kusurların neredeyse hiç farkında olmaz. Halbuki nefsi o kötülüklerle kendisine düşmanlık yapmakta, zarar vermektedir. Onu her türlü kötülüğe ve felakete sürüklemektedir. Gafil kimse ise bunun farkında değildir. Ancak Allah’ın rahmetiyle koruduğu, azgın nefse karşı rahmetiyle yardım ettiği kimseler bu­nun farkına varabilir ve kurtulabilir.

Sonra ey insan, şu ikna edici nükteye kulak ver! Eğer ilk yaratılıştan kıyamet gününe kadar işlenen fitne, kötülük, kabahat, rezalet, günah ve kö­tülüklere şöyle bir bakarsan, bunların hepsinin nefsten kaynaklandığını gö­rürsün. Bunlar ya doğrudan doğruya nefsten kaynaklanmıştır ya da onun yardımı ve desteğiyle işlenmiştir.

Allah’a isyan ilk olarak İblis’ten gelmiştir. Bunun sebebi, Allah’ın takdi­rinden sonra kibri ve hasedi sebebiyle nefsin arzularına uymasıdır. Seksen bin sene ibadet ettikten sonra nefsi onu sapıklık deryasına itmiş ve sonsuza dek orada boğulup helak olmuştur. Zira o zaman daha ne dünya ne insanlar ne de şeytan vardı. Sadece nefsi vardı, haset ve kibri ile baş başaydı. İşlediği günaha nefsi sebep olmuştu.

Sonra Adem a.s. ile Havva validemizin işledikleri günahın kaynağı da nefs idi. Allah’ın yasaklamasına rağmen, nefslerinin ölümsüz olma arzu­suyla yaptığı teklife aldandılar. İblis’in bu yöndeki sözlerine kandılar. Böylece nefs ile onun ortağı durumundaki İblis kendilerini aldattı. Allah Tealâ’ya komşu olmaktan ve içinde yaşadıkları Firdevs cennetinden çıkarıldılar. Bu hakir, çileli, fani ve tehlikelerle dolu dünyaya atıldılar. Başlarına pek çok şey­ler geldi. Onların evlatları da pek çok felaketlerle karşılaştılar ve kıyamete kadar da karşılaşacaklar.

Daha sonra meydana gelen, Adem a.s.’ın evlatlarından Kabil ile Habil arasında cereyan eden olayın ve işlenen suçun da nefsin hasedi ve cimriliğinden kaynaklandığını görürsün. Diğer suçları ve günahları bunlara kıyas edebilir­sin.

Özetle, insanlar arasında işlenen masiyet, rezalet, sapıklık ve fitnelerin sebebi mutlaka nefs ve onun arzularının etkisi vardır. Eğer nefs olmasaydı bütün insanlık selamette olurdu. Eğer nefs saydığımız bütün bu zararları veriyorsa, akıllı insanın da bu konuyu ciddiye alıp gereken önemi göstermesi gerekir. Hidayetin yegane sahibi Cenab-ı Hakk’tır, başarı da onun bir lütfu­dur.


Nefs Nasıl Dizginlenir?

Böylesine tehlikeli düşmana karşı çare nedir? Bu konuda ne gibi ted­birlere başvurulmalıdır? Şimdi bu soruların cevapları üzerinde biraz duralım.

Bilmelisin ki baş tarafta da belirttiğimiz gibi nefsi alt etmek zorlu ve meşakkatli bir iştir. Çünkü diğer düşmanlar gibi onu tamamen tepelemek mümkün değildir. O aynı zamanda insanın bir bineği bir aleti konumundadır. Denilir ki bir bedevi Arap birisine şöyle hayır duada bulunmuş: “Nefsin hariç, Allah bütün düşmanlarını kahretsin!”

Zira zararlı olmasına rağmen onsuz olmaz. Bu durumda onu terbiye etmeli, hayırlı işlerini yapabilecek kadar güçlendirmeli; haddi aşmaması için de zayıf bırakmalı ve hapsetmelisin. Yani sen, tedavisi çok zor ve hassas bir konu ile karşı karşıyasın. Nefsi takva ve vera gemi ile dizginleyerek pek çok faydalar elde edileceğini daha önce belirtmiştik.

Soru: Bu dik başlı bir binek, zorlu ve huysuz bir hayvandır. Gem vur­makla boyun eğmiyor. Bu durumda ondan istifade etmek için ne gibi çarelere başvurmak gerekir?

Cevap: Nefsin azgın bir hayvan olduğunu söylemekte haklısın. Bunun çaresi, gem ile itaat altına alınıp boyun eğinceye kadar onu tahkir ve küçültmektir.

Alimlerimiz derler ki: Nefsi denetim altına almak ve arzularını kırmak üç şeyle mümkündür:

• Arzularına set çekmek: Yani yemini azaltmak. Dik başlı bir hayvan, yemi azaltılınca uysallaşır ve yumuşar.

• Ağır yük vurmak: Nefse ağır ibadet yükü yüklemek... Zira bir binek hayvanı eğer yemi azaltılıp yükü arttırılırsa uysallaşır ve boyun eğer.

• Allah’tan yardım istemek: Nefsine karşı sana yardımcı olması için Allah’tan yardım dilemeli ve ona niyazda bulunmalısın. Bunların dışında kur­tuluş yolu yoktur. Yusuf a.s.’ın şu duasını işitmiyor musun:

“Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefs şiddetle kötülüğü em­reder. Rabbimin acıyıp koruduğu başka...” (Yusuf, 53).

Eğer bu üç esası sürekli uygularsan, Allah’ın izni ile dik başlı nefs sana boyun eğer. Artık ona dilediğin gibi hükmeder, dizginlersin. Şerrinden de emin olursun..   



Ali KAYA
Ocak 2012, 157.SAYI



Bir Aaahhh olmalı şimdi.. alıp Sana gelmeliyim...

Çevrimdışı Kararlı

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 7.047
  • Konu: 1851
  • Derviş: 4252
  • Teşekkür: 30
Okundu: Minhâcü’l Âbidîn’den
« Cevapla #5 : 16/03/12, 23:25 »

1. Engelleme: Şeytan ilk olarak insanın ibadetine engel olmak ister. Eğer Cenab-ı Hak kendisini şeytandan korursa, kul şu sözlerle şeytanı reddeder:

“Ben ibadete gerçekten muhtacım. Çünkü bu fani dünyada sonsuz olan ahiret hayatı için mutlaka azık hazırlamam gerekir!”

