Toplumsal Bütünlüğün Düşmanı: IRKÇILIK - Semerkand Dergisi
Dervişler.Net Anasayfa

Forumda toplam 25.033 konu paylaşıldı... Bu konulara toplam 145.572 yorum yapıldı. Bugün 0 konu ve 0 ileti gönderildi.. Toplam : 22884 üyeli aileyiz.
Dervişler Mekanında, Toplumsal Bütünlüğün Düşmanı: IRKÇILIK, konusunu okuyorsunuz... Bu konu 2944 defa okundu.İsim benzeri konuları sayfanın altından takip edebilirsiniz.
Hayırlı paylaşımlar diliyoruz. Aradığınız konuyu bulamadıysanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. Yazı alıntılarında kaynak(www.dervisler.net) gösterilmesi rica olunur.

Dervişler Mekanında paylaşılan en güzel konu:{Toplumsal Bütünlüğün Düşmanı: IRKÇILIK}   Okunma sayısı 2944 defa

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı furkan61

  • Dervişkolik
  • *****
  • İleti: 1.891
  • Konu: 675
  • Derviş: 507
  • Teşekkür: 9
    TOPLUMSAL BÜTÜNLÜĞÜN KADİM DÜŞMANI: IRKÇILIK
   
   
  “Allah katında sizin en şerefliniz, takvaca en ileri olanınızdır.
   Arab'ın Arap olmayan üzerine bir üstünlüğü yoktur. Arap olmayanın da Arap üzerinde bir üstünlüğü yoktur.
   Siyah derili olanın beyaz derili olana bir üstünlüğü yoktur. Beyaz derili olanın da siyah üzerinde bir üstünlüğü yoktur.
   Üstünlük sadece takva iledir.”
   (Hz . Peygamber s.a.v.'in son haccı sırasında irad buyurduğu hutbeden.)


   
   Hepimizin çok iyi bildiği gibi Rabbimiz, Hz. Adem a.s.'ı yarattığı zaman meleklere, ona secde etmelerini emir buyurdu. İblis dışında hepsi bu emre boyun eğerek secde etti. Kur'an, İblis'in bu emre itiraz ederken ileri sürdüğü gerekçeyi şöyle veriyor:

   “Allah, ‘Sana (Adem'e secde etmeni) buyurduğumda seni secde etmekten alıkoyan nedir?' dedi. O, ‘Ben ondan üstünüm. Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın' dedi.” (A'raf, 12; Ayrıca bkz. Sad, 75-76)

   Kaynaklarımızda “kavmiyetçilik”, “kabilecilik”, “asabiyet (soy-sop) davası” gibi tabirlerle ifade edilen ırkçılığı, en geniş anlamıyla şu şekilde anlayabiliriz:

   Dinimizin, insanları değerlendirirken esas aldığı kriterler dışında başka gerekçelerle herhangi bir kavmi, kabileyi, ırkı, soyu veya bölgeyi, zulme, haksızlığa ve adaletsizliğe kapı açacak şekilde diğerlerinden üstün görmek...
   
   Daha Üstün Olan Kim?

   Bu çerçevede yukarıdaki ayette anlatılan duruma kısaca göz attığımızda şöyle bir tabloyla karşılaşıyoruz: İblis, makul ve makbul herhangi bir gerekçeye dayanmadan ateşin topraktan üstün olduğu düşüncesini benimsemiş ve bu gerekçeyle Hz. Adem a.s.'a secde emrine isyan etmiştir. Oysa ateşin topraktan üstün olduğu konusunda hiçbir ilâhi öğreti mevcut değildir.

   İşte ırkçılık da böyle “sanal” bir gerekçeyle hareket etmenin adıdır. Hepimizi Hz. Adem a.s.'dan, onu da topraktan yaratan Yüce Rabbimiz, şu veya bu ırkın diğerinden üstün olduğuna dair bize hiçbir bilgi vermemiştir. Hatta tam tersi istikamette ilâhi beyanlar bulunduğunu biliyoruz. Bunun aksi de düşünülemezdi zaten. Zira hepimizi yaratan Yüce Allah'tır ve ırk, cinsiyet, soy-sop gibi farklılıkları biz kendi irademizle belirliyor değiliz. Bunlar tamamen O'nun takdirindedir.

