Tasavvufi Terimler Sözlüğü -T- - Tasavvufi Bilgiler
Dervişler.Net Anasayfa

Forumda toplam 25.065 konu paylaşıldı... Bu konulara toplam 145.668 yorum yapıldı. Bugün 0 konu ve 0 ileti gönderildi.. Toplam : 22917 üyeli aileyiz.
Dervişler Mekanında, Tasavvufi Terimler Sözlüğü -T-, konusunu okuyorsunuz... Bu konu 4302 defa okundu.İsim benzeri konuları sayfanın altından takip edebilirsiniz.
Hayırlı paylaşımlar diliyoruz. Aradığınız konuyu bulamadıysanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. Yazı alıntılarında kaynak(www.dervisler.net) gösterilmesi rica olunur.

Dervişler Mekanında paylaşılan en güzel konu:{Tasavvufi Terimler Sözlüğü -T-}   Okunma sayısı 4302 defa

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Tasavvufi Terimler Sözlüğü -T-
« : 26/04/09, 19:44 »
TASAVVUFÎ TERİMLER (T)
..:: 1 ::..

   TA'ÂM: Arapça, yemek demektir. Tasavvuf! edepler arasında az yemek önem taşır. Cüneyd-i Bağdadî, Allah'ın rahmetinin, sûfîlerin üzerine üç yerde indiğini söyler ki bunlar: Yemek yedikleri zaman; onlar yemeği ancak yeterince yerler. Aralarında ilim müzakeresi yaparken; sûfîler sadece evliyanın hallerini anlatırlar. Sema yaptıklarında; onlar, ancak hakkan işitirler. Sûfiler çok acıkmadıkça yemezler, yediklerinde de ölçüye dikkat ederler. Yine sûfîler, sofrayı ganimet bilmez, yemek yerken aşırıya kaçmaz ve başkalarına da yük olmazlar.

      Az yemekten evliya olur kişi,
      Az yiyenlerin hakdır teşvişi,
      Çok yiyenlerdir ibâdet etmeyen,
      Çok yiyendir doğru yola gitmeyen.
      Eşrefzâde

   TA'N ETMEK: Arapça, ta'n dürtmek demektir. Kınamak ve aleyhde bulunmayı da ifade eder. Ta'n eden bizden, ettiren ise bizden değil: Bu, taş atan bizden, attıran bizden değil anlamında da kullanılır. Bu söz, tasavvuf yoluna giren kişinin, bağlı bulunduğu yola tenkit getirecek davranışlarda bulunmaktan sakınması, ölçülü olması ve dikkatli konuşması gerektiğini bildirir. Bu konuda Kur'an'da da şu mealde bir uyarı vardır: "Onların Allah'tan gayrî taptık (ilah) larına sövmeyin, sonra onlar da bilmeyerek Allah'a söverler..." (En'âm/108).

      Zâhid bize ta'n eyleme
      Hak ismin okur dilimiz
      Sakın efsane söyleme,
      Hazrete varır yolumuz.
      Bezcizade Muhyiddin

   TÂ'AT: Arapça, itaat, muvafakat, emre boyun eğme gibi anlamları ihtiva eden bir kelime. Seyyid Şerif tâatı, bir emre isteyerek muvafakat etme, şeklinde tanımlar. Tâat ona ve Mu'tezile'ye göre, Allah'tan başkası için caiz olup, bu, irâdenin muvafakatidir (Emrin değil). Sülemî, tâatın nedenini, cehennem korkusu, cennet ümidi ve Allah'ın rızasına bağlar. İbadete verilen mânâlardan biri de tâattir. Allah'ın emirlerine uyana muti veya ehl-i tâ'at denir.

   TA'AYYÜN: Arapça belirme, anlamında bir kelime. Vahdet-i vücuddaki zattan ilk ortaya çıkan, beliren varlık mertebesine, ta'ayyün-i evvel (ilk belirme); ikinci varlık mertebesine de ta'ayyün-i sânî (ikinci belirme) denir. Ta'ayyünler cüz'î ve küllî olmak üzere iki türlüdür.

   TAB: Tabiat, mizaç anlamlarında Arapça bir kelime. Her şahsın hakkında, kendisiyle ilmin öne geçtiği şeye tab' denir.

   TABAKA: Mertebe, menzile hal anlamlarını içeren Arapça bir kelime. Şeyhlerle buluşma, onlardan tasavvuf eğitimi alma ve aynı yaşta olanların oluşturduğu cemaate tabaka denir.

   TABAKAT: Arapça, tabakalar, mertebeler anlamında çoğul bir kelime. Biyografileri, toplu olarak ihtiva eden kitaplar.

   TABİ'AT: Tabiat, seciye, karakter anlamlarında Arapça bir kelime. Cürcanî bunu, "cisimlere sirayet eden bir kuvvet olup, cisim onunla tabiî olgunluğuna ulaşır" diye tanımlamıştır.

   TABİB-İ RUHANÎ: Arapça, maneviyat
doktoru demektir. Seyyid Şerife göre, maneviyat doktoru arif bir kişi olan şeyhtir. O, bu tıb ile kemâle erdirir, doğruya iletir. Eğer islâm'da bir psikolojiden bahsedilecek ise, en mükemmel psikologlar, sûfîlerdir. Zira onlar insanın iç âlemini keşfe çıkmış, durmak bilmeyen gezgin-kâşiflerdir.

   TABİRNAME: Arapça ve Farsça iki kelime-den meydana gelen bir sözcük, yorum mektubu anlamında. Uykuda görülen rüyaları yorumlamak üzere yazılan kitaplara, tabirname denir.

   TÂC: Farsça, süslü başlık anlamında bir kelime. Hükümdarların resmî günlerde, başlarına giydikleri murassa başlık. Bazı şeyh ve dervişlerin başlarına giydikleri çeşitli şekillerdeki külah, tâc olarak adlandırılır. Bu taca bakarak, giyen kişinin hangi tarikat-ten olduğu anlaşılırdı. Bu tâc, dövme yünden yapılırdı. Mevlevîlerin giydiği taca, sikke adı verilir. Tacın üst kısmına kubbe, başa geçen kısmına lenger denir. Tâcname : Taç geleneğini rivayetleriyle bildiren, her tarikatın taçlarını, şekillerini, destârlarını tesbit eden kitaplara denir.

   TAÇ GİYDİRİLMEK: Şeyhler tarafından müridlere törenle taç giydirilme töreni. Tasavvuf yolunda ilerleyip, olgunlaşan ve bu şekilde irşâd seviyesine gelenlere, şeyh tarafından taç giydirilir, ellerine de mühürlü bir "icazetname" veya "hilâfetnâme" verilir ki, bu bir tür diplomadır. Hırka da aynı durumda olanlara, törenle giydirilirdi. Meselâ Kâdiriyye tarikatında Şeyh, Fatiha suresini okur, Allah ve Peygamberimiz (s) den vekâlet kastederek, kendi eliyle hırkayı giydirir. Ondan sonra tarikat silsilesini okur ve şunları söyler: "Benim şeyhim Ahmed Efendi, bana mübarek eliyle giydirdi ve ona da şeyhi Hüseyin Efendi giydirdi. Ona da şeyhi Es'ad Efendi giydirdi..." bu isim silsilesini sonuna kadar okuyarak "ben dahi şeyhimin giydirdiği minval üzere sana giydiriyorum" der, veyahut icazetnameyi okur, tören bu şekilde sona ererdi.

   TAHAKKUK: Arapça, gerçekleşme demektir. Kâşânî, "Hakk'ı isimlerinin şekilleri olan âlemlerde görmektir. Bu durumda mütehakkık, ne Hak ile halktan, ne de halk ile Hak'tan perdelidir" şeklinde tanımlar. Hafnî de bu terimi şöyle tarif eder: "İnandığı kişi (Allah'ın) huzurunda sürekli durduğunu kalben anlamak". Bu, bir tür ihsan manasınadır. Yine, sûfînin Allah'ın verdiği ilimle, İlâhî hakikate erip, o hakikatle mütahakkık olursa, bu duruma tahakkuk denir. Serrâc, kulun hakikati bulmak ve Hakk'a ermek üzere bütün gücünü sarfetmesine tahakkuk, der. Bu durumdakilere ehl-i tahkîk veya ehl-i tahakkuk adı verilir.

   TAHALLÎ: Bir şeyin tatlı ve hoş olması, süslenmek gibi manaları ihtiva eden Arapça bir kelime. Kötü huyları terkedip, güzel huylarla bezenmeye tahallî denir. Söz ve davranışlarda sadıklara benzemeye tahallî denmekle birlikte, sırf dış benzeme yeterli değildir. Zira, Hz. Peygamber (s), imanın temenni ve tahallî ile olmayacağını, kalpte duyulup, amellerin de onu doğrulaması şeklinde ortaya çıkması gerektiğini söyler. Kur'an ahlâkı, bir müslümanın süsüdür. Hz. Peygamber'in bu ahlâkla tam anlamıyla mütehallî olduğunu görüyoruz.

   TAHALLÎ: Arapça, terketmek, boşlamak, yalnız başına kalmak gibi mânâları olan bir kelime. Tasavvufta ise, kişinin kendisini Hak'tan alıkoyan şeylerden yüz çevirerek halveti tercih etmesidir, şeklinde açıklanır. Bu mânâda tahallî, uzlet, yani insanlardan ayrılmadır. Nefsinden ayrılıp Allah'a yönelmek de tahallî olarak değerlendirilmiştir.

   TAHARET: Arapça temizlik demektir. Şeriatta, belirli azaları, özel şekilde yıkamaya taharet denir. Bir sûfî için, en sevimli şey, taharet ve nezâfettir: Elbiseyi temiz tutmak, misvak kullanmaya devam etmek, yaz-kış her Cum'a günü yıkanmak, güzel koku sürünmek, akar sulardan hoşlanmak, gusle devam, abdest üzerine abdest almak. Kalp temizliği; onu şüpheden, çekememezlikten, şirkten ve töhmetten kurtarmakla olur.

   TÂHATTUM: Yüzük takmak, bilmez görünüp susmak, bir şeyi saklamak mânâlarını ihtiva eden Arapça bir kelime. Ariflerin kalbi üzerinde bulunan Hakk'ın alâmeti.

   TÂHAYYÜR: Arapça, hayrete düşmeği ifade eder. Matlûbuna ulaştığı sırada arif kişilerin kalplerine inen şey. Bazı sûfîler tahayyürü şöyle tanımlar: Tahayyür; önce vuslat, sonra fakr sonra da şaşkınlığa düşmek şeklinde ortaya çıkar.



Konu Adresi: http://www.dervisler.net/tasavvufi-terimler-sozlugu-t-t14330.0.html;topicseen




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Tasavvufi Terimler Sözlüğü -T-
« Cevapla #1 : 26/04/09, 19:45 »
TASAVVUFÎ TERİMLER (T)
..:: 2 ::..

  TÂHİR: Arapça, temiz olan demektir. Allah'ın, kendisine karşı gelmekten koruduğu kişiye denir. İçe ait tâhir, Allah'ın vesvese, hevâcis ve ağyardan koruduğu kişidir.

   TÂHİRÜ'L-BÂTIN: Bâtını temiz olan anlamında Arapça bir tamlama. Allah'ın vesvese ve şeytanî fikirlerden koruduğu kişiye denir.

   TÂHİRÜ'S-SIR: Sırrı temiz olan mânâsında, Arapça bir tamlama. Allah'tan bir an bile gafil bulunmayan kimseye denir.

   TÂHİRÜ'S-SIR VE'L-ALANİYYE: İçi ve dışı temiz olan demektir. Arapça tamlama. Allah'ın ve kullarının haklarına uyan kişi için kullanılan bir tâbirdir.

   TÂHİRÜ'Z-ZÂHİR: Dışı temiz olan anlamına Arapça bir tamlama. Allah'ın günah işlemekten koruduğu kişiye denir.

   TAHKÎK: Arapça, gerçekleştirmek anlamında bir kelime. İlâhî isimlerin şekillerinde Hakk'ın zuhur etmesine denir. Kulun gerçeği elde etmek üzere, bütün gücünü zorlaması. Cürcanî, tahkiki, bir şeyi delil ile ispatlamak olarak tanımlar.

   TAHLİYE-İ BÂTIN: İçi boşaltmak anlamında Arapça bir ifâde. Gönül dünyasında, Allah'tan başka herşeyi silip süpürmek.

   TAHT: Farsça, hükümdar koltuğu anlamında bir kelime. Bektaşî tâbiri olarak, Meydan'daki makamların en büyüğüdür.
   Diğer makamlarda olduğu gibi, burada da niyaz olunurdu. Tarikata yeni giren kişi, rehberinin delâleti ile buraya geldiğinde, ona burası şöyle tanıtılırdı: "Buna taht derler. Emr-i Sübhanî ile ve Selmân-ı Pak marifetiyle Hazret-i Peygamber-i Alışan için kurulan minber-i Resûlullah'tır". Şeyhlerin, alem, taç, taht gibi maddî dünyanın sultanlarının kullandığı eşyaları kabul etmeleri, zaman zaman, sûfîlerdeki siyasî eğilime işaret sayılmıştır.