2. Erteleme: Birincisinde başarılı olamayan şeytan sonra:

“Acele etme, ileride yaparsın, daha yaşın çok genç!” diyerek ibadeti ertelemeyi, geriye atmayı telkin eder. Allah’ın yardımı ile onu:

“Ecelim benim elimde değil. Eğer bugünün işini, ibadetini yarına erte­lersem, peki yarının işini ne zaman yapacağım? Zira her gün için yapılacak yeterince iş var...” diyerek onu reddeder.

3. Acele: Şeytan bu sefer de acele etmesini isteyerek ona:

“Acele et, acele et! Şu işi bitir, şunu yapmaya da vaktin olsun!” der. Allah’ın inayetiyle şeytanı şu sözlerle susturur:

“Tam ve kusursuz olarak yapılan az iş, kusurlu olarak yapılan çok iş­ten hayırlıdır!”

4. Riya: Bu sefer ibadetini tam ve mükemmel yaparak insanlara karşı gösteriş yapmaya teşvik eder. Yine Allah’ın yardımı ile onu şu sözlerle savuşturur:

“İnsanların görmesiyle ne kazancım olabilir? Allah’ın görmesi benim için yeterli değil mi?”

5. Kendini Beğenme (Ucub): Bu sefer şeytan:

“Sen ne büyüksün, ne uyanık ve ne faziletli bir kişisin!” diyerek insanı kendini beğenme uçurumuna yuvarlamak ister. Allah’ın himayesi ile bu tehli­keyi de şu sözlerle savar:

“Bütün nimetlerin gerçek sahibi Allah Tealâ’dır. Bu hal de O’nun bana ihsan ettiği başarının sonucudur. O, kendi lütfu ile benim de­ğersiz amelime kıymet vermiş. Eğer Allah’ın lütfu olmasaydı, O’nun üzerimdeki sayısız nimetleri ile birlikte benim işlediğim günahlara karşılık bu ibadetin ne değeri olabilirdi?”

6. Gizleme: Şeytan şimdi altıncı ve en tehlikeli hilesine başvurur. Uyanık kişilerden başkası buna karşı koyamaz. Şöyle der:

“İbadetini gizli yap. Allah yaptığın ibadeti ortaya çıkaracak ve karşılı­ğını verecektir.” Böylece seni bir tür riyaya düşürmek ister. Uyanık kişi Allah’ın yardımı ile şeytanı şu sözlerle defeder:

“Ey mel’un! Şimdiye kadar ibadetime engel olmaya, ifsad etmeye ça­lışıyordun! Şimdi ise ıslah etmek, düzene sokmak için geliyorsun. Ama asıl maksadın yine bozgunculuk. Ben Allah’ın kuluyum, O benim efendimdir. Dilerse benim ibadetimi açığa çıkarır, dilerse gizli tutar. İsterse beni hatırı sayılır biri, isterse değersiz biri yapar. Bunların hepsi kendi elindedir. Bunları insanlara açıklamasına ve onlardan gizli tutmasına aldırış etmem. Çünkü insanların elinde bir şey yok!”

7. Terk: Şeytan yedinci ve son hilesiyle gelir şöyle der:

“Senin bu ibadetlere ihtiyacın yok. Eğer bahtiyar/said yaratıldıysan, ibadeti terk etmek sana bir zarar vermez. Yok bedbaht/şaki olarak yaratıldıy­san ibadet de sana bir fayda vermez!”

Allah’ın yardımıyla bu hileyi de şu sözlerle savar:

“Ben Allah’ın kuluyum. Kula yaraşan, emre uyup kulluk ve ibadet et­mektir. Rab ise efendiliğin icaplarını en iyi bilendir. Dilediği gibi hükmeder; is­tediğini yapar. Her halükârda ibadetin bana faydası vardır. Eğer said isem, sevabımın artması için ibadete muhtacım. Şaki isem de, ileride keşke ibadet etseydim diye kendi kendime pişmanlık duymamak için ibadet etmeliyim.

Kaldı ki, ibadet ettiğim için asla Cenab-ı Hak beni cezalandırmaya­cak, ibadet bana bir zarar vermeyecek. Ayrıca itaatkâr olarak cehenneme girmek, asi olarak girmekten benim için daha sevimlidir. Kaldı ki Cenab-ı Hakk’ın vaadi hak değil mi? O, ibadet yapanlara sevap vereceğini, iman ve itaat ile Allah’a kavu­şanları kesinlikle cehenneme sokmayacağını, mutlaka cennete sokacağını vaad etmiştir.”

Kul, amelinin karşılığı olarak cenneti kazandığı için değil, Cenab-ı Hakk’ın sadık vaadinin karşılığı olarak cennete girecektir. Bu manada Cenab-ı Hak saidlerin lisanıyla şöyle buyurur:

“Onlar bize verdikleri sözde sadık olanlardır ve ‘Bizi dilediğimiz yerinde otu­racağımız bu cennet yurduna vâris kılan Allah’a hamd olsun. İyi amelde bu­lunanların mükafatı ne güzelmiş!’ derler.” (Zümer, 74)

Uyan ey ibadet yolcusu, Allah sana merhamet buyursun. Gördüğün gibi işin aslı bundan ibarettir. Diğer fiilleri ve durumları da buna kıyas et. Allah’tan yardım talep et ve O’na sığın. Zira bütün işler O’nun elinde, başarı da O’ndandır.


Haset, Kıskanma, Gayret ve Nasihat

Haset, Allah Tealâ’nın müslüman kardeşine verdiği ve onun için hayırlı olan bir nimetin sona ermesini istemektir. Eğer sona ermesini istemeden aynısını kendisi için de isterse buna kıskanma (gıpta) denir. Rasulullah s.a.v.’in “Ancak şu iki kişiye gıpta edilir...” hadisi de bu manadadır. Eğer o nimet mümin kardeşin için hayırlı değilse ve sen de onun sona ermesini istiyorsan buna gayret denir. Haset, gıpta ve gayret arasındaki farklar bundan ibarettir.