   Dolayısıyla ırkçılığın, ırkçılık davasını savunan kimselerin kendi vehim ve hayallerinden uydurdukları sahte ve sanal meziyetler dışında başka bir gerekçeye dayanmadığını tesbit etmemiz gerekiyor.
   
   Soykırıma Kadar Giden İlkellik

   Irkçılık öyle bir fitnedir ki, devletler yıkar, toplumsal dokuyu tahrip eder, savaşlar ve yıkımlar getirir. Dünyada yaşanan savaşların, istila, sürgün, katliam ve haksızlıkların bir dökümü yapılacak olsa, büyük çoğunluğunun altında ırkçılık saikinin yattığı kolayca anlaşılacaktır.

   Dünyanın yaşadığı en büyük soykırım ve vahşetlerin atında da yine ırkçılık mikrobunun yattığı herkesin malumu. Geçtiğimiz yüzyılın ortalarında Almanya'da Naziler tarafından milyonlarca insanın hunharca öldürülmesi, fırınlara atılarak diri diri yakılması, hatta Amerika kıtasının keşfi sonrasında yaşanan Kızılderili katliamı (ki başlangıçta sayıları milyonlarla ifade edilirken bugün Amerika'da ancak birkaç bin Kızılderili kaldığı belirtilmektedir), Rusya'daki Komünist ihtilal sonrasında yaşananlar, Çin'in Doğu Türkistan'da uyguladığı vahşet, İsrail'in Filistin'li Müslüman Araplar'a karşı yarım asırdan fazla bir zamandır sürdürdüğü kıyım ve yakın geçmişte Balkanlar'da yaşanan katliamlar hep ırkçılık belasının yol açtığı yıkım ve felaketler olarak insanlığın ortak hafızasına kazınmış bulunuyor.

   Ülkemizin güneydoğusunda yaşanan, 30 bin insanın hayatına ve milyarlarca dolara malolan tahribatın da yine ırkçılık belasından doğan ve beslenen bir fitne olarak değerlendirilmesi gerektiği açık.
   
   Hangisi Hayırlı: Küçümseyen mi, Küçümsenen mi?

   Burada hemen şu noktanın altını çizelim: Yüce dinimiz ırkçılığı bir “hastalık ve fitne” olarak tesbit edip yasakladığı için, bizim geçmişimizde ırkçılık fitnesinin doğurduğu olumsuzluklara rastlanmaz.

   Benliğini islâmî öğretinin ilâhi potasında şekillendirmediği için kendi ırkı ve kabilesiyle övünme hastalığına tutulmuş kimselerin, diğer ırk ve kabileleri küçümsemesi; onlarda olmadığını düşündüğü kimi meziyetlerin kendi ırk ve kabilesinde mevcut olduğu zehabına kapılması kaçınılmazdır.
 
   İşte bu sebep-sonuç ilişkisinin farkında olmamız için yukarıda zikrettiğimiz ayetin öncesinde Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:

   “Ey iman edenler! Bir kavim başka bir kavimle alay etmesin. Belki onlar kendilerinden daha hayırlıdır. Kadınlar da başka kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha hayırlıdır. Kendinizi de ayıplamayın ve birbirinizi kötü lâkaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir! Her kim (böyle şeyler yaptıktan sonra) tevbe etmezse, artık onlar kendilerine zulmedenlerdir.
   Ey iman edenler! Zannın birçoğundan kaçının. Çünkü zannın bir bölümü vebaldir. Ve birbirinizi gizlice gözetlemeyin. Ve bir kısmınız diğerinin gıybetini de etmesin. Biriniz, kardeşinin ölü halinde etini yemeyi hiç arzu eder mi? Hayır. İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan ittika edin! Şüphe yok ki Allah tevbeleri çokça kabul eder ve çok merhametlidir.” (Hucurat, 11-12.)

