Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları - Semerkand Dergisi
Dervişler.Net Anasayfa

Forumda toplam 24.963 konu paylaşıldı... Bu konulara toplam 145.224 yorum yapıldı. Bugün 0 konu ve 0 ileti gönderildi.. Toplam : 22759 üyeli aileyiz.
Dervişler Mekanında, Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları , konusunu okuyorsunuz... Bu konu 40052 defa okundu.İsim benzeri konuları sayfanın altından takip edebilirsiniz.
Hayırlı paylaşımlar diliyoruz. Aradığınız konuyu bulamadıysanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. Yazı alıntılarında kaynak(www.dervisler.net) gösterilmesi rica olunur.

Dervişler Mekanında paylaşılan en güzel konu:{Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları }   Okunma sayısı 40052 defa

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #45 : 31/08/12, 12:52 »
"Kalp Zikirle Gafletten Uyanır" Mehmet Ildırar


Tasavvufta, iman ettikten sonra Allahu Tealâ’nın azametini bilerek marifete, marifetten muhabbete, muhabbetten de Allah’ın dostluk ve yakınlığına ulaşılır. Bunun için, kalbin Allah’tan gayrısından tasfiye ve nefsin kötü huylarından temizlenip terbiye edilmesi gerekir. Bu gayenin gerçekleşmesi için yapılması gerekenlerin başında zikretmek gelir.

 Zikir, sözlük anlamıyla, bir şeyi hatırlamak, hatırda tutmak, unutmamak demektir. Zikrullah ise Allah’ı unutmamak, her an hatırlamak anlamına geliyor. Tasavvufta da, düzenli olarak vird edinilen zikirle Allahu Tealâ’nın ismi her gün tekrarlanarak kalbin gafletten kurtulmasına çalışılır. Çünkü zikir, nefse tesir ederek kulun Cenab- Hakk’a ulaşmasını sağlar. Allah’ın azametini kalpte duymaya yol açar, Allah’a dostluk ve yakınlık meydana getirir.

 Allah’ı unutmamak için zikirle meşgul olmak gerekir. Zira Allah yolunda olanlar, zikrederek dünyaya kalben bağlılıklarından kurtulup, muhabbetle Rabb’lerine yönelirler. Zikrederek, Allah’ı unutmaya sebep olan tüm sevgileri bırakır, iman, marifet ve muhabbetle Allah’ı hatırlamanın hazzını, lezzetini yaşarlar.

 Allahu Tealâ: “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur.” (Rad, 38) buyurmuştur. Yani, kalp öyle yaratlmtr ki, bütün dertlerinden, sıkıntılarından kurtulması, huzura, rahata ermesi ancak Allah’ın zikriyledir. Ebedi saadete ermesi Allah’ın zikrine devam etmesine bağlıdır.

 Sahabe-i Kiram: “Amellerin en faziletlisi nedir ya Rasulallah?” diye sorduğunda Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in cevabı da, “Allahu Tealâ’yı zikretmek” (Tirmizî, İbnu Mace) olmuştur.

 Aziz Mahmud Hüdayi k.s. zikrin faziletini anlattığı şiirinde şunları söylüyor:

 Dilden kederler dur (uzak) olur

 Mahzun olan mesrur (sevinçli) olur

 Zulmet (karanlık) Hüdayi nur olur

 Envar-ı zikrullah ile.



 İsterse ger (eğer) kalbin safa

 Zikreyle Hakk’ı daima

 Bimar (hasta) olan bulur safa

 Timar (tedavi)-ı zikrullah ile.



 Bel bağlayanlar hizmete

 Talib olanlar vuslata

 Ermiş Hüdayi vahdete

 Esrar-ı zikrullah ile.

 Kalpte Allah’tan gayrısı gölgeden ibarettir, asıl değildir. Nasıl ki, gölge insana bir fayda vermezse, kalpteki dünyevî sevgilerin de hiçbir faydası yoktur. Kalbi meşgul edecek herşeyi, tasavvuf büyüklerinin tavsiyeleri doğrultusunda, zikrederek kalpten çıkarmalıdır.

 Rasulullah s.a.v.: “Dünyada, ‘Allah Allah’ diyenler bulundukça kıyamet kopmaz.” buyuruyor. Kıyamet kopmadan, özellikle kendi küçük kıyametimiz kopmadan zikredelim.

 Unutmayalım ki, mahşer günü bize gereken kalb-i selimdir. Kalp de ancak zikrullah sayesinde selamete erişir.
Konu Adresi: http://www.dervisler.net/yarbay-mehmet-ildirar-yazilari-t31705.0.html;msg169334




♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #46 : 31/08/12, 12:55 »
"Ömür Aldatıcıdır" Mehmet Ildırar


İnsanın dünyaya gönlünde gerektiğinden fazla yer vermemesi, ömür denilen mühlete aldanmaması ve bu ömrün göz kırpması kadar kısa zamanda geçeceğini bilmesi lazımdır. Ne yazık ki insanoğlu bu mühlete aldanır.

 Ayet-i kerimede buyuruluyor ki: “O gün her bir kimse kazandığı neyse, onun karşılığını görecektir.” Allah nefsine aladananlara mühlet verir ama onu ihmal etmez. Dünyanın alâyişi ve gösterişi kimseyi aldatmamalıdır. İtaat edenin de, isyan edenin de bir nasibi vardır. Ama ahirette üstünlük, nimetlere şükredip, ibadet ve taatta sebat eden, günahlardan sakınanlarındır.

