Modern Dünyanın İhtiyarlıkla İmtihanı - Pusula
Dervişler.Net Anasayfa

Forumda toplam 25.033 konu paylaşıldı... Bu konulara toplam 145.570 yorum yapıldı. Bugün 0 konu ve 0 ileti gönderildi.. Toplam : 22883 üyeli aileyiz.
Dervişler Mekanında, Modern Dünyanın İhtiyarlıkla İmtihanı , konusunu okuyorsunuz... Bu konu 1348 defa okundu.İsim benzeri konuları sayfanın altından takip edebilirsiniz.
Hayırlı paylaşımlar diliyoruz. Aradığınız konuyu bulamadıysanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. Yazı alıntılarında kaynak(www.dervisler.net) gösterilmesi rica olunur.

Dervişler Mekanında paylaşılan en güzel konu:{Modern Dünyanın İhtiyarlıkla İmtihanı }   Okunma sayısı 1348 defa

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı samyeli

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 1.290
  • Konu: 142
  • Derviş: 254
  • Teşekkür: 2
Denilir ki Hz. İbrahim'den evvel saç-sakal ağarması yoktur. Allah, bu türden ihtiyarlık alametlerini, Hz. İbrahim'in niyazı üzerine vermiştir. Ateşin yakmadığı peygamber şöyle arz etmiştir: “Yâ Rabbî, bu dünya fânî. Gidiciyiz, fakat gideceğimizin yakınlaştığını birtakım hâllerle anlayayım”… Ondan beridir ki yaşlanmak, ölümün kapımızı usul usul çaldığına işarettir. Ölümü kabulü olarak gören bir kültür için ihtiyarlık alametleri, en fazla hoş gelir, safa gelir ve içeri buyur edilir. Fakat her kültürün inşa ettiği bir bakış vardır. Bu yüzden ölüm, hayat, yaşlanmak, beden gibi gerçeklikler herkes tarafından aynı algılanmaz ve herkes algıladığını yaşar.

Zygmunt Bauman, geleneksel ile modern zaman arasındaki ayrımı yaparken dikkatin ölümden hayata doğru çevrildiğinden bahseder. Dikkatin ölüme odaklanması, geleneksel dönemde “öte dünyaya” yönelime yol açıyordu. Bu, Hıristiyan dünyada kendini çeşitli şekillerde gösteriyordu, “çilecilik” bunun örneklerinden biridir. Ancak Aydınlanmayla birlikte insan aklının merkeze alınması, “yaşadığımız” dünyada “türümüzün” nelere muktedir olduğunu gö(ste)rmek için kaçırılmaz bir fırsattı. Muktedir olabilmek için, iktidar alanının – ki bu “öteki olmayan” dünya idi- bilinmesi ve yeniden tanımlanması gerekiyordu. İşte bu noktada insanın dikkati ölümden hayata doğru kaydı. İnsanoğlu “ölümlü” gözlerini hayata dikti.

Bu kırılma noktasıydı. Buradan sonra bakışlar değişti, tanımlar ve algılar değişti. Elbette ki bu, her kültür için aynı zamanda gerçekleşmedi. Batının “aydınlığı” Doğudakilere daha geç ulaşacak ve etkileri farklı bir biçimde yaşanacaktı.



Modern tıp bilimi, iktidar alanının en sadık muhafızlarından. İnsanın, işte bu kadarlık bir yere, ait olduğunu göstermek için her “Allah'ın” günü yeni bir bilgi ile aydınlatıyor dünyamızı. Tıp, konu edindiği şeyi sorunsallaştırarak bilgisini üretiyor, sonra da onu tanımlayarak sınırlarını çiziyor ve üzerinde iktidarını kuruyor. Bu tanımı kabul edip tanımın gerektirdiklerini eylemeye başladığında da insan, yönetilebilir bir “özne” oluyor.

İnsandan can(lılığ)ın, yani hayatın çekildiğine işaret eden yaşlılık da artık tıbbın konusu. Her ne kadar üzerinde kesin bir anlaşmaya varılmış olmasa da Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Birleşmiş Milletler (UNO) tarafından yaşlılığın başlangıcı 60 yaş olarak belirlenmiştir. Fakat “Yaşlı kimdir?” sorusuna gelince, verilen cevapların çeşitliliği, birçok konuda olduğu gibi yaşlanmanın da tek boyutlu olmadığını gösteriyor. İnsanın sahip olduğu birçok özellik toplumsal ve kültürel süreçler içerisinde farklı anlamlara işaret edebiliyor. Bir kültürde genç olmakla yaşlı olmak arasındaki fark, biyolojik değişimlerden ibaret kalmıyor. Toplumsal ve kültürel beklentiler ile kişinin içinde bulunduğu yaş, bir tür “konum sağlayacı” ya da kişiye “yerini bildiren” bir kriter oluyor.

