Peygamberimiz'in Tebliğ Ve Dâvet Vâsıtaları - Fahr-i Kainat Efendimiz H.Z MUHAMMED (s.a.v)
Dervişler.Net Anasayfa

Forumda toplam 25.193 konu paylaşıldı... Bu konulara toplam 146.058 yorum yapıldı. Bugün 0 konu ve 0 ileti gönderildi.. Toplam : 23056 üyeli aileyiz.
Dervişler Mekanında, Peygamberimiz'in Tebliğ Ve Dâvet Vâsıtaları , konusunu okuyorsunuz... Bu konu 4354 defa okundu.İsim benzeri konuları sayfanın altından takip edebilirsiniz.
Hayırlı paylaşımlar diliyoruz. Aradığınız konuyu bulamadıysanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. Yazı alıntılarında kaynak(www.dervisler.net) gösterilmesi rica olunur.

Dervişler Mekanında paylaşılan en güzel konu:{Peygamberimiz'in Tebliğ Ve Dâvet Vâsıtaları }   Okunma sayısı 4354 defa

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
PEYGAMBER EFENDİMİZ'İN TEBLİĞ VE DÂVET VÂSITALARI
 
     
    Fahr-i Kâinât Efendimiz; "Ey örtüsüne bürünen (Rasulüm) , kalk ve inzâr et!" (el-Müddessir 74/1-2), "Ey Resûl! Rabbinden sana inen vahyi tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yerine getirmiş olmazsın..." (el-Mâide 5/67) ilâhî buyrukları gereği Allâh Teâlâ'nın dinini tebliğe başlamış, insanları dalâletten kurtarıp ebedî saâdete eriştirme yolunda kendini helâk edercesine bir mücâdele ve mücâhede hayatı yaşamıştır.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, insanlara dinin ahkâmını, emir ve yasaklarını bir kısım zarurî ve meşru vasıtalar kullanarak tebliğ etmiştir. Bunların başında Kur'ân-ı Kerim, gösterdiği mu'cizeler, örnek yaşayışı, verdiği dâvet ve ziyâfetler, yetiştirdiği muallim ve tebliğciler, gönderdiği mektup ve elçiler gelmektedir. Allâh Resûlü'nün tebliğ ve dâvet vasıtalarını iyi tahlil edip anlamak, her zaman ve mekânda İslâm'ı en güzel metotlarla insanlara ulaştırmanın yolunu bizlere öğretecek, ufkumuzu açacak ve önümüzü aydınlatacaktır.


 

Konu Adresi: http://www.dervisler.net/peygamberimizin-teblig-ve-davet-vasitalari-t30319.0.html;topicseen




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
KUR'ÂN-I KERÎM'LE ÜLFETİ
 
     
    "... Onlar gece vakitleri secde ederek Allâh'ın âyetlerini okurlar." (Âl-i İmrân 3/113)

Allâh Resûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-, Rabbinin kendisine indirdiği kelâmına en yüksek saygı ve ihtimâmı gösterir, haşyet ve hasretle devamlı okurdu. Ashâb-ı kirâm da, üsve-i hasene olan Efendimiz'e uyarak Kelâmullâh'ı ellerinden bırakmaz, dillerinden düşürmezlerdi. Sakîf temsilcilerinden Evs bin Huzeyfe bu husûstaki müşâhedesini şöyle anlatır:

"Resûlullâh Efendimiz bir gece yatsıdan sonra uzun müddet yanımıza gelmedi.

- Yâ Resûlallâh! Yanımıza gelmekte niçin geç kaldınız? diye sorduk. Peygamber -aleyhisselâm-:

«- Her gün Kur'ân'dan bir hizb okumayı kendime vazife edinmişimdir. Bunu yerine getirmedikçe, gelmek istemedim.» buyurdu. Sabaha çıkınca ashâb-ı kirâma:

- Siz Kur'ân'ı nasıl hizipleyip okursunuz? diye sorduk. Onlar:

- Biz sûreleri ilk üçünü bir hizb, sonra devamındaki beş sûreyi ikinci bir hizb, daha sonra sırayla yedi, dokuz, on bir ve on üç sûreyi birleştirerek birer hizb yaparız. En son olarak da Kâf sûresinden sonuna kadar Mufassal sûreleri bir hizb yaparak Kur'ân-ı Kerîm'i (yedi kısımda) okuruz, dediler." (İbn-i Hanbel, IV, 9; İbn-i Mâce, Salât, 178)

Sevgili Peygamberimiz, gecelerin derinliğinde Allâh Teâlâ'nın huzûrunda namaza durduğunda, saatlerce Kur'ân okur ve bundan doyumsuz bir haz alırdı. "Allâh, geceleyin iki rekât namaz kılan bir kulunu dinlediği gibi hiçbir kimseyi dinlemez..." buyurarak (Tirmizî, Fedâilü'l-Kur'ân, 17) , yalnız kıldığı namazlarda uzun uzun Kur'ân okumasının hikmetini bildirirdi.

Onun kırâati, açık bir şekilde harf harf, tertîl üzere yani teennî ve tedebbür ile, aynı zamanda tecvid kâidelerine uygun olarak yapılan bir okuyuş idi. (Tirmizî, Fedâilü'l-Kur'ân, 23) Çünkü Allâh Teâlâ Resûl-i Ekrem Efendimiz'e:

"Kur'ân'ı ağır ağır, tâne tâne oku!" (el-Müzzemmil 73/4) diye emir buyurmuştur. O da her husûsta olduğu gibi, bu konuda da tam bir teslîmiyetle emre itaat etmiş ve Kur'ân-ı Kerîm'i o şekilde okumuştur.

Tertîl, aslında âhenk ve nizâm mânâsına gelip, Kur'ân-ı Kerîm'i acele etmeden ve her harfin hakkını vererek ağır ağır okumaktır. Âyet-i kerîmede "rettil" emrinin "tertîlen" masdarı ile te'kîd edilmesi de, bu tertîlin en güzel mertebede olması istenildiğini gösterir. Kur'ân okumak, sâdece ses güzelliği ile rastgele teğannî yapmak kabîlinden bir mûsıkî işi değildir. Bilakis o, nazmın mânâ ile münâsebetini, fesâhat ve belâğatını gözetmek sûretiyle, mânâyı duyarak ve mümkün olduğu kadar da duyurarak okumaktır. Bu sebeple Kur'ân okumakta tertîl ve tecvid son derece lüzumludur.

Bütün ömrü İlâhî Vahyi almak ve tebliğ etmekle geçen Efendimiz, Ramazan ayına ulaştığında Kur'ân-ı Kerîm'e daha çok önem verirdi. Dostu Cebrâil -aleyhisselâm- bu ayda her gece iner, Kur'ân-ı Kerîm'i Allâh Resûlü ile mukâbele ederdi. (Müslim, Fedâil, 50) Vefatlarından önceki Ramazan'da ise, bu mukâbeleyi iki kere yapmışlardı. (Buhârî, Fedâilü'l-Kur'ân, 7)

Habîb-i Ekrem Efendimiz, Kur'ân-ı Kerîm'i okumayı sevdiği gibi, aynı şekilde onu başkalarından dinlemekten de ayrı bir haz alırdı. Bu sebeple zaman zaman ashâbından güzel Kur'ân okuyanları husûsî olarak dinlerdi. Abdullâh bin Mes'ûd -radıyallâhu anh- şöyle anlatır; Gözümüzün Nûru Efendimiz:

"- Bana Kur'an oku!" buyurdu. Ben:

- Ey Allâh'ın Resûlü, Kur'an sana indirilmişken ben mi sana Kur'an okuyayım? dedim.

"- Kur'an'ı başkasından dinlemekten pek hoşlanırım" buyurdu. Bunun üzerine kendisine Nisâ sûresini okumaya başladım. 41. âyete geldiğimde:

"- Şimdilik yeter!" buyurdu. Bir de baktım ki mübârek gözlerinden yaşlar akıyordu. (Buhârî, Tefsîr, 4/9; Müslim, Müsâfirîn, 247)

Fahr-i Kâinât Efendimiz Kur'ân'ı dinlerken ağlıyorsa, Müslümanların Allâh korkusuyla ve rahmet ümidiyle sürekli tefekkür hâlinde, kaygılı ve hürmetli davranmaları elbette daha isâbetli olur.

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz bazen de Kur'ân okuyan ashâbını habersizce dinler ve mesrûr olurdu. Bu husûsta Hz. Âişe'nin yaşadığı güzel bir hâtıra şöyledir:

Birgün yanına gitmekte geç kaldığında Efendimiz, kendisine bunun sebebini sormuştu. O da:

- Ey Allâh'ın Resûlü! Mescidde bir adam vardı ki ondan daha güzel Kur'ân okuyan kimse görmedim, diyerek gecikme sebebinin Kur'an dinlemekten kaynaklandığını belirtti. Bunun üzerine Efendimiz mescide giderek o zâtın Sâlim -radıyallâhu anh- olduğunu gördü. Hissiyâtını şöyle dile getirdi:

"Ümmetim arasında senin gibi birini bulunduran Allâh'a hamd olsun" (İbn-i Hanbel, VI, 165)




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
MU'CİZELERİ
 
     
    Bâkî mu'cizelere ne hâcet vasf-ı hak isbâtına
Câhil iken el, senin ilmin yeter bürhân sana1
Fuzûlî

Mu'cize, Allâh Teâlâ'nın izniyle peygamberlerin ellerinde vukû bulan ve muhatapları, benzerini getirmekten aciz bırakan hârikulâde olaylardır. Kur'ân-ı Kerîm, peygamberlerin tebliğ ve dâvetlerini kabul ettirebilmek için bir kısım mu'cizeler göstermek mecbûriyetinde kaldıklarını bildirmektedir.

Şunu belirtmek gerekir ki mu'cizeler nübüvvetin zarûrî bir delili değil, sâdece muhâtaba âni bir tesir yaparak peygamberin doğruluğunu gösteren bir alâmettir. Nübüvvetin esas hedefi fazilet ve güzel ahlâkı öğretmektir. Bu bakımdan peygamberlerin örnek yaşayışları, seciye ve ahlâkları ile meydana getirdikleri mu'cizeleri, kafirlerin talebi veya bir ihtiyaç üzerine gösterilen ânî, hâricî ve geçici hârikulâde hâdiselerden çok daha önemli ve tesirlidir. İnsanların peygamberlerin sünnetini tâkip etmeleri gerekir. Nitekim Kâfirlerin maddî mu'cize taleplerine karşı Allâh Teâlâ, mu'cize olarak Kur'ân'ın kafi geleceğini şöyle ifade etmiştir:

" (Kafirler:) «Rabbı'nın katından ona birtakım mu'cizeler indirilmeli değil mi idi?» dediler. Onlara: «Mu'cizeler ancak Allâh'ın katındadır. Ben ise sâdece apaçık bir uyarıcıyım.» de! Kendilerine okunan bir kitabı sana indirmemiz onlara (mu'cize olarak) yetmiyor mu? Şüphesiz onda îmân eden bir toplum için rahmet ve öğüt vardır." (el-Ankebût 29/50-51)

Kafirlerin mu'cize talepleri samîmî ve gerçeği kabul etme niyetiyle değildi. Onlar ancak inat, inkar ve alay etme niyetiyle böyle istekte bulunuyorlardı. Bu ise mu'cizenin tahakkuku durumunda inanmayanların helâkine sebep olabilirdi. Kavminin böyle bir günah yüzünden toptan helâkini asla istemeyen Rahmet Peygamberi, onların mu'cize talepleri karşısında kesin tavrını koyuyordu. Şu hâdise bunun en canlı misâllerinden birini teşkil eder:

Kureyş müşrikleri, bir gün, Peygamberimiz'den bir mu'cize getirmesini istediler. Efendimiz onlara:

"- Size nasıl bir mu'cize getirmemi istiyorsunuz?" diye sorunca müşrikler:

- Safa tepesini bizim için altın yap! dediler.

Allâh Resûlü:

"- Bunu yaparsam beni tasdik eder misiniz?" diye sordu.

Onlar:

- Evet, eğer söylediklerin doğruysa ve bizim îmân etmemiz seni sevindirecekse, Safâ tepesini altına çevir de sana îmân edelim, dediler.

Peygamberimiz:

"- Dediğinizi yapacak mısınız?" diye tekrar sorunca müşrikler:

- Evet, yapacağız, deyip yemin ettiler.