 Herbirimiz çeşitli günahlara daldığımız halde, bela ve musibetimizin gecikmesi veya ahirete bırakılması ile verilen mühlete aldanmamalıyız. Elbette Allahu Tealâ’nın isyan halinde bulunan kullarını helak etmeyerek mühlet vermesinin hikmet ve sebepleri var. Bu hikmet ve sebepler şunlardır:

 * Allah’ın rahmetinin afv ve ihsanının büyüklüğü ile isyankârların tevbeye zaman bulmaları içindir.
 * Taatta bulunanların, ibadet ve taatını artırması içindir.
 * Muhabbette olanların kemâl bulması içindir.

 Yani Allahu Tealâ sevdiği kullarına tövbekar olsun diye, gazap ettiği kullarına da ya isyandan vaz geçsinler ya da azabı, hesabı şiddetlensin diye mühlet verir.

 Rab Tealâ Hazretleri ayet-i celilede bize beyan buyurmuştur ki: “Allah katında makbul olan tevbe, gaflet sebebiyle bir kötülük işleyip, sonra acele olarak yapılan tevbedir. İşte Allah böyle kimselerin tevbelerini kabul eder. Allah herşeyi bilendir, hikmet sahibidir.”

 Bu ayeti acele tevbe etmenin önemini bildiriyor. Bugün, yarın tevbe ettim, ediyorum derken ölüm gelip çatar. Kimisi günahkâr, kimisi küfürle gider.

 Tevbeyi geciktirmenin bu vahim sonucu da sonraki ayet-i celile de bildiriliyor: “Kötülükleri yapıp yapıp da ölüm gelip çatınca, ‘ben şimdi tövbe ettim’ diyenler ile kâfir olarak ölenler için kabul edilecek tevbe yoktur. Onlar için acı bir azap hazırlamışızdır.”

 Demek ki, bu kısacık dünya hayatını hiç bitmeyecek gibi görüp aldanmamalıyız. İbadet ve taatı, hele de tevbeyi asla tehir etmemeliyiz.



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #47 : 31/08/12, 12:58 »
"Nefis Terbiyesi ve İlâhi Huzur" Mehmet Ildırar


İnsanoğlu, ya bela ya da afiyet halinde bulunur. Belaya düştüğü zaman nefsin takınacağı tavır, feryat ve şikayettir. Belaya uğrayanın, bir kul olarak Allah’ın bağışlamasına sığınması gerekirken, -haşa- Allah ile hesaplaşırcasına kaza ve kadere razı olmadığı görülür. Böyle bir kimse, sebepleri hep maddi olarak bilir. O bela sebebiyle Allah’ın onu gafletten uyarmak istediğini düşünmez.

 Afiyet ve nimet zamanında ise, şükretmek yerine oburluk ve kibirlilik taslar. Her ulaştığı isteğin sonunda bir yenisine yönelir, daha alâsını ister. Elde edemezse derhal isyan bayrağını çeker. Bilmez ki, Allah bir kulu sevmezse, dünya malını başına doldurur da hesabın altından kalkamaz.

 Allahu Tealâ, gerçekte mümin kulunu dünyanın fani lezzetlerinden korur. Verdiği bir musibet ile kul uyanır, tevbe eder ve tevbesini bozmazsa o musibet bir lutfa dönüşür. Yüzünü Hak Tealâ’ya çevirirse ruhu ve kalbi ile insan olur.

 Mübarek günler, geceler ve kandiller tevbe için büyük birer fırsattır. Karanlık ömrü kandil gibi aydınlatmaya vesiledir. Allahu Tealâ kullarına zulmetmez. Her zaman kullarının kurtuluşunu ister.

 ***

 Müminin çeşitli vazifeleri vardır: Ailesine, komşusuna, bedenine, nefsine karşı vazifeler. Bedenimiz yani cesedimiz bizim bineğimizdir. Cesedin üzerine sultan olarak ruhumuz konulmuştur. Sultanın veziri olarak aklımız, vezirin askerleri olarak uzuvlarımız konulmuştur. O uzuvlara Allah’ın hükümlerini yaptırmak, bedenin bizim üzerimizdeki hakkıdır. Onun için Allah’ın Habibi, “Nefsiniz bineğinizdir. yumuşaklık ve şefkat ile muamele edin.” büyümüştür.

 Birisi dedi: “Ben herşeyden sıyrılarak tecrid üzere haccetmek istiyorum.” Bir mübarek ona şu karşılığı verdi: “Evvela kalbini hatadan, günahtan; lisanını boş sözlerden sıyır, tecrid et. Sonra git haccını yap.” Arifler hacı olmadan önce kendilerini hac yapacak kemalata getirdiler. Bunun gibi, oruç gelmeden dillerine, namaz vakti gelmeden kılık kıyafetlerine hakim oldular.

 Her ibadet müminin ıslahı, nefsin terbiyesi içindir. O halde günde beş defa kılınan namaz da bizi terbiye etmeli. Allah’ın Habibi, sahabilere şöyle buyurdu:

 “Evinizin önünden bir nehir aksa ve günde beş defa bu nehirden yıkamanız ne olur?”