   TAKDİS: Temizlemek, birini mukaddes kılmak anlamında Arapça bir kelime. Allah'ı, Hanlığına yakışmayacak şeylerden temiz kılmak, yüce tutmak; şirk, ayıp ve noksanlardan kesin olarak ve tamamen berî saymak, takdîs şeklinde tanımlanır.

   TÂK-I EBRU: Keman kaşlı anlamında Farsça bir tamlama. Sâlikin, ihmalkâr davranışta bulunarak, bulunduğu dereceden düşmesi.

   TAKINİYYE: Rafızî bir tasavvuf okulu.

   TAKIYYE: Arapça, korkmak, sakınmak anlamında bir kelime, inancını, yer ve zamana göre saklayarak, taşıdığının aksine bir inancı sergilemek.

   TAKÜD: Gerdanlık takmak, taklid etmek anlamında Arapça bir kelime, insanın yapmasında, etmesinde ve konuşmasında başkasına uyması. Başkasının sözünü delilsiz, hüccetsiz kabulden ibarettir. Başkasını taklid edene "mukallid" (taklidçi) denir. Bunun mukabili, tahkiktir. Tasavvuf ıstılahında taklîd; hâl ve makam ehlinin sözlerini söylemek, ancak ahlâklarıyla ahlâklanmamak, olgun olmadığı halde onlar gibi olgun gözükmeye çalışmaktır. Tahkîk ise bunun tam tersidir ve önemlidir. "Allah taklidimizi tahkîk etsin" duası, erbab-ı tasavvuf için tekâmüle ulaşma arzusunu belirtir.

   TAKVA: Arapça, korkma, sakınma, kaygılanma anlamında bir kelime. Cürcanî bu terimi, icabettiren fiillerden kendini uzak tutarak korunmak şeklinde tanımlar. Takvanın dışı Allah'ın hududunu muhafaza, içi de ihlâs ve niyettir. Takva; dini daha derin bir anlayışla yaşama olayıdır, dinde hassaslıktır. Takvada, ruhsattan kaçış, azimetle amel ediş söz konusudur. Bu yüzden, her ne kadar müftüler bir konuda fetva verseler de, sen, yine kalbine danış, derler. Takvayı üçe ayırırlar: 1. Avamın takvası: Bu sahibini ebedî cehennemden korur, 2. Havassın takvası: Sahibini cehenneme girmekten korur. 3. Ehassın takvası: Sahibinin cennette derecesini yükseltir ve Allah'ı müşahedeye lâyık kılar.

   TALİB: Arapça, taleb eden, isteyen demektir. Tasavvuf okuluna kaydını yaptırma durumundakilere tâlib denir. Tasavvufta, hedefe ulaşana kadar dört dereceden söz edilir:    Tâlib, mürid, sâlik, vâsıl. Tâlib ilk derecedir. Tâlib eskiden hemen tasavvuf okuluna alınmaz, önce, bir süre durumu incelenirdi. Bazen işin altından kalkıp kalkamayacağını denemek üzere, hazırlık dersi yaptırılır bu aşamada başarılı olanlara, esâs ders verilirdi. Günümüzde görüldüğü gibi, bir kişinin paçasından, kolundan tutup zorla, gönüllü gönülsüz tasavvuf yoluna sokulmazdı. Sülûka kabul ediliş, çok ciddî bir konu idi. Bu sebeple, "men talebe ve cedde vecede" (isteyen ve bu isteğinde ciddî olan hedefe ulaşır) denmiştir. Yine bir isteklinin, tasavvufa girmeyi arzu etmesi durumunda, ona sünnet üzere bir istihare yapması tavsiye edilir, istiharedeki manevî işarete göre, tarikata kabul edilir veya edilmezdi.

      Tâlib olan tutar mürşid elini,
      Hakka verir ol dem can ü dilini,
      Tığbend ile bağlar mürid belini,
      Mürşidin pendini tutmak sezadır.
      Mehmed Ali Hilmi Dede Baba

   TALİBİYYE: Sale'de küçük bir Fas tarikatı.

   TAMME: Arapça, su taşkını, kıyamet ve âfet gibi mânâları olan, Arapça bir kelime. Nâzi'ât suresinin 34. âyetinde "Tamme-i Kübrâ geldiği zaman..." ifadesiyle geçen bu kelime, kıyamet günü anlamında kullanılmıştır. Maşları rastgele te'vil etmek.
   Kendini gösterme, kendini satma. Sülukun başlangıcında sâlikin dilinden dökülen marifetler. Şatah ifadeler.

   TAMS: Bir şeyin izini silme, belirsiz yapma anlamında Arapça bir kelime. Beşerî sıfatların gizliliklerinin, Rubûbî nurlara ait sıfatlarda kaybolması, yani kulun sıfatlarının Hakk'ın sıfatlarında yok olmasıdır. Kaşanî de yakın manada olmak üzere, seyr ü sülük yapanın sıfatlarının, tam olarak nurların nuru (Hakk) nün sıfatlarında yok olmasıdır, der. Bunu kısaca kulun, beşerî özelliklerinin İlâhî hüviyete bürünmesi şeklinde tanımlamak mümkündür.

   TAMTAM KAPU: Mevlevi tâbiri, Konya'da Mevlânâ türbesinin kuzey tarafında, mescidin sağlamlaştırılması için yapılan dayanak duvarı altında, kadınlar kafesine çıkılacak kapının açılıp kapanmasından meydana gelen sesten kinaye olarak kullanılırdı. Bu kapı şimdi mevcut değildir.

   TAMU: Cehennem demektir. Türkçe bir kelime. Gice gündüz işleri kamu Korkarım yerleri ola tamu. Süleyman Çelebi

   TARAB: Arapça, çırpınmak, sevinçten zıplamak anlamlarını ihtiva eden bir kelime. Cürcanî, tarab'ı sevinç veya hüzünden dolayı, insana gelen hafiflik diye tanımlar.

   TAREK: Farsça, başın tepe kısmına denir. Tacın dilimlerine târek adı verilir (bkz. Terk)

   TARÎK: Arapça, yol demektir. Alevîlerce kutsal sayılan ve kayın ağacından kesilerek hazırlanan 70-75 cm. uzunluğundaki sopaya denir. Tarîk'a aynı zamanda, "Evliya", "Erkân", "Dest-çub", "Serdeste" adları verilir. İki musâhib, törende ölü taklidi yapar, dede de yeşil kılıfından çıkardığı tarik'ı,

      Hâl erenler halidir
      Yol erenler yoludur
      Gafil olman gaziler,
      Gelen üstâd elidir

   Bismi Şah, destur-ı halife, Allah, Muhammed , yâ Ali diyerek, o musahiplerin sırtlarına üç kere değdirir. "Diyelim kalkmasına bir Allah" deyince, her ikisi de ölümden sonra dirilmiş gibi kalkar, dedenin ayaklarını öperler.






Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Tasavvufi Terimler Sözlüğü -T-
« Cevapla #2 : 26/04/09, 19:45 »
TASAVVUFÎ TERİMLER (T)
..:: 3 ::..

   TARİF-HAN: Arapça-Farsça, açıklama yapan demektir. Eskiden tekke ve camilerde, namazdan önce, Peygamberimizin (s) ve İslâm büyüklerinin özelliklerine dâir yüksek sesle cemâate açıklamalarda bulunan görevlilere denirdi. Bu tâbir, vakfiyelerde geçmektedir.

   TARİKAT: Arapça, yol demektir. Bu kelime bir bakıma metot, usûl anlamına gelir. Şeyh denilen bir öğretmen nezâretinde, istekli (mürid veya tâlib) nin, Allah'a ulaşma, yani sürekli Allah tefekkür ve bilincini (ihsan) kazanma konusunda takip ettiği usule veya metoda, tarikat adı verilir. Tarikat, bunu gerçekleştirmek maksadıyla, farz ve vacibin ötesinde bir takım nafilelere, özellikle sünnetlere ağırlık verir. İlk devirde sûfîler, kendilerinden daha deneyimli durumda olanlardan yararlanmakla birlikte, bugün bildiğimiz şekliyle teknik mânâda tarikat kurmamışlardı. Tari-katlaşma (veya organize tasavvuf) hareketi, yaklaşık XII. yüzyıldan itibaren başlamıştır. Tarikatlar, şeriata bağlı olan ve olmayan diye, ikiye ayrılır. Tarikatları, 1) Tarîk-ı Ahyâr: ibâdet ve takva yoluna ağırlık veren tarikat, 2) Tarîk-ı Ebrâr: Nefse çile çektirme yönü özellik kazanan tarikat, 3) Tarîk-ı Şuttâr: Aşk ve vecd ile hedefe ulaşmayı amaçlayan tarikat olmak üzere, üçe ayrımak da mümkündür. Tarikatlar, zamanla kollara ayrılarak iyice çoğalmışlardır. Zikri, tefekkürî (sessiz) çeken tarikatlar olduğu gibi, dil ile açıktan çekenler de vardır. Kimi tarikatlar, zikri oturarak, kimi de ayakta yapar. Şeriat, tarikat, hakikat üçlemini kısaca şöyle anlatmak mümkündür: "Şeriatta şu senin bu benim; tarikatta, şu senin, bu da senin: hakikatta, şu ve bu, ne senin ne de benim, her ikisi de Allah'ın". Tarikatlar, kurucusu olan Şeyhlerin adlarıyla anılır: Meselâ, Hacı Bayram Veli'nin kurduğu tarikata, Bayramiyye; Hacı Şaban Velî'ninkine Şa'bâniyye; Hacı Bektaş Veli'ninkine de Bektaşîyye denir. Cürcanî, tarikatı, makamlarda yükselip menzilleri kat ederek Allah'a ulaşan sâliklere mahsûs gidiş, şeklinde tanımlar.

      Şeriattır tarikatın kapısı
      Tarikattır hakikatin yapısı
      Hakikattir marifetin tapısı
      Marifet gevheri hazinetullah.
      Mehmet Ali Hilmi Dede Baba

   TARİKAT CİHAZI: Tarikat mensup-larının sırtlarına giydikleri elbise, başlarına giydikleri külah, ayaklarına giydikleri papuç, ellerinde taşıdıkları asa (baston), bellerine takındıkları kemer, sırtlarındaki hırka vs. gibi şeyler hakkında kullanılan tâbirdir.

   TARİKATÇI: Mevlevi tâbiridir. Tarikata yeni girenlere, tarikat usûl ve erkânını öğretmekle görevli bulunan dede-ye, tarikatçı denir. Buna pîş-kadem veya ser-tarîk de denir. Çelebi Efen-di'nin yardımcısı makamındadır.

   TARİKATÇI KÖÇEĞİ: Köçek, Farsça küçik'den bozmadır, küçük manasınadır. Bu, bir Mevlevî tâbiridir. Tarikatçının hizmetinde bulunan cân'a verilen addır.

   TARİKATÇI MEZARI: Mevlevî tâbiridir. Mevlânâ'nın türbesinin Babü's-Selâm'dan girilince, sol tarafında bulunan mezarlığa verilen isim.

   TARÎK-I AHMED-İ MUHTAR: Arapça, seçilmiş Ahmed (Hz. Muhammed -s-)'in yolu anlamına, Os-manlıca-Farsça usûl üzere yazılmış bir tamlama. Hz. Muhammed  (s)'in yolu. Bütün sûfiyye tarikatlarının hepsi, Tarikat-ı Muhammediy-ye(s) dir.

   TÂRİK-İ DÜNYA: Arapça, dünyayı terke-den kişi demektir. Dünya ile alâkasını kesen, uzlete çekilen (misantrop) kişi için kullanılan bir tâbirdir.

      Târik-i dünyâ geçünür derbeder,
      Der tama itme bana, kendi eder.
      Vâhid

   TASARRUF: Arapça, bir işte hareket etmek, bir işin içine girip idare etmek, gibi anlamlan olan bir kelime. İnsanlara, eşyaya, çeşitli şekillerde etki etmek, onları idare etmek, Allah'ın çok yakın dostlarına bahşettiği bir lütuf ve keramet olarak tanımlanan tasarruf olayında, "attığın zaman sen atmadın fakat Allah attı" (Enfâl/ 17) âyetinde ifade edildiği gibi, gerçek fail Allah'tır. Sûfiler bu durumu, maşayla sobadan ateş alan adamın haline benzetirler. Sobadan ateşi alan maşa mıdır, yoksa adam mı? Bu misalde, Allah dostunun yeri maşa'dır. Abdülkâdir Geylânî gibi bazı büyük velîlerin, öldükten sonra da tasarruf ettiği, sık sık nakledilir. Tasarruf için ism-i azam başta olmak üzere, bazı Esmâ-yı İlâhî ve bazı me'sûr ibareler kullanılır. Ancak bu gibi esmanın etki edebilmesi, kişiye bağlıdır. Yani tesir için, Hz. İsa ağzı gereklidir. Tasarrufta gerçek fâillin kul olduğuna inanmak, şirktir, zira gerçek fail Allah'tır. Tasarrufta etkili olanlara el-Bâzü'l-Eşhel (tuttuğunu koparan doğan kuşu) adı verilir.





Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Tasavvufi Terimler Sözlüğü -T-
« Cevapla #3 : 26/04/09, 19:46 »
TASAVVUFÎ TERİMLER (T)
..:: 4 ::..

  TASAVVUF: Arapça, yün giymek anlamında bir kelime. Kul ile Allah arasında ihsan olayının gerçekleşmesi, veya kulun ihsan vasfını kazanmasının yollarını gösteren bir ilim. Batinî fıkıh. Tasavvufun binden fazla tarifi yapılmıştır. Her sûfî, içinde bulunduğu hale göre, tasavvufu tarif etmiştir. Halvetî şeyhi, Ömer Ruşenî Dede'nin manzumesi, çeşitli tasavvuf tanımlarını 'içermesi açısından önem arzeder:

      Tasavvuf, terk-i da'vâdır, demişler
      Dahi, ketmân-ı mânâdır demişler
      Tasavvuf, terk-i kîl ü kale derler.
      Hemen vecd ü sema u hâle derler.

      Tasavvuf, hıfz-ı evkât demişler
      Tasavvuf terk-i tâmâte demişler.
      Tasavvuf, babıdır bezi ü atanın.
      Tasavvuf, beytidir mihr ü vefanın

      Tasavvuf, bir hidayettir Hûda'dan
      Bunu söylemedim bil hevadan
      Tasavvuf, terk-i evtândır demişler.
      Tasavvuf, hicr-i ihvandır demişler.

      Tasavvuf dâim olmakdır murâkıb
      Olub irte gice hâlin muhasib
      Tasavvuf etmemekliktir tasarruf.
      Hakk'ın emrine itmeyüb tasallut

      Tasavvuf, kalbi Hakk'a bağlamaktır
      Yüreğin aşk odiyle dağlamakdır.
      Tasavvuf, hüsn ü hulk ile edebdir.
      Velî, hüsn ü edeb itâ-yı Hak'dır.

      Tasavvuf, bilmedir atvar-ı kalbi
      Eridüb koymıya kalbinde kal(ı)bı.
      Tasavvuf, yâr olub bâr olmamakdır.
      Gül-i gülzâr olub har olmamaktır.

      Cihanın şahı Abdullah Ensâr(î)
      Demiş yâr ol velf bâr olma zinhar
      Düşüben aşk odına bî tekellüf
      Yanıp gülü kül olmakdır tasavvuf

      Yanar bir şem'idir Hakk'ın tasavvuf
      Dememektir iyiye yavuza tüf.
      İradettir demiş ba'zı, tasavvuf, ı
      Demeyüb şeyhine üstadına yuf.

      Demiş bir uğrayan feth ü fütuha
      Tasavvuf bezi-i nefse, bezl-i ruha
      Keramet satmamaktır tasavvuf.
      Hakk'ın işinde itmeyüb tasarruf,

      Vefa göstermedir mânend-i Yusuf
      Ganimet bilmedir vakti tasavvuf
      Geçen ömür için edüb teessüf.
      Cefa eden kesân içün telattuf,

      Demiş Zünnun-i Mısrî kim tasavvuf
      Kabul-i şer'dir, terk-i tekellüf
      Demiş Maruf-ı Kerhî kim tasavvuf
      Temellüktür, tehalluktur, telattuf.

      Ebû Bekr ü Ömer der kim tasavvuf
      Ta'arruftur, ta'aarruftur, ta'arruf
      Denilmişdir tasavvuf masebakdan..
      Sükûn-i kalbdir maduna Hak'dan.

      Demişdir bu sözü Hamdûn Kassâr
      Mürid-i bu Türab şeyh-i ebrâr
      Tasavvuf oldur olub çeşm-i tayyar.
      Ola ahval-i kalbi ayn-ı seyyar.

      Demişler bu sözü sahib icabet
      Nedir dense tasavvuf? De: İnâbet
      Olar kim şeyhlik temkine derler.
      Tasavvuf tevbe vü telkine derler.

      Ebû Osman Mekkî'nin sözüdür
      Tasavvuf zühd ü takvanın özüdür
      Demiştir kim tasavvuf, Bişr Hâfî.
      Eridüb etmedir gönlünü safî

      Tasavvuf dur diyen İbrahim Edhem
      Tarikatta Hakk'ın durmağı muhkem
      Tasavvuf dur denilmiş üns ü kurbet.
      Arayerden sürünüb havf ü heybet

      Tasavvuf buğz-ı dünya-yı demdir.
      Bu sözü söyleyen bil Ruşenîdir
      Kitabında demiş sâhib-i tasavvuf
      Cemil on (10)dur erkân-ı tasavvuf

      Tasavvuftur denilmiş safvet-i kalb
      Hûda'dan gayriden kalbin idüb kalb
      Tasavvuf halkdan kaçmağa derler.
      Öziyçün Hakk'a yol açmağa derler

      Keramet satmamaklıktır keramet
      Keramettir denilmiş terk-i âdet
      Muhib mahbubla ey sahib-i saadet.
      Görüb söyleşmedir keşf ü keramet.

      Tasavvufu yine aynı şekilde manzum biçimde anlatma çabası, Olanlar Şeyhi İbrahim Efendi'de de görülür:

      Bidayette tasavvuf, sûfî bî-cân olmaya derler
      Nihayette, gönül tahtında sultân olmaya derler.

      Tarikatde, ibâretdir tasavvuf mahv-ı sûretden
      Hakikatde, sarâ-yı sırda mihmân olmaya derler.

      Bu âb u kil libâsından tasavvuf, ân olmakdır
      Tasavvuf cism-i safî nûr-ı Yezdan olmaya derler.

      Tasavvuf, lem'ayı envâr-ı Mutlak'dan uyarmakdır
      Tasavvuf, âteş-i aşk ile sûzân olmaya derler.

      Tasavvufda şerait nâme-i hestîyi dürmekdir
      Tasavvuf, ehl-i şer'u ehl-i iman olmaya derler.

      Tasavvuf ârî olmaktır hakîmen âdetullaha
      Tasavvuf, cümle ehl-i derde derman olmaya derler.

      Tasavvuf ten tılsımın ism miftahıyla açmaktır
      Tasavvuf, bu imaret küllî viran olmaya derler.

      Tasavvuf, kâli hâle tebdil eylemekdir bil
      Dahi her söz ki söyler âb-ı hayvan olmaya derler.

      Tasavvuf ilm-i ta'bîrât u te'vîlâtı bilmekdir
      Tasavvuf can evinde sırr-ı Sübhân olmaya derler.

      Tasavvuf hayret-i kübrâda mest ü vâleh olmakdır
      Tasavvuf Hakk'ın esrarında hayran olmaya derler.

      Tasavvuf kalb evinden mâsivallahı gidermektir
      Tasavvuf kalb-i mü'min arş-ı Rahman olmaya derler.

      Tasavvuf her nefesde şarka vü garba erişmekdir
      Tasavvuf bu kamu halka nigehbân olmaya derler.

      Tasavvuf cümle zerrât-ı cihanda Hakk'ı görmekdir
      Tasavvuf gün gibi kevne nümâyân olmaya derler.

      Tasavvuf anlamakdır yetmiş iki milletin dilin
      Tasavvuf âlem-i akla Süleyman olmaya derler.

      Tasavvuf urvetü'l-vüskâ yükün can ile çekmekdir
      Tasavvuf mazhar-ı âyât-ı gufran olmaya derler.

      Tasavvuf ism-i a'zamla tasarrufdur bugün kevne
      Tasavvuf cam-i ahkâm-ı Kur'ân olmaya derler.

      Tasavvuf her nazarda zât-ı Hakk'a nazır olmaktır
      Tasavvuf sûfî'ye her müşkil asan olmaya derler.

      Tasavvuf ilm-i Hakk'a sînesini mahzen etmekdir
      Tasavvuf sûfî bir katreyken umman olmaya derler

      Tasavvuf küllî yakmakdır vücûdun nâr-ı la ile
      Tasavvuf nûr-i illâ ile insan olmaya derler.

      Tasavvuf onsekiz bin âleme dopdolu olmaktır
      Tasavvuf nuh felek emrine ferman olmaya derler.

      Tasavvuf "Kul kefâ billâh" ile da'vet durur halkı
      Tasavvuf "irciT lafziyle mestân olmaya derler.

      Tasavvuf günde bin kerre ölüp yine dirilmektir
      Tasavvuf cümle âlem cismine can olmaya derler.

      Tasavvuf zât-ı insan zât-ı Hak'da fânî olmakdır
      Tasavvuf "kurb-ı ev ednâ" da pinhân olmaya derler;

      Tasavvuf canı canana verip azade olmakdır
      Tasavvuf can-ı canan cân-ı canan olmaya derler.

      Tasavvuf bende olmakdır hakikat hak ey İbrahim
      Tasavvuf şer'-i Ahmed dilde burhan olmaya derler.

   Biz tasavvufu şöyle tanımlarız: "Kur'an-ı Kerim'i Hz. Resûlullah (s) gibi yaşamaya çalışmak"






Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Tasavvufi Terimler Sözlüğü -T-
« Cevapla #4 : 26/04/09, 19:46 »
TASAVVUFÎ TERİMLER (T)
..:: 5 ::..

  TASFİYE: Arapça, arındırma, saflaştırma demektir. Tasavvuf erbabına göre insan, Allah'ın katında iken, tertemizdi, oradan bu âleme gelip nefs hırkasını giyince, o temizliği gitti, kirlendi. işte insanın bu dünyada, tekrar melekût alemindeki temizliği kazanması, nefs kirinden arınmasıyla mümkün olur ki, bu arınma işine tasfiye denir. Tasfiye-i nefs tâbiri de, aynı anlamdadır. Diğer bir anlamda, kişinin, Kur'ân-ı Kerim'de çizilen programa göre bir hayat sürdürmesi ve hayat boyu ondan zerre kadar şaşmamasıdır. Hareketleri, kafasından geçirdiği düşünceleri islâm'a aykırı olmama halindeki kişi saflaşmış, olgunlaşmıştır.

   TASI OKUMAK: Tas, Türkçe su içmeye yarayan kaba denir. Cinleri toplamak amacıyla, tasa doldurulan suya, efsun okumak manasında bir tâbir. Cinciler, hastaların el ve yüzlerini bu suyla yıkadıkları takdirde iyileşeceklerini söylerler.

      Olup bir zaman ol dahi münkatı'
      Hemen tas okurlardı lâ yankatı'
      İzzet Molla

   TASLİYE: Arapça, birinin ardından gelmek, dua etmek gibi anlamları olan bir kelime. Bu, zikreden hakkında kullanılan bir tâbir olup, ehl-i zahir, ehl-i bâtın, evliya, enbiyâ ve ehl-i huzur kişiler için rahmetin var oluşunu ifade eder.

   TAŞRA MEYDANCISI: Mevlevî tâbiri. Konya'daki ana dergahta, büyük Mevlevî tekkelerinde iki meydancı dede bulunurdu. Birine "içeri meydancısı", diğerine de "dışarı meydancısı", yani "taşra maydancısı" denirdi. Küçük dergâhlarda taşra meydancılığını, kazancı dedeler yaparlardı. Meydancı dedeler direkt olarak şeyh'in emri altındaydılar. Bu dedelerin görevi; yaptığı gezilerde şeyhe arkadaşlık etmek, dergâhın iç ve dış hizmetlerini görmekti.

   TATAVVU: Arapça, yumuşamak, kendini itaate getirmek, nafile ibâdet yapmak anlamlarını ihtiva eden bir kelime. Cürcanî, farz ve vacipten ayrı yapılan ibâdetleri, nafile olarak tanımlar. Bu, şer'î mükellefiyetin dışındadır; tasavvufta önemi büyüktür. Farzlar ve vacipler, sûfîlerce fevkalade titizliği gerektiren tekliflerdir. Nafile denilen ve farzın, vacibin dışındaki ibadetler de , takva ve vera gereği olarak büyük önem arzederler. Bu husus şöyle zincirleme bir sıra arzeder: Edeblere önem vermek gerek. Edebi kaybeden sünnete bağlılıkta za'fa uğrar; sünneti yaşamakta za'fa uğrayan vaciplerde gevşek davranır. Vacibde ihmal gösteren, farzı uygulamakta za'fa uğrar. Farzlarda titiz olmayanın da imanı zayıflar. Bu formül çerçevesinde, edeb ve sünnetlere önem vermek, farzlara verilen önemi güçlendirici olarak görülür. Farzları tam yapan, kulluğu tam yapmış demektir. Bir kimse tam anlamıyla kul olursa, artık o tevhid ehlidir. İşte bu yüzden Hallâc-ı Mansûr, ruhsatları terkettiğini, dört mezhebin zor (azimet) yanlarından kendine yeni bir mezhep oluşturduğunu ve onunla amel ettiğini söyler. Mesela Hallaç, vera gereği olarak, her vakit namazını gusül abdesti ile kılardı. (K. Ahbâri'l-Hallâc) Azimetle amel, tasavvufta vazgeçilmez bir unsurdur.