Bunun üzerine, Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- Yüce Allâh'a dua etti. Cebrail -aleyhisselam- gelip:

"- Yâ Muhammed ! Yüce Rabbin sana selam ediyor ve; «İstersen, onlar için, Safâ tepesini altın yapayım. Fakat, bundan sonra kim küfre kalkışırsa, işte o zaman, hiçbir kimseye yapmadığım bir şekilde onlara azâb ederim! İstersen, taleplerini yerine getirmeyeyim de kendilerine tevbe ve rahmet kapısını açık tutayım?» buyuruyor." ikazında bulununca Rahmeten li'l-âlemîn olan Efendimiz:

"- Hayır! Safâ tepesini altın yapıp da, onları azaba uğratma! Bilakis, onlara tevbe ve rahmet kapısını açık tut. Tevbekâr oluncaya kadar onlara mühlet ver!" diyerek duâ etti, müşrikler de korkarak bu yoldaki isteklerinden vazgeçtiler. İşte:

"Bizi, mu'cizeler göndermekten alıkoyan ancak öncekilerin bunları yalanlamış olmalarıdır. Biz Semûd'a uyarıcı ve aydınlatıcı bir mu'cize olarak dişi deveyi verdik de onu öldürdüler. Halbuki Biz mu'cizeleri (azab ve helâk etmek için değil) , ancak uyarmak için göndeririz." (el-İsrâ 17/59) mealindeki âyet-i kerîme bunun üzerine nazil oldu. (İbn-i Hanbel, I, 242; Taberî, Tefsir , XV, 108) 2

Bununla birlikte Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in zaman zaman mu'cize gösterdiği ve bu sebeple pek çok kimsenin Müslüman olduğu da vâkîdir.

Fahr-i Kâinât -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in İslâm'ı tebliğ ettiği ilk yıllarda bir bedevi gelerek:

- Senin Allâh Resûlü olduğunun delîli nedir, dedi. Resûl-i Ekrem -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

"- Hurma ağacından şu salkımı çağırayım. O benim Allâh'ın elçisi olduğuma şehâdet edecektir!" dedi ve onu çağırdı. Salkım ağaçtan inmeye başlayıp Resulullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in yanına düştü:

- Selam senin üzerine olsun ey Allâh'ın Resûlü, dedi.

Sonra Efendimiz ona:

"- Haydi yerine dön!" diye emredince salkım, döndü ve eski yerine kaynadı.

Bedevi bu manzara karşısında derhal Müslüman oldu. (Tirmizî, Menakıb, 6)

Hem hidâyet hem de îmânın kavîleşmesini intâc eden diğer mu'cizelerden birkaçı da şöyledir:

Müşriklerden birisi Allâh Resûlü'ne gelerek:

- Ancak benim ölmüş bulunan kızımı dirilttiğin takdirde Müslüman olurum, dedi.

Kızın mezarı başına gidildi ve Efendimiz'in hitâb etmesi üzerine kız mezardan çıkıp:

- İşte geldim yâ Resûlallâh, dedi.

Allâh Resûlü:

"- Yeryüzünde kalıp ana babanla birlikte yaşamak ister misin?" buyurdu.

Bunun üzerine kız:

- Hayır, zîrâ öteki tarafta ana babamdan daha üstün bir çok şeyle karşılaştım, diyerek tekrar mezarına girip kayboldu.

Bu çeşit en az iki mu'cizenin Efendimiz'in hayatında cereyan ettiği bilinmektedir. (Kadı Iyaz, I, 279; Hamîdullâh, I, 125-126)

İmam Bûsirî Kasîde-i Bürdesi'nde şöyle der:

Târife ger zâtını yetse mu'cizeleri

İsmi ihyâ ederdi çürümüş kemikleri

Yine rivâyete göre Resûl-i Ekrem Efendimiz'in amcası Abbas, Bedir esirleri arasında Medine'ye getirilince Efendimiz ona:

"- Ey Abbas! Kendin, kardeşinin oğlu Akîl, Nevfel bin Hâris ve anlaşmalın Utbe bin Amr için fidye öde. Sen servet sâhibi bir kimsesin." buyurdu.

Abbas:

- Yâ Resûlallâh! Ben, Müslümandım, Kureyş beni zorlayarak yola çıkardı! dedi.

Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

"- Senin Müslümanlığını Allâh bilir. Dediğin doğru ise Allâh elbette ecrini verir. Lâkin senin durumun görünüşte bizim aleyhimize idi. Dolayısıyla fidyeni ödemen gerekir." buyurdu ve onun yanında bulunan 800 dirhem altına da harp ganimeti olarak el koydu.

Abbas:

- Yâ Resûlallâh! Hiç olmazsa bunu fidye yerine say, dedi.

Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

"- Hayır! O Allâh'ın senden bize nasip ettiği ganimettir." buyurdu.

Abbas:

- Yâ Resûlallâh, demek geri kalan ömrümde beni dilenmeye mecbûr edeceksin, dedi.

Bunun üzerine Allâh Resûlü:

"- Ey Abbas! Zevcen Ümmü Fadl'a verdiğin o altınlar ne olacak?" diye sorunca Abbas:

- Hangi altınlar? dedi.

Efendimiz:

"- Hani sen Mekke'den yola çıkacağın gün, yanınızda Allâh'tan başka bir kimse bulunmadığı sırada zevcen Ümmü Fadl'a; «Bu seferimde başıma ne geleceğini bilmiyorum. Eğer bir musibete uğrarsam şu kadarı senin, şu kadarı Ubeydullah'ın. Şu kadarı Fadl'ın, şu kadarı Kusem'in ve şu kadarı da Abdullah'ındır!» dediğin altınlar!" buyurdu.

Bu sözler üzerine hayrette kalan Abbas:

- Bunu sana kim haber verdi, deyince Efendimiz:

"- Allâh haber verdi." buyurdu.

Bunun üzerine Abbas:

- Seni peygamber olarak gönderen Allâh'a yemin ederim ki bunu benden ve Ümmü Fadl'dan başka hiç kimse bilmiyordu. Şüphesiz sen Allâh'ın Resûlü'sün, dedi. (Buhârî, Cihâd, 172; İbn-i Hanbel, I, 353; İbn-i Sa'd, IV, 13-15)

Allâh Resûlü'nün gösterdiği bu mu'cize Hz. Abbas'ı derinden etkilemiş ve İslâm'la şereflenmesine vesile olmuştu.

Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in mu'cizesi vesilesiyle gerçekleşen bir diğer hidâyet hâdisesi de şu şekilde cereyan etmiştir:

Hz. Ömer -radıyallâhu anh-'ın anlattığına göre Süleym oğullarından bir kimse, büyük bir keler avlayıp Peygamber Efendimiz'e geldi:

- Lat ve Uzzâ'ya yemin ederim ki şu keler inanmadıkça ben de sana iman etmem, dedi.

Bunun üzerine Allâh Resûlü:

"- Ey keler, kime kulluk ediyorsun?" diye sordu.

Keler fasih bir Arapçayla:

- Buyur yâ Resûlallâh, emrine âmâdeyim. Ben semâda Arş'ı, yerde saltanatı, denizde yolu, cennette rahmeti ve cehennemde azabı bulunan Allâh'a ibâdet ederim, dedi.

Efendimiz:

"- O halde ben kimim?" deyince keler:

- Sen âlemlerin Rabbı olan Allâh'ın resûlüsün, peygamberlerin sonuncususun. Seni tasdik eden kurtulur; seni yalanlayan mahvolur, diye cevap verdi.

Bunun üzerine o kimse büyük bir aşk ve heyecanla:

"- Şehâdet ederim ki Allâh'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Sen Allâh'ın gerçek peygamberisin. Vallâhi geldiğimde yeryüzünde en nefret ettiğim kimse sen idin. Ama şimdi seni kendimden ve çocuklarımdan daha çok seviyorum. Bâtınımla zâhirimle, bütün âzâlarımla sana inandım." dedi.

Daha sonra dönüp gördüğü mu'cizeyi kavminden bin kişiye anlattı, hepsi de gelip Müslüman oldular. (Heysemî, VIII, 293)

Efendimiz insanların îmâna gelmesi için mucize göstermenin yanında maddî ve manevî yönden zor durumda kalmış ashabı için de mûcizeler göstererek onların îmânlarını kuvvetlendirmiştir.

Hz. Câbir anlatıyor:

Hudeybiye günü halk susadı ve Efendimiz'e geldiler. Resulullah'ın önünde deriden mamul bir su kabı vardı, abdest aldı. Halk ona doğru sokuldu. Bunun üzerine:

"- Neyiniz var?" diye sordu.

- Yanımızda abdest almaya ve içmeye önünüzdekinden başka suyumuz kalmadı, dediler.

Allah Resûlü derhal ellerini kaba koydu. Derken parmaklarının arasından su kaynamaya başladı, tıpkı pınarların kaynaması gibiydi. Hepimiz ondan içtik ve abdest aldık.

Hz. Câbir'e:

- O gün kaç kişiydiniz, denildi.

- Eğer yüz bin de olsak su yetecekti, ama biz bin beş yüz kişi idik, cevabını verdi. (Buharî, Menâkıb, 25)

Efendimiz'in benzer bir mûcizesini de Ebû Hureyre -radıyallahu anh- şöyle anlatmaktadır:

Biz Resulullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- ile beraber bir seferde idik. Derken bir ara halkın azığı tükendi. Bineklerinden bazısını kesmek istediler.

Hz. Ömer:

- Ey Allah'ın Resulü! Ben cemaatin geri kalan yiyeceklerini toplasam da sen onlar üzerine -bereketlenmeleri için- dua ediversen daha iyi olmaz mı, dedi.

Efendimiz de öyle yaptı. Buğdayı olan buğdayını, hurması olan hurmasını, (hurma) çekirdeği olan da çekirdeğini getirdi.

- Çekirdekle ne yapıyorlardı? diye sorulunca Ebû Hureyre:

- Halk onu emiyor, üzerine de su içiyordu.

Resulullah dua buyurdu. Yiyecekler öylesine bereketlendi ki herkes azık kaplarını doldurdu. Fahr-i Kâinât -sallallâhu aleyhi ve sellem- bu İlahî ikram karşısında:

"Şehadet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur ve ben O'nun Resulü'yüm. Bu iki hususta şüpheye düşmeden Allah'a kavuşan kimse cennete gidecektir" buyurdu. (Müslim İman, 44)

Görüldüğü üzere Resûlullâh -sallallâhü aleyhi ve sellem-, tebliğ ve dâvette muhatabın gönlünü ve ruhunu mânen tesir altında bırakarak İslâm'a ısınmasını sağlamak maksadıyla mu'cizeler göstermiştir. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in bu neviden gösterdiği mu'cizeler pek çoktur. Biz sâdece örnek olması bakımından bir kaçına yer verdik. Ancak Peygamberimiz bu tür mu'cizeleri, kendi insiyatifi ile değil tamamen Allâh'ın izni ve yardımıyla gerçekleştirmiştir.
   
 
     Dipnotlar:
   1.Diğer mu'cizelere ne hâcet! Beşeriyet cehâlet içerisinde kıvranırken getirdiğin Kur'ân ve sünnetten fışkıran ilim, senin hakîkî peygamber olduğuna burhân olarak yeter.
   2.M u'cize talepleri daha çok kâfirlerden gelmiş, Müslümanlar böyle bir nezâketsizlikten uzak kalmışlardır. Zîrâ onların mutmain olmaları için Efendimiz'i görmeleri kâfi gelmişti. Mehmed Nûri Şemseddin hazretleri ne güzel söyler:
  Âşık-ı sâdık isen sana yeter rü'yet pes
  Âşık-ı kâzip isen var kerâmet ara gez.
 




