Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları - Semerkand Dergisi
Dervişler.Net Anasayfa

Forumda toplam 25.033 konu paylaşıldı... Bu konulara toplam 145.550 yorum yapıldı. Bugün 0 konu ve 0 ileti gönderildi.. Toplam : 22879 üyeli aileyiz.
Dervişler Mekanında, Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları , konusunu okuyorsunuz... Bu konu 45062 defa okundu.İsim benzeri konuları sayfanın altından takip edebilirsiniz.
Hayırlı paylaşımlar diliyoruz. Aradığınız konuyu bulamadıysanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. Yazı alıntılarında kaynak(www.dervisler.net) gösterilmesi rica olunur.

Dervişler Mekanında paylaşılan en güzel konu:{Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları }   Okunma sayısı 45062 defa

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« : 28/08/12, 15:38 »
"Tövbenin Hakikati" Mehmet Ildırar

Tövbeden maksat, yapılan hataların bağışlanmasını istemekle beraber onları terketmek, ibadet ve taat noksanlarını da (zamanında kılınmamış namazları, tutulmamış oruçları vb.) kaza etmektir. Kullara karşı tövbenin hakikati ise helalleşmekle, bu mümkün olmazsa fakihlerin buyurduğu gibi, mirasçılarıyla helalleşmek, ölenin ruhuna hatim okuyup sadaka vermekle olabilir.
 
Tövbe eden kişinin günahlarının ağırlığından hayâ etmesi lazım gelir. Yoksa sözde kalması ve pişmanlık duymadan söylenmesi ile gerçek tövbe olmaz.
 
Nedamet, yani pişmanlık, işlenen günahlar için kalbin sızlaması, yaptığına rahatsızlık duyması ile belli olur. Bunun alameti günah işlemiş olmaktan dolayı hüzünlü, üzüntülü olmak, Allah’tan ve kullarından utanıp arlanmaktır.

Gerçekten tövbe etmek isteyenin hali böyledir. Kalbi yumuşamış, gözü yaşlı olmuştur. Günah işlemekten vazgeçmemiş kimsenin tövbesi ise yalancı tövbesi olur.
 
Fahreddin Razi hazretlerinin beyanına göre tövbe üç aşamadan sonra gerçekleşir. Birincisi meydana gelen hatanın zararını bilmek, ikincisi bu zararı bildikten sonra haline üzülerek pişmanlık duymak ve üçüncüsü bu üzüntü üzerine halisane af dilemektir.
 
Aynı kaynağa göre tövbe altı manayı bir araya getirir: 1. Geçmişe nedamet etmek, 2. Gelecekte günah işlememeye azim göstermek, 3. Geçirmiş olduğu farzları kaza etmek, 4. Hakkına tecavüz ettiği insanların haklarını yerli yerince vermek, 5. Vücudunu haram lokmadan temizlemek, 6. Bedene ibadetin lezzetini tattırmak.
 
Bu şartlar kimde gerçekleşirse Allah’ın rızası, Rasulullah s.a.v.’in şefaati ile o insan hiç günah işlememiş gibi olur.
 Sayılan altı şarta dikkat edildiği zaman, tövbe yalnız sözlü bir ifadeyle değil, bir ahlâkla, bir anlayışla, vücudun yeni bir safhaya dönüşü, nefsin sıfatlarının değişmesi ile olur. Kalbin nuraniyetinin artarak Allah’a iltica edip kötü ahlâkın terkiyle olduğu anlaşılır. Bunlar olmadan tövbe noksan olur.
 
Tövbenin hakikati için ilim, hal ve fiil gereklidir. Tövbe için aranılan ilim, günahın büyük zarar olduğunu, kul ile sevdiği şeyler arasında büyük bir perde olduğunu, Rasulullah ve dostlarını incittiğini, melekleri gücendirdiğini, Allah’ın rızasından uzak kalmaya sebep olduğunu, böylece devam edip vefat ederse ahiret ve akıbetinin hüsranla neticelenebileceğini, tövbe edenin hiç günah işlememiş gibi olduğunu bilmektir.
 