   Bu ayetlerden hareketle şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Sadece ırk veya kabile taassubu değil, bölge ve grup taassubu da Yüce Dinimiz tarafından yasaklanmıştır. Bu çerçevede bir kimsenin, mensup olduğu cemaat veya grubun dışında kalanları, ya da kendi bölgesinden (hemşehrisi) olmayanları şu veya bu şekilde aşağılaması, onlarla alay etmesi ve onları küçümsemesi Kur'an ve Sünnet tarafından yasaklanmış çirkin davranı ş lardır . Kendi aidiyetleriyle övünenlerin, başkalarının gıybetini yapma ve başkalarını küçümseme günahına düşmeleri hemen hemen kaçınılmazdır. Öyleyse bu gibi davranışlardan da şiddetle uzak durmak gerekir.
   
   Etnik Farklılıkların Hikmeti

   Rabbimiz, insanların etnik kökenlerinin bir değer ölçüsü olmadığını ihtar ederek buyuruyor ki:
   “Ey insanlar! Hakikat biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve (başka sebeple değil) tanışasınız diye kavimlere ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki sizin Allah nezdinde en şerefliniz, takva bakımından en ileri olanınızdır.” (Hucurat, 13)

   Kaynaklarımız, cahiliye Araplarında kabile ve soy-sop aidiyetleriyle övünme hastalığının yaygın olduğunu kaydediyor ki, ırkçılık tabirinin bu durumu da ihtiva ettiği malumdur. İşte toplumsal dokuyu zedeleyen bu hastalığın kökünü kazımak üzere Rabbimiz, ırk ve kabile mensubiyetinin kişiye herhangi bir değer kazandırmayacağını; ırk, kabile, kavim ve soy-sop farklılığının sadece insanların birbirini tanıyıp kaynaşması için takdir edildiğini haber veriyor.

   Nitekim bir diğer ayette şöyle buyurulur : “Lisanlarınızın ve renklerinizin birbirinden ayrı olması da Allah'ın (azamet ve kudretine delalet eden) alametlerdendir. Şüphesiz ki bunda bilenler için ibretler vardır.” (Rûm, 22.)

   Şu halde tekrar vurgulayalım ki, insanların muhtelif ırk ve soylardan geliyor olması, sadece tanışıp kaynaşmanın, bir de Yüce Yaratıcımız'ın kudretini müşahede etmenin vesilesi olarak görülmelidir.

   Tanımadığı, dilini, adet ve töresini bilmediği bir ırka mensup müslüman kardeşiyle karşılaşıp da, aynı değerleri, inancı ve tarihi çarpıcı bir ayniyetle paylaştığını fark edenlerimiz bu durumu en iyi hissedenlerdir. Özellikle Hac ibadeti esnasında, her renk ve ırktan insanın aynı hedefe yönelirken terennüm ettiği ortak hissiyatın, farklılıkları nasıl ahenkli bir renk cümbüşüne çevirdiğini ve aralarında nasıl bir ülfet ve muhabbet tesis ettiğini bariz bir şekilde gözlemleyebiliyoruz...
   
   Muhabbet Potasında Kaynaşan Renkler

   Soy ve kabile asabiyetinin benliklerden tamamiyle silindiği Saadet Devri'ne şöyle bir göz attığımızda gerçekten çarpıcı tablolarla karşılaşıyoruz. Bizans'lı Süheyb ile Habeş'li Bilâl'in veya Fars'lı Selman'ın herhangi bir Arab'ın gördüğünden farklı bir muameleyle karşılaştığı vaki değildir. Hatta Efendimiz s.a.v., “ Selman benden, ehl-i beytimdendir” (Hâkim, Taberanî, Ebû Yalâ) buyurarak, ırkçılık düşüncesini ve bu düşünceye dayalı değer yargılarını toptan ortadan kaldırmıştır.

   Burada dikkat çekilmesi gereken noktalardan birisi şudur: İlâhi kudretin koyduğu değer ölçüsü, Hz. Nuh a.s.'ın iman etmeyen oğlunu Nuh ailesinden saymıyor ( bkz. Hûd, 45-46), ama Fars kökenli Selman r.a., Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz tarafından kendi ev halkından birisi olarak ilan ediliyor. Bu durum, bir kimsenin, ırk, soy, nesep, bölge... alakaları ile değer ve şeref kazanamayacağını, üstünlük ve şerefin ancak ilâhi ölçülere riayetin derecesine göre bahis konusu edilebileceğini açık bir şekilde gözler önüne seriyor.