   TAVUSİYYE veya TAUSİYYE: Taûsu'l-Haremeyn (Tâvûsu'l-Harameyn) lakabıyla tanınmış Ebu'l-Hayr İkbal'e dayandırılan bir tasavvuf okulu. Cüneydiyye'nin kollarından biridir.

   TAVAF: Arapça, dönmeyi ifâde eden bir kelime. Kişinin kendi mahiyetini, sınırını, menşeini ve bulunduğu yeri anlamasından ibarettir. Kişinin ilminin, gücünün, hayatının, iradesinin, konuşmasının, görmesinin ve duymasının (ki hepsi şer'î tavaftaki gibi yedi özelliktir) Allah'a râci olduğunu anlaması, bu bilince ulaşmasına tavaf denir. "Onun duyan kulağı, gören gözü, tutan eli olurum..." hadisi, bu hususa delâlet eder. Tavâfu'l-İfâda: İlâhî feyzin devam etmesini sağlamak üzere, manevî yükselişi sürdürmek. Tavâfu'l-Vedâ': Hal yolu ile Allah'a ulaşan hidayete, denir.

   TAVALİ' : Arapça tâli' kelimesinin çoğuludur, pırıltılar ve doğuşlar anlamını ifade eder. Kaşanî bunu şöyle tanımlar: Kulun iç alemine doğan ilk tecelliye denir ki bu, onun ahlâkını, özelliklerini, içini aydınlatmak suretiyle güzelleştirir. Tavâli, levâih ve levâmi'den daha güçlü ve kalıcıdır.

   TAVÂRIK: Arapça, kapı çalanlar, gece gelenler ve doğanlar gibi anlamları olan çoğul bir kelime, tekili târık'tır. Gece münacât sırasında, kulun kalbine doğan müjdeci bir ilham.

   TAVASSUT: Arapça, orta yolu tutmak, bir şeyin ortasında bulunmak anlamında bir kelime. İnsana ait berzahtan ikincisi. Bu, Rahman? hakikatlar vasıtasıyla insanlık köleliğinden kurtulmaktır.

   TAVAŞİYYE: Nureddin Ali b. Abdillahi't-Tavâşî'ye dayandırılan bir tasavvuf okulu. Kadiriyye'nin kollarından biri.

   TAYBİYYE: Cezûliyye'nin Quezzen'deki Fas kolu.

   TAYFURİYYE: Ebâ Yezid Tayfur el-Bistâmî (ö. 261/874)'nin bağlıları bu isimle anılmaktadır. Buna Bâyezidiyye de denilir.

   TAYLASAN: Arapça, sarığın yukarıdan bırakılan sarılmayan kısmına denir. Bu, ya sağa ya da sola sarkıtılır. Bazen iki taylasan olur, biri sağa diğeri sola sarkıtılır. Taylasan, bazan aşağı sarkıtılmadan çene altından dolandırılır ki, buna "çene altı" anlamında olmak üzere "Tahte'l-Hanek" denir.

   TAYY-I ZAMAN ve TAYY-I MEKAN: Tayy, Arapça dürülmek anlamını ifade eder. Allah'ın, dostlarına bahşettiği kerametlerden biri de, Miraç gecesinde Hz. Peygamber (s)'in yaşadığı türden olmak üzere, onlara bir anda, uzun mesafeler kat' ettirmesidir. Zaman ve mekanla kayıtlı insan bedeninde, zaman ve mekan sınırlamasından kurtulmuş "ruh" denen varlığımıza (veya özümüz) dayandırılmak ile anlatılması basitleşen bu olay, evliya biyografilerinde sık sık rastlanır.

   TAZİYYE: Şeyh Ebû Salim İbrahim et-Tâzî'ye dayandırılan ve Medyeniyye'nin kolu olan bir tasavvuf okulu.

   TE'AVVUZ: Arapça, sığınmak, korunmak anlamında bir kelime. Sûfî.cismanî veya ruhanî hayatında şeytanın hücumuna maruz kalırsa veyahut Allah'tan başka genel olarak neyle mübtelâ olursa, Allah'a sığınır.

   TEBER: Farsça, balta demektir. Bir sapa geçirilmiş, keskin yüzü kavisli, sapının iki ucuyla, keskin yerinin ters tarafından birer sivri ve süngü tarzında çelik bulunan sapından başka her yeri yekpare yapılmış bulunan keskin balta. Gezgin dervişler, yolculukta yırtıcı hayvan ve düşmandan korunmak için, ellerine teber alırlardı. Bu teberin "bir yüzlü teber", "iki yüzlü teber" diye iki türü vardır. Teber, Osmanlı ordusunda savaş âleti olarak kullanılmıştır. Bazı teberler üzerinde şu ibareler yazılırdı:

      Destime aldım teberi
      Kimseden itmem hazeri.

   "Tîğ-ı Teber, Şâh-ı Levend" deyimi çırılçıplak, hiç bir şeyi kalmamış iflas etmiş kişiye denir.

      Yine seyyah oluban destime aldım teberi
      Yine ben azm-i diyar itmeye kıldım seferi.
      Seher Abdal

      Teberdir sureta gerçi velî bir berk-i sûzândır
      Hararetten ağız açmış şehid intikamiyçün.
      Lâ-edrî

      Ben erenler nacağıyım, o ışıklar teberi,
      Ben savaş günü çeriyim, o hemen çerde çeri.
      Taşlıcalı Yahya Bey





Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Tasavvufi Terimler Sözlüğü -T-
« Cevapla #5 : 26/04/09, 19:47 »
TASAVVUFÎ TERİMLER (T)
..:: 6 ::..

   TEBETTÜL: Tebettül, Arapça inkitâ1 yani kesilmek demektir. Bu ifâde Kur'ân-ı Kerim'de geçer: "Kendini tam olarak Allah'a ver" (Müzzemmil/7). Bir kişinin kendini dünyadan çekip tamamen Allah'a vermesine, tebettül denir. Hakikati müşahede etmek üzere, isteklerden ve hazlardan tam anlamıyla sıyrılmak. Hz. Fatıma'nın lâkabı, Betûl idi ki, dindar, iffetli anlamınadır. Ayrıca hiç evlenmemiş kadınlar için, Betûl tâbiri kullanılır.

   TECELLÎ: Arapça, açık ve zahir olmak demektir. Kaşanî ve Cürcanî'ye göre; gaybden gelen ve kalbde ortaya çıkan nurlara tecellî denir. Her ilâhî ismin tecellî ettiği yere ve yöne göre, tecellînin kendisinden çıktığı gaybler yedidir: 1. Gaybu't-Hak, 2. Gay-bu'l-Hafâ, 3. Gaybu's-Sır, 4. Gaybu'r-Rûh, 5. Gaybu'l-Kalb, 6. Gay-bu'n-Nefs, 7. Gaybu'l-Letâifi'l-Bedeniyye. Bu gayblerin açıklaması şu şekildedir:
   1. Gaybu'l-Hak : Hakk'ın gaybî ve ona ait hakikatlardır.
   2. Gaybü'l-Hafâ : Ev Ednâ mertebesinde en hafi temyiz ile mutlak gaybdan etki alan gaybü'l-hafâdır.
   3. Gaybü's-Sır : Kabe Kavseyn mertebesinde, hafî temyiz ile gaybet-i ilâhîden ayrılan gaybu's-sırdır.
   4. Gaybü'r-Rûh : O da tâbi-i emri de temyiz-i ahfâ ve hafî ile ayrılan sırr-ı vücudî mertebesidir.
   5. Gaybü'l-Kalb : Bu da, ruh ile nefsin kucaklaştığı yer olup, sırr-ı vücûdîyi istilâ mevkiidir ve cemî-i kemalin ehadiyyeti kisvesinde sırr-ı vücudînin ortaya çıktığı süslü gelin sandalyesidir.
   6. Gaybü'n-Nefs : Bu da manevî manzaralara ısınma (yakınlaşma) derecesidir.
   7. Letâif-i Bedeniyye Gaybi : Bu da toptan ve tafsilâtlı olarak latifelerin hak kazandığı şeyi keşfetmek üzere, fikrî nazarların atıldığı yerdir.

      Sen tecellî eylemezsin perdede ben var iken,
      Şart-ı izhâr-ı vücudundur adîm olmak bana.
      Avnî

   Yine tecellînin ikiye ayrıldığını görürüz: 1. Ruhanî tecellî, 2. Rabbani tecellî.
Rabbanî tecellî de, ikidir: a) Ulûhiyyet tecellîsi: Bu, Hz. Mu-hammed (s)'e mahsustur, b) Rubûbiyyet tecellîsi: Hz. Musa'ya mahsus olan tecellî (A'râf/143).

   TECELLÎ-İ ASAR: Arapça, eserlerin tecellî etmesi (ortaya çıkması) demektir. Cismanî şekilde, gözle gördüğümüz, şu şehâdet âlemi.

   TECELLÎ-İ EF'ÂL: Arapça fiillerin (eylemlerin) tecellî etmesi (ortaya çıkışı) demektir. Allah'ın fiilerinden birinin, kulun kalbine açılması. Yolun başında olanlar (mübtedî) için burası korkulu ve ayak kayacak tehlikeli bir yerdir. Burada sapıtmamak ve yanılmamak gerek. Bu mertebeyi atlatan tecellî-i esmâ'ya geçer. Mahiyetini erbabı bilir.

   TECELLÎ-İ ESMA: Arapça, isimlerin tecellîsi (ortaya çıkışı), demektir. Allah'ın güzel isimlerinden birinin, kulun kalbine açılması. Bu tecellî meydana gelince kul, o ismin nurları altında öylesine mağlub olur ve şaşırır ki, Allah'a o isimle seslense, Allah ona karşılık verir. Sülük mertebelerinin dördüncüsünde, tecellî-i esma olayı zuhur eder.

   TECELLÎ-İ RAHÎMÎ: Arapça, Rahîm olan (Allah) a ait tecellîyi (ortaya çıkışı) belirten bir ifade. Allah tarafından, inananlara, sıddıklara verilen kemalâta Tecellî-i Rahîmî adı verilir. Buna, tecellî-i hâs da denir. Marifet, tevhid, rızâ, teslim, tevekkül, yasaklardan şiddetle kaçınmak şeklinde ortaya çıkan bu tecellîler sayesinde, mü'min, kafirden; mutî, âsîden; olgun, noksandan ayrılır.

   TECELLÎ-İ RAHMANI: Arapça, Rahman olan (Allah) a ait tecellîyi (ortaya çıkışı) ifâde eden bir sözcük. Allah tarafından mevcudata bahşedilen varlık, ki bu tecellîye, tecellî-yi âm denir.

   TECELÜ-İ SIFAT: Sıfatlara, ait tecellîyi (ortaya çıkışı) ifade eden Arapça bir sözcük. Allah'ın sıfatlarından bir sıfatın, kulun kalbinde ortaya çıkması. Allah'ın sıfatlarından biriyle, mesela işitme sıfatıyla tecellîye maruz kalan bir kimse, cansız varlıkların zikrini işitir hâle gelir. Buna, "Hakka'l-Yakîn" makamı denir.

   TECELÜ-İ SIFÂTÎ: Sıfatlara ait tecellîyi ifade Arapça bir sözlük. Mebdei, zatdan ayrılıp, ortaya çıkacak (belirecek) şekilde, ilâhî sıfatlardan biriyle meydana gelen tecellîye denir.

   TECELÜ-İ ŞUHÛDÎ: Arapça, şuhûdî (gözle görülür şekilde) ortaya çıkışı ifade eden bir sözcük. Nur adını almış olan varlığın, ortaya çıkışı, için kullanılan bir tâbirdir.Yani tecellî-i şuhûdî, Hakk'ın yaratmış olduğu kâinatta, isimlerin ortaya çıkışıdır ki buna, nefs-i Rahman da denir.

   TECELLÎ-İ ZATÎ: Arapça, zâta (öze) ait tecellî (ortaya çıkış) demektir. Sıfat söz konusu olmaksızın, zâtın başlangıcı olan tecellî için kullanılan bir tâbirdir. Zat tecellîsi; esma ve sıfat tecellîsi vasıtasıyla olur. Onlarsız olmaz. Hakk'ın zatının, mevcudata, perdeler ardından (isim ve sıfat perdeleri) tecellî etmesi zarurîdir.

   TECERRÜD: Arapça, soyunmak anlamında bir kelime. Allah'tan gayri her şeyden sıyrılıp, Allah'a yönelmek. Bu durumda olanlara ehl-i tecrîd denir.