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
ÖRNEK HAYATI
 
     
    Revîşi pâk gerek da'vî-i İslâm edenin1
Eşrefoğlu Rûmî

Allâh'a dâvette tebliğin en mühim vasıtalarından biri, dâvetçinin medh ü senâya lâyık davranışları, yüce vasıfları ve temiz ahlâkı ile ortaya koyduğu örnek yaşayışıdır. Dâvetçi, insanların İslâmî esasları kendisinde görüp okuduğu açık bir kitap gibi olmalıdır. Bu sebeple İslâmî tebliğ ve dâvetin başarıya ulaşabilmesi için, dâvetçinin tebliğ ettiği esasları hayatında tatbik ederek üsve-i hasene olması zarûridir. Diğer bir ifade ile tebliğcide "ahlâk-ı hamîde", "söz ve davranış uygunluğu", "bilgi ve amel bütünlüğü" bulunmalıdır. Zira insanın tabiatı, hakikatleri duymaktan ziyade onları davranışlarda görmeye daha meyyâldir. Diğer bir ifâdeyle İslâm'ın sözle tebliğden daha çok temsîle ihtiyacı vardır.2

Allâh Teâlâ, İslâm dâvetçilerini, örnek şahsiyetler olmaya davet etmekte ve yaptıklarının söylediklerine ters düşmemesini istemektedir:

"Ey îmân edenler! Neden yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allâh katında büyük bir gazaba sebep olur." (es-Saff 61/2-3)

"İnsanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Üstelik Kitab'ı da okuyup duruyorsunuz. Hiç akletmiyor musunuz?" (el-Bakara 2/44)

Sağlam bir şahsiyete sâhip olmayan ve davranışı sözüne uymayan kişinin söyledikleri tesir etmez. Bu bakımdan peygamber ve onun izinden gidenler, muhataplarının önüne örnek bir hayat sergilemek ve sözleri ile tatbikatları arasında tezata düşmemek zorundadırlar. "Hatîbü'l-Enbiyâ" olarak bilinen Şuayb -aleyhisselâm-, âyet-i kerîmede belirtildiği üzere kavmine şöyle hitap etmektedir:

"...Yapmanızı yasakladığım şeyleri (kendim yapmak sûretiyle) , size ( ve söylediklerime) muhâlif davranmak istemiyorum." (Hûd 11/88)
İşte hayatın her alanı için üsve-i hasene olan Allâh Resûlü'nde bu hakîkat en kâmil mânâsıyla tahakkuk etmişti.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, tebliğ ettiği esasları öylesine yaşıyor ve mükemmel bir şekilde temsil ediyordu ki ona bakan bir insan, başka hiçbir delile ihtiyaç duymadan doğruluğuna kanaat getirebiliyordu. Çok defa onu görmek, peygamberliğini kabul etmeğe yetiyordu. Abdullah bin Revaha -radıyallâhü anh-'ın şu beyti bu gerçeğin ifâdesidir.:

"O apaçık mu'cizelerle gelmemiş olsaydı bile, sâdece mübârek cemâline bakmak, ahlâk ve şemâilini seyretmek, onun doğruluğu hakkında sana tatmin edici bir bilgi verir."

İnsanları kendisine hayran bırakan bu örnek yaşayış Resûlullâh -sallallâhü aleyhi ve sellem-'de henüz peygamber olmadan önce de mevcuttu. O, nübüvvetine kadar kırk yıl boyunca nezih bir hayat sürmüş, içinde yaşadığı toplumda yaygın olan günah ve çirkinliklerin hiçbirine bulaşmamıştı. Âyet-i kerîmede:

"...Vahiy gelmeden önce de içinizde bir ömür yaşadım. Artık düşünmeyecek misiniz?" (Yûnus 11/15-16) buyrularak bahsedilen hakîkate işâret edilmektedir.

Bu ilâhî ifâdeler Resûl-i Ekrem'in nübüvvet öncesi hayatına ışık tutmakta ve; "Ey inat ve ısrarla Peygamber'e karşı gelen Mekkeliler, Kur'ân'ı getirmeden evvel sizin aranızda kırk sene kaldım. Benim ne kadar doğru ve dürüst bir insan olduğumu anlamanız, hatırlamanız ve böyle bir mu'ciz Kur'ân'ın da ancak Allâh kelamı olabileceğini kabullenmeniz için bu kadar uzun süre sizinle birlikte bulunmuş olmam kâfi değil mi?" uyarısında bulunmaktadır.

Allâh Resûlü, gençliğinden itibaren mürüvvette insanların en üstünü, hayâda en kâmili, asâlette en mümtazı, himâyede en güzeli, tahammülde en kavîsi, sözüne en sâdık, güvende en ileri ve her türlü sefâhetten en uzak olanı idi. Kavmi onu el-Emîn diye vasıflandırmıştı. Hatta el-Emîn vasfı , Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in ikinci bir ismi olmuştur. Varlık Nûru 25 yaşına geldiğinde Mekke'de sâdece el-Emîn ismiyle çağrılıyordu. (İbn-i Sa'd, I, 121, 156) Fahr-i Kâinât Efendimiz'in dünyaya geldiğinden beri yaşadığı bu müstesnâ hayatı Hz. Hatice ne güzel ortaya koyar:

"Vallâhi Allâh seni hiçbir zaman utandırmaz, üzüntüye düşürmez. Çünkü sen akrabanı görür gözetirsin. İşini görmekten âciz olanların yükünü taşırsın. Yoksula verir, hiç kimsenin kazandıramayacağını kazandırırsın. Misafiri ağırlarsın. Hak yolunda karşılaştıkları musîbet ve felâketlerde halka yardım edersin. Sözü doğru söylersin, emânete riâyet edersin. Senin ahlâkın pek güzeldir." (Buhari, Bed'ü'l-vahy, 1; İbn-i Sa'd, I, 195)

Fahr-i Âlem Efendimiz, Safa tepesinde yaptığı ilk dâvette de muhataplarını ikna etmek üzere birinci delil olarak "örnek hayatını" göstermiştir:

"- Eğer şu vadinin arkasında saldırmak üzere bekleyen atlılar var, desem bana inanır mısınız? şeklindeki bir sualle konuşmasına başlamış, dinleyenler de şu mukâbelede bulunmuşlardır:

- Sen doğru sözlü ve emin bir kimsesin, şimdiye kadar herhangi bir yalanını hiç duymadık.

Bu ikrar ve tasdik üzerine Sevgili Peygamberimiz onlara İslâm'ı tebliğ etmişti. (Müslim, Îmân, 355; İbn-i Sa'd, I, 200)

Dâvetçinin, anlattığı şeyleri herkesten önce kendi hayâtında tatbik etmesi gerektiğini gösteren şu misâl de oldukça önemlidir; Umman meliki el-Cülendi'ye Resûlüllâh'ın İslâm'a dâvet mektubu ulaştığı zaman o, Efendimiz'in hayatı hakkında bilgi istedi. Gerekli bilgiyi aldıktan sonra:

- Allâh bana bu ümmi Peygamber'i tanımayı nasîb etti. O, hiçbir iyiliği ilk olarak kendisi tatbik etmeden emretmiyor; hiçbir kötülüğü de evvelâ kendisi bırakmadan nehyetmiyor. O mutlaka galip gelecek, engellenmeyecektir; mutlaka üstün çıkacak, darda bırakılmayacaktır. O, ahde vefâ gösterir, va'dini yerine getirir. Ben kesinlikle kabul ediyorum ki o, bir peygamberdir, diyerek Müslüman olmuştur. Daha sonra İslâm'a girişini, kendisine elçi olarak gelen Amr bin Âs -radıyallâhu anh-'e hitâben söylediği şiirde şöyle dile getirmiştir:

"Amr bana öyle bir hakikati getirdi ki onun ötesinde başka bir şey tasavvur edilemez. O hakikatin sâhibi olan nasihatçi de gerçek nasihatçidir. Ey Amr! Ben açıkça Allâh'a teslim oldum. Bu hâlimi fasih bir lisân, şu vâdilerde haykırmaktadır." (İbn-i Hacer, el-İsâbe, I, 262)

Ya­hû­dî­le­rin seç­kin ule­mâ­sın­dan Ab­dul­lâh bin Se­lâm, onun gül yü­zü­nü gör­dü­ğün­de; "Bu yüz, ya­lan­cı yü­zü ola­maz!" di­ye­rek sa­de­ce bu se­bep­le îmân et­miş­ti. (Tir­mi­zî, Kı­yâ­met, 42)3

Resûl-i Ekrem Efendimiz, tebligatının mücerred olmasından ziyâde muşahhas olmasına önem vermiştir. Hz. Enes'in bildirdiğine göre; "Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-, Muhâcirlerin ve Ensâr'ın, (namaz erkânını) kendisinden yakînen görüp öğrenebilmeleri için, hemen peşinde namaza durmalarını isterdi." (İbn-i Mâce, Salât, 44)

Yine hac yaptığı esnâda Müslümanların rahatça görüp öğrenebilmeleri için, bir çok rüknü deve üzerinde yapmış ve:

"Ey insanlar! Hac amellerinin nasıl yapılacağını benden öğreniniz. Bilmiyorum, belki de bu yılımdan sonra bir daha haccedemem." buyurmuştur. (İbn-i Hanbel, III, 318; Müslim, Hacc, 310)

İbâdetlerin îfâsında bu şekilde örnek olan Fahr-i Kâinât Efendimiz, haramların terkinde de fiilî bir kıstas olmuştur. Altın kullanmanın erkeklere haram kılınışını tebliğ ederken parmağındaki altın yüzüğü cemaata göstermiş:

"- Ben bu yüzüğü takıyor ve kaşını da elimin içine çeviriyordum." dedikten sonra onu çıkarıp atmış ve:

"- Vallâhî bir daha onu takmayacağım!" demiştir. (Buhârî, Eymân, 6)

Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-, İslâm'a dâvet ettiği insanların, İslâmî yaşayışı görerek fikir ve kanaatlerini ona göre tayin etmelerine imkân hazırlamıştır. Bedir gazvesinde ele geçirilen esirleri topluca bir yerde tutmamış, bunları ashâb-ı kirâma birer birer dağıtarak misafir etmelerini ve ikramda bulunmalarını tavsiye buyurmuştur. Allâh Resûlü'nün bu uygulaması, esirlerin, sahâbenin yaşadığı İslâmî hayatı yakından müşâhede etmesi, o hayatın güzelliğini görmesi ve böylece gönüllerinin Hak yoluna ısınması gayesine matuftu. (İbn-i Hişam, II, 288)

Aynı şekilde Medine'ye değişik sebeplerle gelen bazı hey'et mensuplarının, ashâbın evlerine dağıtılarak misâfir edilmelerinde de bu maksat göz önünde bulundurulmuştur. (İbn-i Hanbel, III, 432) Nitekim Tâif heyeti Medine'ye geldiğinde, Müslümanların Kur'ân okuyuşları, namaz kılışları, huşu ve huzur içinde ibadetleri kalplerini rikkate getirsin diye Efendimiz onları Mescid'de misafir etmiştir. (Ebû Dâvûd, İmâret, 26)

Resûl-i Ekrem Efendimiz, yanına gelip İslâm'ı öğrenen kimseleri, kendi bölgelerine göndererek, halkın içinde örnek yaşayışları ile tebliğde bulunmalarını isterdi. Mâlik bin Huveyris şöyle anlatıyor:

Yaşca akran beş on kişiyle Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in yanına gelip yirmi gün kaldık. Peygamber Efendimiz, pek merhametli ve şefkatli idi. Âilemizi özlediğimizi anlayınca geride kimleri bıraktığımızı sordu. Biz de söyledik. Bunun üzerine buyurdu ki:

"- Ehlinizin yanına dönünüz ve aralarında bulununuz. Onlara gerekli bilgileri öğretiniz, söylenecek şeyleri söyleyiniz."

Daha bir çok şeyler buyurdu ki şimdi bunların bir kısmını hâlâ hatırlıyorum, bir kısmını ise hatırlamıyorum. Sonra şöyle devâm etti:
"- Benden gördüğünüz gibi namaz kılınız. Namaz vakti geldiğinde içinizden biri ezan okusun, en yaşlınız da imam olsun." (Buhârî, Ezân, 18)

Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in tebliğde uyguladığı bu metottan hareketle ecdâdımız, fethettikleri ülkelerin halklarını İslâmlaştırmak için o bölgelere güzel yaşayışlarıyla örnek olacak mütedeyyin aileler göndermişlerdir. Onlardaki bu samimi ve huzurlu hayatı gören insanlar, fevc fevc İslâma girmiştir. Bugün de İslâmın ulaşması gereken ülkeler ve bölgelerde aynı tebliğ usûlünün uygulanmasına zaruri ihtiyaç vardır.
   
 
     Dipnotlar:
   1.Hakîkî bir müslüman olduğunu idiâ eden kimsenin her hareketinin şeriat kâidelerine uyması, her işinin hem bilgide hem amelde temiz, lekesiz ve kusursuz olması lâzımdır.
   2.İslâm'a giren İngiliz mühtedîler üzerinde doktora yapan Ali Köse Netîce kısmında şöyle demektedir: "Sebep veya şekli ne olursa olsun birçok mühtedî, bir Müslüman veya gruptan etkilendiklerini söylemektedirler. Buradan çıkan netice ihtidâ sürecinde herhangi bir müslümanla temas hâlinde olmanın ihtidâ ihtimalini arttırdığıdır." (Ali Köse, s. 160)
   3.Altın Silsile'nin ilk halkalarından Ca'fer-i Sâdık -rahmetullâhi aleyh- şöyle demektedir. "Dilinizden daha çok örnek yaşayışınızla İslâm dâvetçileri olunuz. Sizin hal ve davranışlarınızdan tabiî bir vera', gayret, salâh ve iyilik kendini göstersin. İşte gönülleri İslâm'a cezp edecek asıl dâvetçiler bu hasletlerdir."
 