   Nitekim Efendimiz s.a.v. “Allah sizi soy ve neseplerinizden hesaba çekmeyecek. Allah katında en şerefliniz, takvaca en üstün olanınızdır.” (Müsned-i Ruyanî) buyurarak, insanların esas değerinin hesaba çekilecekleri hususlardaki üstünlük ve başarıları olduğunu dikkatlere sunmuştur.

   İbn Abbas r.a. Hazretleri'nin bu hadiste geçen “soy” (hasep) ve “şeref” kelimelerini açıklama tarzı oldukça dikkat çekicidir. Diyor ki: “Siz şerefi ne sayıyorsunuz? Allah Tealâ şerefin ne olduğunu açıklamış ve ‘Allah indinde en şerefliniz takvaca en üstün olanınızdır' buyurmuştur. Yine siz soyun ne olduğunu düşünüyorsunuz? Sizin soyca en üstün olanınız, ahlâkı en güzel olandır.” (Buharî , el-edebü'l-Müfred )
   
   Nebevî Uyarılar

   Kavmiyetçiliğin, soy-sop taassubunun Yüce Dinimiz'in öğretisiyle hiçbir şekilde bağdaşmadığını, Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz müdeaddit vesile ve ifadelerle vurgulamıştır:
   “Asabiyet (kavmiyetçilik, kabilecilik) davasına kalkan, onu yaymaya çalışan ve o dava uğrunda mücadeleye girişen bizden değildir.” (Ebu Davud)
   “Müminin (övünmesi gereken) şerefi dini, mürüvveti aklı, soyu ise güzel ahlâkıdır.” (Hâkim)
   “Kim cahiliye davasında bulunursa, cehenneme iki dizi üzerine çökmüş demektir.” Orada bulunanlar, “Ey Allah'ın Rasulü! Bu kimse oruç tutsa, namaz kılsa da mı (akıbeti böyledir)?” diye sordular. Efendimiz “Evet! Oruç tutsa, namaz kılsa da!” buyurdu. (Hakim)
   
   İlâhi Gazap Sebebi

   Soy, ırk ve bölge mensubiyetiyle övünmenin Allah Tealâ'yı nasıl gazaplandırdığı bir hadiste şöyle ifade ediliyor:

   Kıyamet günü geldiğinde Allah Tealâ bir münadi (melek) göndererek şöyle nida ettirir:
   “Ben sizin aranızda bir nesep (ölçüsü) koydum, siz (ise onu beğenmeyerek başka) nesep (ölçüleri) tayin ettiniz. Ben sizin takvaca en ileri olanınızı en üstün kıldım; siz ise ‘falan oğlu filan, (nesebi sebebiyle) falan oğlu filandan daha üstündür' demekten başkasına razı olmadınız. İşte ben bugün kendi nesep ölçümü yükseltecek, sizin nesep ölçülerinizi alçaltacağım. Nerede müttakiler?!” (Taberanî, Hakim)

   Müslümanlar'ın değerlendirme ölçütünü, bir kısmını yukarıya aldığımız ilâhi ve nebevî beyanlar oluşturduğu için, önce geçen (selef) ve sonra gelen (halef) ulemanın büyük çoğunluğu, cahiliye alışkanlığı ile üstün kabul edilen bir soy ve nesebe sahip olmadığı halde her zaman müslümanlar tarafından el üstünde tutulmuş ve önder kabul edilmiştir. Aynı durum tasavvuf yolunun büyükleri için de söz konusudur. Hatta bu yolun büyüklerinin büyük çoğunluğunun Arap olmayan soylardan geldiğini söylesek abartmış olmayız.
   
   Kavmini Sevmenin Meşru Sınırı

   Yukarıda söylediklerimizden, kişinin, kavmini, sülalesini ve kabilesini-aşiretini hiçbir şekilde önemsememesi ve onlarla bağlarını koparması gerektiği sonucunu çıkarmak yanlış olur. Zira Yüce Dinimiz, insanın fıtratında mevcut olan soy-sop bağlılığını kökünden yasaklamamış, aksine bu bağlılığın meşru sınırlar içinde tutulmasını ve yaşatılmasını teşvik etmiştir.