Hasedin zıddı nasihat, yani müslüman kardeşine Allah’ın vermiş olduğu ve onun için hayırlı olan nimetin bekasını ve devamını dilemektir.

Soru: Müslüman kardeşimizin sahip olduğu bir nimetin kendisi için hayırlı mı yoksa zararlı mı olduğunu nereden bilebilir, onun bekasını veya sona ermesini isteyebiliriz?

Cevap: Böylesi durumlarda güçlü kanaat/zann-ı galip ile hareket edilir. Bu gibi konularda güçlü kanaat, kesin bilgi yerine geçer. Eğer durum şüpheli olursa, bir müslümanın sahip olduğu nimetin bekasını veya sona ermesini kesin olarak istememelidir. Haset tehlikesinden kurtulup nasihat sevabı alabilmek için “Hakkında hayırlı ise Allah devam ettirsin, değilse sona erdirsin” şartıyla sınırlamak gerekir.

Nasihatin kalesi ve hasetten kurtulmanın yolu, Cenab-ı Hakk’ın müslümanların birbirleriyle dost olmalarını emrettiğini hatırlamaktır.

Bundan daha etkilisi ise şöyle düşünmektir: Cenab-ı Hakk’ın müminlerin hukukunu ne derece yücelttiğini, değerinin ne derece üstün olduğunu, kıyamet gününde onların Allah katında sahip olduğu muazzam üstünlükleri düşünmeli. Sonra böylesine değerli ve üstün niteliklere sahip müminlerin ahirette kendisine şefaat edeceklerini ümit etmelidir.

Bu gibi düşünceler, mümin kimselerin sahip olduğu nimetlerin bekasını istemeyi sağlar. Allah’ın onlara verdiği nimetlere haset etmeye mani olur. Tevfik yalnızca Cenab-ı Hak’tandır.
 

Minhâcü’l Âbidîn’den
Ali KAYA






Çevrimdışı Kararlı

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 7.047
  • Konu: 1851
  • Derviş: 4252
  • Teşekkür: 30
Okundu: Minhâcü’l Âbidîn’den
« Cevapla #6 : 13/04/12, 23:33 »

Korku ve Ümidi Yoldaş Edinmek

Ey kardeşim! İbadette istikrar sahibi olup önündeki engelleri aştıktan sonra kulluk yoluna devam etmelisin. Yola devam ederken güvende olabilmen; korku ve ümidi (havf ve recâ) kendine şiar edinmen ve şartlarına uyarak bunlara devam etmenle mümkündür. İki sebepten dolayı içinde korku taşımalısın:

1. Günahlara Düşmekten Korkmak: Günahlardan uzak durmak için içinde korku taşıman gerekir. Zira şiddetle kötülüğü emreden bu nefs şerre çok fazla meyyal ve fitneye karşı aşırı derece arzuludur. Bu arzu ve meylinden ancak büyük tehdit ve korkutmayla vazgeçer. Nefs, tabiatı gereği vefaya değer veren ve utanma duygusu kötülük yapmasına engel olan edepli insanlar gibi değildir. Tıpkı şairin dediği gibi:

Aşağılık kişi ancak sopa ile uslanır,
Şerefli olana incitici bir söz yeter!


Nefsi uslandırma konusundaki tedbir; onu sürekli sözle, fiille, dü­şünceyle korkutmakla sağlanır. Salihlerden biri şöyle der: “Bir gün nefsim beni günah işlemeye davet etti. Hemen gittim, üze­rimdekileri çıkardım ve güneşin sıcaklığında kaynamış olan yerde yuvarlanmaya başladım. Nefsime: ‘Ey geceleri bir kir yığını ve gündüzleri tembellik timsali olan ne­fsim, şunu tat bakalım! Cehennem ateşi bundan çok daha şiddetlidir!’ dedim.”

2. İbadetlerini Beğenip Helak Olmaktan Korkmak: Eğer Allah korkusu olmasa nefs yaptığı ibadetleri beğenerek –ki buna ucub denir- helak olur. Bu sebeple yanlış ve günahlarıyla nefsi kötülemek, eksiklerini söyleyerek kontrol altına almak gerekir.

Hasan-ı Basrî rh.a. şöyle derdi: “Hiçbirimiz, işlediği bir günahtan sonra tevbe kapısının kapa­narak, yaptığı amellerin boşa çıkma korkusundan emin değildir.”

İbnu’s-Semmâk şu sözlerle nefsini azarlardı: “Ey nefsim! Sen zahidlerin sözlerini söylüyor fakat münafıkların amelini işliyorsun. Sonra kalkıp bu halinle cennete girmeyi arzuluyorsun. Heyhat, heyhat! Cennete girecek olanlar senin gibileri değil, başka insan­lar! Cennet ehlinin ameli sende yok!”

Bu gibi düşünceler bir kişinin kalbinde yerleşir ve bunları sık sık tek­rarlarsa, yaptığı ibadetleri beğenip böbürlenmekten ve günah işlemekten çekinir. Diğer taraftan şu iki sebeple ümitvar olmak ve bunu şiar edinmek gerekir:


1. Nefsi İbadete Teşvik İçin Ümitvar Olmak: Nefsi ibadetlere teşvik etmek gerekir. Çünkü ibadetlerin bir ağırlığı ve zorluğu vardır. Şeytan da insanın ibadetine engel olmak ister. Nefs ise sürekli olarak ibadete zıt olan şeylere çağırır. Gaflet içinde olan halkın büyük çoğunluğunun hali, nefslerinin bu çağrılarına uygun bir durum gös­terir. İşlemeleri istenen sevaplar onların gözlerine hiç görünmez. Gaflet içinde olanlar için bu sevaplar adeta erişilmesi imkansız bir uzaklıktadır.
İnsanların genel olarak durumu bundan ibaret olunca, nefsin ken­diliğinden hayra yönelmeyeceği ve harekete geçme­yeceği anlaşılmış olur. Nefs ancak, bütün bu engelleri aşmasının bedeli ödenecek, hatta yaptıklarının karşılığı fazlasıyla verilecek olursa harekete geçer. Bu ise Allah’ın rahmetini güçlü bir şekilde ummakla, Cenab-ı Hakk’ın vereceği sevapların çok güzel, ikramlarının sınırsız olduğunu nefse telkin ederek onu teşvik etmek suretiyle olur. Değerli hocamız şöyle derdi: “Üzüntü insanı yiyip içmekten alıkoyar, korku günah işlemesine en­gel olur. Ümitli olmak ise ibadet isteğini güçlendirir ve ölümü hatırlamak in­sanı lüzumsuz şeylerden uzak tutar.”