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
YETİŞTİRDİĞİ MUALLİM VE TEBLİĞCİLER
 
     
    “Yâ Resûlallâh! Bize dînimizi öğretecek ve Kur'ân'ı okutacak bir muallim gönder!" (Hamîdullâh, el-Vesâik, s. 52)

Resûlullâh -sallallâhü aleyhi ve sellem-, fiilî ve sözlü teblîğâtıyla İslâm'ı bizzat insanlara ulaştırırken yetiştirdiği muallim ve dâvetçiler vasıtasıyla daha şümullü bir tebliğ faaliyetine girişmiştir. Feyizli sohbetlerinde gönüllerini kutsî ilimlerle ve manevi nûrlarla dolduran istidâtlı ve kâbiliyetli ashâbını, hem Mekke-Medine sınırları içinde hem de çevre beldelerde İslâm'ı hâlleriyle ve sözleriyle öğretmek üzere vazifelendirmiştir. Çevre kabilelerden ve bölgelerden gelen İslâm'ı öğrenme taleplerine cevap vermek üzere irşad heyetleri göndermiştir.

Peygamberimiz hicretten sonra Mescid-i Nebevî'ye bitişik gölgelikte bir medrese açarak burada ihtiyacı olan dâvetçi ve muallimleri yetiştirmeye başlamıştı. Bu medresede talim ve terbiye gören kimselere "Ashâb-ı Suffe" denilmekteydi. Bunların baş muallimi Peygamber Efendimiz idi. Ashâb-ı kiramdan da Abdullah bin Mesud, Übey bin Ka'b ve Muaz bin Cebel gibi liyâkatli hocalar burada ders veriyorlardı. Bunların maddî manevî bütün ihtiyaçlarını Resûlüllâh - sallallâhü aleyhi ve sellem- karşılar, ashâbın zenginlerini de bunlara yardıma teşvik ederdi.

Ashâb-ı Suffe, sürekli Peygamberimiz'in yanında bulunup ilim tahsiliyle meşgul oldukları için dinin ahkâmını, Kur'ân ve sünneti iyi bir şekilde öğreniyorlardı. Medine dışındaki yeni Müslüman olmuş veya olacak kabileler, muallim ve mürşid istedikçe Peygamberimiz onlara umûmiyetle Ashâb-ı Suffe'den bazılarını gönderirdi. Bu bakımdan onlar İslâmın tebliğinde ve yayılmasında önemli rol oynamışlardır.

Fahr-i Kâinât Efendimiz, İslâm'ı tebliğe başladığı ilk günden itibaren, kendisine inanıp bağlanan her ferdi aynı zamanda bir mübelliğ olarak telakki ediyordu. Nitekim Vedâ hutbesinin sonunda:

"Burada bulunanlar bulunmayanlara tebliğ etsin. Belki kendisine bilgi ulaştırılan kimse, onu bizzat işitenden daha iyi anlar ve tatbik eder" buyurmuştur. (Buhârî, Edâhî, 5)

Sevgili Peygamberimiz'in bu talimatları istikâmetinde hareket eden o seçkin insanlar, Alemlerin Efendisi'nin müsâadesiyle birer kandil gibi etraflarını aydınlatmışlardır.

Bu güzide insanların önde gelenlerinden biri Hz. Ebû Bekir Sıddîk -radıyallâhu anh- idi. O İslâm'a girip Müslümanlığını açığa vurunca hemen insanları Allâh'a dâvete başladı. Ebû Bekir, kavmiyle kaynaşan yumuşak huylu ve çok sevilen biri idi. Huyu güzel, doğru ve dürüst bir tüccardı. Bilgili ve hoş sohbet olduğu için pek çok husûsta insanlar yanına gelir, görüşlerinden istifâde ederlerdi. O da uygun gördüğü kimseleri Allâh'a ve İslâm'a dâvet ederdi. Onun delâletiyle Zübeyr bin Avvâm, Osman bin Affân, Talha bin Ubeydullah, Sa'd bin Ebi Vakkâs, Abdurrahmân bin Avf gibi ashâbın önde gelen sîmaları Müslüman olmuşlardır. (İbn-i Kesir, el-Bidâye, III, 80)

İkinci Akabe bey'atinde Sevgili Peygamberimiz'le görüşen on iki müslüman Medîne'de İslâm'ı yaymaya başlamışlardı. Bir müddet sonra Ensâr bir mektup yazıp elçi ile Allâh Resûlü'ne gönderdiler. Mektupta şöyle yazıyordu:

"Yâ Resûlallâh! Bize dînimizi öğretecek ve Kur'ân'ı okutacak bir muallim gönder!"

Bunun üzerine Resûlullâh -sallallâhü aleyhi ve sellem-, Medine'de İslâm'ın öncüsü olmak ve halka İslâm'ı tebliğ etmek üzere Mus'ab bin Umeyr -radıyallâhü anh-'ı görevlendirdi. ( İbn-i Sa'd, I, 220; Hamîdullâh, el-Vesâik, s. 52)

Peygamber aşığı bu genç sahâbi, insanlara Allâh'ın dinini anlatmak için gecesini gündüzüne katarak çalışmaya başladı. Müslümanlığı ilk kabul edenlerden biri Es'ad bin Zürâre oldu ve çalışmalarında Mus'ab'a yardım etti. Siyer kaynaklarından nakledeceğimiz şu bilgiler, Mus'ab'ın Medîne'deki tebliğ siyâsetini ve insanlara karşı muâmelesindeki metot ve başarısını ne güzel ortaya koymaktadır:

"Es'ad bin Zürâre birgün Mus'ab bin Umeyr'i yanına alarak Zafer oğullarının bahçesindeki kuyunun başına oturdu.

Abdüleşhel oğulları kabilesinin önde gelenlerinden Sa'd bin Muâz, bunu işitince Useyd bin Hudayr'a:

- Sen işini iyi bilen ve kimsenin yardımına muhtaç olmayan bir adamsın. Zayıflarımızın inançlarını bozmak için mahallemize gelmiş olan şu adamların yanına git ve kendilerini uyar da bir daha mahallemize gelmesinler. Es'ad bin Zürâre akrabam olmasaydı, bu işi kendim yapardım, dedi.

Useyd hemen mızrağını alarak oraya gitti ve kızgın bir şekilde:

- Sizi buraya getiren nedir? Şu yanındaki yabancıyı, zayıflarımızın inançlarını bozması için mi getirdin?! Senin bir daha böyle bir şey yaptığını görmeyeyim! Eğer canınızı seviyorsanız hemen buradan gidin, dedi.

Firâsetle hareket eden Mus'ab -radıyallâhu anh- ona:

- Biraz oturup söyleyeceklerimi dinler misin? Sen akıllı bir kimsesin, beğenirsen kabul edersin, beğenmezsen kabul etmezsin, dedi.

Useyd:

- Yerinde bir söz söyledin! dedikten sonra, mızrağını yere saplayıp onlarla oturdu.

Mus'ab İslâm'ı anlatıp Kur'ân-ı Kerîm okudu.

Useyd Kur'ân-ı Kerîm'i dinlediği zaman, daha konuşmaya başlamadan önce yüzünde İslâm'ın nûru parladı ve kalbi İslâm'a yumuşadı. Kur'ân-ı Kerîm hakkında da:

- Bu, ne kadar güzel, ne kadar yüce bir söz! diyerek Müslüman oldu.

Hâdiseyi öğrenen Sa'd bin Muaz da kızgın bir şekilde yanlarına geldi, aynen Üseyd gibi o da Mus'ab'ı dinleyerek Müslüman oldu. Sonra kabilesinin yanına gelerek:

- Ey Abdüleşhel oğulları! Beni nasıl bilirsiniz, diye sordu.

Onlar:

- Sen bizim büyüğümüz, görüşçe üstünümüz ve iyi bir yöneticimizsin, dediler.

Bunun üzerine Sa'd bin Muaz:

- Siz Allâh'a ve Resûlüne îmân edinceye kadar, erkek ve kadınlarınızla konuşmak bana haram olsun, dedi. O gün akşama kadar Abdüleşhel oğulları mahallesinde Müslüman olmayan kimse kalmadı. (İbn-i Hişam, II, 43-46; İbn-i Sa'd, III, 604-605; İbn-i Esir, Üsüdü'l-Gâbe, I, 112-113)

Allâh Resûlü, Medîne'ye olduğu gibi diğer bölgelere de ashâbından uygun gördüğü kimseleri tebliğci olarak göndermekteydi. Birgün sabah namazını kıldırdıktan sonra cemaate dönüp:

"- Ey Muhâcir ve Ensâr! Yemen'e hanginiz gider?" diye sordu.

Hz. Ebû Bekir:

- Ben giderim yâ Resûlallâh, dedi.

Efendimiz sustu, ona cevap vermedi.

"- Ey Muhâcir ve Ensâr! Yemen'e hanginiz gider?" diye tekrar sordu.

Bu kez Hz. Ömer kalkıp:

- Ben giderim yâ Resûlallâh, dedi.

Peygamberimiz yine sustu, ona da cevap vermedi. Sonra:

"- Ey Muhâcir ve Ensâr! Yemen'e hanginiz gider?" diye üçüncü kez sorunca, bu kez de Muaz bin Cebel -radıyallâhu anh- kalkıp:

- Ben giderim yâ Resûlallâh! dedi.

Allâh Resûlü:

"- Ey Muaz, bu vazife senindir!" dedi. Sonra Bilâl'e dönüp:

"- Ey Bilal! Bana sarığımı getir." buyurdu. Sarık getirilince, onu Muaz'ın başına sardı ve:

"- Sana bir dâva geldiğinde nasıl ve neye göre hüküm verirsin?" diye sordu.

Muaz -radıyallâhu anh-:

- Allâh'ın Kitâbı'na göre hüküm veririm, dedi.

Efendimiz:

"- Eğer Allâh'ın Kitâbı'nda aradığın hükmü bulamazsan neye göre hüküm verirsin?" diye sordu.

Muaz:

- Resûlullâh'ın o husûstaki sünnetine göre hüküm veririm, dedi.

Efendimiz:

"- Eğer Allâh'ın Resûlü'nün sünnetinde de bir hüküm bulamazsan ne yaparsın?" diye sorunca Muaz:

- O zaman ben de kendi içtihadımla hüküm veririm, dedi.

Bunun üzerine Allâh Resûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-, elini Muaz bin Cebel'in göğsüne koyarak:

"- Resûlü'nün elçisini, Resûlü'nün hoşnut olacağı şeye muvaffak kılan Allâh'a hamd olsun." buyurdu. (İbn-i Hanbel, V, 230; İbn-i Sa'd, III, 584; Diyarbekrî, II, 142)

Sevgili Peygamberimiz Yemen tarafına Hz. Muaz'dan başka Ali -radıyallâhu anh-'ı da göndermiştir. Hz. Ali diyor ki:

Yemen'den birkaç kişi Peygamber Efendimiz'e gelerek:

- Yâ Resûlallâh! Bize dinimizi öğretecek, aramızda Allâh'ın Kitâbı'yla hükmedecek kimseler gönder, dediler.

Allâh Resûlü bana:

"- Ey Ali, Yemen halkına sen git, onlara sünnetleri öğret, aralarında Allâh'ın Kitâbı'yla hükmet." buyurdu:

- Ya Resûlallâh, ben genç ve tecrübesizim, bilemediğim konularla karşılaşabilirim, dedim.

Bunun üzerine Efendimiz elini sadrıma koydu ve:

"- Git! Allâh kalbine doğru hükmü ilkâ edecek ve diline sebât verecektir." buyurdu.

Resûlullâh'ın bu sözlerinden sonra şu ana kadar verdiğim hükümlerde hiçbir zaman şüpheye düşmedim. (İbn-i Mâce, Ahkâm, 1; Hâkim, III, 146)

Ashâb-ı kirâm, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in gönderdiği yerlere seve seve gidiyor, hatta bu uğurda canlarını bile fedâ ediyorlardı. Bunun en üzücü misalleri Reci' ve Bi'r-i Maûne hâdiselerinde yaşanmış, çevre kabilelerden gelen talebe binâen Efendimiz'in gönderdiği Kur'ân muallimleri pusuya düşürülerek şehid edilmişlerdi. (Buhârî, Megâzî, 28; İbn-i Hanbel, II, 294; III, 210)

Resûlullâh -sallallâhü aleyhi ve sellem-'in yaptığı gibi, Râşid Halîfeler de kendi dönemlerinde ihtiyaç olan bölgelere dâvetçi ve muallimler göndermişlerdir. Mesela Hz. Ömer -radıyallâhü anh-, Şam vâlisinden gelen talep üzerine Muaz bin Cebel, Ubâde bin Sâmit ve Ebû'd-Derdâ'yı oraya Kur'ân-ı Kerîm'i ve dînin ahkâmını öğretmek üzere göndermiş, kendilerine:

- Tebliğ ve tâlime Humus şehrinden başlayın. İnsanları farklı istidatlarda bulacaksınız. Bazıları vardır ki çok çabuk kavrar. Böylelerini tesbit ettiğinizde insanların bir kısmını Kur'an öğrenmeleri için onlara yönlendirin. Humus'ta belli bir ilerleme kaydettikten sonra biriniz orada kalsın, biriniz Şam'a, diğeriniz de Filistin'e gitsin, tavsiyesinde bulunmuştur.