Velhasıl tövbe yalnızca “Ya Rabbi ben pişmanım.” diye el açıp yüze sürmekle değil ahlâkı değiştirmekle, kalbi ilâhi idrak ve anlayışla süslemekle mümkündür.

Semerkand Dergisi
Konu Adresi: http://www.dervisler.net/yarbay-mehmet-ildirar-yazilari-t31705.0.html;topicseen




♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #1 : 28/08/12, 15:40 »
"Bilmek ve Yaşamak" Mehmet Ildırar

Din hakkında bilgisi olmasına rağmen, kişi bildikleriyle dinini yaşamıyorsa bu bilginin ona bir yararı olmaz. Aksine, bilerek yapmadığı için Allah Tealâ’dan uzaklaşmasına sebep olur. Allah’a yakınlık için kişinin bildiklerine uyması gerekir. Uymayacağı bilgiyi çoğaltıp bilgili görünmesi yalnızca insanları kandırmasını kolaylaştırır. Allah tarafından bir faydasını görmez.
 
Büyüklerimiz sık sık ilim ve amele vurgu yapar. Yani bildiğiyle amel etmek, bilgili bir şekilde ibadetlerini yerine getirmek… Ancak böyle hareket edince berekete, ilâhi rızayı celbedecek salih amellere ulaşmak mümkün olur.
 
Her müslümanın dinini yaşaması için temel dinî bilgileri öğrenmesi üzerine borçtur. Alimlerimiz dinimizi Peygamber Efendimiz s.a.v.’in sünnetine uygun olarak nasıl yaşayacağımızı bizlere açıklamışlardır. Bize gereken bilgiyi onlardan öğrenmek zor değildir. Bundan sonra olması gereken de Allah’ın izniyle kulluğumuzu, ibadetlerimizi ihlâs ve samimiyetle yerine getirmektir.
 
İbadetler konusunda hassas davranmanın yanında, tevazunun elden bırakılmaması, kişinin yaptıklarıyla kibirlenmemesi, kendini hiç yeterli görmemesi gerekir. Müslüman ne kadar aciz bir kul olduğunu, her zaman hata edebilecek olduğunu aklından çıkarmaz. Bu nedenle Allah Tealâ’ya hep tövbe eder, O’na layık kulluğu yapamayacağını itiraf ederek af diler. Bütün iyiliği, güzel sonuçları kendi cüz’î gücünden değil, Allah’tan bekler.

Kalbi uyanık mümin ne kadar çok ibadet etse de ameline güvenmez. Yüz bin sene ibadet eden makbul bir kulun bir günah sebebiyle azap gördüğünü, iki yüz bin sene ibadet eden İblis’in kibirlenince lanetlendiğini bilir. Adem Aleyhisselam’ın oğlunun bir hata yaparak ne duruma düştüğünden haberdardır. Belam bin Baura da inanmış ve alim bir kimse iken şeytanın vesvesesine kanıp nefsinin hevasına uymakla son nefesini imansız vermiştir. Kur’an-ı Kerim’de onun gibiler soluyan köpeklere benzetilmişlerdir.
 
İnsanı dünyadan sonra sonu olmayan bir hayat bekliyor. O sonsuz hayatta acıdan kurtulmanın tek yolu ise Allah Tealâ’nın kulunu affetmesidir. Mahşer günü olacaklar karşısında insanın gücü yok. İnsanın elinden gelen tek şey, bu dünyadayken kul olduğunu, her şeyiyle O’na muhtaç olduğunu bilmesi ve O’ndan affını, merhametini dilemesidir.
 
Dünyadayken Allah Tealâ’nın emir ve yasaklarını umursamadan, vesvese ve kuruntuya uyup O’nun inanmamızı istediği gibi inanmadan, kullara kölelik yapmayı kendimize yakıştırıp Rabbimize karşı gelirken, son nefes geldiğinde yardım görmeyi, iman üzere ölmeyi nasıl bekleyebiliriz?
 