 “Tertemiz oluruz ya Rasulallah.” Allah Rasulü buyurdu:

 “İnsan günde beş defa Hakkın huzuruna çıkar da nasıl kirli kalır?”

 Bir namaz var, görüntüsü namaz. Bir namaz var, sîreti namaz. Sîretinin namaz olması için suretine de dikkat etmeliyiz.

 Her bir ibadetin nefsin terbiyesi ve tezkiyesi için olduğunu ifade ettik. Ariflerin hayatı bu terbiyeye giden yolun misalleriyle doludur.

 Ali el-Saydalânî’den naklonulduğu üzere, mezheb imamımız Ebu Hanife’nin her gece bir virdi vardı. Bu vird Kur’an-ı Kerim’i hatmetmekti. Kur’an-ı Kerim’i hatmi bazan iki rekat namazda olur, yarısını bir rekatta, yarısını ikinci rekatta okurdu. Şayet gece tamamlanmadan önce hatmederse fecir vaktine kadar dua eder, münacatta bulunur, ağlar; gündüzlerini de oruçlu olarak fetva ve talebelerine ders vermekle geçirirdi.

 Hizanetü’l Müftîn’de anlatıldığına göre de, İmam-ı Azam hazretleri her ramazan ayında altmış bir tane hatim yapardı. Otuzunu gündüz, otuzunu geceleri ve bir tanesini de teravihte okurdu.

 Yahya bin Naim’in bildirdiğine göre, kendisi Ebu Hanife hazretlerinin mescidine gece her gittiğinde hasırının üzerine İmam-ı Azam’ın gözyaşlarının düştüğünü işitir, çatıdan yağmur damlıyor zannederdi. Yine bildirildi ki, Ebu Hanife hazretleri, kırk sene sabah namazını yatsının abdesti ile kıldı. Gecenin tamamını namaz ve Kur’an-ı Kerim kıraatıyle geçirir, ağlamasını duyan komşuları ona acırlardı.

 İmam-ı Kuşeyrî Risalesinde naklonulduğu üzere, Ebu Turab Nahşebî Hazretleri’nin nefsi bir defa sıcak ekmek ile yumurta istedi. Bu isteğine ulaşmak için yolunu bir köye çevirdi. O köyde bir hırsızlık olmuş ve halk hırsızı aramaktaydı. Ebu Turab’ı hırsız diye tutup yetmiş sopa vurdular. Sonra kendisini tanıdılar ve özür dilediler. İçlerinden birisi evine götürdü. Sıcak ekmekle yumurta ikram etti. Nefsinin isteğine ulaştı ama yetmiş sopa yedikten sonra.

 ***

 İnsanlar yaratılışta iki kısımdır:

 1- Yaratılışta kamil ve kusursuzdurlar. Yahya A.S. gibi, hiçbir günaha meyletmemiş ve işlememiştir.

 2- Mücahede ve riyazetle huylarını değiştirip nefislerini ıslah etmişlerdir.

 Mücahede, nefsin arzularına boyun eğmemek; riyazet ise nefsin arzularına boyun eğmeyip amel-i salih yaptırmaktır. Buyuruluyor ki, bir insan, nefsinin sıfatlarını Sîret-i Nebi’deki (Hz. Peygamber’in yaşantısındaki) itidal derecesine getirdiği oranda kamil olur.

 Ahlakı güzelleştirmek için, ilk olarak öfke ve şehvet kuvvetini aklın iradesiyle ilahî emir ve yasaklara tabi hale getirmelidir. Buna ilaveten, yaptığı ibadetlerden ve iyiliklerden zevk almalıdır. Islah işinde zevk almak şarttır. İbadetlerinden zevk derecesi arttıkça, hem nefsinin dış ayıplarını hem de nefsinin içindeki gizli ayıpları ıslah eder.

 İbadetler kalbe tesir etmeli ve nefsin ıslahına vesile olmalıdır. Bir kimse senelerce ibadet ettiği halde kalbi düzelmiyorsa ibadetlerinden bir menfaat elde edememiş demektir. Bunun için ibadetler nefsi dünya sevgisin den kesip Allah’a döndürmelidir.

 Ebu Said Hadimî Hazretlerinin ifadesiyle nefsi ıslah etmenin en kolay yolu Allah’ın zikrine devam etmek ve haramlardan uzak durmaktır. Onun için, ders alan müride mürşidi ilaç olarak sabır ve metaneti tavsiye edeceği gibi zikir dersi de verir. Zikrin fazilet ve sevabı yanında, nefsi ıslah eden ve güzel ahlâka yönlendiren tarafı da bir gerçektir. Sohbetlere devam, hatme-i hacegân, cemaatle namazlara ve gece namazlarına verilen önem, ilmi teşvik gibi hususlar nefsi yavaş yavaş geçici dünya lezzetlerinden kestiği için ibadetlerden zevk alma tabiat haline gelir.

 Hâce Muhammed  Bahauddin Hazretleri şöyle buyuruyor: “Bu yolda en mübarek amel yoldaki taşı kaldırmaktır.” Yoldaki taş, Allah’ın emir ve yasaklarına bağlılığa mani olan nefistir. Bunun için de en evvel, kötü arkadaşları terk etmek gerekir.