Bunlar Humus'ta bir süre birlikte hizmet ettikten sonra Ubâde orada kalmış Ebu'd-Derdâ Şam'a, Muaz bin Cebel de Filistin'e gitmiştir. Muâz Filistin'de vebâdan vefât edince bu sefer Ubâde oraya gelmiştir. Ebu'd-Derdâ ise hayatının sonuna kadar Şam'da kalmıştır. (İbn-i Sa'd, II, 357)

Burada dikkat çeken nokta bu kıymetli tebliğcilerin gittikleri yerde vefât edinceye kadar hizmet etmeleri ve Medine'ye geri dönmemeleridir.

O günlerle alâkalı bir hâtırayı Ebû İdris el-Havlânî şöyle anlatır:

Şam mescidine girmiştim. Orada güler yüzlü bir delikanlı ve etrâfına toplanmış bir grup insan dikkatimi çekti. Bir konuda görüş ayrılığına düştüklerinde hemen o delikanlıya başvuruyor ve fikrini kabulleniyorlardı. Bu gencin kim olduğunu sordum:

- Muâz bin Cebel -radıyallâhu anh-'tır, dediler.

Ertesi gün erkenden mescide koştum. Baktım ki o genç benden evvel gelmiş namaz kılıyor. Namazını bitirinceye kadar bekledim sonra önüne geçerek selâm verdim ve:

- Allâh'a yemin ederim ki ben seni seviyorum, dedim..." (Muvatta', Şaar, 16)

Hulefâ-i Râşidîn'den sonra kurulan İslâm devletleri, fethettikleri bölgelerin halklarını İslâmlaştırmak için Allâh Resûlü'nün tebliğ siyâsetini tâkip ederek bir iskan politikası çerçevesinde tebliğci ve dâvetçiler göndermişlerdir. 1

Vedâ hutbesinde Allâh Resûlü'nü dinleyen yüz yirmi bin sahabiden Mekke ve Medine hudutları içinde vefat edip oraya defnedilenlerin sayısı yirmi bini geçmemektedir. Bunun hâricindeki yüz bin sahâbi, Fahr-i Kâinât Efendimiz'den aldıkları mânevî heyecan ve aşkla Allâh'ın dinini dünya üzerindeki bütün insanlara ulaştırma sevdâsıyla yollara düşmüş, uzak yakın demeden dünyanın her tarafına yayılmışlardır. Bu ilâhî ve lâhûtî sevdânın tutuşturduğu gönüller, bulundukları her beldede birer manevî meş'ale olmuş, Peygamber Efendimiz'in üsve-i hasenesinden taşıdıkları örnek hâl ve davranışlarıyla insanları çağlar boyu irşad etmişlerdir. Bugün dünya insanlarının pek çoğu Yüce Yaratıcı'nın dâvetine muhtaç ve susuz bir şekilde beklemektedir. Allâh Resûlü'nün ve ashâb-ı kiramın yolundan yürüyen tebliğciler ve muallimler ordusu, bu insanların ihtiyaçlarını karşılamak için seferber olmalıdır.
   
 
     Dipnotlar:
   1.Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in bu uygulamasını kendisine örnek alan Osmanlı Devleti de benzer bir siyâset gütmüş ve bu gâyeyle daha çok dervişleri ve âlimleri göndermiştir. Yeni fethedilen bölgelere gönderilen bu kişilere yerleşecekleri mekânlar gösterilmiş, bir çok defâ bazı köy ve beldeler kendilerine temlik edilmiştir.
   Yeni fetholunan yerlere giderek buralardaki birçok bölgeye adını veren, tekke ve zâviyeler kuran ve zamanla bulundukları yerleri ilim ve irfân merkezleri hâline getiren dervişler, bölge halkının İslâmlaşmasında büyük bir vazîfe icra etmiştir.
   Meselâ 1523 senesinde 7.017 nüfuslu Trabzon'un Müslüman nüfus oranı % 14,3 idi. Bu nisbet oraya gönderilen Müslümanların tebliğ faaliyetleri sâyesinde:
   1553'te %46,7'ye
   1583'te ise %53,62'ye yükselmiştir. Daha sonraki yıllarda da bu oran artarak devam etmiştir. (Gülfettin Çelik, s. 88)
 




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
MEKTUP VE ELÇİLER
 
     
    "Yâ Resûlallâh! Sen bizi nereye göndermek istersen, oraya gönder. Biz senin emrini yerine getiririz!"
İbn-i Sa'd, I, 264

Resûlullâh -sallallâhü aleyhi ve sellem-'in İslâm'ı cihâna yaymak için kullandığı tebliğ vasıtalarından biri de çevre ülkelerin devlet başkanlarına yazdığı mektuplar ve gönderdiği elçilerdir. Bizzat gitmeye imkan bulamadığı bölgelerin insanlarına mektuplar ve elçiler göndererek tebliğ vazifesini noksansız bir şekilde îfâ etmiştir.

Kaynakların bildirdiğine göre Efendimiz, Mekke döneminde de bir kısım mektuplar göndermiştir. Mesela bi'setin ilk yıllarında Temim kabilesinden yaşlı bir zat olan Eksem bin Sayfi, Resûlüllâh'tan İslâm hakkında bilgi istediğinde Peygamberimiz onun mektubuna şöyle cevap vermiştir:

"Allâh'ın Resûlü Muhammed 'den Eksem bin Sayfî'ye...

Allâh'ın selâmı üzerine olsun. Allâh'a olan hamdimi sana bildiririm. Allâh bana, «Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh» dememi ve insanlara bu sözü tebliğ etmemi emrediyor. Bütün mahlûkât ve hükümranlık Allâh'a âittir. Her şey O'nundur. Allâh onları yaratır, öldürür ve âhirette tekrar diriltir. Şüphesiz dönüş O'nadır. Peygamberlerin mesajını size ilettim. Büyük haberden elbette sorulacaksınız. Bir süre sonra onun haberini elbette öğreneceksiniz." (Hamidullâh, el-Vesâik, s. 254-255)

Peygamberimiz, Habeşistan'a ilk hicret eden grupla gönderdiği mektubunda, Habeş Necâşisi'nden, kendine ilticâ eden Müslümanları himâye etmesini istemiş ve onu İslâm'a dâvet etmiştir. Fakat Peygamberimizin çevre ülkelerle mektup ve elçiler vasıtasıyla ciddî mânâda temasa geçmesi hicretin altıncı yılında başlar. Efendimiz Hudeybiye'den Medine'ye döndükten sonra bir gün ashâbının yanına varıp:

"- Ey insanlar! Hiç şüphesiz Yüce Allâh beni herkese rahmet olarak göndermiştir. Havarilerin Îsâ bin Meryem'e muhâlefet ettikleri gibi siz de bana muhâlefet etmeyiniz." buyurdu.

Ashâb:

- Yâ Resûlallâh! Havariler nasıl muhâlefet ettiler, diye sordu.

Allâh Resûlü:

"- Benim sizi dâvet edeceğim şeye, o da havarileri dâvet etmişti. Yakın bir yere gönderdiği kimseler râzı oldular ve selameti buldular. Uzaklara gönderdiği kimseler ise suratlarını astılar ve ağır davrandılar." buyurdu.

Ashab-ı kirâm ayağa kalkarak:

- Sen bizi nereye göndermek istersen, oraya gönder. Biz senin emrini yerine getiririz! Vallâhi, hiçbir şeyde sana muhalefet etmeyiz, dediler.

Efendimiz hükümdarlara mektup yazdırmak istedi. Ashâbı:

- Yâ Resûlallâh! Onlar bir mektubu mühürlü olmadıkça okumazlar, dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz gümüşten bir yüzük yaptırdı. Üzerine "Allâh-Resûl-Muhammed " kelimelerini nakşettirdi ve bu yüzüğü mektuplarında mühür olarak kullandı. (Müslim, Libâs, 57, 58; İbn-i Sa'd, I, 264)

Resûl-i Ekrem Efendimiz'in gönderdiği mektuplardan biri Habeş Necâşi'sine idi. Efendimiz, mektubunu şöyle yazdırmıştı:

"Bismillâhirrahmânirrahîm

Allâh'ın Resûlü Muhammed 'den Habeş hükümdarı Necaşi Ashama'ya. Müslüman ol. Kendinden başka ilâh olmayan Allâh Teâlâ'ya olan hamdimi sana bildiririm. O Melik'tir, Kuddûs'tur, Selâm'dır, Mü'min'dir, Müheymin'dir. İsâ bin Meryem'in Allâh'ın rûhu ve kelimesi olduğuna şehâdet ederim. Allâh onu iffetli, temiz ve korunmuş Meryem'e ilkâ etmiş, o da böylece İsâ'ya hâmile kalmıştır. Allâh Âdem'i eli ve üflemesiyle yarattığı gibi onu da rûhu ve üflemesiyle yaratmıştır.

Ben seni şerîki bulunmayan tek Allâh'a, O'na itaatte devamlı olmaya, bana uymaya ve vahyolunan Kitâb'a îmân etmeye çağırıyorum. Çünkü ben Allâh'ın resûlüyüm. Sana amcamın oğlu Ca'fer ve yanında bir grup Müslümanı gönderdim. Geldiklerinde onları ağırla! Îtirazı bırak. Seni ve ordunu Allâh'a çağırıyorum. Böylece ben tebliğ vazifemi yaptım ve size nasihatte bulundum. Artık nasihatimi kabul ediniz. Selâm hidâyete tâbî olanlara!"

Necâşi, Peygamberimiz'in mektubunu alınca gözlerine sürdü, öpüp başına koydu. Hemen tahtından indi, tevazu göstererek yere oturdu ve şehâdet getirerek Müslüman oldu. Sonra da:

"Eğer yanına kadar gitmeye imkân bulsaydım, muhakkak giderdim. Allâh şâhit olsun ki kitab ehli olan yahudilerle nasrânîlerin geleceğini bekleyip durdukları ümmî peygamber budur. Mûsâ -aleyhisselâm- , Îsâ -aleyhisselâm- 'ın geleceğini müjdelediği gibi Îsâ Peygamber de, Muhammed  -aleyhisselâm- 'ın geleceğini müjdelemiştir. Her ne kadar haber almak gözle görmek gibi değilse de ne yapayım ki Habeşlilerden fazla destek bulamıyorum. Yardımcılarımın çoğalmasını ve kalblerinin İslâm'a ısınmasını bekliyorum." dedi.

Bundan sonra Necâşi, Peygamberimiz'in mektubuna şu karşılığı verdi:

"Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu, Allâh'ın Resûlü Muhammed 'e Necaşi Ashama tarafından yazılan mektuptur:

Ey Allâh'ın Peygamberi! Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan ve beni İslâm'a hidâyet eden Allâh'ın selâmı, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun!

Îsâ'dan bahseden mektubun bana ulaştı. Göklerin ve yerin Rabbine yemin ederim ki Îsâ da kendisi hakkında, senin söylediklerinden zerre kadar fazla bir şey dememiştir. Hakikatte o, senin tavsif ettiğin gibidir. Biz senin ne için gönderildiğini kavramış bulunuyoruz. Amcaoğlun ve arkadaşlarını da ağırladık.

Senin kesinlikle doğru sözlü olduğuna ve önceki peygamberleri tasdik edici olarak gönderildiğine şehâdet ederim. Ben sana vekâleten amcanın oğluna bey'at ettim ve âlemlerin Rabbi olan Allâh'a teslim oldum. Oğlum Erha bin Ashama'yı da sana gönderiyorum. Ben bu hususta kendi âilemden başkasına güç yetiremiyorum. Eğer yanına gelmemi arzu ediyorsan onu da yaparım yâ Resûlallâh! Senin söylediğin şeylerin hak ve gerçek olduğuna şehâdet ederim. Allâh'ın selâmı üzerine olsun yâ Resûlallâh!" (İbn-i Sa'd, I, 258; Hamîdullâh, el-Vesâik , s. 100, 104-105)

Fahr-i Kâinât Efendimiz'in gönderdiği bu mektuplar, muhataplarınca umûmiyetle hüsn-i kabûl görmüştür. Bu durum, Allâh Resûlü'nün peygamberliğinin ve İslâm devletinin civâr ülkelerde duyulduğunun ve tesir yapacak seviyeye ulaştığının bir tezâhürüdür. Efendimiz bu gücünü ve nüfûzunu kullanarak mümkün olan her vesileyle insanları dine davet etmiştir.

Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- Bizans kıralı Heraklius'a Dıhye bin Halife el-Kelbî ile bir mektub göndermiş ve onu İslâm'a çağırmıştır. Efendimiz'in mektubu Bizans sarayında derin yankılar uyandırmış, Heraklius Müslüman olmaya meyletmiş ancak nefsinin ve kavminin baskıları karşısında bundan vazgeçmiştir. (Buhârî, Bed'ü'l-vahy, 5-6; Müslim, Cihâd, 74; İbn-i Hanbel, I, 262)

Kâinâtın Efendisi, Abdullah bin Huzâfe'yi de Acem Şâhı Kisrâ'ya göndermiştir. Allâh Resûlü yazdırdığı mektubunda şöyle buyurmuştur:

"Bismillâhirrahmânirrahîm

Allâh'ın Resûlü Muhammed 'den Fârisîlerin büyüğü Kisrâ'ya! Hidâyete uyanlara, Allâh'a ve Resûlü'ne îmân edenlere, Allâh'tan başka hiçbir ilâh ve mâbud olmadığına, O'nun eşi, ortağı bulunmadığına ve Muhammed 'in de O'nun kulu ve resûlü olduğuna şehâdet getirenlere selam olsun!

Seni Allâh'a îmâna dâvet ediyorum. Çünkü ben dirileri uyarmak, inançsızlardan azâbı hak edenlerin cezasını bildirmek üzere Allâh'ın bütün insanlara gönderdiği bir elçisiyim. Bu durumda Müslüman ol da selâmet bul. Dâvetimden yüz çevirirsen bütün mecusîlerin günahı senin boynuna olur!"

Mektubu dinleyen Kisrâ, adamlarına elçi Abdullah bin Huzâfe'nin dışarı çıkarılmasını emretti. Abdullah, Kisrâ'nın huzurundan çıkar çıkmaz hayvanına binip Medine yolunu tuttu. Kendi kendine:

- Vallâhi, benim için iki yoldan (ölüm veya kurtuluş) hangisi olursa gam çekmem. Resûlullâh'ın mektubunu yerine ulaştırmış ve vazifemi yapmış bulunuyorum, dedi. (İbn-i Hanbel, I, 305; İbn-i Sa'd, I, 260, IV, 189; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 263-6; Hamîdullâh, el-Vesâik, s. 140)

Ashâb-ı kirâm uzak diyarlara Allâh Resûlü'nün mektuplarını götürmeyi bir şeref biliyor ve bundan hiç çekinmiyordu. Abdullâh bin Huzâfe -radıyallâhu anh- gibi tehlikeli anlar yaşayanlar da oluyordu. Her birinin tek bir hedefi vardı o da Efendimiz'in mektubunu yerine ulaştırmaktı. Bu yolda ölüm, esâret, sıkıntı gibi şeyler onların akıllarından bile geçmiyordu.

Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi yine birgün:

"- Ey insanlar! Ecir ve sevabını Allâh'tan bekleyerek şu mektubu İskenderiye Mukavkısa hanginiz götürür?" diye sorunca, Hâtıb bin Ebi Beltaa -radıyallâhu anh- fırlayıp kalktı ve Peygamberimiz'e doğru vardı:

- Yâ Resûlallâh! Ben götürürüm, dedi.

Allâh Resûlü:

"- Ey Hâtıb! Allâh bu vazifeyi senin hakkında mübarek kılsın!" buyurdu.

Hâtıb, Efendimiz'in mektubunu İskenderiye Mukavkısı'na 1 götürdü. Mektupta şöyle yazıyordu:

"Bismillâhirrahmânirrahîm

Allâh'ın kulu ve resûlü Muhammed 'den Kıbtîlerin büyüğü Mukavkıs'a. Hidâyete uyan, doğru yolu tutanlara selam olsun.

İmdi, seni İslâm'a dâvet ediyorum. Müslüman ol selameti bul da Allâh sana ecir ve mükâfatını iki kat versin. Eğer bu dâvetimi kabul etmezsen Kıbtîlerin günahı senin boynuna olur.

«Ey Ehl-i Kitab! Geliniz, bizim ve sizin aranızda ortak bir sözde (kelime-i tevhidde) birleşelim, Allâh'tan başkasına ibadet etmeyelim ve O'na hiçbir ortak koşmayalım! Allâh'ı bırakıp da birbirimizi rabler edinmeyelim!» " (Âli- İmrân 3/64)
Peygamberimiz'in mektubu okununca Mukavkıs, Hâtıb bin Ebi Beltaa'yı yanına çağırıp din adamlarını da topladı.

Hâdisenin devamını Hâtıb -radıyallâhu anh- şöyle anlatıyor:

Mukavkıs bana:

- Anlamak istediğim bazı şeyleri sana soracak ve seninle konuşacağım, dedi.

Kendisine:

- Buyurunuz, konuşalım, dedim.

Mukavkıs:

-Senin Efendin peygamber değil midir, diye sordu.

- Evet, O, Allâh'ın resûlüdür, dedim.

Mukavkıs:

- O gerçekten böyle bir peygamber ise kendisini öz yurdundan çıkarıp başka bir yere sığınmak zorunda bırakan kavminin aleyhinde niçin Allâh'a duâ etmedi, diye sordu.

Ona:

- Sen Îsâ bin Meryem'in resûlullâh olduğuna şehadet edersin değil mi? O gerçekten peygamber olduğuna göre, kavmi onu yakalayıp asmak istedikleri zaman kendisini dünya semâsına kaldırıp yükselteceğine, kavmini helâk etmesi için Allâh'a dua etse olmaz mıydı, dedim.

Mukavkıs söyleyecek söz bulamadı. Bir müddet sustuktan sonra:

- Sözünü tekrarla, dedi.

Tekrarladım. Mukavkıs yine sustu. Sonra da:

- Güzel söyledin. Sen bir hakîmsin, yerli yerince konuşuyorsun ve hakîm olanın da yanından geliyorsun, dedi.

Bundan sonra ona:

- Senden önce burada bir adam, kendisinin en yüce rab olduğunu iddia etmişti. Yüce Allâh o firavunu dünya ve ahiret azabıyla yakalayıp cezalandırdı. Sen, kendinden öncekilerden ibret al da, başkalarına ibret olma, dedim.

Mukavkıs:

- Bizim bir dînimiz vardır, daha hayırlısını görmedikçe onu bırakmayız, dedi.

Ben:

- İslâm, senin bağlı bulunduğun dinden kesinlikle daha üstündür! Biz seni, Allâh Teâla'nın insanlara din olarak seçtiği İslâm'a dâvet ediyoruz. Muhammed  Mustafâ -sallallâhü aleyhi ve sellem-, sâdece seni değil bütün insanları dâvet ediyor. Onlardan kendisine karşı en katı ve kaba davrananlar Kureyşliler oldu. Ona karşı en çok düşmanlığı da yahudiler yaptılar. İnsanlardan en çok yakınlık gösterenler ise hıristiyanlar oldu. Hz. Mûsâ nasıl Hz. Îsâ'yı müjdelemiş ise, o da Muhammed  -aleyhisselâm- 'ı müjdelemiştir. Bizim seni Kur'ân'a dâvetimiz, senin Tevrat'a bağlı olanları İncil'e dâvetin gibidir. Her insan kendi zamanında gelen peygambere ümmet olmak durumundadır. Sen de Hz. Muhammed 'in dönemine yetişenlerdensin. Dolayısıyla biz seni İslâm'a dâvet etmekle Îsâ -aleyhisselâm- 'ın dininden uzaklaştırmış olmuyoruz. Bilakis onun risâletine uygun amel etmeni teklif etmiş oluyoruz, dedim.

Mukavkıs:

- Ben bu peygamberin dînini inceledim. Gördüm ki onda ne dünyadan el etek çekilmesi emrediliyor ne de mergûb ve makbûl şeyler yasaklanıyor. O ne yolunu şaşırmış bir sihirbaz ne de gâibden haber aldığını iddia eden bir yalancıdır. Bilakis kendisinde gâibi keşfedip haber vermek gibi peygamberlik alâmetleri vardır. Bununla beraber biraz daha düşünmek isterim, dedi.

Daha sonra da Peygamberimiz'in mektubuna şöyle bir cevap yazdırdı:

"Bismillâhirrahmânirrahîm

Muhammed  bin Abdullah'a Mukavkıs'tan.

Sana selâm olsun! Mektubunu okudum. Zikrettiğin ve beni dâvet ettiğin şeyleri anladım. Bir peygamber daha geleceğini biliyor fakat onun Şam'dan çıkacağını sanıyordum. Elçini ağırladım. Sana Kıbtîler katında mevkileri yüksek iki câriye ile elbiseler gönderiyorum. Binmen için bir de sana katır hediye ediyorum. Sana selâm olsun!"

Mukavkıs, ne bundan fazla bir şey yaptı ne de Müslüman oldu. Bana da; "Sakın hâ! Kıbtîler senin ağzından tek kelime bile işitmesinler!" diye tenbihatta bulundu. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 266-267; İbn-i Sa'd, I, 260-261; İbn-i Hacer, el-İsâbe, III, 530-531)

Peygamber Efendimiz'in mektuplarının gönderilmesi ve muhtevaları kadar onları götüren elçilerin şahsiyet, karakter ve terbiyeleri de bizim için büyük bir önem arzetmektedir. Zira dâvetin muhataplar tarafından kabul edilmesinde bu husûsun tesiri büyüktür. Bu gerçeği çok iyi bilen Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-, mektuplarını götürecek elçilerinde, üstün ahlâkî vasıfların bulunmasına azami dikkat göstermiştir.

Kaynaklardan anlayabildiğimiz kadarıyla gönderilen bu elçiler güzel söz söyleyebilen, cesur, zeki, ikna kabiliyetine sâhip, İslâm'ın hakikatini iyi kavramış, örnek yaşayış sâhibi, ehliyetli ve liyakatli kişilerdir.

Bunlar elçi olarak gönderildikleri bölgelere önceden değişik vesilelerle gitmiş, oranın örf, âdet, inanç ve düşüncelerini bilen, lisânlarına vâkıf ve tertipli kimseler idi. Çünkü insanın görünüşü, muhataba tesir etme bakımından oldukça mühimdir. Nitekim Resûlullah -sallalahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

"Sizler kardeşlerinizin yanına varacaksınız; binek hayvanlarınızı düzene koyunuz, elbiselerinize çeki düzen veriniz. Tâ ki insanlar arasında, yüzdeki güzelliğin timsâli olan ben gibi olunuz. Çünkü Allâh çirkin görünüşü ve kötü sözü sevmez ." (Ebû Dâvûd, Libâs, 25)

Allah Resûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-, gönderdiği elçilere dikkat etmeleri gereken hususlarda önemli tavsiyelerde bulunmuştur. Meselâ Allâh Resulü -sallallâhu aleyhi ve sellem- Himyer'de bulunan Hâris, Mesrûh ve Nuaym bin Abdikelâl'e bir mektup yazmıştı. Mektubu Iyâş bin Ebî Rabîa el-Mahzûmî ile gönderirken ona şu tavsiyelerde bulundu:

"Oraya vardığın zaman geceleyin girme, sabahın olmasını bekle. Sonra en güzel şekilde abdestini al, iki rekât namaz kıl. Seni muvaffak kılması ve hüsn-i kabûl görmen için Allâh Teâlâ'ya duâ et. Daha sonra güzelce hazırlık yap, mektubumu sağ eline al ve onu sağ elinle onların sağ eline ver. Böyle yaparsan onlar seni kabul edeceklerdir." (İbn-i Sa'd, I, 282)

Fahr-i Kâinât Efendimiz'in gönderdiği mektuplar ve elçiler pek çoktur. Allâh Resûlü her türlü fırsatta tebliğ vasıtası olarak bu yolu kullanmıştır. O günün haberleşme şartları ve imkânları içinde en büyük gayreti göstermiştir. Bu gayretler, kısa ve uzun vâdede semerelerini vererek İslâm'ın çevre ülkelerde tanınıp halklarının bu dîni kabûlüne zemin hazırlamıştır.

Haberleşme imkânlarının son derece arttığı ve kolaylaştığı günümüzde, insanları İslâm'a dâvette yeni vâsıtalardan en verimli şekilde istifade etmek gerekmektedir.
   