   TECESSUD: Arapça, cisimlenme demektir. Ruhun cesedleşmesi. Batıdaki parapsikoloji çalışmalarında bu olaya, reflek-siyon veya materyalizasyon denir. Veli'nin ruhunun başka bir yerde bedenî olarak gözükmesi. Bazen, ölen velî için de aynı durum söz konusu olmaktadır. Mânâ varlıklarının maddeleşmesine, Kur'ân-ı Ke-rim'deki Hz. Cibril'in, Hz. Meryem'e tam bir insan gibi temessül etmesi (Meryem/17), Hz. ibrahim'e insan şeklinde 3 meleğin gelmesi (Zâriyat/24-29), Cibril'in Dıhye şeklinde vahiy getirmesi, şehid olduktan sonra Mus'ab b. Umeyr'in kılığına giren bir meleğin, savaş alanında sancak elinde savaşa devam etmesi vb. gibi olaylar, te-cessüdün varlığına delil kabul edilir. Muhyiddin Arabi'nin şeyhlerinden 110 yaşındaki Fatıma'nın tefekkür ederek okuduğu Fatiha suresinin manasının tecessüdle insan haline gelip, kendisine hizmet etmesi de, bu kabil olaylardan sayılabilir. Cinler de maddîleşebilir.

   TECRÎD-TEFRÎD: Arapça, yalnız başına kalmak, tek tek yapmak, soyutlanmak vs. gibi anlamları olan iki kelime. Sâlikin dışını mal ve mülkten, içini de karşılık bekleme anlayışından arındırması. Tecrîd, malik olmamak; tefrîd, memlûk olmamaktır. Tecrîd, kalbi Allah'tan başka şeylerden uzak tutmak; tefrîd, Hakk'ı sânına layık olmayan sıfatlardan yüce tutmak, O'nu ferd (eşsiz, benzersiz) olarak görmek.

      Meslek-i tecrîddir feragat evi,
      Terk-i mal eyle hanümandan geç. Fuzulî

   TEDANİ: Arapça, yaklaşma demektir. Mukarreblerin miracı. Mukarrabinin miracı verasetsiz (bi'l-esâle) olursa, "kâbe kav-seyn" mertebesine ulaşır. Verâset-i Muhammediyye ile olursa, "ev ednâ" mertebesine varır. Bu mertebe "rakikatü"t-tedânî"nin başlangıcıdır.

   TEDBÎR: İşi idare, etmek, sonunu düşünerek bir iş yapmak gibi anlamları bulunan, Arapça bir kelime. Hayırlı olduğunu bilmekle bir şeyin sonu üzerinde düşünmek. İşleri, sonlarını bilmek suretiyle yapmaya çalışmak . Allah hakiki tedbîr sahibi, kul ise mecazen tedbîr sahibidir. Takdire yapışmanın, tedbiri terkten ziyâde, en yüksek tedbire sırtı dayamak şeklinde yorumlanması gerekir. Avamımın maddî tedbiri ile, havassın mânâdaki tedbiri arasında, önemli nitelik farkı vardır. Sûfîyyenin tedbiri terkeylemek sözünden, avammın anladığı manadaki tedbiri terketmek anlaşılmalıdır. Zira sûfî, Hz. Peygamber (s) in yolundan giden ve O'na sımsıkı bağlı kalan kişidir. O'nun tavsiye ve öğretisine rağmen, tedbir'den uzak kalması düşünülemez. "Kim Allah için olursa (yani Onun rızasını kazanmak üzere çabalarsa), Allah da onun lehinde (yani umurunu üzerine alır) olur" hadisi, kanaatimizce bir tür tedbiri içermektedir. Biz sûfiyyenin tedbiri terkden, neyi anladıkları üzerinde biraz daha düşünmek ve yorum yapmak gerektiğine inanıyoruz ki, tedbîr her halükârda esastır, terkedilmez.





Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Tasavvufi Terimler Sözlüğü -T-
« Cevapla #6 : 26/04/09, 19:47 »
TASAVVUFÎ TERİMLER (T)
..:: 7 ::..

  TEDEBBÜR: Arapça, düşünmek demektir. İki tür te-debbür vardır: a) Mev'iza tedebbürü: İnsanın kendisi ve durumu hakkında düşünmesi, b) Hakikat ve mükâşefe tedebbürü: Kur'ân okurken manası üzerinde tefekkür etmek. Bu tefekkür ariflere mahsus bir tefekkürdür.

   TEDELLÎ : Arapça, sarkmak demektir. Mukarrabîn'in son mertebeye yükseldikten sonra, ayıklık veren bir alana inişini ifade eder. Hakk'ın kutsal olan zâttan inişi. Burada kastedilen kudsî zat, öyle kudsî bir zâttır ki, Allah'tan gayri hiç bir istidad, ister geniş, ister dar olsun, oraya ayak basamaz.

   TEEMMÜL: Arapça, derin tefekkürü ifade eden bir kelime. Sûfîlerin, uzlet halinde enfüs ve âfâktaki hikmetler üzerinde derin düşüncelere dalmasına, teemmül denir. Sonunda bu teemmül, Allah üzerinde süreklilik kazanır. Derin tefekküre, Batı'da meditasyon adı verilir.

   TEFEKKÜR: Arapça, düşünmek demektir. Sûfîlere göre iki türlü tefekkür vardır: Biri iman ve tasdikten doğup istidlal sahiplerine, diğeri ashab-ı şuhûda mahsustur. Her iki halde de sûfî Allah'ın zâtını değil, nimet ve kudretlerini düşünür. Cürcanî tefekkürü, kalbin iyi ve kötüyü ayırdeden lambası olarak görür.Ona göre, tefekkür sahibi olmayan kalp, karanlıklar içinde boğulur, kaybolur. Tefekkür, hikmeti yakalayan bir ağ olarak da tanımlanır.

   TEFEKKÜR-İ MEVT: Arapça, ölümü düşünme demektir. Nakşî ıstılahıdır. Gizli zikre başlamadan, önce, beş veya on dakika kadar, kul, zihinsel planda ölümü yaşar, tadar, ve onu kaçınılmaz biçimde şuurun derinliklerine yerleştirir. Azrail'in gelişi,
canını teslim edişi, musalla taşına yatışı, tabuta konuşu, sevdiği kişilerin ve malının kendisini yapayalnız bırakarak, tek başına kabre girişi, kabrin zifiri karanlığı. Münker Nekir meleklerinin sual sorması, sırat hesap, Cennet, Cehennem, vs. gibi halleri gözü yumuk vaziyette, düşünce planında yaşar. "Vaiz olarak ölüm yeter, ey Ömer!" sözünde anlatılan hedefe ulaşmak üzere yapılan bu uygulama, kişiyi ölmeden önce ölmeye ve ölümü sevmeye, psikolojik olarak ona hazırlanmaya sevkeder. Zira ölümle sevgili Mevlâ'ya kavuşulacaktır.

   TEFERRÜC: Arapça, açılmak, genişlemek anlamında bir kelime. Manen yükselen sâlikin, ruhî bir miraç yapması, ulvî-süflî bütün âlemlerde yolculuk etmesi, her şeye yukarıdan bakması.

      Ne orda yânem tağılam, ne dara çıkam boğulam,
      İşim bitince yürüyem, teferrüce geldim anî.
      Yunus Emre

   TEFE'ÜL: Arapça, fal açmak, fala bakmak anlamındadır. Bakla, kahve telvesi, kum gibi şeylerle fala bakmayı uygun görmeyenler, Hafız'ın Divan'ından fal bakarlardı. Rastgele açılan sayfanın ilk, orta ve son beyti esas alınarak yapılırdı.

   TEFRÎD: Arapça, teklemek, tek başına yapmak vs. gibi anlamları olan bir kelime. Şekillerden, karışıklıktan uzaklaşmak, hallerde infirad etmek, vecdde vecde ulaşmak. Tefrîd, yapılan işlerin sırf Allah için olmasıdır ki, bu durumda salik nefsini görmez, halkı dikkate almaz, bedel beklemez. Böylece hallerin derinliklerinde te-ferrüd edilir, halleri verende gaybete erilir, ondan korkulmaz.

   TEFRİKA : Arapça, ayrılık demektir. Dünyaya, masi-vaya dalmak, cem'den uzak kalmak. Meşguliyet sebebiyle, hatırın gayb âleminden uzak kalması, Tefrika, cem'in akabindedir. Hal ve bazlarının arasını ayırmaya tefrika denir.
   Cem asıl, tefrika ferdir. Fer' olmadan asi olmaz, tefrikasız cem zındıklıktır. Cem'siz tefrika inkarcılıktır. Cem'i gözönünde tutmadan tefrikaya işaret eden kişi. yaratıcıyı reddetmiş, tefrikayı dikkate almadan cem'e işaret eden de, Hakk'ın kudretini inkar etmiş olur.

   TEFVÎZ: Arapça, bir işi, bir kimseye havale etmek anlamında bir kelime. Herşeyi Allah'a havale etmek, herşeyi Allah'tan beklemek. Tevekkül ise, "Tefvîz"in bir dalı gibidir. Tefvîz'in teslimle arasındaki fark çok azdır.
   Teslim ehli, işini teslim ettiğinden, kendisine gelene bazı kere razı olmaz. Teslim ve tefviz, vekâle açısından birbirlerine yakınlık arzederler. Muhsinlerin ve diğerlerinin tefvizi, her işlerini Allah'a bağlamaları şeklinde ortaya çıkar. Şühedânın tefvizi, kendisine çekildikleri Hakk'a karşı sükûn üzere olmalarıdır. Sıddiklerin tefvizi, tecelli çeşitlenmeleri açısından, ilâhî güzelliği düşünmeleri şeklindedir. Bu grup, tek tecelli kaydından kurtulmuştur. Mukarreble-rin tefvizi, mahluklar hakkında kalemin cereyanını gördüklerinde, sızlanıp yakınmazlar, varlıkta hiçbir şeyi tasarrufa kalkışmazlar, işi mülkü tasarrufta serbest olan Allah'a havale ederler. Bunlar Allah'ın sırlarını yaymaya eminler ve edipler (umenâ ve udebâ)dır. Bu yüzden başkalarından üstün olmayı istemezler.

   TEHECCÜD: Arapça, gece namazı için uyanmak veya uyanık kalmak demektir.
   "Gece senin için nafile (ziyade) olarak gece namazına kalk...." (isrâ/79)
   Teheccüd, ümmet-i Muhammed  (s)'in günahlarına kefarettir. Peygamber efendimize (s) vâcib, ümmetine sünnet olan bu namaz en az 4, en fazla 10 rek'at olarak kılınır.

      Eyledi teheccüd şebân gah
      Kalbinde dururdu haşyetullah.
      Lâ-edrî

   TEHLÎL: Lailaheillallah demek, anlamında Arapça bir kelime.
Kelime-i Tevhid zikri, sûfiyye arasında, sulukta çok önemli bir uygulama olarak görülür. Hadis: "Zikrin en faziletlisi, Lailaheillallah, duanın ise, Elhamdülillah'tır" (Ibn Mâce. Edeb, 55).

   TEHZÎB: Arapça, fazlalıkları kesip ıslah etmek, acele etmek, terbiye etmek, özetini çıkarmak vs. gibi anlamları bulunan bir kelime. Hâl ve kal bakımından, şeriata uygun düşmeyen her şeyden arınmak. Ahlakı güzelleştirmek.

   TEKBÎR: Arapça, yüceltmeyi ifade eden bir kelime. Mevlevî tabiridir.
Mevlevîliğe yeni giren (nevniyaz) in başına sikke giydirilmesi münasebetiyle kullanılan bir tabir. Mevlevîliğe yeni kabul edilen nevniyaz, deneme safhasında, on sekiz gün geçirdikten sonra, Kazancı Dede tarafından, başına sikke, sırtına da bir hırka giydirilirdi.
Sikke, bir merasimle giydirilirdi. Kazancı Dede önce Sikkeye bir dua okur, sonra da onu yeni kabul edilen canın başına geçirir, bu yapılan işe de "Tekbîr" adı verilir.

   TEKELLÜF: Meşakkatli bir işi üzerine almak anlamında Arapça bir kelime. Tekellüfü (zorlama, yük olmayı) terket-mek, sûfilerin ahlâkındandır. Bu, insanları gözönünde tutarak nefse yüklenmek şeklinde olur ki, sûfiyye ahlakına aykırıdır.

   TEKKE: Tekke, Farsça'da dayanacak yer demektir. Tasavvuf erbabının, oturup kalkmalarına, sülük çıkarmalarına, âyin yapmalarına mahsus yere, tekke denir. Taşradan gelecek dervişlerin kalabileceği özel odaları ve mutfağı bulunur. Osmanlı Devletinin kuruluş döneminde, tekkeler sosyal, ekonomik, moral, ilmî, hatta siyasî fonksiyonlar icra ediyorlardı. Küçük tekkelere "zaviye", büyüklerine "hânkâh", "dergah", merkezi pozisyonda olanlara da "âsitâne" denir. İlk tekke, Remle'de Ebu Hâşim el-Kufî (ö. 150/765) tarafından kurulmuştur. Erken dönem tekkelerine "Savma'a" adı da verilmiştir. Mecazi olarak tekkeye "harabat", "humhâne", "âteş-gede", "meyhane" denir.