2. Musibetlere Göğüs Germek İçin Ümitvar Olmak: Şunu iyi bilmelisin ki ne istediğini bilen, verdiği emeğe ve çektiği sıkıntıya aldırmaz. Bir şeyden hoşlanan ve ona gerektiği kadar ilgi ve rağbet gösteren kişi o işten kaynaklanan sıkıntılara aldırış etmez. Birisini hakikaten seven kimse ondan gelen sıkıntı ve meşakkatleri de sever, katlanır. Hatta sevdiğinden gelen sıkıntılardan bir tür zevk alır. Arı kova­nından bal toplayan kimse, balın tadını ve lezzetini düşünerek arıların sokmasına aldırış etmez. Çiftçiler, hasat mevsiminde keselerinin parayla dolacağını düşünerek yıl boyunca sıcak soğuk, elem keder demeden çalışırlar.
İşte ey kardeşim, Allah yoluna giren abidler de asıl dinlenme yeri olan cenneti ve orada bulunan köşkleri, sarayları, nefis yiyecek ve içecek­leri, hurileri, süsleri, elbiseleri ve Cenab-ı Hakk’ın cennet ehli için hazırla­dığı diğer nimetleri düşünürler. Bu sebeple ibadet uğrunda çektikleri yor­gunluğa, ellerinden kaçırdıkları bir dünyalığa, başlarına gelen bir musi­bete ve zarara aldırış etmezler.

Dinlerken de Takva

İki sebepten dolayı kulağını edep dışı ve lüzumsuz sözlerden koruman gerekir:

Birinci sebep: Dinleyen konuşana ortaktır. Bu hususta şair şöyle der:

Her şeyde orta yolu seç
Yan yollardan ve şüpheli olanlardan kaç.

Kulağını çirkin sözleri dinlemekten koru
Tıpkı dilini kötü sözlerden koruduğun gibi!

Zira sen çirkin sözleri dinlerken,
Söyleyene ortak olduğunu unutma!


İkinci sebep: Vesveseye sebep olur. Kişinin işittiği sözler kalpte vesvese ve kuruntuların harekete geçmesine sebep olur. Sonra bu vesvese ve kuruntular insanı meşgul eder, ibadetine mani olur.

Şunu bilmelisin ki, kulak vasıtasıyla kalbe ulaşan sözler, ağız vasıtasıyla mideye ulaşan yemeklere benzer. Yemeklerin faydalısı ve zararlısı, gıda vereni ve öldürücü zehir ihtiva edenleri vardır. İnsanın dinlediği sözler de bunun gibidir. Ancak kulakları ile dinlediği sözler, insan üzerinde daha etkili ve daha kalıcıdır.

Yenilen yemekler belli bir süre sonra çeşitli yollarla dışarı atılır. Eseri bir süre kalsa da zamanla yok olur gider. Ayrıca zararlı yiyeceklerin vücut üzerindeki etkilerini gidermek için çeşitli ilaçlar vardır. Fakat dinleyip de insanın kalbi üzerinde etki eden bir söz, belki de ömrü boyunca onunla birlikte kalır. Bu söz çok değersiz bir şey olsa bile onu unutamaz. Kendisini sürekli meşgul eder, yorar ve sıkıntıya sokar. O söz sebebiyle kalbe bir sürü vesvese ve kuruntular üşüşür. Ondan uzaklaşmaya, kalbini o düşünceden kurtarmaya çalışır ve onun şerrinden Allah’a sığınma ihtiyacı hisseder.

Bu gibi kötü düşüncelerin kendisini bir belaya sürüklemesinden, sonuçta büyük bir felakete götürmesinden hiçbir zaman emin olamaz. Eğer seni ilgilendirmeyen ve faydası olmayan sözlerden kulağını korursan rahat ve huzur içinde olursun. Akıllı kimseler bu hususa dikkat etmelidir. Başarı Allah’tandır.



Ali Kaya | Mart 2012 | TASAVVUF KLASİKLERİ



Çevrimdışı gülyüzlüm

  • Dervişkolik
  • *****
  • İleti: 2.258
  • Konu: 131
  • Derviş: 9365
  • Teşekkür: 166
Okundu: Minhâcü’l Âbidîn’den
« Cevapla #7 : 14/04/12, 19:37 »
Allah c.c razı olsun..  XgülllX



Çevrimdışı Kararlı

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 7.047
  • Konu: 1851
  • Derviş: 4252
  • Teşekkür: 30
Okundu: Minhâcü’l Âbidîn’den
« Cevapla #8 : 27/04/12, 00:01 »

İbadet Ehline Dünyada İhsan Edilen Dereceler

• Cenab-ı Hak onu anar, onun için övgüde bulunur. Bir kul için Alemlerin Rabbi tarafından anılmak ve O’nun tarafından övül­mekten daha değerli ne olabilir?

• Rab Tealâ ona teşekkür eder ve yüceltir. Senin gibi yara­tılmış bir insan dahi seni yüceltse, sana teşekkür etse ne büyük onur duyarsın! Peki, gelmiş geçmiş her şeyin Rabbi olan Allah Tealâ seni yüceltse, sana teşekkürde bulunsa, elde edeceğin izzet ve şerefi düşünebiliyor musun?

• Cenab-ı Hak onu sever. Bir belde­nin belediye reisi, önde geleni birini övse onunla iftihar eder. Önemli yerlerde bu isimleri kullanarak onlardan istifade etmeye çalışır. Ya Alemlerin Rabbi onu severse?!

• Hak Tealâ ibadet ehli kişinin vekili olur. Onun adına işlerini düzenler, yoluna koyar.