   Efendimiz s.a.v., “Kişi kavmini sever” (Hakim, el-Hatibu'l-Bağdadî)) buyurmak suretiyle, kavim ve soy sevgisinin fıtrî bir duygu olduğunun altını çizmiştir. Hatta Yüce Dinimiz'in hassasiyetle üzerinde durduğu “sıla-i rahim” kavramı, akraba ve kabile ilişkilerini de içine alacak kadar geniş bir muhtevaya sahiptir. Ancak bu sevginin meşru sınırda tutulması ve aşırı ölçülere vardırılmaması gerekir.

   Nitekim Sahabe'den (Allah onlardan razı olsun) birisi Efendimiz s.a.v.'e, “Ya Rasulallah! Kişinin kavmini sevmesi (yasaklanmış olan) asabiyetten sayılır mı?” diye sorduğunda, Efendimiz s.a.v. buna şöyle cevap vermiştir: “Hayır. Asabiyet, kişinin zulümde kavmine yardım etmesidir.” (Ebu Davud, İbn Mace, Taberanî)

   Bu rivayetten anladığımız kadarıyla bir kimsenin kavmine olan sevgisi, kavminin haksızlık ve zulümlerine göz yumacak veya kavmi haksız bir davaya kalkıştığında onlara destek verecek dereceye geldiği zaman yasak sınırına girmiş olmakta ve aşırı görülmektedir.

   Şu rivayet bu konudaki ölçüyü iyi anlamamızı kolaylaştıracak mahiyettedir: Efendimiz s.a.v. buyurur ki: “Kim itaatten çıkar, cemaatten kopar (ve bu halde dünyadan ayrılır)sa cahiliye ölümü ile ölmüştür. Kim körü körüne çekilmiş bir bayrak altında savaşır, asabiyet (ırkçılık) uğruna öfkeye gelir ve asabiyete yardım eder, bu esnada öldürülürse, bu ölüm de cahiliye ölümüdür.” (Müslim, Nesaî, İbn Mace)

   Şu halde ırkımıza, kavim ve kabilemize, hatta bölge ve yöremize karşı sevgi beslememizde dinî açıdan herhangi bir sakınca yoktur. Kur'an ve Sünnet'te yasaklanan kavim-kabile ve soy-sop bağlılığının şu iki şekilde tezahür ettiğini görüyoruz:
   1. Müslüman olmayan atalarla, kavim ve aşiretle övünmek.
   2. Müslüman olsa bile sırf kendi kavim, aşiret veya soyundan olanların yaptığı haksızlıklara göz yummak, destek vermek.
   Bu iki durum dışında kalan ilişkilerde elbette akrabamızı, kavim ve kabilemizi sevecek ve onlarla ilişkilerimizi meşru sınırlar içinde sürdüreceğiz.


     Ebubekir Sifil / Semerkand Dergisi

Konu Adresi: http://www.dervisler.net/toplumsal-butunlugun-dusmani-irkcilik-t11289.0.html




Çevrimdışı Akıncı

  • Üye
  • **
  • İleti: 99
  • Konu: 53
  • Derviş: 1044
  • Teşekkür: 0
Yanıt: Toplumsal Bütünlüğün Düşmanı: IRKÇILIK
« Cevapla #1 : 06/05/09, 00:08 »
 X:01 

 X:33X


"Tesbih bir bahane, ben seni arıyorum. Herşey senden nişane hep seni anıyorum."

Çevrimdışı mavi

  • Dervişkolik
  • *****
  • İleti: 2.494
  • Konu: 741
  • Derviş: 86
  • Teşekkür: 18
Yanıt: Toplumsal Bütünlüğün Düşmanı: IRKÇILIK
« Cevapla #2 : 06/05/09, 00:37 »
 X:01


Bulmak değil imiş bilmek, bilmek değil imiş bulmak, Evliyaya gönül vermek, rengine boyanmak imiş...