 
     Dipnotlar:
   1. Bizans imparatorları için Kayser ve Rum Kayseri, Fars hükümdarları için Kisrâ, Habeş hükümdarları için Necâşî, Mısır hükümdarları için Firavun, İskenderiye hükümdarları için Mukavkıs, Yemen ve Şıhhîr hükümdarları için Tübba', Hind hükümdarları için Batlımus ünvanları kullanılmıştır. Bunlar isim değil, umûmî olarak verilen ünvanlardır. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, XI, 228)
 




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
GELEN HEYETLER
 
     
    "Ehlinizin yanına dönünüz ve aralarında bulununuz. Onlara gerekli bilgileri öğretiniz, söylenecek şeyleri söyleyiniz."
(Buhârî, Ezân, 18)

Medine döneminin son yıllarında İslâm, civar beldelerde tanınıp bilindikten sonra kabileler akın akın Peygamber Efendimiz'e gelip Müslüman olmaya başladılar. Bu heyetlerin muhtelif maksat ve talepleri oluyordu:

1) Kabile ve kavimlerinin Müslüman olduklarını bildirmek ve onlar adına bey'at etmek,

2) İslâm'ın ahkâmını öğrenmek ve döndüklerinde kabilelerine anlatmak,

3) İslâm'ı tebliğ edecek ve öğretecek muallimler istemek,

4) İslâm dinini kabul etmemekle beraber, cizye vererek İslâm idaresine girmek ve anlaşma imzalamak,

5) Resûlüllâh ile dinî ve ilmî müzâkerelerde bulunmak

6) İslâm devletinin ve Resûlüllâh'ın durumunu öğrenmek.

Bunlardan misal kabilinden sâdece birkaçını kaydetmek yeterli olacaktır.

Efendimiz'e gelen heyetlerden biri Tayy kabilesine aitti. Medine'ye geldikleri zaman, Peygamberimiz Mescidde idi, hemen yanına vardılar. Efendimiz onlara bakıp:

"- Ben, size hiçbir yararı bulunmayan ve tapmakta olduğunuz Uzzâ'dan daha hayırlısını tavsiye ederim." buyurdu.

Zeydü'l-Hayl:

- Yâ Resûlallâh! Ben sana dokuz konaklık yerden hayvanımı yorarak geldim. Gecelerim uykusuz, gündüzlerim susuz geçti, dedi.

Allâh Resûlü:

"- Seni yamaçlardan ve düzlerden buraya kadar getiren, kalbini îmâna yaklaştıran Allâh'a hamdolsun." buyurdu ve Zeyd'in elini avucunun içine alıp:

"- Sen kimsin, ismin nedir?" diye sordu.

Zeyd:

- Ben Zeydü'l-Hayl'im. Şehâdet ederim ki Allâh'tan başka hiçbir ilah yoktur. Sen de O'nun kulu ve resûlüsün, dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz:

"- Sen Zeydü'l-Hayl değil, Zeydü'l-Hayr'sın!" buyurdu.

Peygamberimiz Tayy temsilcilerine İslâm'ı anlatıp Müslüman olmalarını teklif edince, onlar da hemen Müslüman oldular . (İbn-i Hişâm, IV, 245; İbn-i Sa'd, I, 321)

Yemen halkından Sa'd-ı Hüzeym temsilcileri ise Müslümanlığı kabul etmiş olup beyat etmek ve İslâm'ın ahkâmını öğrenmek üzere gelmişlerdi. İçlerinden Ebû Numan şöyle anlatıyor:

- Kavmimden birkaç kişinin başında Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-'e gitmek üzere yola çıktık. Mescidin kapısına vardığımızda Resûlullah'ı cenaze namazı kıldırırken görünce geride bekledik. Nebiyy-i Muhterem Efendimiz namazı kıldırıp dönünce bize bakıp:

"- Siz kimsiniz?" diye sordu.

- Sad-ı Hüzeym oğullarındanız, dedik.

Efendimiz:

"- Siz Müslüman mısınız?" dedi.

- Evet, dedik. Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

"- Kardeşinizin cenâze namazını kılmadınız mı?" diye sordu.

- Yâ Resûlallâh! Sana bey'at edinceye kadar bunun bize câiz olmayacağını sanıyorduk, dedik.

Bu kez Allâh Resûlü:

"- Siz, nerede Müslüman olursanız olun, Müslümansınız!" buyurdu.

- Bey'at ettik, sonra konak yerimize döndük. Resûlullah misâfir edilmemiz ve ağırlanmamız için emir verdi. Medine'de üç gün oturduktan sonra, vedâlaşmak üzere Resûlullah'ın yanına vardık. Döneceğimiz sırada Allâh Resûlü Bilâl'e emretti. O da her birimize hediye olarak birçok gümüş verdi. Böylece kavmimizin yanına döndük. (İbn-i Kayyım, III, 652-653; İbn-i Sa'd, I, 329-330)

Gelen heyetlerin İslâm'ı Resûlullâh Efendimiz'den bizzat öğrenip hemen dönerek kabilelerine anlatmalarına güzel bir örnek de Benî Tücîblilerdir. Bunlardan on üç kişilik bir heyet, Efendimiz'in yanına geldiler. Zekâtlıklarını da yanlarında getirmişlerdi. Onların bu tavırları Peygamberimiz'in pek hoşuna gitti. Hey'ete:

"- Hoş geldiniz!" buyurdu. Bilal-i Habeşî'ye onları en iyi bir biçimde ağırlamasını emretti.

Benî Tücîb heyeti:

- Yâ Resûlallâh! mallarımız içindeki Allâh'ın hakkını sana getirdik, dediler.

Allâh Resûlü:

"- Onları geri götürüp fakirlerinize dağıtınız." buyurdu.

Benî Tücîb heyeti:

- Yâ Resûlallâh! Biz, ancak fakirlerimizden artmış olanını sana getirdik, dediler.

Hz. Ebû Bekir:

- Yâ Resûlallâh! Arap heyetleri içinde, doğrusu şu Tücîb heyeti gibisi yoktur, dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz:

"- Hidâyet Yüce Allâh'ın elindedir. Allâh, hayrını dilediği kimsenin kalbini îmâna açar!" buyurdu.

Tücîb heyeti, Peygamberimiz'e Kur'ân'dan ve sünnetten birtakım şeyler sordular. Sordukları şeylerin cevapları yazılarak kendilerine verildi. Bu gayretleri sebebiyle Efendimiz'in onlara rağbeti ve alâkası arttı. Benî Tücîb heyeti, birkaç gün kaldıktan sonra gitmek istediler. Kendilerine:

- Niçin acele ediyorsunuz, denildi.

- Geride kalan kavmimizin yanına dönüp Resûlullah'tan gördüklerimizi, kendisinden sorup öğrendiklerimizi onlara anlatacağız, dediler.

Sevgili Peygamberimiz'in yanına gelip vedâlaştılar. Efendimiz onlara Bilal-i Habeşî'yi gönderdi. Hediyelerinin verilmesini emretti, diğer heyetlere verilenden daha çok ihsânda bulunulmasını söyledi. (İbn-i Sa'd, I, 323; İbn-i Kayyım, III, 650-651)

Görüldüğü üzere Resûl-i Ekrem Efendimiz, Kur'ân'ı ve İslâm'ı öğrenmeye rağbet ve iştiyak içinde olanlara daha çok alaka göstermiştir. Buna benzer şekilde meselâ bir heyetten Kur'ân'ı daha çok öğrenmiş olan ve gayret gösteren birini, yaşça küçük olmasına rağmen onlara başkan tayin etmiştir. (İbn-i Sa'd, V, 508; İbn-i Hişâm, IV, 185; İbn-i Hanbel, IV, 218)

Resûlüllâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-, Medine'ye gelen heyetlerle fevkalâde dikkatli ve nâzik bir şekilde ilgilenmiştir. Onlara karşı, hep değer verici ve iltifat edici bir üslûp kullanmıştır. Onun gelen bu heyetlere karşı nâzik davranışları, problemleri ile yakından alakadar olması, İslâm'ın her tarafta duyulmasına ve her açıdan hüsn-i kabul görmesine sebep olmuştur.

Heyetler, bir topluluğun temsilcisi olarak geldikleri için, onlara karşı çok dikkatli davranılması, ilgi gösterilmesi, gerekmektedir. Zira onların memnuniyeti, temsil ettikleri kimselerin memnuniyetini artıracağı gibi memnûniyetsizlikleri de yine temsil ettikleri toplumun İslâm'dan uzaklaştırılması anlamına gelmektedir. Bu sebeple Resûlüllâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in tâkip ettiği esaslar, bütün çağlar boyunca geçerlidir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, gelen heyetlerle görüşmek için mescidinde "Üstüvânetü'l-Vüfûd: Elçiler Sütunu" diye anılan bir yer belirlemişti. Efendimiz misafirleri karşılayacağı zaman güzel ve temiz elbiseler giyerdi. Kabul merâsiminde kendi yanında yer alacak kişilerin de aynı şekilde giyinmelerini emrederdi. Mesela Kinde heyeti geldiği zaman Efendimiz, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Ali ile birlikte Yemen mâmülü kıymetli elbiseler giymişti. (İbn-i Sa'd, IV, 346)

Resûlüllâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-, gelen heyetlerle ilgilenecek teşrifatçı memurlar görevlendirmekteydi. Bunlar heyetlerin gelişini Peygamber Efendimiz'e haber veriyorlar, elçileri karşılayıp Allâh Resûlü'nü nasıl selâmlayacaklarını ve huzurunda nasıl davranacaklarını öğretiyorlardı. Hz. Ebû Bekir de teşrîfât işlerinden sorumluydu. Misafirlerin hizmetlerini Efendimiz'in hizmetçisi Sevbân yapar, Bilâl de yemek işlerini organize ederdi. Heyetlere bazen ekmekle et, bazen ekmekle süt ikram edilirdi. (Kettânî, I, 348)

Peygamber Efendimiz, huzuruna çıkan elçilerin hal ve hatırlarını sorar, bulundukları bölgelerin durumu hakkında bilgi alır, taleplerini dinler, sorularını cevaplar ve meselelerini hallederdi. (Nesâî, Umre, 5) Çoğu kez gelenlere iltifatlar eder, bazı hizmet ve ikramları bizzat kendisi yapardı. Mesela gelen bir heyete bizzat hizmet etmeye başlamıştı. Ashâb-ı kiram:

- Yâ Resûlallâh! Anamız babamız sana kurban olsun. Bırakın da bunları biz yapalım, diye ricada bulunduklarında:

"- Bunlar bizim ashâbımıza hizmet etmişlerdi. Buna karşılık onları mükafatlandırmak istiyorum." buyurarak hizmete devam etti. (Beyhakî, Şuabu'l-îmân, VI, 518; VII, 436 )

Sabah akşam ne zaman müsait olursa gidip heyettekilerle görüşür, uzun uzun konuşurdu. Hattâ Sakîf heyetiyle mûtat olarak her yatsı sonu buluşan Peygamberimiz, bir keresinde ayakta konuşmaları bir hayli uzadığı için zaman zaman vücûdunun yükünü bir ayağına bindirerek diğerini dinlendirme ihtiyâcı hissetmişti. (Ebû Dâvûd, Ramazan, 9)

Resûlüllah Efendimiz elçi ve misâfirlere son derece mütevâzi davranır, gayet samimi ve cana yakın bir muâmelede bulunurdu. Kabile mensupları farklı bir lehçe kullanıyorsa Peygamberimiz onlara kendi lehçeleriyle hitap ederdi. Diplomatik görüşmelerin îcâbı olan aşırı resmiyet ve donukluk, Peygamberimizin söz ve davranışlarında yoktu. (İbn-i Hanbel, IV, 9, 343)

Heyetler dönerlerken Peygamberimiz onlardan, burada öğrendikleri şeyleri memleketlerinde öğretmelerini isterdi. (Nesâi, Ezan, 8)

Peygamber Efendimiz, heyetlerin Medine'de bir müddet kalarak Kur'ân-ı Kerîm'i ve dînî esasları öğrenmelerini, bizzat kendisinin tatbikatını müşâhede ederek İslâm'ı öğrenmelerini sağlamaya gayret göstermiştir. Meselâ Abdü'l-Kays heyeti geldiği zaman Ensâr'dan, onları misafir etmelerini ve ikramda bulunmalarını istemişti. Bu arada gerekli dini malumatı öğretmelerini, namaz için lüzumlu sûreleri ezberletmelerini tenbihlemişti. Sabahleyin geldiklerinde hâl ve hatırlarını, Ensâr'ın ilgisinden memnun olup olmadıklarını sordu. Onlar da memnuniyetlerini ifade ettiler. Sonra Peygamberimiz heyettekileri, dîni daha rahat öğrenebilmeleri için ashâbın evlerine birer ikişer dağıttı. Bu metot daha faydalı oldu. Ashâbın gayreti ve Abdü'l-Kays'lıların öğrenme azminden son derece memnun kalan Peygamber Efendimiz, onlarla tek tek ilgilenerek ezberledikleri Tahiyyât'ı, Fâtiha'yı, diğer sûreleri ve öğrendikleri sünnetleri bizzat kendisi kontrol etti. (İbn-i Hanbel, III, 402)

Medine'de bu şekilde on gün veya daha fazla kalan heyetler için özel misafirhaneler de tahsis edilmişti. Abdurrahman bin Avf'ın evi bu maksatla kullanılıyordu. Ramle bint-i el-Hâris'in hurmalıklar arasında inşa edilmiş geniş ve güzel evinin bu işler için tahsis edildiği de kaydedilmektedir. (Ebû Dâvûd, Ramazan, 9; Kettânî, Terâtib, I, 347)

Peygamber Efendimizin uyguladığı bu metot ve esaslar, insan gerçeğini ve fıtratını esas alan evrensel prensiplerdir. Tebliğ ve dâvet faaliyetlerinde bu esaslardan istifade edilmesi gerekmektedir.




