Şeytaniyet Çağında Nefisle Baş Edebilmek - İslami İçerikli Yazılar
Dervişler.Net Anasayfa

Forumda toplam 25.056 konu paylaşıldı... Bu konulara toplam 145.632 yorum yapıldı. Bugün 0 konu ve 0 ileti gönderildi.. Toplam : 22906 üyeli aileyiz.
Dervişler Mekanında, Şeytaniyet Çağında Nefisle Baş Edebilmek, konusunu okuyorsunuz... Bu konu 1515 defa okundu.İsim benzeri konuları sayfanın altından takip edebilirsiniz.
Hayırlı paylaşımlar diliyoruz. Aradığınız konuyu bulamadıysanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. Yazı alıntılarında kaynak(www.dervisler.net) gösterilmesi rica olunur.

Dervişler Mekanında paylaşılan en güzel konu:{Şeytaniyet Çağında Nefisle Baş Edebilmek}   Okunma sayısı 1515 defa

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Kararlı

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 7.047
  • Konu: 1851
  • Derviş: 4252
  • Teşekkür: 30

Enaniyet ve nefis terbiyesi

Nefsin Özellikleri

Nefsin en büyük özelliği “kendini bir şey zannetme” kuruntusudur. Eğer terbiye görmemişse kendisini, büyük, yüce ve ulaşılmaz görür. Bu kuruntu onun tabiatında vardır, öyle yaratılmıştır.

Nefsin diğer bir özelliği ise keyfine ve rahatına düşkün oluşudur. Bir şeyi, en kolay yoldan elde etmek ister. Nimeti ister ama nimeti vereni hesaba katmaz. Sadece göz önündeki nimetleri hesap eder, onların peşinden koşar. Ahiret nimetleri ona çok uzak, adeta ulaşılmaz şeyler olarak görünür. Bu yüzden, ibadet ve hayır yollarında pek isteksiz ve tembeldir.

Her şeyin en iyisine, sadece veya önce kendisi layıktır. Bencilliğinin sınırı yoktur. Eşini ve çocuklarını bile, kendi menfaati için sever. Evlatlarıyla ve malıyla övünmek dahil türlü hedefleri vardır.

İyi kötü, doğru yanlış demeden her hoşlandığı şeyi ister. Cehenneme gideceğini bilse bile günah zevkine tamah eder. Azgın bir boğa gibi eğlencelere dalar. Düştüğü isyan ve günah bataklığı karşısında, Rabbinin tehditlerine kulak asmaz.
Yine, en temel özelliklerinden birisi bukalemun tabiatlı oluşudur. Menfaati neyi gerektiriyorsa anında döneklik yapar. Verdiği sözü tutmaz, emanete hıyanet eder. İnsanın kendi kendine aldığı hayırlı kararları dahi, bir anda unutur ve şerre yönelir. Tevbe eder ama tevbesi burnuna konmuş bir sinek gibi uçar gider. Verdiği sözün kıymeti yoktur. Bütün bu özellikler, onun münafık tabiatlı olduğunu tescil eder.

Enaniyet (Benlik)

Enaniyet, yani “benlik duygusu” nefsi nefis yapan ana unsurdur. Esası, Arapçadaki ‘ene’ye (ben) dayanır. Kısaca tarif etmek gerekirse “varlık hissi” demektir. Yani, kendi başına varlık iddia eden bir mahlûk…

Bu varlık iddiası, nefsin yaratılışından gelen bir özelliktir. İşte iddianın ortaya çıkmış haline “enaniyet” deniliyor.
Dünya imtihanında, eğer insana bu şekilde bağımsızlık duygusu verilmeseydi imtihan şartları oluşmazdı. Zira bu bağımsızlık duygusu, insandaki hür iradeyi doğurmaktadır. Bu irade sayesinde, insan ister hayrı isterse şerri tercih etmektedir.

İnsandan istenen de bu nefsin varlık iddiasını hakiki manasına ulaştırmaktır. Yani, insan bilmeli ve kabul etmelidir ki onu yoktan var eden ve bütün sahip olduklarını kendisine bahşeden bir Zat-ı Zülcelâl vardır. Onu ve bütün kainatı ayakta tutan yüce Kudret ve Azamet sahibi Rabbi’dir. Kendisi ise O’nun aciz bir kuludur.

İnsan çok acizdir çünkü küçük bir mikropla bile baş edemeyen bir bedeni vardır. İnsan çok acizdir çünkü kuvvet ve kudreti ancak elinin ulaştıklarına erişir. Bir gök gürültüsü bile onu korkutmaya yeter…

İşte, İslam’ın ruhu olan tasavvuf, insan nefsinin az önce değindiğimiz kötü hal ve sıfatlarından arınıp istenen güzel özelliklere ulaşmasını hedef almaktadır. Ayet-i kerimede “Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene and olsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.” (Şems; 7-9) Buradan da anlaşılıyor ki nefis hem iyiliğe hem de kötülüğe kabiliyetli olarak yaratılmıştır. Ve insanın hedefi, nefsi kötü sıfatlardan arındırıp takva derecesine ulaşmaya çalışmaktır. Ki bu da Rabbin cezasından kurtulup sonsuz mükâfatları kazanmasına sebep olur.