• Rızkına kefil olur. Her yönden ve gönül darlığına düşürmeden ona rızık verir.

• Düşmanlarına karşı ona yardımcı olur ve her işinde ona yeter. Kötülük yapmak isteyenlerin kötülüklerini savar.

• Ona dost ve yakın olur. Hiçbir halde onu yalnız bırakmaz, ona yalnızlık korkusu yaşatmaz.

• İzzet ve şeref sahibi olur. İş ve hizmetlerinin, fani dünya ve dünya ehli ile kıstlı kalma zilletinden onu kurtarır. Hatta dünya hükümdarları ve zor­balarına hizmet etme korkusu bile hissetmez.

• Yüce himmetli biri olur. Dünyanın ve dünya ehlinin basit işle­rine yönelmekten uzak olur, onların süs ve eğlencelerine hiç iltifat etmez. Allah dostu olan ermiş kişiler boş oyunlardan ve süslerden uzak ve beridirler.

• Gönlü zengin olur. Dünyanın en zenginlerinden daha zengin olur. Gönlündeki neşe hiç kaybolmaz. Göğsü geniştir, hiç sızlanıp feryat etmez, yokluktan dolayı kederlenmez.

• Kalbi nurludur. O nur ile pek çok kimsenin ancak zorlu emekle uzun yıllarda elde ettiği ilimlere, sırlara ve hikmet­lere nail olur.

• Gönlü ferahtır. Bu sayede, dünyada başına gelen mihnet ve musibet­lerden, insanlardan gelen eziyet ve hilelerden asla gönlü dar­lanmaz.

• Heybet sahibi ve insanların nazarında bir değeri olur. İnsanların hem hayırlıları hem de şerlileri ona saygı gösterir.

• İnsanların kalbi onun sevgisi ile dolar. Rahman ona öyle bir sevimlilik verir ki, bütün gönüller ona meyleder.

• Her hu­susta berekete nail olur. Sözünde, yaptığı işlerde, vazgeçtiklerinde, bulunduğu yerde… Ayak bastığı toprak, üze­rinde bir gün oturduğu yer, kısa bir süre gördüğü veya sohbet ettiği insanlar hep bereketle dolar.

• Bütün yeryüzü, karaları ve denizleri ile ona amadedir.

• Vahşi ve yırtıcı hayvanlar, sürüngenler ve diğer hayvanlar ona boyun eğdirilir. Vahşi hayvanlar emrine itaat eder, aslanlar ondan yakınlık bekler.

• Cenab-ı Hakk’ın kapısında önderlik ve itibar sahibi olur. İnsanlar ona hürmet göstermeyi ve hizmet etmeyi Cenab-ı Hakk’a yaklaşmak için vesile edinirler. Onun sahip olduğu itibar ve bereket ile Allah Tealâ’dan hacetlerini isterler.

• Cenab-ı Hak onların dualarına icabet eder. Ne isterlerse Allah Tealâ onlara verir. Biri için şefaat etse şefaati kabul edilir. İsteklerini dilleriyle söylemeleri gerek­mez.


İşte Allah dostlarının dünyada sahip oldukları ihsan ve kerametler bunlardır.


Rızık ve Tevekkül Hakkında Nasihatler

Rızık ve tevekkül hakkında bazı nükteleri sana nakletmek istiyorum. Sen de tefekkür ettiğin zaman bu incelikleri kalbinde bulabilirsin. Rızık endişesi konusunda bunlar sana kâfidir. Eğer bunları bilir, üzerinde derinlemesine düşünürsen, seni aydınlık ve apaçık bir yola çıkarır.

Cenab-ı Hakk’ın kitabında rızkı garanti ettiğini, bu hususta kefil olduğunu bilmelisin. Hakkında hüsn-i zan sahibi olduğun, doğru sözlü olduğunu ve hiç yalan söylemediğini bildiğin, verdiği sözde mutlaka durduğuna inandığın bir hükümdar seni bir akşam yemeğe davet etse ne düşünürsün? Hatta hükümdarı bir kenara bırakalım, hakkında fazla bilgi sahibi olmadığın, fakat sözünde dürüst olduğunu bildiğin bir çarşı esnafı, bir yahudi, bir hıristiyan veya bir mecusi sana böyle bir vaatte bulunsa ne yaparsın? Elbette onların verdiği söze itimat eder ve verdikleri söze güvenerek o gün akşam yemeği için bir hazırlık yapmazsın değil mi?

O halde sana ne oluyor da bir yahudiye, bir hırıstiyana ve bir mecusiye inanıyorsun da kâinatın mutlak hakimi olan Allah’ın vaadine ve kefaletine itimat etmiyorsun? Cenab-ı Hak rızık vermeyi vadetmiş, üstelik garanti vererek tekeffül etmiş. Bu kadarıyla yetinmemiş, rızıkını mutlaka vereceğine yemin etmiş. Fakat senin kalbin Rabb’inin vaadi ile huzur bulmadığı gibi söz ve garanti vermesi de sakinleşmeni sağlamıyor! Kâinatın yaratıcısının yeminini de hiç dikkate almıyorsun… Aksine, rızık konusunda kalbindeki endişe ve sıkıntı devam ediyor. Keşke bu utanç verici halinin vebalini ve bu musibetten dolayı başına gelecek cezayı bilseydin!..

Hz. Ali r.a. şöyle der:

“Sen Allah’ın vereceği rızkı başkasından mı istiyorsun?
Yaptığın kötülükten habersiz, kendini güvende sanıyorsun!
Müşrik bile olsa bir sarrafın verdiği garantiye inanıyorsun,
Fakat Rabb’inin verdiği garantiye güvenmiyorsun!
Kur’an’da rızık hususunda verilen vaade itimat etmiyorsun,
Doğruluğu kesin olanı bırakıp zayıf söze inanıyorsun.”

Allah korusun insanı küfre kadar götürür. Bu sebeple Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:

“Eğer müminler iseniz ancak Allah’a güvenin.” (Yunus, 84).

“İnkâr eden ve ayetlerimizi yalanlayanlara gelince onlar cehennemliklerdir.” (Teğâbûn, 10)

Dinine değer verip sıkıca sarılan mümine bu tek nükte yeterlidir.