 İlahi huzura ulaşma dört kapıdan geçerek olur:

 Bunlardan birincisi tevbe kapısıdır. Tevbe kapısının kapanması iki şekilde olur:

 İlki insanın ölümündeki tevbesizlik. Nefsin azgınlığı sebebiyle tevbe fırsatı elden kaçmıştır. İkincisi, kıyametin kopmasıyla kapanan büyük tevbe kapısı.

 İlahî huzura götüren ikinci yol tehzib (ayırma, ayırtedebilme) kapısıdır. Yani amellerin çirkinlerini ayıklayıp, hayırlı ve güzel amelleri adet haline getirmektir.

 Üçüncü kapı istikamet kapısıdır. Bir müminin, yapmış olduğu amellerde emir ve yasaklar çizgisinden ayrılmaması istikamettir. Yalanı, gıybeti terk etmek, namazı kazaya bırakmamak, orucu bozacak hallerden kaçınmak gibi.

 İşte bu âlî yolda insanın ulaşacağı son makam istikamet makamıdır. Bu makamda yalan yerine doğruluk, şehvet yerine iffet, gazab yerine şecaat, öfke yerine merhamet, menfaat temini yerine beşeriyete hizmet gelir.

 Dördüncüsü takrib (yakınlaşma) kapısıdır. Bir ana kapı olmamakla beraber, diğer üç kapıya yardım eder. Hak yolcularının sohbet için, hatme-i hacegân ve Allah’ın zikri için bir araya gelmeleri, zahirî ve batınî hallerin ilmi olarak pekiştirilmesi takrib manasındadadır ve bütün bunlar nefislerin ıslahı içindir.

 Allah hepimizi arınmış ve ilahî huzuru bulmuşlardan eylesin.



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Kararlı

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 7.047
  • Konu: 1851
  • Derviş: 4252
  • Teşekkür: 30
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #48 : 29/01/13, 21:08 »

Amin.
Allahu Teala (celle celalühü) razı olsun.Merhuma da Rabbim rahmet eylesin.

Cennet ve Cehennem

Alimlerimiz, cennet ve cehennemin yaratılmış olduklarını, her ikisinin de mevcut ve hazır olduklarını bildirmişlerdir. Cennet, taat ve iman ehli kimseler, cehennem ise isyankâr ve azgınlar için hazırlanmıştır.
Hiç kimse cennete ameliyle giremez. Allah Tealâ’nın fazl u keremiyle girer. Fakat amel Allah Tealâ’nın hoşnutluğunu, kerem ve ihsanını celbeder, ayrıca cennette daha yüksek derecelere ulaştırır.
Ahirette insanın üç önemli meselesi olur: İbadet ve taatler, günahlar ve nimetler. Dünyada yapılan ibadet ve taat, Allah Tealâ’nın bize vermiş olduğu her türlü nimete karşı sayılır. Geriye günahlar kalır. Allah Tealâ dilerse günahları affeder, dilerse azap eder. Bu yüzden kimse ahirette azap görmeyeceğini söyleyemez. “Nimetlerin hesabı, günahların azabı var” kaidesi umumidir. Bunu anlayabilsek hiç günah işlemememiz gerekir ama insan nefsi şeytan ve dünya ile birleşerek günaha sevk eder.
Günahı kaldıran, ona karşılık gelen, tövbe, ibadet ve taatlerdir. Öyle günahlar da var ki ibadet ve taati kaldırır, işlenmemiş gibi yapar. Demek ki günah arttıkça ibadet kefesi hafifler, güzel ameller arttıkça günahlar erir. Ne ekilirse o biçilir. Bunun sonucu olarak da ibadet, taat ve iman ehli cennete, azgın ve isyankârlar da cehenneme gider.
İnsanın aklına şöyle gelebilir: “Hayat kısa ama cehennem ebedi. Geçici olana ebedi bir karşılık nasıl olur?” Bu düşünceyi şeytan insana vesvese olarak verir. Bediüzzaman Said Nursî hazretleri buyurmuştur ki: “Küfür öyle çirkin bir meseledir ki, kâinatı abes, boşa yaratılmış gösterir. Yaratıcısını inkâr ettirir. Oysa bütün varlıklar Allah’ın varlığına şahit iken inkâra sürükler. O inkâr, bütün kâinatın yokluğuna delil olmuş gibi yaratılmış mükevvenatı idraksizlikle abes görmüş gibi olduğundan, böyle düşünenlerin isyanı onları cehenneme götürür. İman ise en büyük nimet olarak asla kâinatı abes göstermez. Dolayısı ile iman bütün kâinatın varlığına şehadet cihetiyle insana devletli bir kapı açılmasına sebep olur.”
Cehenneme girmenin sebepleri imansızlık, kötü ahlâk ve işlenen kötü amellerdir. Cehenneme girmemek için kötü huyları bırakıp kötü amelleri işlememek gerekir. Kötü huy sökülüp atılmadıkça çirkin amel kesilmez. Çirkin huylar değişmedikçe günah kapısı kapanmaz. Çirkin huyları değiştirmenin birinci yolu nefsi ıslah etmektir. Nefsi ıslahın birinci yolu ise kâmil insanlarla yakınlık kurup huyu değiştirmektir. Bütün kötü huylar ıslah olur. Eğer ıslah olmasaydı Allah Teal⠓nefisleriniz ıslah edin” buyurmazdı.
Cehenneme girmek adalet, cennete girmek ise inayettir. Allah Tealâ cehennemi adaletiyle halketmiştir ve müstehak olanı da oraya gönderecektir. Cehennem yaratıldıktan sonra Allah Tealâ, Cebrail a.s.’a orayı görmesini buyurdu. Hz. Cebrail gördü. Allah Tealâ sordu: “Ya Cibril, nasıl buldun?” “Ya Rabbî, insanlar bunu görse hiçbiri cehennemlik amel işlemez.” Allah Tealâ bu sefer Cebrail a.s.’a cenneti gösterip nasıl bulduğunu sordu. Cebrail a.s.: “Rabbim, insanlar cenneti görse hiçbiri günah işlemez.” dedi.
Daha sonra Allah Tealâ, cehennemin etrafını nefsin çirkinlikleriyle, cennetin etrafını ise nefse zor gelecek işlerle süsledi. Bu yüzden cennet yoluna girmek için bu zorlukların aşılması insanın işi oldu.
Cennet sefadır, nimetlerle doludur. Fakat Allah Tealâ bela verecek sabredeceksin; hastalık, musibet verecek sabredeceksin. Günahlar nefse hoş gelecek ama işlemeyip sabredeceksin. Şeytanın, dünyanın göz alıcı hilelerini elinin tersiyle itip geçeceksin. Allah Tealâ cennete yüksek bir fiyat, ağır bir bedel koymuş. Fakat -mazallah- cehennem azabı hepsinden ağır.