Fakat insan bunları araştırıp tefekkür etmez ise nefis kendini yegâne kudret sahibi olarak görür. Allah-u Teâlâ’nın verdiği aklı, O’nun çalıştırdığı bedeni, hep kendisine mal eder. Rabbini bilip O’na boyun büküp ibadet etmez ise ondaki enaniyet adeta bir hindi gibi kabarmasına yol açar. Bedenini iyi beslemesi sayesinde şefkat, mehamet ve nezaket gibi insani duyguları gelişemez, kaba, hoyrat bir insan olur. Nezaketi göstermelik, tevazusu katmerli enaniyettir. (1)

Nefsin Şeffaflaşması

Bir bakıma kulluk serüveni, Müslüman kişinin nefsini şeffaflaştırma serüvenidir. Hammaddesi; şer, ‘hiçlik’ ve zifiri karanlık olan nefsin şeffaflaşması… Eskilerimizin tabiri ile “tezkiye-i nefs” yapmayan bir Müslüman, bu yaratılışından gelen nefsin karanlıklarından kurtulamaz.
Peki, nefsin karanlıklarından, o sonu gelmez benlik iddialarından, sonsuz haz ve taleplerinden insanoğlunu ne kurtarabilir?...

Evet, insanı nefsin karanlıklarından kurtaracak olan, yalnız ve yalnız Rabbu’l Alemin’in yardımıdır. Mürşidin ilk görevi; müridin kalbini zülumattan, manevi kirlerden temizleyecek zikir ve rabıta gibi amelleri telkin ve tarif etmektir. Müridi edeb ve Ahlak-ı Hamidiye ile donatmak, yapılacak olan ikinci iştir. Bundan sonrası ise artık Allah-u Zülcelal’e kalmıştır…

O’nun lütfedip nurlarıyla tecelli ederek karanlıklardan arındırdığı ruhlar, tertemiz olarak “Rablerine döner”ler. O’nun manevi yakınlık ve dostluğuna hak kazanırlar. Buna liyakat kesbedemeyenler de çok kazançlıdırlar, zira kalpleri tertemiz, dilleri zikirli, edeb ve hayâ dolu salih müminler olurlar. Ne büyük kazanç!...

‘Şeytaniyet Çağı’!

Geçen asrın büyük mütefekkir ve müceddidi Bediüzzaman Hazretleri “enaniyet asrı” demişti içinde bulunduğu çağa. Şimdi belki biz de içinde yaşadığımız çağa, “heva ve şeytaniyet asrı” diyebiliriz. Şeytan ve yardımcılarının, türlü oyunlarla azdırdığı nefsanî arzuların ayyuka çıktığı… Şeytanların, insanları parmaklarında oynattığı bir çağ. Şeytaniyet, belki “Deccaliyet” çağı…
 
 
Ancak delilerin yapabileceği işleri, sürüler halindeki halk yığınlarının yapabildiği, çılgınlıklar çağı. Yüzbinlerce, bazen bir canlı yayınla milyonlarca insanın, baştan çıktığı, şeytana taparcasına eğlendiği, rezaletler çağı…

Batılı tasvir etmemek adına teferruatına giremediğimiz bu gayri insani durumları, çok da dillendirmeye gerek yok. Zira onca rezalet TV, internet ve cep telefonu olan herkesin gözü önünde… Aklı belinden aşağıya inmemiş herkes, fıtri duygularını kaybetmemiş her insanoğlu bu çirkinliklerden tiksinecektir.

Peki, nasıl oluyor da insan fıtratına bu kadar ters rezaletler, miyarlarca insana normal gelebiliyor? Bu sorunun cevabına, bir fıkra ile geçelim. Akıl hastanesinin bahçesindeki deliye yaklaşan adam, parmaklıkların ardından soruyor: “Bakar mısın? Siz içeride kaç kişisiniz?” Delinin cevabı tam kendine göre: “Asıl siz dışarıda kaç kişisiniz?...”

Toplumun çoğunluğunu, aklını ve kalbini şeytana kaptırmış insanlar oluşturuyorsa orada akıllılar, “deli” damgasını yemekten kurtulamayacaktır. İşte biz, bugün böyle bir çağda yaşıyoruz.