Çevrimdışı Kusva

  • Dervişkolik
  • *****
  • İleti: 1.083
  • Konu: 379
  • Derviş: 244
  • Teşekkür: 8
Yanıt: Toplumsal Bütünlüğün Düşmanı: IRKÇILIK
« Cevapla #3 : 06/05/09, 12:09 »
AYRIMCILIK VE IRKÇILIK ÜZERİNE




Irkçılık ve ayrımcılığın temelinde farklıkların ve kimlik sorununun olduğunu vurgulayarak başlamalıyız.Bu farklılıkların ucundaki makasın açılmasıyla ırkçılık,milliyetçilik ve en sonuçta ayrımcılık ortaya çıkmaktadır.Ama baştan belirtmeliyiz ki,bu makasın ucunun açılmasının temelinde yine farklılıkların kaşınmasının siyasal ve ekonomik nedenlerini de irdelemek gereklidir.Ama buraya geçmeden önce,daha önce de ele aldığımız gibi kimlik tanımını yapmalıyız.Ki biz bunu daha önceki bir makalemizde(Kimlik sorunu,Anadolu ve Dersim adlı makale.Bkz. Sendiren) yapmıştık.O makaledeki kimlik tanımından başlayarak ilerlemekte yarar var.

“ Peki, kimlik nedir?
Kimlik,kimden gelmektedir.Bir şeyin kendini anlamlandırma,adlandırma ve tanımlandırmasıdır.Bir şey kendi başına , tek başına hiçbir şeydir.Ancak başka şeylerin varlığında bir anlam ifade etmektedir.Bu anlamıyla toplumsallık ve yaşamın kendisinde diğer varlıklarla karşılaştırıldığında ve farklılaştığında anlamlı olan bir olgudur.İnsanın kimlik sorununa geçip açmaya çabalayalım.
Önce insan bir şeydir,maddedir.Canlı bir maddedir,hareket eden bir canlıdır.Diğer canlılardan farklıdır ve bir türdür insan.İnsan neslinin çoğalmasını sağlayan tür olarak insandan cins olarak iki temel cins vardır.Kadın ve erkek.İnsan kimliğinin ardından cins olarak kimlik tanımı başlar.Yaşanılan maddi çevrenin kendisine kazandırdığı özellikler ile anlamlı olan çevresel bir kimliği vardır.Coğrafi ve çevresel bir kimlik.Yaşanılan coğrafya ve toplumsal çevre belirleyicidir bu kimlik tanımında.Ardından,yaşadığı coğrafyada birlikte yaşadığı insanların kendilerini madden ve manen üretme biçimleriyle ayırt edilen kültürel kimliği vardır insanın.Tarihsel ve toplumsal bir bütünlüğe ve devamlılığa işaret eder bu kimlik .Burada Bitmez.Bu kültürel kimlik içinde ,üretim süreci içinde konumlandığı yere karşılık gelen bir sınıfsal kimliği vardır.Sınıf içinde yürütmüş olduğu etkinliğe göre kendini tanımlama ve örgütlenme tercihiyle ideolojik bir kimliğe;bu kimliğin uygulanması tercihlerine araç ve yöntemlerine göre siyasal bir kimliğe sahiptir.Bu siyasal kimliği hangi etkinlik ve örgütlülük içinde kullanıyor ise örgütsel kimliğe;çevresi içindeki aktivite ve bireysel yetenekler ile de en üst noktaya bireysel bir kimliğe sahiptir.
Bireysel kimlik,kendinden önceki kimliklerin toplamı olmakla birlikte onlardan farklıdır.(Aksi durumda her birey aynı olurdu tek bir makineden çıkmış gibi)Bu açıdan birey kimliklerinin toplamını bütün boyut ve aşamalarıyla kendinde gerçekleştirebildiği oranda kimlik sahibi olur.Bunu başaramayan birey de ya da bu boyutlardan veya aşamalardan birinde ki ya da bir kısmındaki eksiklik ya da zincir parçalanmasında birey eksik kimlikli olur.Zaten buda nihayetinde kimliksizlik demektir.Kimlik doğal olarak doğuştan gelen kimi boyutları yanında edinilen,kazanılan bir şeydir.Yaşamın doğal akışkanlığı ve hareketi içinde diyalektik olarak hareket halindedir,durağan değildir.Etkilenir,etkiler-değişir,değiştirir-dönüşür,dönüştürür....”(Sendiren)