Herkesin rızkının ezelde Cenab-ı Hak tarafından taksim edildiğini bilmelisin. Bu hakikati, Allah Tealâ kitabında ve Rasulullah s.a.v. de hadislerinde doğrulamaktadır. Ezelde yapılan bu taksim asla değiştirilemez. Bu taksimatı beğenmeyen veya inkâra yeltenen küfür kapısını aralamış olur. Bu durumdan Allah’a sığınırız.



Ali Kaya | Nisan 2012 | TASAVVUF KLASİKLERİ




Çevrimdışı Kararlı

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 7.047
  • Konu: 1851
  • Derviş: 4252
  • Teşekkür: 30
Okundu: Minhâcü’l Âbidîn’den
« Cevapla #9 : 06/05/12, 23:02 »
İmam Gazalî, Âbidler Yolu (Minhâcü’l-Âbidîn)

Yüzyıllardır İslâm aleminde Hüccetü’l-İslâm (İslâm’ın sağlam delili) unvanıyla yad edilen Ebu Hâmid Muhammed   el-Gazalî hazretleri, eşsiz değere sahip pek çok eser vermiş Rabbanî alimlerin başında gelir.

Miladî 1058 yılında Tûs (bugünkü Meşhed) şehrinde dünyaya geldi. Selçuklu Veziri Nizamülmülk tarafından 34 yaşında Bağdad Nizamiye Medresesi’ne müderris olarak tayin edildi. Bu medreseyi devrin bid’at fırkalarına karşı Ehl-i Sünnet’in ilim kalesi haline getirdi. Özellikle Antik Yunan düşüncesinden etkilenen ve İslâm dünyasında yaygınlaşmaya başlayan felsefî akımlara büyük yetkinlikle karşı koydu. Bu meyanda “Tehâfütü’l-Felasife” adlı kitabı son derece önemlidir.

Zahirle bâtını, şeriatla hakikati bağdaştıran sufi-mütefekkir İmam-ı Gazâlî rh.a. 450 civarında eser verdi. Bunların en meşhuru “İhyau Ulumi’d-Dîn”dir. “Âbidler Yolu” ise, onun memleketi Tus’a döndükten sonra ve ömrünün sonlarında yazmış olduğu en son eseridir. Gazalî hazretleri 1111 yılında vefat etti.


Âbidler Yolu ve Bu Yolun Önemi

Kardeşlerim! Allah sizi de bizi de rızasına eren bahtiyarlardan eylesin. Biliniz ki ibadet; ilmin semeresi, ömür sermayesinin kazancı, kulun hasılatı, evliyanın en değerli varlığı, güçlülerin yolu, azizlerin payı, himmet sahiplerinin maksadı, erenlerin şiarı, er kişilerin mesleği ve basiret sahiplerinin sarıldığı yoldur. O, mutluluk vasıtası ve cennete götüren yoldur.

Allah Tealâ buyurur:

“Ben sizin Rabbinizim, o halde bana ibadet edin!” (Enbiya, 92)

Yine şöyle buyurur:

“Bu sizin için bir mükafattır, sizin gayretiniz karşılığını bulmuştur.” (İnsan, 22)

Bütün sâliklerin arzusu olan bu yolun prensip ve maksatlarına bakıp üzerinde derince düşündüğümüzde; onun korku ve zorluklarla dolu, sarp geçitleri, büyük meşakkatleri, uzun mesafeli menzilleri, sarsıcı afetleri, sayısız engel ve maniaları, gizli tehlike ve sınırları, bolca düşmanları ve haydutları, taraftar ve mensupları çok az bulunan bir yol olduğunu görürsün. Zaten, olması gereken de budur. Zira bu yol cennet yoludur ve böyle olması Rasulullah s.a.v.’in şu sözlerini de tasdik etmiş oluyor:

“Cennet yolu insanın hoşlanmadığı şeylerle, cehennem yolu ise insanın hoşlandığı şeylerle doldurulmuştur.” (Buharî, Rikâk, 8/127; Müslim, 4/2174, nr. 2822; Ebu Davud, nr. 4744)

Diğer hadisinde ise şöyle buyurur:

“Dikkat edin, cennet yolu çok engebeli sarp bir zirve, cehennem yolu ise engebesiz ve kolaydır.” (Ahmed, el-Müsned, 1/327; Suyûtî, Câmi‘u’s-Sağîr, nr. 8537)

Sonra bütün bu hakikatlerin yanında, gerçekten insan çok zayıf, zaman zorluklarla dolu, din işleri oldukça gerilemiş, yardımcı olanlar çok az, meşguliyetler sayılamayacak derecede çok, ömür ise oldukça kısa… Amellere gelince, kusurlarla dolu, hesaba çekecek olan ise her şeyi bilmekte, ecel yakın ve yolculuk oldukça uzun…

Taat ve ibadete gelince… Uzak kalınamayacak bir azık, yeri hiçbir şeyle doldurulamayacak bir kayıptır. Onu elde eden ebedi saadet ve mutluluğa kavuşur. Kaybeden ise gerçekten hüsrana uğrar ve helak olur. Allah’a yemin ederim ki, bu önemli mesele çözülmesi güç hale gelmiş ve tehlike büyümüştür.

Bu sebeple “Talep edilen şey ne kadar büyük olursa, başaranlar o kadar az olur!” sözünde de belirtildiği gibi, bu yola yönelenler çok az, pek nadirdir. Yönelenlerden de sülûk edip mesafe alanlar daha az; sülûk edenlerden de muradına eren ve maksadına kavuşanlar ise parmakla gösterilecek kadardır. Başarıya eren bu kimseler, Allah Tealâ’nın, marifet ve muhabbeti için seçtiği, tevfik ve himayesiyle yol gösterdiği, sonra kendi fazlıyla rızasına ve cennetine ilettiği kimselerdir. Allah Tealâ’dan sizleri ve bizleri rahmetine ermiş bu bahtiyar kimselerden kılmasını dileriz. Evet, bu yolun yukarıda belirttiğimiz niteliklerle dolu olduğu anlaşıldı. Eğer yolun nasıl kat edileceği, kulun ne gibi hazırlık ve aletlere muhtaç olduğu, amel ve ilim yönünden ne gibi çareler gerektiğine dair konuya bakıp, bunun üzerinde derince düşünürsek; Cenab-ı Hakk’ın güzel bir şekilde başarılı kılmasıyla selametle yolu kat etmek mümkün olabilir. Allah korusun, sarp ve tehlikeli geçitlere takılıp kalarak helâk olanlardan olmaz.