Bu çağda manevi zararlı mikroplar dediğimiz zulumatın azdırdığı nefislerin, hiçbir sınır tanımadan, haz ve hevanın sarhoş bendeleri olması, kaçınılmaz bir sondur. Zira -Allah-u Teâlâ’nın muhafaza ettikleri hariç- hiçbir insanoğlu, nefsinin azgınlığına güç yetiremez.
Bu günah ve zulmet tufanından kalbini, aklını ve ruhunu koruyabilene aşk olsun! İçimizdeki akıllılar, nefsini zulmet kirlerinden arındırmış edeb abideleridir. Allah-u Tela’nın dostudur onlar. İnsanlığın son sığınağı…

O kulluk sanatının ustaları, nefsi ve onun hastalıklarını çok iyi bilirler. Nefis, şeytan ve dünya sevgisi üçlüsünün insana neler yaptırabildiğinin şuurundadır onlar. Bu yüzden, bu zülumat sağanağında, onların manevi kanatları altına sığınmak, artık bir zaruret halini almıştır.
O halde, geliniz, asrımızın kulluk sanatının ustalarından Seyda Muhammed  Konyevi Efendinin tarif ve tavsiyelerine kulak verelim…

Nefis ve arzularıyla mücadele etmek

Mücadele, herhangi bir maksada ulaşmak ya da bir kuvvete karşı koyabilmek için insanın sürekli çaba göstermesi anlamına gelirken, mücahede ise Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanmak için gayretle çalışma, çaba gösterme, nefis ile savaşma, Allah yolunda düşmanla yüzyüze çarpışarak cihad etmek anlamlarına gelir.

Müminin nefsi ile mücadele etmesi ve mücahedede bulunmasından maksat ise nefsin Allah’a isyan içeren istek ve arzularına karşı koyma, Allah-u Zülcelal’e itaat için ona muhalefet ederek, gayret göstermesidir.
Nefsin arzu ve isteklerine uymak, ne kadar çirkin bir binektir. Çünkü nefis, insanı fitne ve karanlıklara sürükler. Sabretmesi ve tahammül etmesi güç bir yaratıktır. Seni devamlı zorluklara ve yanlışlıklara iter.

Kim nefsi isteklerin arzusuyla dünya hayatına bakarsa, cehennemde yanmayı hak eder. Allah-u Zülcelâl nefisle mücahede hakkında şöyle buyurur: “Her nefis, ne hayır işlemiş, ne kötülük yapmış ise onları önüne konmuş bulur. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Allah kullarına çok şefkatlidir.” (Âl-i Îmran; 30)

İnsan daima kendi nefsiyle hesap görecek; bir hata veya masiyet yaptığı zaman, hemen tevbe edecek ve o hatasından dolayı salih amel yapmak suretiyle nefsini cezalandıracaktır.

Hz. Ömer radıyallahu anh, bir gün, ikindi namazında bahçesinden camiye gelip cemaatin dağılmış olduğunu görünce, iki yüz bin dirhem değerindeki bahçeyi, nefsine sadaka olarak vermiş ve nefsini, gevşekliğinden dolayı sevdiği bir malını vererek cezalandırmıştır.
   
 
Nefis, arzularına uydukça daha fazlasını ister

“Nefsim itaat etmiyor, acaba ilacı nedir?” Bu hususta Hz. Lokman aleyhisselam oğluna şöyle dedi; “Ey oğlum! Nefsin arzularına uymaktan sakın, zira nefsin doğru olmayan kötü birçok isteği vardır. Şayet nefsine biraz uydun mu, daha fazlasını yapmanı ister ve daha da azgınlaşır. Çakmak taşında ateşin gizlenmesi gibi, nefsin istekleri de kalpte öyle gizlidir. Çakıldığı zaman parlar, kendi haline bırakıldığı zaman gizlenir."Geçmişte yaşamış sâlih kimselerin menkıbelerini ibretle okuyup üzerine düşünmemiz bize yön verecektir. Veysel Karani radıyallahu anhu bir çoban olduğu halde, Allah-u Zülcelal'e dost olduğu için dünyanın her yerinden onu ziyarete gelip gidiyorlardı. O, öyle bir kulluk yaptı ki amelleri, makamını, mevkisini o derece yükseltti. O Allah dostlarının öyle şerefli olduğunu düşünüp ibret almak ve onların amellerine yöneltecek vasıtaları, sebepleri araştırmak, bunun içinde imkânları seferber etmek lazımdır.

Zamanımızda yeme, içme, giyim kuşam vs. çok bol olduğu halde, onlara mutabaat yapmak için nefsimizle mücahede etmemiz bizim için çok büyük bir şeref ve kazançtır. O Allah dostlarından, her ne kadar şimdi -etrafımızda- göremiyorsak da onların kitaplarını ve menkıbelerini okumak, kişi için en büyük ilaç ve Allah-u Zülcelal'in rızasını kazanmaya sebeptir.