Semerkand Dergisi| Ocak 2013 |



Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #49 : 04/02/13, 14:42 »
Allah Tealâ, cehennemin etrafını nefsin çirkinlikleriyle, cennetin etrafını ise nefse zor gelecek işlerle süsledi. Bu yüzden cennet yoluna girmek için bu zorlukların aşılması insanın işi oldu.
Cennet sefadır, nimetlerle doludur. Fakat Allah Tealâ bela verecek sabredeceksin; hastalık, musibet verecek sabredeceksin. Günahlar nefse hoş gelecek ama işlemeyip sabredeceksin. Şeytanın, dünyanın göz alıcı hilelerini elinin tersiyle itip geçeceksin. Allah Tealâ cennete yüksek bir fiyat, ağır bir bedel koymuş. Fakat -mazallah- cehennem azabı hepsinden ağır....

 



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Kararlı

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 7.047
  • Konu: 1851
  • Derviş: 4252
  • Teşekkür: 30
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #50 : 06/07/13, 00:46 »

Nefs Terbiyesi

Kendimizi yani nefsimizi terbiye etmezsek, Allah korusun, yolumuz cehenneme çıkabilir. Bu yüzden vakit kaybetmeden nefsin terbiyesi için çaba göstermek gerekir. Bunun en büyük, en etkili adımı da kâmil bir mürşidin elinden tutmaktır. Allah Tealâ’nın izniyle kâmil mürşidin yardımı, himmeti nefsimizin ayartıcılığına karşı koyup kurtulmamıza vesile olur.

Terbiye olmamış benliğimizin yani nefsimizin başımıza sardığı türlü belalar var. Bunlardan biri dünyalık emelleri yakın, eceli uzak göstermesidir. Sürekli dünyalık menfaatler, hazlar için hayal kurup, onları elde edeceği ümidiyle insanı oyalar. Param pulum, evim arabam, makam mevkim, itibarım olsun diye ister durur. Sanki dünya sonu olmayan bir yermiş gibi daima bunlara dair planlar yapmakla günlerini geçirir. Bahanesi de vardır. “Dünya için bunlar da şart!” diye diye, peşinden kovalamakta olan ecelinin ciddiyetini kavrayamaz, ahiret hesabını idrak edemez.

Bu halin tedavisi için insan kendisini içtenlikle tövbe etmeye zorlamalı, Allah’tan korkmalı, salih amellerle, zikrullahla vaktini değerlendirmelidir. Her şeyden önce nefsini küçük görmelidir. İnsan kendisine zarar verene kıymet vermez. İsterse en yakını olsun… Kişi nefsini böyle görmelidir. Nefis baştan atılacak bir şey değil. Israrla zarar da veriyor. Öyleyse ıslahı için çalışılmalıdır. Bu çabanın bir yerinden itibaren o da tatmin bulacak, insan rahat edecektir.

Nefsin en açık kusurlarından biri de başkalarının hatalarını bulup onlarla uğraşmaktır. Onun bu haline mutlaka karşı çıkıp, “Senden kusurlusu yok!” demelidir. Gerçekten de öyledir, herkesin kendi nefsi kendisi için en kusurlu, en zararlı mahluktur. Başkalarının ki değil, insanın kendi nefsi başına beladır. Onun bize yaptığı kötülükleri başka kimse yapamaz.

Allah Rasulü s.a.v. Efendimiz buyurmuştur ki: “Kim bir müslüman kardeşinin kusurunu örterse, Allah da onun kusurunu örter.” Bu büyük müjdeden nasipdar olmak için arifler başkalarının kusurlarını aramak yerine kendi nefisleriyle meşgul olmuşlardır. Allah Tealâ hazretleri de onların nefislerini temizlemiştir.