      Olalı müntesib-ı aşkın ey mâh
      Tekkeden tekkeye koşmaktan usandım billah.
      Muallim Naci

   TEKKELİ : Nakşibendî tasavvuf okulu mensuplar, için kullanılan bir tabirdir.

   TEKKE-NİŞÎN: Farsça, tekkede oturan demektir. Tekkede yatıp kalkan orada ikamet eden dervişlere tekkenişîn denir.





Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Tasavvufi Terimler Sözlüğü -T-
« Cevapla #7 : 26/04/09, 19:47 »
TASAVVUFÎ TERİMLER (T)
..:: 8 ::..

   TEKKE ORTASI : Yeniçeri Ocağı'nın kırkıncı ortası hakkında kullanılan bir deyimdir.

   TEKKEYE HİZMET EDEN TEKKEDEN GEÇİNİR : Tekkede manevî tekamül eğitiminden geçen dervişler, tekkenin çeşitli hizmetlerini görürler, bu arada, yeme içme, barınma gibi ihtiyaçlarını da orada giderirlerdi. Atasözünün ortaya çıkışının ardında yatan espri budur. Yine aynı espiri doğrultusunda olmak üzere, "Tekkeyi bekleyen çorbayı içer" şeklindeki atasözü kullanılır.

   TEKKEYE KURBAN GELMEK : Sâlik tekkeye, hayvanı yönünü Allah rızası için terbiye etmek üzere gelir. Orada nefs hayvanı kurban edilir. Onun için, tekkeye gelen kişide, "kurban" olma amacı ön plandadır.

   TELBÎS: Arapça, birbirine karıştırmak manasına bir kelime. Bir şeyin, zıddı olan sıfatıyla ortaya çıkmasına, telbîs denir. Tecellî edilenin, elbisesini giymesi, onun sıfatıyla ortaya çıkması.

   TELEF: Arapça, helak olmak, heder olmak demektir. Telef, ölümden ibarettir. Ölüm ve helak olma (telef), vakti gelince helak olması beklenen şeye denir.

   TELKİN; Arapça, birine bir söz anlatmak, öğretmek, dikte etmek anlamlarında kullanılan bir kelime. Tarikata yeni giren kişiye şeyhin zikir öğretmesi. Cenaze defnedildikten sonra, hocanın, kabir suali ile alakalı olarak yaptığı konuşma veya seslenişe, telkîn denir. Özellikle Mevlevîlikte, şeyh, müride telkinde bulunduğu için, o müride, ölünce telkîn verilmez. Onun yerine, mezarın etrafında halka olup zikir çekerler ve şu gülbankı okurlar:
   "Vakitler hayrola, hayırlar fethola, serler defola. Garka-i garik-ı Rahman derviş Ahmed Efendi'nin ruhu Şadû handan, hâcesi hoşnud ola. Dem-i Hazret-i Mevlânâ, Sırr-ı Şems-i Tebrizi Kerem-i İmam Ali, Hû diyelim Hû."
   Halka verdiği öğütleri kendisi tutmayan kişilere: "Halka verir talkını (telkini), kendi yutar salkımı." denir.

   TELVÎN-TEMKÎN: Renkten renge girme, ve mekan tutma anlamlarında Arapça iki kelime. Telvîn, bir halden diğer hâle geçmeyi, veya bir makamdan diğer bir makama atlamayı ifade eder. Temkîn ise, istikamette derinleşmek ve sabitleşmek anlamına gelir.ikisi birbirinin mukabili gibidir.
   Telvîn hal ehlinde, temkîn ise makam sahiplerinde olur. Hal ve makam arasında bir takım farklar vardır:
   1. Hal, şimşek gibi değişkendir, makam sabittir.
   2. Hal, çift çift gelir, mesela hüzn-sürûr, kabz-bast gibi. Makamda, bu çift çift gelme durumu söz konusu değildir.
   3. Hal, vakte bağlıdır, vekil gibidir, sahibinin elinde değildir. Makam, kesb sonucu ortaya çıkar.
   4. Bulunulan makamın tam hakkı verilmeden bir üste çıkılmaz, halde ise bu durum yoktur.
   5. Her makamın başlangıç ve bitişi, ayrıca bu ikisi arasında çok sayıda halleri vardır. Yani makam, kaplam; hal, içlem durumundadır.

      Hak bir gönül verdi bana,
      Ha demeden hayran olur.
      Bir dem gelûr şâdf olur,
      Bir dem gelûr giryân olur.

      Bir dem sanasın kış gibi,
      Sol zemheri olmuş gibi,
      Bir dem cehalette kalur,
      Hoş bağ ile bostan olur.

      Bir dem gelûr söylemez,
      Bir sözü şerh eylemez.
      Bir dem cehalette kalur,
      Hiç nesneyi bilmez olur.
      Yunus Emre

   TEMAŞA: Farsça, seyretmek anlamındadır. Hâkk'ın isim, fiil ve sıfatlarının tecellisini görmeye, temaşa denmiştir. Bkz. Müşahede.

   TEMCÎD: Birini büyüklemek, ululamak anlamında Arapça bir kelime. Öğmeyi içeren ve sahur vakti minarelerde makamla okunan duaya, temcîd adı verilir. Sahurda okunduğu için bu vakte temcîd vakti de, denir.

   TEMENNİ: Bir şeyi istemek, ummak anlamında Arapça bir kelime. Ezelî takdiri görme. Müridin temennisi yok, emeli vardır. Çünkü temenni nefsi, emel de takdir edileni görür. Temenni nefsin, teemmül kalbin sıfatıdır.

   TENASÜH: Arapça, biri diğerini takip edip yok etmek anlamındadır. Özellikle Hind kültüründe, bedenden ayrılan ruhun bir başka bedene tekâmül etmek üzere girmesi. Tekamül sağlanana kadar olan ruhun bu gidiş gelişine, samsara adı verilir. Az da olsa, bazı Ehl-i Sünnet dışı tasavvuf okullarında tenasühü andırır görüşler vardır.

   TE'NÎS: Cana yakın gelmek, ısındırmak anlamında Arapça bir kelime. Vahşeti giderip, insana sokulmaya alıştırmak. Yeni müridi, tasfiye ve tezkiyeye ısındırmak üzere, hissi zuhur yerlerindeki tecelliye te'nîs denir. Buna, sebepler suretinde ortaya çıktığı için, fiilî tecelli de denir.
   Tasavvuf yoluna yeni girenlerde bu hal çok görülür. Bir Be-devî şeyhinin dediği gibi, bu durum, ilkokulun bahçesinde yeni kaydolmuş çocuklara, sınıfa girmelerine kolaylık sağlasın, ısındırsın diye verilen elma şekerine benzer. Hedef elma şekeri değil, sınıfa girip "Elif" okumaktır. Yolun başı tatlı, sonu tatsız-tuzsuzdur. Bu yüzden tasavvufî terbiyeyi demir leblebiyi çiğnemeye benzetmişlerdir.

   TENNURE: Arapça, tandır, mutfak, ocak anlamlarına gelen bir kelime. Mevlevi tabiridir. Mevlevîlerin giydikleri kolsuz, yakası yırtmaçlı, bel tarafı kırmalı, geniş ve uzun entariye tennure denir. Tennure, "elifi nemed" ve "destegül" adlı iki parçadan meydana gelir. Tennure giyilince, bele, elifî nemed sarılır, üzerine de salta şeklinde destegül giyilirdi. Günlük ve sema törenine mahsus olmak üzere iki tür tennure vardı. Günlük olanı, diz kapağının altına, sema tennuresi de ayak bileklerine kadar uzanırdı.

   TENNURE AÇMAK : Mevlevî tabiridir. Sema etmek anlamında kullanılır. Malûm olduğu üzere, mevlevîler sema ederken tennureleri yerden biraz yukarı kalkar. Bu yüzden sema etmeye, tennure açmak tabiri kullanılır.

   TENNURE ÇARPMAK : Mevlevî tâbiridir. Semazenlerin, sema ederken eteklerinin birbirine dokunması. Törenden sonra tennuresini başkasının tennuresine çarpan can, "huzuruna mani oldum, affet" diyerek özür diler. Kalabalık grupların semamda, bu tür dokunmalara engel olmak üzere ağır sema yapılırdı.

   TENNUREYE SALA : Mevlevî tabiridir. Zikr (daha doğrusu sema) töreninin yapılacağı gün, dışmeydancının, canların bulunduğu hücreleri dolaşarak tennure giymelerini bildirmesine "tennureye sala" denirdi. Bu bildirimin ardından, canlar tennurelerini giyip semahaneye çıkarlardı.





Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Tasavvufi Terimler Sözlüğü -T-
« Cevapla #8 : 26/04/09, 19:48 »
TASAVVUFÎ TERİMLER (T)
..:: 9 ::..

   TENNURE SÖNDÜRMEK : Mevlevî tâbiridir. Tennurenin eteklerinin fazla açılmaması için, düşük sür'atle dönmeye tennure döndürmek denir. Bu, kalabalık semazen grubunda, tennurelerin birbirine çarpmalarını önlemek üzere başvurulan bir uygulama idi.

   TENZİH: Birini kötü bir şeyden, uzaklaştırmak, beri kılmak anlamında Arapça bir kelime. Rabbı, beşerî vasıflardan uzaklaştırma. Buna, kadim olan (Allah) m zatı, sıfatları ve isimleriyle birlenmesi denmiştir. Bu, (kendine bir yönden benzeşim gösteren) sonradan yaratılma yönüyle olmamak üzere, kendi nefsinden yine kendi nefsi sebebiyle, kendine müstehak asalet ve yüceltme yoluyla olur.
   Allah, bu yönüyle tekleşmiştir. Gerçek tenzihi, Hakk'ın kendisi yapar. Onun cinsinden olanların tenzih yapması beklenir. Ancak Hakk'ın kendisi gibi bir varlık yoktur, bu sebeple, mutlak manada Hakk'ı Hak'tan başkasının tenzîh etmesi mümkün değildir.

   TERAKKİ: Yüksek yere çıkmak, bir şeyde yükselmeyi ifade eden Arapça bir kelime. Bir halden bir başka hâle, bir makamdan diğerine, bir marifetten diğerine geçme.

   TERCEMAN: Arapça, çevirmen demektir. Bir iş yapılırken okunan övgü ve duaya denir. Bu, ya şiir şeklinde, yada mensur olur. Terceman, Mevlevî, Bektaşî tabiridir. Günlük işlerde okunur. Mevlevîlerde terceman daha azdır. Gülbang ile tercemân arasındaki fark, gülbangın şeyh tarafından topluluk huzurunda sadece dua şeklinde olmasına karşılık; tercemanın, topluluk şartı bulunmadan, övme ve dua tarzında herkesçe uygulanabilmesi söz konusudur.
Fatiha istendiğinde, Mevlevîlerde okunan tercemana bir örnek: "Feth-i fütûh-ı kâinat, feyz-i füyûz-ı mümkinât, masdar ü mev-rid-i sıfat Ahmed ü âlrâ salevât."
   Bektaşî tercemanına örnek olarak şunu verebiliriz. "Allah, Allah yüzüm yerde, özüm darda, erenler huzurunda, Hak, Mu-hammed, Ali divanında canım kurban, tenim terceman, bu hakirden incinmiş, gücenmiş can kardeşler var ise dile gelsün, yol ile yoldayız. Allah eyvallah, erenler kimsenin hakkı kalmasın. Hakkı olan gelsin hakkını alsın. Zira bu meydan Muhammed  (s), Ali (r) divanıdır. Erenler hû dost."
   Yine mürşidin huzuruna veya bir türbeye girildiğinde okunacak terceman şu şekildedir:

      "Cemalindir senin nûr-i ilâhî
      Ayağın bastığı ey mazhar-ı Hak.
      Bu kemter başımın tâc ü külahı
      Selam olsun sana dünya vü ukbâ
      Ki sensin din ü dünya padişahı."

   Tasavvuf okullarında dua, niyaz, terceman, gülbang vs. gibi Allah-kul arası münasebete doğrudan yer veren uygulamalar, itici gücünü Kur'an'dan almaktadır: "Duanız olmasa, Allah size ne diye değer versin ki..." (Furkan/77). Bu âyet-i kerimeyi, şu şekilde espirili çeviriyle vermek istiyoruz. "Duanız kadar adamsınız...."

   TEREVVUH: Arapça bir kelime olup, bitkinin gelişip büyümesi manasına gelir. Kalp ehlinin gönlünde esen rüzgar, inayete güzel riayet sebebiyle oluşan yükün getirdiği yorgunluktan kurtulup rahatlamak. Yahya b. Muaz şöyle der: "Hikmet, Allah'ın ordularından bir ordudur. Allah onu, dünya sıkıntısından daralan ariflere, kalbleri rahatlasın diye yollar".