Onlar çok meşakkat çekmişlerse de gitmişler fakat onların amelleri; kazanmış oldukları sevap ve mükâfatlar beraberlerindedir, bâkidir. Onlara mutabaat yaparak benzemeye çalışmamak ve bir kaç günlük hayat için nefsin şehvetlerine uyup, ebedi saadet yeri olan ahiret hayatını perişan etmek, ne büyük bir hatadır!

İnsan nefsini terbiye edip, ıslah etmelidir

Yahya İbn-i Muaz şöyle demiştir: “Gözün, dünyada ona fazla önem vermeyecek derecede olsun. Nefsin isteklerini kesinlikle yapma ki; çalışman yalnız günlük rızkını temin derecesinde olsun. Devamlı olarak ahiret için çalış.”

İnsan nefsini, muhalefet kılıcı ile her öldürüşünde, Allah-u Zülcelâl onu yeniden diriltir. Dirildiği zaman yine birçok şeyler ister, insanla inada tutuşur; kötülük kanatlarını açar, yine uçmaya başlar. İşte, hal böyle olunca insana düşen görev, yine inatçı nefsi ile cihat etmektir. Nefis ölmez, insan sağ oldukça o da olur. Yalnız, nefis terbiye olur.

İnsana düşen yegâne görev, onu terbiye etmek sureti ile ıslaha çalışmaktır. Bu mücadelenin sonunda mükâfat da büyük olur. İman sahibinin daimi vazifesi, nefsini yenmektir.

En büyük ibadet ve en zor iş nefisle uğraşmaktır. Çünkü Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede bu mücadeleye işaret ederek buyuruyor ki; “Ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et.” (Hicr; 99) buradaki ibadetten mana, sürekli salih amellerde bulunarak ve Allah’a itaat ederek nefse karşı olmaktır. Kaldı ki, bütün hayırlar nefse karşı olmakla başlar. Daima onun istemediklerini yapmak lazımdır.

Her iman sahibi, Allah-u Zülcelal’in huzuruna çıktığı zaman; nefsini ıslah etmiş olmalıdır. Bu hal, o imanlı kimseyi cennete götürür. Cennete sadece iman sahipleri girer. Oraya bir defa giren, sonuna kadar kalır, bir daha çıkarılmaz. Cennette güzelliklere sınır yoktur. Her an yenisi gelir. Bunların önü, sonu ve tükeneceği yoktur. Bu güzellikler, dünyada her an, her gün nefisle yapılacak mücadelenin mükâfatıdır.

Öyle ise nefsimize şu şekilde nasihat ederek gerçeği bir kez daha hatırlamak için şöyle hitap edebiliriz: "Ey Nefsim! Dünya ahiretin tarlasıdır. Eğer bu yazdığımız güzellikleri istiyorsan, kendini müstahak etmek için biraz gayret göster, itaatkâr ol ve Allah-u Zülcelal’in yolundan ayrılma ki sonunda bu güzelliklere kavuşabilesin.” (2)


Dipnotlar: 1- Geniş bilgi için bakınız: Bediüzzaman Said-i Nursi, “Sözler”; İsmail Çetin, “Edeble Varış Lütufla Dönüş” ve diğer eserleri. 2- Seyda Muhammed  Konyevî; “Nefse Hitap”, Reyhanî Yayınları, İstanbul.


Süleyman KARAKAŞ
 
 

Konu Adresi: http://www.dervisler.net/seytaniyet-caginda-nefisle-bas-edebilmek-t30722.0.html




Çevrimdışı gülyüzlüm

  • Dervişkolik
  • *****
  • İleti: 2.258
  • Konu: 131
  • Derviş: 9365
  • Teşekkür: 166
Okundu: Şeytaniyet Çağında Nefisle Baş Edebilmek
« Cevapla #1 : 25/05/12, 10:59 »
 Allah c.c razı olsun.... XgülllX




Paylaş facebook Paylaş twitter
 

Elektronik postayla konu göndermek mirdasoğlunuda aranıza kabul eder misiniz? ||semerkandyayin| semerkand.tv| semerkandradyo| semerkanddergisi| semerkandaile| mostar| semerkandpazarlama| sultangazi.bel.tr| sitemap| Arama Sonuçları| Dervişler Mekanı| Wap| Wap2| Wap Forum| XML| Rss| DervislerNet/Facebook | DervislerNet/Twitter | Forum İletişim| |||www.dervisler.net 1.719 saniyede oluşturulmuştur


Şeytaniyet Çağında Nefisle Baş EdebilmekGüncelleme Tarihi: 14/11/19, 02:14 Dervisler.Net © 2008-2014 |Lisans(SMF) |Sitemap | Facebook | Twitter | İletişim