Bu yola nasıl sülûk edilip mesafe alınacağı konusunda İhyâu Ulûmiddîn, el-Kurbetu İlallah ve benzeri kitaplar yazdım. Bu kitaplar, halkın müşkil bulup kötü gördüğü ve güzel bir şekilde yerine getiremedikleri ilimlerle ilgili ince konuları ihtiva eder. Hangi söz alemlerin Rabbi’nin sözünden daha açık ve beliğ olabilir? Halbuki ona da “Öncekilerin masalları…” (Furkan, 5) demişlerdi. Ali radıyallahu anh’ın torunu Zeynelabidin b. Ali’nin şu sözünü işitmedin mi?

“Gerçekten ben ilmimdeki cevherleri saklarım. Cahiller görüp de fitneye dûçar olmasınlar diye…

Dedem Ebu’l-Hasen, babam Hüseyin de böyle yaparlardı. Bundan önce de amcam Hasan’a böyle tavsiyede bulundu.
İlimde öyle cevherler vardır ki, şayet onları açığa vursam, anlamayan cahiller, sen putperestsin, derler bana.

Ve müslüman kimseler kanımı helal görürler. Yaptıkları en çirkin şeyleri güzel bir davranış sayarlardı…”

İşte bu durum, dini bilen alimlerin, Cenab-ı Hakk’ın bütün yaratıklarına rahmet nazarıyla bakmayı ve münakaşayı terk etme lüzumunu ortaya koydu. Ben de üzerinde herkesin ittifak edeceği, okuyunca da istifade edecekleri bir kitap yazmaya beni muvaffak kılması için, her şeyi yaratan ve yönetene tazarru ve niyazda bulundum. Darda kalanlara icabet eden, benim de duama icabet etti, beni bu sırlara muttali kıldı. Daha önce yazmış olduğum “Esrâru Muâmelâti’d-Dîn” isimli eserimde hiç bahsetmediğim çok muhteşem bir tertip şeklini kalbime ilham etti.

İşte bu kitapta (Minhâcü’l-Âbidîn; Âbidler Yolu) bu konuları açıklayacağım. Tevfik Allah’tandır.



Ali Kaya | Mayıs 2011 | TASAVVUF KLASİKLERİ




Çevrimdışı Kararlı

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 7.047
  • Konu: 1851
  • Derviş: 4252
  • Teşekkür: 30
Okundu: Minhâcü’l Âbidîn’den
« Cevapla #10 : 21/05/12, 23:53 »

İbadet Ehline İhsan Edilen Dereceler

• İbadet ehli kişilerin ölümleri kolay olur. Halbuki ölüm anı peygamberlerin bile kalplerinin titrediği ve kolay olması için Cenab-ı Hakk’a yalvardıkları korkulu bir haldir. İşte bu korkunç hal Allah Tealâ’nın sevgili kulları için, susuzluktan kurumuş birinin soğuk ve tatlı suyu yudumlaması kadar kolaydır. Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “(Onlar) meleklerin, ‘Selam size! Yapmış olduğunuz (iyi) işlere karşılık cennete girin!’ diyerek tertemiz olarak canlarını aldıkları kimselerdir.” (Nahl, 32)

• Sahip oldukları ilahî kavrayış ve iman üzerinde sebat ederler. İnsanların bütün korkuları, üzüntüleri, ağlamaları ve feryat etmelerinin sebebi, sahip oldukları iman ve kavrayış üzere sebat edemeyip son nefeste imansız gitmektir. Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Allah Teâlâ sağlam sözle iman edenleri hem dünya hayatında hem de ahirette sapasağlam tutar. Zalimleri ise Allah saptırır. Allah dilediğini yapar.” (İbrahim, 27)

• Onlara rahatlık, güven ve müjde verilir. Rabbimiz şöyle buyurur: “Şüphesiz, Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: Korkmayın, üzülmeyin, size vaad olunan cennetle sevinin, derler.” (Fussilet, 30)

İbadet ehli kişi ahirette karşılaşacağı şeylerden korkmaz. Dünyada arkasında bıraktığı şeylerden dolayı da üzülmez.

• Cennetlerde ebedi olarak kalır ve Rahman’a komşu olma şerefine erer.

• Manevi alemde ruhu ile yaşar. Melekler onun ruhunu izzet, ikram ve hürmetle semaya yükseltirler. Dünyada kalan insanlar da cenazesine saygı gösterirler. Namazını kılmak için büyük bir kalabalık ve izdiham oluşturur, cenazesinin hazırlanması ve kefenlenmesinde bulunmak için yarışırlar. Bu hizmetleri kendileri için büyük bir sevap ve muazzam bir ganimet sayarlar.

• Kabir sualinden güvende olurlar, sorulara doğru cevap verirler. Münker ve Nekir’in sualindeki dehşetten emin olurlar.

• Kabirleri genişler ve nurla dolar. Kabirleri kıyamet gününe kadar cennet bahçelerinden bir bahçe olur.

• Ruhu pek çok lütuf ve ikramlara erişir. Salih kişilerin ruhlarıyla beraber, Cenab-ı Hakk’ın ihsanlarına sevinerek ve bunların müjdeleriyle beklerler.

• Burak üzerinde, “hülle” denilen özel elbiselerini kuşanmış, tacını giymiş olarak izzet ve ikram içerisinde haşir meydanına gelirler.

• Yüzü bembeyaz ve nurludur. Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır. Rablerine bakacaklardır (O’nu göreceklerdir).” (Kıyame, 22-23), “O gün bir takım yüzler parıl parıl, güler ve sevinir.” (Abese, 38-39)

• Kıyamet gününün korkusunu yaşamaz. “Ayetlerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp eğriliğe sapanlar bize gizli kalmaz. O halde ateşin içine atılan mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi? Dilediğinizi yapın! Kuşkusuz O yaptıklarınızı görmektedir.” (Fussilet, 41)

• Hesap defterleri sağ taraflarından, bazılarına başlarından verilir.