   TERK: Arapça, terketmek anlamında bir kelime. Fakr ve fena ehli dervişlerin başlarına giydikleri taç ve külahler üzerinde, dikey iniş şeklinde alâmetler olurdu. İşte bu dilim dilim görüntü veren alâmetlere terk veya terek adı verilir. Bu dilimlerin sayısı, tarikatlara göre değişirdi. Bektaşîlerde dilim sayısı 12'dir.

      Her tâc olamaz, fakr u fena şahına sertâc,
      Terk ehlinin, ey hâce biraz başı kabadır.
      Baki

   Dört türlü terk vardır:
   1. Terk-i Dünya, 2. Terk-i Ukbâ, 3. Terk-i Hesti (varlık), 4. Terk-i terk.

   TERK-İ MESLEK, TERK-İ NİSBET GİBİDİR : Tasavvuf erbabı, yapageldiği mesleği veya vazifeyi kendi başına bırakamaz. Ondan beklenen, mesleğinde uzmanlaşmasıdır. Bir üst görev verildiğinde de reddedemez.
   Bir dervişin mesleğini terketmesi, bağlı olduğu şeyhi terketmeye eşit sayılmıştır. Yani mesleği izinsiz terk, bu denli büyük bir suçtur. Atasözüyle anlatılmak istenen budur.

   TERSA: Farsça, Hıristiyan papaz demektir. Kötü huyları iyileri ile değiştiren ince mânâlar ve hakikatler.

   TERSA BEÇÇ: Farsça, Hıristiyan çocuğu. Mürşid-i Kâmilin çocuğu veya halifesi. İlâhî cezbe ile gönüllere gelen manevî ilaç.

   TESÂKÜR: Sarhoş numarası yapan anlamında Arapça bir kelime. Vecd sahibi ve manevî sarhoşluk durumundaki sadıklara, zorla benzemek üzere çabalayan, zorla sekre ulaşmaya çalışan kişilerdeki hâle, tesâkür denir.

   TESBÎH: Arapça "Sübhanallah" demeyi ifade eder. Hakk'ın, imkan noksanlığı, hudûs (sonradan yaratılanlar)un izleri, sıfat ve zât ayıplarından tenzih edilmesi.

   TESBİHDEN GEÇMEK : Eskiden türbelerde, türbedarlar hastalanan küçük çocukları okur, daha sonra iri taneli teşbihi yere atıp, çocuğu üç defa basmadan üzerinden atlatırdı. Nazardan ve hastalıktan kurtulmaya yönelik olduğuna inanılan bu işleme, teşbihten geçmek denirdi.
   Ayrıca uygunsuz iş yapanlara halk arasında "pabucu büyüğe git de,seni tesbihden geçirsin" veya "sen bu günlerde teşbihten geçmemişsin galiba..." denirdi.

   TESÜM: Arapça, teslim olmak, boyun eğmek anlamındadır. Cürcani'nin tanımıyla teslim; Allah'ın emrine boyun eğmek, hoşuna gitmeyen hususlarda itirazı terketmek veya kazayı rıza ile karşılamaktır. Dışta ve içte herhangi bir değişme olmaksızın inen belaya sabretmeye, teslîm denmiştir.
   Eskiden dükkanlarda, evlerde "Ah teslimiyet" levhaları bulunurdu. Terim ile ilgili bir açıklama da, şu şekildedir: Gayb âleminden zuhura gelen işlere rıza göstermek. Zira her kaza ve belânın meydana gelmesi, Allah'ın dilemesi iledir. Sâlik'in, sülûk'unda, akla aykırı gelen, kalbe sıkıntı veren her ne görürse görsün, karşı gelmemesine teslîm denir. Öyle ki, helak gibi görünen ve korku uyandıran şeylere, çekişmelere rastlasa rıza göstermesi gerekir.

      Ahdinde halâik unudup semt-i hilafı
      Ayrılmayalar, cadde-i teslim ü rızadan
      Nailî

   TESLİM HALKASI: Mücerred yani bekar Bektaşî canlarının kulaklarına taktıkları "mengüş" denilen küpe. Bu küpeyi ilk uygulayan, Balım Sultan'dır. Rivayete göre müritlerinden birisi bilmeyerek öldürülünce, Balım Sultan bu tür yanlışlıklara bir daha meydan vermemek için, alâmet olarak kulağa küpe takılmasını âdet hâline getirmiştir. Hayat boyu bekar kalmaya yani mücerredliğe niyetlenen dervişler, Balım Sultan'ın türbesine getirilir, türbenin eşiğinde kulağı delinip küpe takılır. Ve artık bu can, "pirin kulağı küpeli kölesi" olurdu. Bu dervişler ölene kadar evlenmez, tekkelerde târik-i dünya gibi kalırlardı.





Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Tasavvufi Terimler Sözlüğü -T-
« Cevapla #9 : 26/04/09, 19:48 »
TASAVVUFÎ TERİMLER (T)
..:: 10 ::..

   TESLİM TAŞI: Bektaşî tâbiridir. Bektaşî babalarının göğüslerinde taşıdıkları, el ayası büyüklüğünde, oniki köşeli taşa teslim taşı denirdi. Teslim Taşı, Kırşehir'de çıkan "Hacıbektaş Taşfndan yapılırdı.
   Hacı Bektaş Veli'nin zehirlendiğini farkedince kustuğu ve taşın bu kusuntudan meydana geldiğine, bu taşı taşımanın da Pîr'e bağlılığı ifâde ettiğine inanılır.
Baba, Teslim Taşı'nı, canlara tekbirlerle takardı.

   TEŞBİH: Arapça, bir şeyi, diğer bir şeye benzetmeyi ifade eder. ilâhî teşbîh, cemal suretinden ibarettir. Zira İlâhî cemalin çeşitli mânâları vardır. Bunlar da, O'nun isimleri ve sıfatlarıdır. Bu sıfat ve isimlerin de, hissedilen, akledilen türden manalara ait tecelliler şeklinde suretleri vardır. "Rabbimi, tüyü bitmemiş delikanlı şeklinde gördüm" sözü, mahsûs surete; "Ben kulumun zannı üzereyim" sözü, makûl surete örnektir. Hakk'ın, zât ve sıfatla ilgili olmak üzere, iki türlü teşbihi vardır.

   TEŞEBBÜH: Arapça, benzeme, taklit etme anlamında bir kelime. Sûfilere benzemeye çalışanlar. Bunlar iki gruptur:
   1 . Müteşebbih Muhib : Sûtîliğe samimiyetle benzemeye çalışanlar. 2. Müteşebbih Bâtıl : Dünyevî çıkar sağlamak üzere, sûfilere benzemeye çalışanlar.

   TEŞNE: Farsça, susamış demektir. Hakk'ın cemalinin özlemiyle yanıp tutuşanlara, teşne denir.

   TEVÂCÜD: Arapça, zorla vecd elde etmeye çalışmaya, tevâcüd denir. Asıl vecd, kendiliğinden gelendir. Bu gizlenmeye çalışılır. Ancak, kesbî olarak vecd elde etmenin (tevâcüd) caiz olduğunu görenler gibi, görmeyenler de vardır. Mütekellifler, müteşebbihler ve ehl-i diabe olmak üzere 3 çeşit tevâcüd vardır.

   TEVAZU: Tevazu Arapça'da alçak gönüllülüğü ifade eder. Nefsi tanıyıp ciddi olarak alçaltıma, Tevhid hürmetine nefsi yüceltme, Cüneyd, tevâzû'u kanadı indirmek, kenarı kırmak olarak tanımlar. "Gaybleri bilen (Allah)'ın hürmetine, kalplerin tezellülüdür,", "Hak hürmetine Hak'dan dolayı Hakk'ı kabul etmektir", "azlıkla öğünmek, alçak gönüllülüğe yönelmek, herkesin ağırlığını yüklenmek" şeklindeki tevazu tarifleri de, dikkat çeker.

   TEVBE: Arapça, dönme, pişmanlık anlamlarını ifade eden bir kelime. Günahtan pişmanlık duyarak vazgeçmek. Nasuh tevbesi, halis tevbeye, gedik bırakmayacak tarzda, eskiyen yerlerin onarılmasına benzer şekilde tevbe etmeye, denir. Sütün çıktığı memeye dönmesinin mümkün olmadığı gibi, tevbe edilen günaha, bir daha dönmemeye de, nasuh tevbesi denmiştir. Tasavvufî olgunluk yolunda, yetmiş makamdan bahsedilir. İlki tevbe, sonuncusu kulluk (abd) tur. Sırf Allah rızası için yapılan tevbeye, evbe denir. Tevbeleri çok kabul etmesi münasebetiyle, Allah'ın "Tevvâb" diye bir ismi vardır. Cüneyd, "günahı unutmaya", Sevrî de "Allah'tan gayri her şeyden yüz çevirmeye" tevbe demiştir. el-Megazilî, tevbeyi ikiye ayırır:    1. İnâbe Tevbesi : Allah'ın üzerindeki kudretinden korkarak yapılan tevbe. 2. Tevbe-i isticâbe : Sana yakın olmasından dolayı, utanarak yapılan tevbeye denir. Zünnun "Avamın tevbesi günahtan, havassınki gafletten, enbiyanınki de başkalarının nail olduğuna ulaşmaktan aciz bulunduklarını görmek şeklindedir" der.

      Gönlümde günah işlemeğe istek var,
      Dildeyse gezer tevbe-i istiğfar,
      Halimle sakalımdan utandım billah!
      Affeyle benim şu tevbemi ya Gaffar.
      Tahir Olgun

   TEVECCÜH: Arapça, yönelmek demektir. Şeyhin, bütün manevî gücünü müridin kalbi üzerine yöneltmesi ve bu suretle ona aktarması. Bu, müridin ruhunda filizlenmelere sebep olacak bir manevî aşılama olayıdır. Yani müridin ruhî kabiliyet kapasitesinin artırılmasıdır. Mürid bu şekilde mürşidinin manevî özelliklerini yüklenmiş olur. Bu uygulamaya, teveccüh-i kalbî denir.

   TEVEKKÜL: Arapça, vekil edinme, güvenme anlamında bir kelime. Gerekli tüm çabayı sarfederek, her türlü, tedbiri aldıktan sonra, işi tam bir inançla Allah'a havale etme, yani, deveyi bağladıktan sonra Allah'a emanet etmeye, tevekkül denir. Tevekkül bir kalp amelidir. Seri es-Sakatî tevekkülü "güç ve kuvvetten sıyrılmak", İbn Mesrûk "hükümlerdeki kaza cereyanına tam anlamıyla teslim olmak" diye tarif ederken, onu ihsan makamında bulunma şartına bağlayıp, muhsinlerin tevekkülünü, işi Allah'a döndürmekten ibaret görenler de vardır. Tevekkül'de esas olan, kalbin ıstırapsız olmasıdır. Istırap halindeki kalpte tevekkül olmaz. Tevekkül maka-mındakilerin bir kısmı, Allah'ın huzurunda, ölü yıkayıcısı elindeki ceset gibi durur. Allah'a tevekkül edenin yaveri Hak'dır.

   TEVELLÂ-TEBERRÂ: Arapça, dost edinme, beri olma anlamlarını içeren iki kelime. Âl-i Abâ'ya sevgi duymaya te-vellâ, onlara karşı çıkanları sevmemeye de, teberrâ denir. Tevellâ ve Teberrâ İmamiye'de, Furû-i Din'den sayılır.

   TEVFÎK: Arapça, başarıya erdirmeyi ifade eden bir kelime. Her hangi bir iş vuku bulmadan önce, Allah'ın kuluna yaptığı yardım (inayet) a, tevfîk denir.

Allah'ın, kulunun yaptığı işi, rıza ve sevgisine uygun hale getirmesi yani kuluna, irade ve rızasına uygun işler yapmaya muvaffak kılması ki, buna inayet de denmiştir.

   TEVHÎD: Arapça, birleşmek demektir. Cürcanî, Allah'ın zâtını, akılla tasavvur olunan, zihni olarak hayal edilebilen herşeyden uzak tutmak, diye tarif eder. Yine ona göre, tevhîd üç şeyde olur: 1. Allah'ı rubûbiyetle tanımak, 2. Vahdaniyetle ikrar etmek, 3. Eş ve benzer olanları O'ndan nefyetmek iki çeşit tevhid vardır: 1. Kusûdî tevhîd : Sadece Allah'ı kastetmek, istemek veya Allah'ın istediğini istemek. Yani kulun ve Allah'ın iradesinin bir noktada birleşmesine kusûdî tevhîd denir. Bu, kulun iradesini Hakk'ın irâdesinde eritmesi şeklinde de tanımlanır. 2. Şuhûdî tevhîd : Salikin vecd halinde masivayı terkederek sadece Hakk'ı görmesidir. Buna, vicdanî ve zevkî tevhid de denir.
Eskiden Allah'ın birliğini anlatan manzumelere Tevhîd denirdi.