Kimlik sorunu yani tek tek bireylerden başlayarak toplumsal olarak farklılaşma sorunu sorunun aslında tam da özünü oluşturmaktadır.Bu farklılıkların politik ve ekonomik çıkarlar ile bağlantılı olarak kullanılması ve bunu ekonomik-politik çıkarlar uğruna kullanılması durumudur ayrımcılık-ırkçılık.Sorunun nedenleri bölümüne gerçekte hele de emperyalist kapitalizm çağında kaş,göz,ten vs renklerini koymak ve bunu ırkçılık-ayrımcılığın temeli gibi görmek,gerçekte sorunu dar bir çerçevede ve doğru görememektir.Zira bu farklılıklar çağlar boyu süregelmiştir.Elbette ki bu etken olmuştur en azından ırkçılığı ve ayrımcılığı körüklemek bağlamında.Ama emperyalist-kapitalist ekonomik ve siyasal düzen giderek bu farkları örneğin dil,din,ırk,sınır,kültürel farklılıkları ortadan kaldıracak kadar küreselleşmiş iken bu ayrımların kaynağını doğru ortaya koymak gereklidir.Amerikalıların daha doğrusu öncülleri olan Avrupalı işgalcilerin Amerika’da yerli halkları kıyımdan geçirmesi sadece bu basit ayrımcılık mantığıyla açıklanabilir mi?Ya da bugün Türk işgalci güçlerinin ve egemenlerinin gerek güney,gerek kuzey ve gerekse de doğu Kürdistan politikasına yön verenin sadece yine bu basit ayrımcılığa indirgenmesi doğru mudur?Kesinlikle hayır.
Öte yandan savaşların nedenlerini de bu basit ırk ayrımcılığına indirgemek kesinlikle doğru değildir.Zira savaşların nedeni sınıfsal çıkarlardır.Egemenlik sorunudur.Meşhur filozof Clauswist savaşı aynen şöyle tanımlamaktadır:”Savaş politikanın silahlarla sürdürülmesidir.”Bu tüm diğer savaşlarda olduğu gibi dünya savaşları ve liderleri içinde geçerlidir.Dünya savaşlarını ve liderlerini basit ırk ayrımcılar gibi gösterip onları günah keçisi yapıp işin özünde yatan sınıf savaşımını ve emperyalist çıkarları göz ardı etmek ya da bunu bu şeklide değerlendirmek tamda emperyalist burjuvazinin çıkarlarına hizmet etmektedir.Bir kaç deli dolunun,aklını yitirmişin hezeyanlarıyla dünya savaşları olmamıştır ya da Yahudi düşmanlığı değildir sadece.Görünen yüzün altındakilere diyalektik bütünlük ile bakılmaz ise,felsefi-teorik-politik-pratik yanlışlara düşülmesi kaçınılmazdır.
Gerek öncesinde ve gerek sonrasında kapitalizm ile birlikte uluslaşma süreci başlamıştır.Ulusal pazardır buna yön veren.Doğal olarak bu süreç kültürel,sosyal,dil,etnik köken ,geçmiş ve gelecek birliği,coğrafi bütünlük anlamına gelen ulusal devletlerin oluşumunu getirmiştir.Bundan sonraki süreçte tüm dünyaya egemen olmaya başladıkça kapitalizm ulusal savaşların da aynı oranda yükselişe geçtiğini ve tek tek ülkelerin bağımsızlıklarını kazandığını görebilmekteyiz.Bu ulusal savaşlar hala bitmemiştir.Emperyalizm varlığını sürdürdüğü sürece,sömürgecilik varlığını koruduğu sürece bağımsızlık mücadeleleri sürecektir.Ki dünyanın dört bir yanında bu tarzda savaşımlara tanıklık etmek olanaklıdır.(Bu çerçevede olmak üzere Kürt sorununu ayrı bir başlıkta tartışmak gerektiğini belirtmek gereklidir.Zira konunun kendisi bir bütün olarak Ortadoğu ve de genel olarak dünyayı doğrudan ilgilendiren ciddi ve özel bir sorundur.Ve de direkt olarak bu coğrafyada yaşayan tüm insanları ilgilendirmektedir.)Kapitalizmin ilk gelişme çağında sorunun kendisi ulusal pazarların oluşumuna ve birliğine denk gelmekle birlikte süreç emperyalizme evirildikçe dünyanın tümünün Pazar haline geldiğini ve bu Pazar paylaşımı savaşlarının çağımıza damgasını vurduğunu ifade etmeliyiz.Bu Pazar savaşları sınırları ortadan kaldırmaya ve dünyayı tek bir pazara dönüşmesini sağladığını söylemek olanaklıdır.