Şifahi toplumlarda yaşlılar, saygıyı en çok hak eden kişilerdi. Zira kültür bir sonraki kuşağa onlar vasıtasıyla aktarılmaktaydı. Bilgelik, gelenek ve mülkiyet hakları yaşlılarda toplanırdı. Bir sonraki kuşak için yaşlılar; artık hükmü kalmamış, zamanı geçmiş bireylerden ibaret değildi. Onların deneyimleri, bir ağacın güçlü kökleri gibiydi, ki ancak o köklerin sağlamlığıyla yeşerip göğe uzanıyordu dallar.

Sanayileşmeye ve modernleşme ile birlikte değişen dünya ve hayat algısı, yaşlıların toplumsal konumunu kökünden sarstı. Modern toplumlarda yaşlılık, ortalama ömrün uzunluğundaki çarpıcı artış ve yaşla ilgili değerlerde yaşanan kültürel ve toplumsal değişimlerin birleşiminden doğan bir sorun olarak ortaya çıktı. Bu süreçlerle birlikte vurgu, “bilgelik ve gelenekten” ziyade “başarıya” kaymıştı. Başarı ise üretmekle eş değerdir. Oysa, yaşlılılar “erken emekli” olmaktadırlar. İşlevsel açıdan bakıldığında yaşlılar üretemediklerinden, “toplumsallıktan” giderek uzaklaşmaktadırlar. Bu, onları, bir anlamda “görünmez” kılmaktadır. Elbette, sayfiye yerlerinde ya da huzurevlerinde ömürlerinin geri kalan kısmını geçirebilirler; ama spotlar onlara çevrili değildir. Toplumun gözü, genç ve başarılı olanların üzerindedir.

Öte yandan Avrupa'da, refah devleti olmanın gerekliğini yerine getirebilmek için erken emeklilik düzenlemeleri ve emekli aylıklarının artışı gibi uygulamaları içeren yaşlılara yönelik sosyal politikalar sonucu, toplumun hali hazırda üretmekte olan kesimi, onları bir yük olarak algılamaya başlamıştır. Somut olarak da hesaplanan ve “bağımlılık yükü” olarak adlandırılan bu durumun ilerleyen dönemlerde gelişmiş ülkelerin ekonomilerindeki büyümeyi önemli ölçüde frenleyeceği öngörülmektedir. Fakat, modern zamanda yaşlıları “sorunlu” kılan sebepler, üretim ilişkileri ve ekonomi dairesiyle sınırlı değildir.



Ölümle irtibatı kesilen modern insanın, gözünün gördüğüyle yetinmesi gerekiyordu. Bu yüzden, insanın içine gömüldüğü gündelik hayatta estetik değerler ön plana çıkmaya başladı. Zaten, sahiplenilen yerin güzelleştirilmesi gayet fıtri bir meyildir; bir şeyi sahiplenmek de öyle. Beden de insanın sahiplendikleri ve üzerinde tasarruf edebileceğine inandıkları arasındadır. Bu çağda, her daim yeni deneyimlere açık, yani üzerinde geçmişin izlerini taşımayan genç bedenler makbuldür. Genç olan başarılı olduğu gibi güzeldir de..

Sosyologlar tarafından geç 19. yüzyılın ürünü olarak belirtilen gençliğin, 20. ve 21. yüzyılda yıldızı parlamıştır. Tarihçiler, gençliğin izlerini 16. yüzyıla kadar sürebildiklerini iddia eder. Gençliğe ayrılacak zamanın olmadığı yüzyıllarda, bir çocuk göz açıp kapayana kadar yetişkin oluyordu: daha dün sokakta oynarken, ertesi gün dünya evine girilebiliyor; 17 yaşında bir krallık tahtına oturulabiliyor; henüz yaş yirmiye varmamışken beş-altı savaş atlatılmış olabiliyordu.