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
BAHŞİŞ, HEDİYE, ZİYÂFET VE TOPLANTILAR
 
     
    "Karnı aç olan insana yapılacak ilk İslâmî tebliğ, onun karnını doyurmaktır."

İnsan, ihsana medyûndür. Zîrâ insanın fıtrat itibariyle mala, mülke ve maddî imkânlara karşı tabiî bir meyli vardır. Bu tür arzu ve isteklerini değişik yollarla tatmin etmek ister. Dolayısıyla bu konularda kendisine yardımcı olan, problemlerini çözen, ihtiyacını gideren, gönlünü hoş eden kimselere karşı kendiliğinden bir muhabbet duyar. Bu vesileyle taraflar arasında ülfet, muhabbet, yakınlık, tanışma, anlaşma ve kaynaşma tahakkuk eder. Cenâb-ı Hak, dâvetçinin vasıf ve metotlarından bahsettiği âyetlerin birinde şöyle buyurmaktadır:

"İyilikle kötülük müsâvî değildir. Sen kötülüğü en iyi bir muâmele ile uzaklaştır. Bakarsın senin ile arasında düşmanlık bulunan kişi, sanki samîmî bir dost oluvermiştir." (Fussılet 41/34)

Bu bakımdan İslâm tebliğci ve dâvetçileri, muhatabın psikolojisi üzerinde olumlu tesir icra eden, ruhunu okşayan ve gönlüne hoş gelen bu tebliğ vasıtasından istifade ederek, durumlarına göre izzet ü ikramda bulunmalı, hediyeler takdim etmeli, ve ihtiyaçları husûsunda yardımcı olmalıdır. Bu sâyede düşünce ve yaşayış farklılığından dolayı aralarında bulunan düşmanlık ve burûdeti (soğukluğu) dostluğa ve muhabbete çevirebilirler. Nitekim Allâh Resûlü:

"Aranızdaki kin ve husûmeti gidermek üzere hediyeleşiniz ve birbirinize karşı muhabbet besleyiniz." buyurmaktadır. (Tirmizi, Velâ, 6)

Fahr-i Kâinât Efendimiz, ümmetine emrettiği bu esaslar çerçevesinde kendisine verilen hediyeleri kabul etmiş ve imkân buldukça dost ve düşman herkese, özellikle gelen heyetlere hediyeler vermeye özen göstermiştir. Hatta son hastalığı sırasında bir çok sıkıntılar içindeyken bile gelen heyetlere hediyeler verilmesini emretmiştir. (Buhari, Cizye, 6)

Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-, tebliğe başladığı ilk yıllarda özellikle yakın akrabasını İslâm'a dâvet ederken yemekli toplantılar tertip etmiş, ziyâfetten sonra ilâhî talimatları onlara bildirmiştir. Hz. Ali konuyla alâkalı şu hâdiseyi nakletmektedir:

Allâh Teâlâ'nın yakın akrabalarını âhiret azâbıyla uyarması emri gelince (eş-Şuarâ 29/214) Resûlullah Efendimiz beni çağırıp Abdülmuttalib oğullarını dâvet etmemi ve yemek hazırlamamı istedi. Resûlullâh'ın bana emrettiği şeyi yaptım. Abdulmuttalib oğulları toplandılar. Kırk kişi kadardılar. Toplandıklarında Efendimiz beni çağırıp hazırladığım yemeği getirmemi istedi. Getirip önüne koydum. Eti parçalayarak çanağın çevresine birer parça koyduktan sonra:

"- Haydi yiyiniz, bismillâh!" buyurdu.

Doyuncaya kadar yediler. Varlığım kudret elinde bulunan Allâh'a yemin ederim ki onların tümüne sunduğum yemeği bir kişi bile yalnız başına yiyebilirdi.

Bundan sonra Allâh Resûlü:

"- Yâ Ali! Onlara süt de ikrâm et." buyurdu.

Onlara süt kabını getirdim, hepsi kanasıya içtiler. Vallâhi o kaptaki süt kadarını onlardan bir tek adam bile yalnız başına içebilirdi. Sofradan kalktıklarında yemek ve süte sanki hiç el değmemiş gibiydi. Resûlullâh Efendimiz söze başlamak istediği sırada, Ebû Leheb'in engel olmasıyla oradakiler dağılıp gittiler. Resûl-i Ekrem Efendimiz ikinci bir toplantı daha düzenledi. Yine onlara yemek ikram etti. Bu yemek sonrasında Allâh'ın emirlerini onlara bir bir açıkladı . (İbn-i Hanbel, I, 111, 159; İ bn-i Sa'd, I, 187; Heysemî, VIII, 302-303)

İslâm'ı tebliğ etmek için insanları yemeğe davet eden Sevgili Peygamberimiz'in, evine girip çıkma âdabını Allâh Teâlâ şöyle bildirmektedir:

"Ey imân edenler! Peygamber'in evine rastgele girmeyin. Ancak yemek için izin verilir de girerseniz (erkenden gelip) yemeğin hazırlanmasını beklemeyin. Fakat dâvet edildiğinizde girin, ancak yemeği yer yemez hemen dağılın da konuşmaya dalmayın... " (el-Ahzâb 33/53)

Fahr-i Kâinât Efendimiz, özellikle müellefe-i kulûb denen, kalbleri İslâm'a ısındırılacak olan kimselere ganimet mallarının kendi hissesine düşen kısmından bol bol vermiştir. Peygamberimiz bunlara sadaka ve ganimetlerden vermekle, güzel muamele etmekle aynı zamanda bir kısmından gelebilecek kötülükleri önleyip Müslümanların gönüllerini rahatlatmıştır. Îmânları henüz kemâle ermemiş olanların da Müslümanlıklarını geliştirip güzelleştirmelerini hedeflemiştir.

Bir keresinde Efendimiz, yeni Müslüman olmuş birisine iki dağ arasını dolduran bir koyun sürüsü vermişti... Adam kabilesine dönünce:

- Ey kavmim! Koşun, Müslüman olun! Çünkü Muhammed , fakirlik ve ihtiyaç korkusu duymadan çok büyük ikram ve ihsanlarda bulunuyor, dedi.

Hadisin râvîsi Enes -radıyallâhu anh- şöyle der:

"Kimileri, sırf dünyâlık elde etmek için Müslüman olurlardı. Fakat çok geçmeden Müslümanlık onların gözünde, dünyâdan ve üzerindeki her şeyden daha değerli bir hâle gelirdi." (Müslim, Fezâil, 57-58)

Resûl-i Ekrem Efendimiz kendisine gelen heyetlere ve diğer insanlara da hediye vermeyi hiçbir zaman ihmâl etmemiştir. Nitekim Bahreyn halkından yirmi kişinin Medine'ye gelmesi için kendilerine yazı yazmıştı. Gelenlerin on ikisi Abdulkays'tandı. Bunlar Peygamberimiz'le görüşüp Müslüman oldular. Birçok şeyler sorup öğrendiler.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, dönerlerken Abdulkays heyetinin her ferdine hediyeler verilmesini emretti. Heyet temsilcisi Abdullah bin Avf'a ise on iki buçuk ukıyye gümüş verdi. (İbn-i Sa'd, I, 315)

Yine Fahr-i Âlem Efendimiz'e Benî Mürre'nin 13 kişilik temsilcileri, Hâris bin Avf'ın başkanlığında gelmişlerdi. Efendimiz onlara:

"- Yurdunuz nasıldır?" diye sordu.

Hâris:

- Vallâhi biz kuraklığa ve kıtlığa uğradık. Hayvanlarımızın soluyacak nefesleri kalmadı. Bizim için Allâh'a dua et, dedi.

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz:

"- Allâhım! Onları yağmurunla sula." diyerek duâ etti.

Benî Mürre temsilcileri Medine'de birkaç gün oturduktan sonra yurtlarına dönmek istediler. Peygamberimiz ile vedâlaşmaya geldiler. Efendimiz, Hâris bin Avf'ı onlara başkan tayin etti. Temsilcilere hediyelerini vermesi için Bilâl-i Habeşî'ye emretti. O da, temsilcilerden her birine onar ukıyye, Hâris bin Avf'a da on iki ukiyye gümüş verdi. (İbn-i Sa'd, I, 298; İbn-i Esîr, Üsüdü'l-Gâbe, I, 410)

Allâh Resûlü'nün kendisine gelen heyetlere, bulundukları bölgelerdeki bir kısım arâzileri ve su kaynaklarını tahsis ettiği de olmuştur. Benî Ukayl heyeti gelip Müslüman olmuşlar ve kavimleri adına da bey'atta bulunmuşlardı. Efendimiz bunlara Akik arazisini verdi. Onlar için bu husûsta kırmızı bir deri üzerine yazdırdığı yazıda şöyle buyurdu:

"Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu, Allâh'ın resûlü Muhammed 'in Rebi, Mutarrif ve Enes'e verdiği yazıdır:

Namaz kıldıkları, zekât verdikleri ve itaat ettikleri müddetçe onlara Akik arazisini vermiştir. Böyle yapmakla onlara diğer bir Müslümanın hakkı da verilmiş değildir." (İbn-i Sa'd, I, 301-302)

Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in bu şekilde kalpleri İslâm'a ısındırmak için verdiği bahşişler, hediyeler ve yaptığı ikramlar sayılamayacak kadar çoktur. İnsanın mala ve menfaata olan arzusu o gün nasılsa bugün de öyledir. Belki daha da artmıştır. Bu bakımdan Peygamber Efendimiz'in tebliğ ve dâvette kullandığı bu ehemmiyetli vasıtaları imkânlar ölçüsünde kullanmak mecburiyetindeyiz.

Bugün hristiyan misyonerler, çalışmalarında bu husûsa önem vermekte ve büyük yatırımlar yapmaktadırlar. Onları bu yola sevkeden, şüphesiz insanın mala düşkünlüğünü ve ihsanın ruhlar üzerindeki tesirini çok iyi kavramış olmalarıdır. Dolayısıyla günümüzde İslâm'ı tebliğ edecek olanlar, hitap ettiği insanların maddî sıkıntı ve problemleriyle alakadar olmalı, yaralarını sarmalı ve ihtiyaçlarını karşılamalıdırlar. En tesirli metot budur. Zîrâ "Karnı aç olan insana yapılacak ilk İslâmî tebliğ, onun karnını doyurmaktır." Şâir Nâbî şöyle demektedir:

Rağbeti mâl iledir ma'bed-i İslâm'ın da

Câmi'-i köhne-i bî-vakfa cemâat gelmez.

"İnsanları İslâm sarayına dâvet etmede ve onların gönüllerini ısındırmada maddî ihsanların büyük bir ehemmiyeti vardır. Nitekim vakfiyesi, meşrutası ve tezyinâtı olmayan câmilere ne imâmın ne de cemaatin rağbet etmediği bir hakîkattir."
 






Paylaş facebook Paylaş twitter
 

Elfâz-ı Küfür Bayram Büyükoruç - Nevbahar ||semerkandyayin| semerkand.tv| semerkandradyo| semerkanddergisi| semerkandaile| mostar| semerkandpazarlama| sultangazi.bel.tr| sitemap| Arama Sonuçları| Dervişler Mekanı| Wap| Wap2| Wap Forum| XML| Rss| Forum İletişim| |||www.dervisler.net 0.148 saniyede oluşturulmuştur


Peygamberimiz'in Tebliğ Ve Dâvet Vâsıtaları Güncelleme Tarihi: 06/12/21, 09:24 Dervisler.Net © 2008-2021 |Lisans(SMF) |Sitemap | İletişim