Hallac-ı Mansur k.s. hazretlerinin oğlu anlatıyor:

“Babamın idam edileceği günün gecesiydi. Ona dedim ki:

– Kıymetli babam, seninle son gecemdir, bana nasihat et. Şöyle dedi:

– Nefsin seni bir meşguliyete düşürmeden sen onu ilahî meşguliyete sok. Eğer başıboş bırakırsan seni hayvaniyetin içine çeker. Sonra da şöyle devam etti:

– Sen öyle bir şeyle ahirete hazırlık yap ki, onun bir zerresi bile insanların ve cinlerin amelinden üstündür.

– Baba, o şey nedir, diye sordum.

– Allah Tealâ’yı bilmek ve sevmektir, dedi.”

Ebu Abdullah el-Hadremî hazretleri de nefsine sahip olmak için yirmi yıl dünya kelamı konuşmamış bir velidir. Kendisine “Tasavvuf nedir?” diye sorduklarında şu ayetle cevap vermiştir:

– “Müminler içinde Allah’a verdikleri sözde sadakat gösteren niceleri var…” (Ahzab, 23).

O sadık erler, nefislerinin yönlendirmelerini dizginlerler. Kalp ve ruhları marifet ve muhabbet ister. Zikir ve Allah sohbeti onların gıdasıdır. Artık nefsimizin dizginlerini ele alma zamanıdır. Bu çok büyük, çok kıymetli, hiçbir bahaneye kulak asmadan ardına düşülecek bir iştir


Mehmet Ildırar

Semerkand Dergisi | Şubat 2013 |



Çevrimdışı Kararlı

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 7.047
  • Konu: 1851
  • Derviş: 4252
  • Teşekkür: 30
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #51 : 06/07/13, 00:53 »

Sayıyla Zikir

Allah Tealâ’nın zikri gönlü kuşatmadan, O’na yönelip itaat etmeden kulun Allah Tealâ’ya yaklaşması mümkün değildir. Dünyanın
 kirleriyle, nefsin isyanı ve şeytanın iğvalarıyla zarar gören kalbin ilacı zikirdir. O zikirle kuvvet bulup kendine gelir, üzerinden yükleri, tortuları atar.
 
Ehl-i tasavvuf zikir üzerinde çok durmuştur. Hatta Nakşibendiye’de, günlük sayılı zikri olmayanın tasavvuftan gereği gibi faydalanamıyacağı söylenmiştir. Virdin yani sayılı zikrin aslı da Asr-ı Saadet’tendir. Efendimiz ve ashabı hep zikir halinde olmuş, onlardan sonra gelenler de bunu belli bir usul halinde devam ettirmişlerdir.
 
Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in zikri daimîdir, kesintisizdir. O’nun mübarek sahabilerinin (Allah onlardan razı olsun) durumu da öyledir.
 
Hayber’in fethinden sonra Efendimiz s.a.v.’le evlenen Hz. Safiye r.anha annemiz şöyle naklediyor: “Bir gün Allah Rasulü benim odama geldiğinde önümde dört bin tane hurma çekirdeği vardı. Onlarla tesbih çekiyordum. Bana şöyle dedi: ‘Senin çektiğin bu tesbihlerden daha iyisini öğreteyim mi?’ ‘Öğret ya Rasulallah.’ dedim. ‘Sübhanallahi adede halkıhi (Yarattığı şeyler sayısınca Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih ederim) zikrini çek. Bunu bir defa söylemek dört bin zikirden hayırlıdır.’”
 
Hz. Safiye annemizin dört bin tane hurma çekirdeğiyle tesbih çekmesi önemlidir. Ne kadar çok zikir çektiğini, sayılı zikrin Asr-ı Saadet’ten sonra çıkmış yeni bir iş olmadığını gösterir.
 
Ebu Hüreyre r.a.’ın bildirdiği bir hadis-i şerife göre, Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in azatlı kölesine deriden bir minder serilir, içinde çakıl taşları bulunan hasır sepet getirilirdi. O da sabah namazından günün ortasına kadar bir sepet dolusu çakılla tesbih çekerdi. Çakıllar kaldırılır, öğle namazı kılındıktan sonra tekrar getirilir, akşama kadar zikrine devam ederdi.
 
Ebu Hüreyre r.a.’ın da üzerine iki bin düğüm atılmış ipi vardı. Bu iki binlik tesbihi gündüz çektiği gibi, gece de çekmeden yatmazdı. Evinde kalmış bir misafir de onun halini şöyle anlatıyor:
 
“Bir gün sedir üzerinde oturuyordu. Önünde çakıl taşları ve hurma çekirdekleriyle dolu büyük bir torba vardı. Ebu Hüreyre torbadaki taneler bitinceye kadar zikrediyor, orada bekleyen hizmetçisi taneleri tekrar torbaya dolduruyor, Ebu Hüreyre yeniden zikre başlıyordu.”
 
Bu ve benzeri örneklerden yola çıkarak tarikatler kendi manevi terbiye usulüne göre farklı uygulamalarla sayılı zikir ihdas etmişlerdir. Tasavvufî mensubiyeti olanların, kendi yolunun adap ve usulüne göre virdini çekmesi gerekir.
 
Hadis-i şerifte de buyurulduğu üzere kul Allah’ı genişlikte zikrederse Allah onu darlığında zikreder. Allah’ı sıhhatte zikrederse Allah onu hastalığında zikreder. Zenginlikte zikrederse Allah onu fakirliğinde zikreder. İnsan, Allah katında kadrinin ne kadar olduğunu bilmek istiyorsa, Allah Tealâ’yı ne kadar zikrettiğine bakmalıdır. Allah katında kıymetimiz zikrimiz kadardır.
 