İşte bu aşama ile birlikte(emperyalizm) ırk ayrımcılığı-ulusal farkların öne çıkarılması vs politik-ekonomik çıkarların kaldıracı haline getirilmeye çalışılmıştır egemenler-yönetenler tarafından.Bunun temelinde de tipik böl-parçala-yönet politik teması yer almaktadır.Sınıfsal birlik-bütünlüğün önüne dikilmeye çalışılan bu engelin yaratıcıları ve uygulayıcıları egemen sınıf olan emperyalist kapitalist burjuvazi ve onun yerli yabancı uşaklarıdır.Emperyalist kapitalizm çıkarlarında ulusal,dinsel vs ayrımlar tanımazken onun sınıf düşmanı olan ve geleceğin kurucusu olan proletarya ve ezilen sınıf ve ulusların önüne ayrımcılığı,ırkçılığı,faşizmi dayatmaktadır.Kimliksel farklılıkları abartarak ısıtıp ısıtıp gerek günlük yaşantıya ve gerekse de politik dünyamızın içine koymaya çalışmaktadırlar.Proletaryanın birleşmesi,ezilen sınıf ve ulusların ortak mücadelesinin nelere kadir olduğunu bilen egemen düzen bu açıdan her fırsattan yararlanmayı ve çoğunlukla da olayları ve olguları da provoke ederek ayrımları derinleştirmeyi temel politikalarından biri haline getirmiştir.Dünyanın her yerinde aynı olaya rastlamak mümkündür.Bunu sürdürmek için partiler kurdurulup,kasaları doldurularak ezilen yığınlar içinden tek tek bireyleri kendilerine çekmek için inanılmaz yöntemlere başvurmaktadırlar.
Yani özcesi,ırkçılık-ayrımcılık ve faşist hareketlerin ebesi , mevcut düzen olan emperyalist kapitalizmdir.Emperyalist kapitalizm mezara gömülmeden ayrımcılık-ırkçılık vs ortadan kalkamaz.Politik olarak mevcut düzenin tek alternatifi komünizmdir.Sınırların,sınıfların,kafa ile kol emeği arasındaki ve insan öznesi dışında her tür ayrımın-ayrıcalığın-farklılığın ortadan kalkacağı düzenin kurucusu proletaryadır.Mevcut düzenin dayatmaya çalıştığı her tür ayrımın üzerine birlikle gidilmeli,düzenin gerçek yüzünün teşhir edilmesine çalışılmalıdır.Her türden ayrımcılık-farklılıkların derinleştirilmesi ve politik-ekonomik amaçlar uğruna kullanılmasının gerçek nedeninin sistem olduğunun altı çizilmek zorundadır.Kimlik farklılıkları her açıdan olacaktır.yukarıdaki alıntıdan da anlaşılacağı üzere bu doğanın yasasıdır.Ve de insanlık ve geleceği açısından bu bir zenginliktir.Ama karşıtı olan derinleştirilmesi her halükarda sistemin işine gelmektedir ve bilinçli olarak körüklenmektedir.Ayrımcılığı çılgınlık,delilik,kişisel tercihler gibi sunarak bireyler özgü gibi göstermeye çalışmak işin gerçek özünü karartmaktadır.
MahmutHalilCan(Sendiren

 





Paylaş facebook Paylaş twitter
 

Microsoft, Windows 8'i Tanıttı Cemâleddîn Geylânî ||semerkandyayin| semerkand.tv| semerkandradyo| semerkanddergisi| semerkandaile| mostar| semerkandpazarlama| sultangazi.bel.tr| sitemap| Arama Sonuçları| Dervişler Mekanı| Wap| Wap2| Wap Forum| XML| Rss| DervislerNet/Facebook | DervislerNet/Twitter | Forum İletişim| |||www.dervisler.net 0.838 saniyede oluşturulmuştur


Toplumsal Bütünlüğün Düşmanı: IRKÇILIKGüncelleme Tarihi: 18/09/19, 01:13 Dervisler.Net © 2008-2014 |Lisans(SMF) |Sitemap | Facebook | Twitter | İletişim