Tarihçilerin tespitini kabul edecek olursak “gençliğin”, 16 yüzyıl boyunca göz ardı edilmiş olmasının intikamını aldığını düşünebiliriz. Üstelik bu hareket, kendisi için çok da uygun bir isim bulmuştur: anti-aging. “Yaşlanma karşıtlığı” olarak çevrilebilecek bu terim, insan zihninde savaş, sömürgecilik ve diğer muzır kavramlarla yaşlanmayı aynı kefeye koymaktadır. Sırtını modern tıbbın sarsılmaz temellerine yaslayan özneler, artık yaşlanmayı “ölümcül bir hastalık” olarak tasavvur etmektedir belki de… Oysa ki olan şu: kişisel görünüş ticarileştirilmektedir. Cenneti parselleyip tapusunu dağıtmak ne kadar kabul edilemez ise; yaşlanmayı düşman belletip “genç beden imajını” kutulayıp satışa çıkarmak da o kadar karşı durulması gereken bir haldir. Kişi, bu yolla kendisine yabancılaştırılmakta ve er ya da geç aynada karşılaşacağı görüntüsü bilinçaltına bir kabus olarak işlenmektedir. Merak konusudur: Acaba, Orta çağda, “orta yaş krizi” var mıydı?



Yaşlı bir dünyada yaşıyoruz. Toplumlar da giderek yaşlanıyor. ABD, Kanada, İngiltere, Almanya ve İtalya, Birleşmiş Milletler tarafından toplumları “yaşlı” olarak sınıflandırılan ülkeler arasında. Çünkü nüfuslarının % 7sinden çoğu 65 yaş üzerinde. 65 yaş üzeri nüfusu %4'ten az olan ‘genç' ülkeler Mısır, Hindistan ve Meksika'dan ibaret. Türkiye, Brezilya ve Güney Afrika ile birlikte “erişkin” toplumlar arasında. Yani nüfusumuzun %4 ile 7si 65 yaş üzerinde. Diğer “erişkin” toplumlu ülkeleri bilmiyoruz; ama Türkiye kendini hala genç sanıyor. Somut açıdan bakıldığında bu yanılgı şuna götürüyor: Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yaşlı vatandaşları için sosyal politikalar üretemeyecek kadar rehavet içindedir. Batı'da yaşlılar görünmez, ama –yapılan araştırmalara göre- mutlular; maalesef Türkiye'de yaşlılar giderek görünmezleşecekler ve üstelik mutsuzlaşacaklar. Çünkü bu dünyada cennet, sadece gençlere vaat ediliyor.

Türkiye gibi kadim kültür mirasçısı bir ülkede anti-aging sektörünün rant sağlaması; “hızlı yaşa, genç öl”, “benim tek referans noktam var, o da kendimdir” gibi narsistik söylemlerin baskın hale gelmesi ve tarihin şahidi olan yaşlıların muteber olduğu sohbet geleneğinin zayıflaması toplumun da bir rehavet içinde olduğunun göstergesidir.

Elbette ümitvarız; fakat yadsınamaz bir gerçek varsa o da şu ki: “sonsuz bir şimdi”nin peşinde çoğumuz. Bu yüzden, taşıyamıyoruz Hz. İbrahim'in duasını üzerimizde ve belki de bu yüzden yakıyor “gençlik” ateşi hepimizi.

MOSTAR



Konu Adresi: http://www.dervisler.net/modern-dunyanin-ihtiyarlikla-imtihani-t11002.0.html



Bir El Tut ki, O da Seni Tutsun.

Çevrimdışı Güllere Hasret

  • Dervişkolik
  • *****
  • İleti: 4.296
  • Konu: 1265
  • Derviş: 364
  • Teşekkür: 121
Yanıt: Modern Dünyanın İhtiyarlıkla İmtihanı
« Cevapla #1 : 29/04/09, 00:24 »
Allah razı olsun!...Vesselam!...




Paylaş facebook Paylaş twitter
 

Ygs ye 2 gun kala Selamun Aleykum! ||semerkandyayin| semerkand.tv| semerkandradyo| semerkanddergisi| semerkandaile| mostar| semerkandpazarlama| sultangazi.bel.tr| sitemap| Arama Sonuçları| Dervişler Mekanı| Wap| Wap2| Wap Forum| XML| Rss| DervislerNet/Facebook | DervislerNet/Twitter | Forum İletişim| |||www.dervisler.net 0.209 saniyede oluşturulmuştur


Modern Dünyanın İhtiyarlıkla İmtihanı Güncelleme Tarihi: 15/09/19, 12:15 Dervisler.Net © 2008-2014 |Lisans(SMF) |Sitemap | Facebook | Twitter | İletişim