Rasulullah s.a.v. Efendimiz buyurdu ki: “Nuh a.s. oğluna şunu vasiyet etti: ‘Oğlum sana iki şeyi yapmanı, iki şeyden de sakınmanı tavsiye ediyorum. Lâ ilâhe illallah demeye devam et. Bir kefeye gökler ve yer konsa bu söz onlardan ağır gelir. İkincisi Sübhane rabbiye’l-azim ve bi-hamdi de. Bütün varlıklar bununla Allah’a kulluk eder, bununla rızıklanır. Sakınacağın iki şey ise şirk ve kibirdir.”
 
Bize düşen de kendi kalbimize bakmaktır. Kalbimizde kim var? Kim için atıyor, kimin için heyecanlanıyor, kimin yakınlığını, sevgisini istiyor? Dünyanın zorluklarını, acılarını kimin hatırına şeker niyetine yutuyor?


Mehmet Ildırar

Semerkand Dergisi | Mart 2013 |



Çevrimdışı Kararlı

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 7.047
  • Konu: 1851
  • Derviş: 4252
  • Teşekkür: 30
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #52 : 06/07/13, 00:57 »

Nefs Terbiyesi

Kendimizi yani nefsimizi terbiye etmezsek, Allah korusun, yolumuz cehenneme çıkabilir. Bu yüzden vakit kaybetmeden nefsin terbiyesi için çaba göstermek gerekir. Bunun en büyük, en etkili adımı da kâmil bir mürşidin elinden tutmaktır. Allah Tealâ’nın izniyle kâmil mürşidin yardımı, himmeti nefsimizin ayartıcılığına karşı koyup kurtulmamıza vesile olur.

Terbiye olmamış benliğimizin yani nefsimizin başımıza sardığı türlü belalar var. Bunlardan biri dünyalık emelleri yakın, eceli uzak göstermesidir. Sürekli dünyalık menfaatler, hazlar için hayal kurup, onları elde edeceği ümidiyle insanı oyalar. Param pulum, evim arabam, makam mevkim, itibarım olsun diye ister durur. Sanki dünya sonu olmayan bir yermiş gibi daima bunlara dair planlar yapmakla günlerini geçirir. Bahanesi de vardır. “Dünya için bunlar da şart!” diye diye, peşinden kovalamakta olan ecelinin ciddiyetini kavrayamaz, ahiret hesabını idrak edemez.

Bu halin tedavisi için insan kendisini içtenlikle tövbe etmeye zorlamalı, Allah’tan korkmalı, salih amellerle, zikrullahla vaktini değerlendirmelidir. Her şeyden önce nefsini küçük görmelidir. İnsan kendisine zarar verene kıymet vermez. İsterse en yakını olsun… Kişi nefsini böyle görmelidir. Nefis baştan atılacak bir şey değil. Israrla zarar da veriyor. Öyleyse ıslahı için çalışılmalıdır. Bu çabanın bir yerinden itibaren o da tatmin bulacak, insan rahat edecektir.

Nefsin en açık kusurlarından biri de başkalarının hatalarını bulup onlarla uğraşmaktır. Onun bu haline mutlaka karşı çıkıp, “Senden kusurlusu yok!” demelidir. Gerçekten de öyledir, herkesin kendi nefsi kendisi için en kusurlu, en zararlı mahluktur. Başkalarının ki değil, insanın kendi nefsi başına beladır. Onun bize yaptığı kötülükleri başka kimse yapamaz.

Allah Rasulü s.a.v. Efendimiz buyurmuştur ki: “Kim bir müslüman kardeşinin kusurunu örterse, Allah da onun kusurunu örter.” Bu büyük müjdeden nasipdar olmak için arifler başkalarının kusurlarını aramak yerine kendi nefisleriyle meşgul olmuşlardır. Allah Tealâ hazretleri de onların nefislerini temizlemiştir.

Hallac-ı Mansur k.s. hazretlerinin oğlu anlatıyor:

“Babamın idam edileceği günün gecesiydi. Ona dedim ki:

– Kıymetli babam, seninle son gecemdir, bana nasihat et. Şöyle dedi:

– Nefsin seni bir meşguliyete düşürmeden sen onu ilahî meşguliyete sok. Eğer başıboş bırakırsan seni hayvaniyetin içine çeker. Sonra da şöyle devam etti:

– Sen öyle bir şeyle ahirete hazırlık yap ki, onun bir zerresi bile insanların ve cinlerin amelinden üstündür.

– Baba, o şey nedir, diye sordum.

– Allah Tealâ’yı bilmek ve sevmektir, dedi.”

Ebu Abdullah el-Hadremî hazretleri de nefsine sahip olmak için yirmi yıl dünya kelamı konuşmamış bir velidir. Kendisine “Tasavvuf nedir?” diye sorduklarında şu ayetle cevap vermiştir:

– “Müminler içinde Allah’a verdikleri sözde sadakat gösteren niceleri var…” (Ahzab, 23).