      Vahdet-i zât eyleyüb tahkîk,
      İtmişimdir sıfatını tasdîk,
      İlm-ü kudret, hayat ü sem ü basar
      Zât-ı pâkinde oldular muzmer.
      Karaçelebizade Abdülaziz Efendi

   TEVHÎD-HANE: Arapça-Farsça, tevhîd evi demektir. Mevlevî tâbiridir. Bazı tekkelerde, sema âyininin yapıldığı yere, semahanelere, "Tevhid-hâne" denir.

   TE'VÎL: Döndürmek, çevirmek anlamında Arapça bir kelime. Sûfî, kalbinin safa durumuna göre, Kur'an'ı Kerim'i her okuyuşta, farklı farklı mana doğuşlarıyla karşılaşır, ki buna, tasav-vufî planda te'vîl denir.

   TEVRAT: Hz. Musa'ya indirilen kutsal kitap. Sıfat isimlerinin tecellileri. Bu da, Hakk'ın yaratılmışların zuhur yerlerinde ortaya çıkışıyla olur. Zira Hak Teala, isimlerini sıfatlarına delil olarak nasbetmiş, sıfatları da zatının delilleri kılmıştır. Sıfatlar zatın ortaya çıkış yerleridir. Zatın ortaya çıkışı, sadece sıfatlar ve isimler vasıtasıyla olur. Mahlukat basit olarak yaratılmışlardır. O bütün İlâhî manaların sahibidir.

   TEVVABİN: Arapça, tevbe edenler demektir. Ker-bela olaylarında, söz verdikleri halde, Hz. Hüseyin'e yardım etmeyen, faciadan sonra da bu duruma pişmanlık duyup, Şam'daki Emevî yönetimine ayaklanan siyasî bir akım. Allah'a tevbe etmek, tasavvufta ilk makamdır.





Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Tasavvufi Terimler Sözlüğü -T-
« Cevapla #10 : 26/04/09, 19:48 »
TASAVVUFÎ TERİMLER (T)
..:: 11 ::..

   TEZKİYE: Arapça, arıtmak, temizlemek vs. gibi anlamları ifade eden bir kelime. Kur'an-ı Kerim'de, "nefsini arıtan felaha erdi" (Şems/10) şeklinde bahsedilen husus, nefsi, kirleten şeylerden temizlemekle alâkalıdır. Kısaca, nefsi yerilen ahlaktan, övülen ahlaka yükseltmeye tezkiye denir.

   TIBB-I RUHANİ: Arapça, ruhanî, manevî tıb demektir. Nefsin hastalıklarını tedavi usulünü ve kemale erdirme sırlarını ele alan ilim ki, buna ilm-i ledün denir.

   TIĞ: Farsça, ucu iğne gibi sivri küçük demir iğneye denir. Rufaî tabiridir.Şeyh Efendi, zikr merasiminde, burhan makamında ,bu şişi müridlerinin çeşitli yerlerine batırır, kan akmazdı, kanın akmaması veya bir takım sebeplerle ortaya çıkan kan akışının durdurulması, burhan sayılmaktadır.

   TIĞ-BEND: Farsça, kılıç bağı demektir, ki canların Bektaşiliğe girerken kestikleri kurbanların tüyünden örülür. Rehber, yeni ders alacak kişiyi şeyhin huzuruna götürürken, onun boynuna tığ-bend bağlardı. Can bunu takarken, "destur" der.Ardından "Pür Cemal Muhammed  Kemal, Hüseyin, Ali râ salavât" der. Şeyh, mürid adayının tığ-bendine, eline, beline, diline sahip olma espirisini ifade etmek üzere üç düğüm atar, müridden artık bu ahde vefa etmesi beklenirdi. Bekar kalmaya niyet edenlerin tığ-bendine düğüm atılmazdı. Bu tabir, Mevlevîlerde de vardır. Mukabele günü, giyilen tennureyi biraz kısaltmak için bele bağlanan kuşağa tığ-bend denir. Tığ-bend üzerine elifî nemed sarılırdı.

   TIĞLAMAK: Bektaşî tabiridir. Kurban kesilmesini ifade eder. Kurban kesildi yerine "kurban lığlandı" ifadesi kullanılır.

   TILSIM: Farsça sihir, büyü demektir. Üç tür tılsımdan bahsedilir. 1- Kalbi yönelterek karşıdakini doğrudan, aletsiz etkilemek ki, gerçek sihir budur. 2- Yıldızlar, sayılar ve unsurların özelliklerinden yararlanarak etkili olmak, 3- Hayal gücüne da-yalı, gözbağcılık denilen etki. Tasavvufta, Hakk'ın zatının künhü, kamil insanı şerefli kılan sır, rûh-ı menfûh, izafî ruh gibi manaları içerir, "kuntu kenzen mahfiyyen" (Gizli bir hazine idim) kudsî hadisiyle işaret olunan hususa, "Genc-i Mutalsam" denir.

      Açılır genc-i cemâlinden tılsım-ı kâinat,
      Güyiyâ, efsun okur ürür saba pinhan ana.
      Necâtî

   TİCANİYYE: Seyyid Ahmed Ticanî (1737-1792) tarafından, Afrika'nın kuzeyinde kurulmuş bir tasavvuf okulu.

   TİLAVET ODASI : Tekkelerde dervişlerin Kur'ân-ı Kerim o-kudukları yere tilâvet odası denir.

   TÎŞ-ÎYŞ: Arapça, perişanlık ve yaşamak anlamlarında iki kelime. Aşağı tabakadaki sûfîler, tecellide îyş, setr (gizleme) de tîş durumundadır. Yukarı tabakadaki sûfîler, bu ikisi arasındadır.

   TOPUĞA ÇIKMAMAK : Buna, çizmeyi aşmamak da denir. Ehliyetsiz kişilerin, vakitsiz dava sahibi olmaları. Bu derin olma-yan, topuğa bile varılmayan sığ suların, derin denizlerle savaşına benzer.

      Aşkına düşen âşıklar,
      İçer ağuyu nûş eder.
      Topuğa çıkmayan sular,
      Deniz ile savaş eder.
      Yunus Emre

   TOPUZ : Rifai tasavvuf okulu cihazlarından. Uzunluğu, bir karıştan fazla, üst tarafı yuvarlak veya oyuklu, baş tarafında, ağaçtan yuvarlak bir tepeliği bulunan âletin adıdır. Tepeliğin etrafında, ince zincir parçalarından saçak bulunur. Şeyh zikir sırasında, bunu müridin çeşitli uzuvlarına burhan olarak batırırdı.

   TOR: Mevlevî tabiri. Pazarcı dervişin pazara çıktığında taşıdığı peşytemala, tor denir.

   TUBA: Arapça, müjde anlamında bir kelime. Cennette bulunan bir ağaç. Üns makamı, İlâhî huzurda sükûn ve huzur halinde bulunmak.

   TUĞRA : Padişahın fermanlara attığı özel imza, veya mühür. Faaliyet hâlindeki âşıkın vasıflarında ortaya çıkan hükümleri.

   TUHAMİYYE: Bkz. Taybiyye.

   TÛL-I EMEL: Arapça, uzun emel, açgözlülük demektir. İnsanın hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışması. Mukabili, kasr-ı emel olup, hemen ölecekmiş gibi âhiret için çalışmaktır.

   TUMA'NİNE: Arapça, tatmin olmayı ifade eden bir kelime. Nefsin, huzur, sükun ve istikrara kavuşması hali. Üns sebebiyle, nefsin kendisini rahat hissetmesi, Kur'an da, Fecr suresinin son ayetlerinde bu durumdaki nefse işaret vardır. "Ey huzura ulaşmış nefis. Rabbına dön. (O senden) razı, (sen de ondan) razı olarak, gir kullarımın içine, gir cennetime" (Fecr/27-30).
"Kalpler ancak Allah'ı zikretmek (anmak) ile itmi'nana (huzura) erer" (Rad/28) Tumâ'nine yüksek bir haldir. Bu, kulun imanının güçlenmesi, aklını tercih etmesi, ilminin derinleşmesi, zikrinin saflaşması, hakikatinin sabitleşmesidir. Üç çeşit tuma'nine vardır. 1. Avammınki; Allah'ı zikrettiklerinde, huzur bulanlar. Onların bu zikirden nasibi, rızk genişlemesi ve afetlerden kurtulmak şeklindeki dualarının kabulüdür. Bu da, Allah'tan başka meneden, kurtaran olmadığına duyulan iman huzuru şeklindeki nefs-i mutmainne"dir. 2. Seçkinlerin tuman'iniyyeti, bunların tumaniniyeti, kazasına rıza, belasına sabır, ihlaslı olmak, takvaya yapışmak ve sükûnete ermekle olur. Bunlar, Kur'an-ı Kerim'deki "Allah takvalı olanlar ve muhsinlerle beraberdir", (Nahl/128) ayetindeki mana doğrultusunda itmi'nana ermişlerdir. "Allah sabredenlerle beraberdir" (Bakara/153) ikinci grup, faallerini görerek itmi'nana kavuşmuştur. 3. İleri derecedeki seçkinlerin itmi'nânı: Bu idrak edilemiyen bir yüceliktir. Üçüncü gruba, mensub olanlar, sırlarının itmi'nânı takdir edemeyeceğinin farkındadırlar. Yani, itmi'nanda boğulmuş olanlardır. "Leyse kemisli-hi"deki bilinmezliği, bu grup hal olarak yaşar. Tuma'niniyetleri müşahedeyi gerektirir.

   TUR: Dağ demektir. Hz. Musa (a)'nın Allah'la konuştuğu dağ. Hak, Hz. Musa ile nefs yönünden konuşmuştur. Dağ konuşmada sarsılıp un ufak olduğu gibi, onun Allah ile konuşmasında da ilâhî tecelli sebebiyle nefsi toz olmuş, yani helak olmuştu. "Turun sağ yanından ona seslenmiştik". (Meryem/80) ayetindeki sağ ifadesi, Hz. Musa'nın nefsini gösterir. Yani onun nefsi, fena fillah'a ermişti. Onun bayılması, mahv ve yok olmaktan ibarettir. Hak yok olmamış gibi, kul ise yok olmuş gibi vardır. Hz. Musa (a) Rabbisini görmedi, Allah, Allah'ı gördü. Allah'ın "Beni göremezsin" ifadesiyle anlatmak istediği buydu.
Bu, Ey Musa (a) eğer sen mevcud isen, Ben senden kaybolmuşum: eğer Beni bulmuşsan, sen kaybolmuşun, demektir. Hadis (sonradan olma) bir varlığın, kadim olanın ortaya çıkışında varlığını devam ettirmesi mümkün değildir. Cüneyd, bu konuda şöyle der: "Sonradan olan, öncesi olmayan (kadim) a bitişince, kendinde bir iz kalmaz". Hz. Ali (r) de şu yorumu yapar. "Sen kayb olduğunda O gözükür, O ortaya çıkınca da beni kaybeder."

   TÜRBE: Arapça, toprak demektir. Veli olduğu zannedilen kişiler için üstü kapalı olarak yapılmış mezara, türbe denir. Fatih Sultan Mehmed için yazılan bir şiir:

      Her dem sana açıktır
      Ebvab-ı arş-ı rahmet
      Türbendir en azimi
      Fethettiğin diyarın.
      Abdülhak Hamid

   TÜRBEDAR: Arapça-Farsça, türbeyi bekleyen kişilere denir. Bu görevliler, türbenin temizlik, açılıp-kapanması vs. gibi işlerine bakardı.

      Beyt-i Hûda'ya konmuş,
      Câhın metaf-ı eslaf.
      Durmuş başında bekler,
      Bir kavm türbedarın.
      Abdülhak Hamid

   TÜRBEDAR DEDE : Mevlevî tabirî Konya'da Mevlana'nın türbesiyle, semahanenin bakıcısına, türbedar dede adı verilirdi.

   TÜRREHAT: Arapça, saçma sözler, batıl boş şeyler demektir. Sûfiyyenin cezbede boğulmuş olanlarının, bulundukları hale mağlub bulunmaları sebebiyle, dışı şeriata aykırı gibi görünen ifadelerine türrehat (veya sümüklü tasavvuf) denir.






Paylaş facebook Paylaş twitter
 

Zikirin tesiri hakkında Babalık, Sorumluluk Demektir ||semerkandyayin| semerkand.tv| semerkandradyo| semerkanddergisi| semerkandaile| mostar| semerkandpazarlama| sultangazi.bel.tr| sitemap| Arama Sonuçları| Dervişler Mekanı| Wap| Wap2| Wap Forum| XML| Rss| DervislerNet/Facebook | DervislerNet/Twitter | Forum İletişim| |||www.dervisler.net 1.529 saniyede oluşturulmuştur


Tasavvufi Terimler Sözlüğü -T-Güncelleme Tarihi: 15/12/19, 22:03 Dervisler.Net © 2008-2014 |Lisans(SMF) |Sitemap | Facebook | Twitter | İletişim