Yaşadığımız an çok önemlidir. Okuma yazma bilmeyenimizden en çok okumuşumuza kadar, nefes aldığımız şu anda, ne kadar kusurlu, günahkâr olduğumuzu biliriz. Bu yüzden kusurlarımızın hep affedilmesini dileyerek kulluk ederiz. Başkaca bir yol yok. Allah’ın dini kendine ulaştıktan sonra insanın Allah Tealâ nasıl emrediyorsa öyle yaşamaya gayret etmesi gerekir.

Faydasız bilgiden, Allah’tan korkmayan kalpten, dünyaya doymayan nefisten O’na sığınır, O’ndan bildiğimizle ibadet etmeyi, helal lokma yemeyi ve O’na itaatkâr olup merhametini, affını dileriz.

Semerkand Dergisi



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #2 : 28/08/12, 15:41 »
"Taklitten Hakikate" Mehmet Ildırar

Nefsiyle güreşen pehlivanların hepsi nefse yenildi. Nefs âlimi de âbidi de yendi, sadece aşk pehlivanını yenemedi. Nefsin ilacı çile, mağara, tabanca, kılıç korkusu değil, Allah aşkıdır. Aşk ve muhabbette öyle bir kudret, güç vardır ki Allah’a aşık olanın nefsi çaresiz kalır, akıllar ona hayran olur.
 
Allah Rasulü s.a.v. ile Harise b. Malik el-Ensarî r.a. arasında şu konuşma geçti:
 
– Ey Harise, nasıl sabahladın?
 
– Gerçek bir mümin olarak sabahladım ey Allah’ın Rasulü.
 
– İmanının hakikati nedir?
 
– Dünyadan yüz çevirdim; benim gözümde altınla taşın kıymeti birdir. Gecelerimi ibadetle, gündüzlerimi oruçlu olarak geçiririm. Sanki Rabbimin arşı gözlerimin önündedir. Cennet ehlinin birbirlerini ziyaretlerini görür gibi oluyorum.
 
Rasulullah s.a.v. “Kim Allah’ın nurlandırdığı birine bakmak isterse Harise b. Malik’e baksın.” buyurmuştur. Kitaplar Hz. Harise’nin sahip olduğu ilmi, ünvanı anlatmadı, sıfatını anlattı. Sahip olduğu ilâhi muhabbeti anlattı.

Tasavvuf da sıfattır, ünvan değildir. Seyr ü sülûkla yönünü Allah’a döndürüp Hakk’ı bilme işidir. Bir şey yapmadan oturup, tasavvuf ehliyim demekle bir şey olmaz. Sabır ve sebatla çalışmak gerekir.

Şeytanın telkin ettiği “Benden bir şey olmuyor!” vesvesesini bırakıp, Hz. Mevlâna’nın dediği gibi, taklit de olsa gerçek de olsa aşıklar gibi hareket etmek Allah’a götürmede kılavuz olur. Zikri bırakmamak, Allah Rasulü’nü ve evliyayı sevmek lazımdır.
 
Seyr ü sülûk mecaz ile başlar; önce taklittir ama hakikat olarak işin sonuna varır. Hakikat tarafına seyr ü sülûk edecek kimse bir Allah dostu bulur, onu sever. Allah Tealâ, o veliye bağlanarak başlayan aşk-ı mecaziyi, aşk-ı hakikiye çevirir.

Bir insan neyi gaye edinirse, onu sevmeyi de elde eder. İnsanların gayesi neyi sevdiklerinin, neyin peşinde olduklarının, neye ulaşacaklarının da işaretidir.
 