O sadık erler, nefislerinin yönlendirmelerini dizginlerler. Kalp ve ruhları marifet ve muhabbet ister. Zikir ve Allah sohbeti onların gıdasıdır. Artık nefsimizin dizginlerini ele alma zamanıdır. Bu çok büyük, çok kıymetli, hiçbir bahaneye kulak asmadan ardına düşülecek bir iştir


Mehmet Ildırar

Semerkand Dergisi | Şubat 2013 |



Çevrimdışı Kararlı

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 7.047
  • Konu: 1851
  • Derviş: 4252
  • Teşekkür: 30
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #53 : 17/07/13, 23:15 »

Mürşid-i Kâmil Ne Yapar?

Mürşitlik rütbesi ve mürşitlerin hizmeti, Kur’an-ı Kerim ve Efendimiz s.a.v.’in hadisleri ile bildirilmiş, hükümleri açıklanmıştır.
Fahr-i Kainat s.a.v. Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Muhammed ’in nefsini elinde bulunduran Allah’a yemin olsun ki, hiç şüphesiz Allah Tealâ’nın en sevdiği kulları, Allah’ı kullarına, kulları da Allah’a sevdirenler, yeryüzünde hayır ve nasihat için dolaşanlardır.” (Beyhakî, Şuabü’l-İmân, nr. 409). Mürşitlik Allah Tealâ’ya davet rütbesidir.
Mürşid-i kâmil, Allah Tealâ’yı kullarına kulları da Allah Tealâ’ya sevdirmek için bir vasıtadır. 14 asırdır bu ümmetten milyonlarca müslümanın kurtuluşuna vesile olagelmişlerdir. Dünyanın dört bir tarafındaki mürşid-i kâmillerin ve evliyanın türbelerinden hiç eksilmeyen ziyaretçiler, veli ve mürşit sevgisinin en güzel örneğidir.
Gerek Anadolu’da gerek diğer İslâm beldelerinde bulunan binlerce veli türbesinin sürekli ziyaret edilmesi ve milyonlarca insanın oralarda Kur’an tilavet etmeleri, salât u selamlar getirmeleri şuna delildir: İnsanoğlu zaman zaman kendi babasını, dedesini, neslini unuttuğu halde Allah dostlarını asırlardır unutmamıştır. Bu da gösteriyor ki Allah Tealâ bir kulunu severse onu bütün insanlara sevdirir.
Tasavvuf yolunda mürşitlik rütbesi rütbelerin en yükseği, mürşitler de Allah Tealâ’ya davette peygamberlerin mirasçılarıdır. Mürşid-i kâmil, kendisine tabi olanı Rasulullah s.a.v.’in yoluna sevk eder. Kim Rasulullah s.a.v. Efendimiz’e güzelce uyarsa Allah Tealâ da o kulu sever. Kur’an’da Allah Tealâ Rasulullah s.a.v. Efendimiz’e hitaben şöyle buyurmuştur: “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Âl-i İmran, 31)
Kâmil bir mürşit, Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in ahlâkına, şeriatına, sünnet-i seniyyesine uyar ve uymaya yöneltir. İnsanlar da Allah Rasulü’nün sünnetine uymakla O’nun güzel ahlâkını örnek almış, O’na tabi olmuş, dolayısıyla da Allah Tealâ’yı sevmiş olurlar.
İmam Rabbanî k.s. hazretlerinin beyanına göre Nakşibendîlik yolu Efendimiz s.a.v.’in ümmetine üç yönden hizmet verir:
• İman hakikatlerini inkişaf ettirir,
• Kalbî hastalıkları iyileştirir,
• Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in sünnetini yaşatır.
Bu zamanın insanlarının hallerine bakıldığında, türlü nefsanî arzularla moda çılgınlıklara uyanların yanında Sünnet-i Seniyye’ye uyanların azlığı açıkça görülmektedir. Bu da bize insan nefsinin Allah yoluna bağının zayıflığını gösterir.
İşte mürşid-i kâmillerin vazifesi, kendilerine bağlanan kişileri manevi kirlerden temizlemek suretiyle terbiye etmektir. Nefs çirkin sıfat ve huylardan temizlendikçe kalp parlamaya başlar. Allah Tealâ’nın tevhid, marifet ve muhabbetinin nurları ortaya çıkar. Bu durum Allah Tealâ’nın Kur’an-ı Kerim’de bildirdiği müjdedir: “Şüphesiz nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiştir.” (Şems, 9)


Mehmet Ildırar

Semerkand Dergisi | Nisan 2013 |



Çevrimiçi KaTre

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 8.395
  • Konu: 1862
  • Derviş: 404
  • Teşekkür: 356
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #54 : 29/12/17, 12:26 »


  çok kıymetli paylaşımlar

 


Susmak ne güzeldir; muhatap arifse edep, âşıksa ifade, ahmaksa cevap.

Serdar Tuncer

 


Paylaş facebook Paylaş twitter
 

Aşk Budur 62-Cuma Suresi (Meal) ||semerkandyayin| semerkand.tv| semerkandradyo| semerkanddergisi| semerkandaile| mostar| semerkandpazarlama| sultangazi.bel.tr| sitemap| Arama Sonuçları| Dervişler Mekanı| Wap| Wap2| Wap Forum| XML| Rss| DervislerNet/Facebook | DervislerNet/Twitter | Forum İletişim| |||www.dervisler.net 0.736 saniyede oluşturulmuştur


Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları Güncelleme Tarihi: 12/11/18, 18:58 Dervisler.Net © 2008-2014 |Lisans(SMF) |Sitemap | Facebook | Twitter | İletişim