• Hesapları kolay olur. Bazıları hesaba bile çekilmezler.

• Mizanda sevapları ağır basar. Bazıları mizanda hiç durdurulmaz.

• Rasulullah s.a.v.’in Kevser havuzundan içer ve bir daha ebediyen susamazlar.

• Sırat’ı geçer ve cehennemden kurtulurlar. Hatta cehennemin ne alevini duyar, ne de hissederler.

• Kıyamet günü Arasat meydanında nebi ve rasuller gibi şefaat ederler.

• Ebediyen cennetlik olurlar.

• Allah Tealâ’nın en büyük rızasına ererler.

• Alemlerin Rabbi’ne kavuşur, mekandan ve keyfiyetten münezzeh olarak onu müşahede ederler.

Sonra şunu da ilave etmek gerekir:

Bizim burada saydığımız ikram ve şerefler, kusur ve eksikleriyle beraber bizim anlayışımızın ve ilmimizin eriştiği kadarından ibarettir. Ayrıca biz bunları da genel hatlarıyla ifade ve hülasa ettik. Temel hususları ve genel manada olanları belirtmekle yetindik. Bunları ayrıntılarıyla açıklayacak olsaydık kitaplara sığmazdı. Dikkat edersen, lütfedilen nimetlerden ebedi cennet saadetini bir cümlecikle geçiştirdik. Eğer bunu gereği gibi açıklayacak olsaydık, cennette nice nimet ve ikramların bulunduğunu, hurileri, köşkleri, sarayları, ipek ve atlas elbiseleri… tek tek saymamız gerekirdi. O nimetlerin tafsilatını tam olarak Allah Tealâ’dan başka kimse bilemez. Cenab-ı Hak şöyle buyur: “Yaptıklarına karşılık olarak onlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez.” (Secde, 17)

Müfessirler “De ki: Rabbimin sözleri için denizler mürekkep olsa ve bir o kadar da ilave getirsek dahi, Rabbimin sözleri bitmeden önce deniz tükenecektir.” (Kehf, 109) ayetinin tefsirinde şöyle derler: Buradaki bitmeyen kelimeden maksat, Cenab-ı Hakk’ın cennet ehline lütuf ve ikram olarak söyleyeceği sözlerdir. Cenab-ı Hakk’ın cennet ehli hakkında söyleyeceği sözler böyle olunca, bizim gibi yaratılmış ve beşer olanların o cennet hakkında söyleyecekleri ve bilgileriyle kavrayabilecekleri acaba onun hakikatinin milyonda biri olabilir mi?

Hayır, asla!.. Tüm gayretler onu kavramakta çaresiz, akıllar onları anlamakta yaya kalır. Zira bu ihsan ve ikramlar Aziz ve Alîm olan Allah Tealâ’nın eşsiz lütfunun ve ezeli cömertliğinin bir gereğidir. Evet, çalışıp gayret göstermek isteyenler, işte böylesine yüce ve şerefli bir hedef için gayretlerini seferber etsinler. Çalışsınlar ve çalışmaktan asla geri durmasınlar. Zira onların yaptıkları ameller, yapmaları gerekene göre çok çok azdır.

Yine herkes bilsin ki, bir kulun Allah yolunda olabilmesi için özetle şu dört husus gereklidir: İlim, amel, ihlâs ve korku… Bir insan öncelikle tutup gideceği yolu bilmelidir. Bu da bilgi ile olur. Bilgisiz yola çıkan insan kör bir kişi gibidir. Sonra insanın bildikleri ile amel etmesi gerekir. İlmiyle amel etmeyenler her şeyden mahrum kalırlar. İşlediği amellerde de ihlâs sahibi olmalı, sırf Allah rızasını gözetmelidir. İhlâsla amel etmeyenler hep ziyana uğrarlar. Bütün bunlardan sonra, sürekli olarak içinde korku taşımalı, son nefeste imansız gitmekten endişe duymalı, güvene erişinceye kadar afetlerden sakınmalıdır. Aksi takdirde aldanan kimselerden olur.
Zünnûn-ı Mısrî ne kadar doğru söyler:

“Bütün insanlar ölüdür, yalnız alimler diridir. Bütün alimler uykudadır, yalnız ilmi ile amel edenler uyanıktır. Bütün amel edenler amelleriyle mağrurdur, yalnız ihlâs ile amel edenler aldanmazlar. İhlâs sahipleri de sürekli büyük tehlikelerle karşı karşıyadır.”

Ey benim din kardeşlerim! Cenab-ı Hakk’tan hem sizleri hem bizleri, bildikleri ile sırf kendi rızası için amel edenlerden kılmasını dilerim. O bildiklerimizi bizlere vebal olarak yazmamasını niyaz ederim. Bu bilgilerimizi, kıyamet gününde amel defterlerimiz bizlere verildiğinde mizanın salih ameller kefesine koymasını temenni ederim. Muhakkak ki o çok cömert ve sınırsız ikram sahibidir.


Ali Kaya | Mayıs 2012 | TASAVVUF KLASİKLERİ





Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Minhâcü’l Âbidîn’den
« Cevapla #11 : 08/09/13, 15:38 »
Mevlam razı ola..

maesselam maeddua..



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...


Paylaş facebook Paylaş twitter
 

İnsan, Allahü teâlâya yaklaşırsa... Kürtçe Çanakkale Türküsü (Klip) ||semerkandyayin| semerkand.tv| semerkandradyo| semerkanddergisi| semerkandaile| mostar| semerkandpazarlama| sultangazi.bel.tr| sitemap| Arama Sonuçları| Dervişler Mekanı| Wap| Wap2| Wap Forum| XML| Rss| DervislerNet/Facebook | DervislerNet/Twitter | Forum İletişim| |||www.dervisler.net 1.273 saniyede oluşturulmuştur


Minhâcü’l Âbidîn’den Güncelleme Tarihi: 26/06/19, 17:02 Dervisler.Net © 2008-2014 |Lisans(SMF) |Sitemap | Facebook | Twitter | İletişim