Tasavvuf hakkında doğru bilgi edinmek gerekir. Mevlâna hazretleri “Bilgisi eksik olan şimşeği güneş sanır.” diyor. Neyin güneş, neyin şimşek olduğunu ayırt edebilmemiz için eksik bilgiyle ileri sürülmüş yorumlara değil, ancak kâmil insanların sözlerine dikkat etmek gerekir. Bu sözlerle seyr ü sülûk edip yol almalıdır.

Allah Tealâ, kulun seyr ü sülûk ile intikal etmesini, bir halden daha iyi bir hale geçmesini istemiştir. Tasavvufî hayat, kalbin gafletini intikal ile muhabbete çevirir. Allah kulunu devamlı intikal ettirir. İbret alırsa Mevlâ’yı bulur, ahmak olursa yolda kalır.
 
İnsan iki kanatlı olmalıdır. Bir kanadı Allah’tan korkmalı, bir kanadı Allah’ın rahmetini ummalıdır. Çünkü hem cennet hem cehennem vardır. Hem Lütuf hem kahır, hem rahmet hem azap vardır.
 
Bu can, ceset ve madde olan dünya ile şaşırtılmıştır. Dünyanın lezzeti, şehvet ve gazabı tahrik ederek seni yanıltır.

Bu yanılgıdan kurtulmak için intikal ederek, halleri yolları geçerek akl-ı selim’e ulaşmak gerekir...
 
Semerkand Dergisi



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #3 : 28/08/12, 15:42 »
"Allah’ın Kapısı" Mehmet Ildırar

Şeyh Abdulgani Nablusî hazretleri “Miftahü’l-Maiye” isimli eserinde şöyle buyuruyor:
 
Bir kimse ilahi yolda kendisine kılavuzluk edecek olan mürşidini Cenab-ı Hakk’ın kapılarından bir kapı olarak görmesi lazımdır. Buna “bâbullah” denir. Müritliğin ilk mertebesi bununla başlar.
 
Fahr-i Kainat s.a.v. Efendimiz hakkında, “Sen babullahsın ya Rasulallah. Kim o kapıya varırsa sen olmadan huzura giremez.” sözü ve “Alimler peygamberlerin vârisidir” sırrıyla arif-i billah, Allah Rasulü s.a.v.’in yeryüzünde ilminin ve marifetinin vârisidir. Bu hakikatin mürşit için de böyle görülmesi gerekir.
 
Mürit ile mürşit arasındaki münasebette Allah’ın hükmünün ne olduğu sual edilirse: Bir mürit mürşidinden kendine her geleni Allah’tan bilmelidir. Gelen hayır ise Allah’ın hidayeti, gelen şer ise Allah’ın imtihanıdır. Müritliğin, seyr-i sülûkun esası budur.
 
Bu yüce bir mertebe olup Hz. Ebu Bekir r.a.’ın makamıdır. Peygamber Efendimiz s.a.v.’in yolunda dinî ve imanî hakikatleri öğrenen Hz. Ebu Bekir r.a., Rasul-i Kibriya s.a.v. Efendimiz ahirete intikal edince bazı sahabelerin cezbeye düşmeleri ve bu halin değişik beyanlara sebep olması üzerine şöyle buyurmuştur:
 
“Kim Muhammed  ’e tapıyorsa bilsin ki Muhammed   vefat etmiştir. Kim Allah’a tapıyorsa bilsin ki Allah diridir ve ölümsüzdür.”
 
Bu hali bilen Mevlâna Celaleddin Rumi k.s. hazretleri üstadı Şems-i Tebrizî hakkında, “Mürşidim Hakk’ın kapısıdır, çünkü Hakk’a onunla vasıl oldum.” demiştir.
 
Buradaki asıl mana, mürşit bütün varlığıyla Allah’ın eserinden bir eserdir. Onun kendiliğinden tesir kudreti yoktur. Eğer mürşidin elinden müride kerametten, kemâlattan, hayır duadan, fiilden her ne eser meydana gelirse, Allah’ın dilemesiyle olur.
 
Yağmur buluttan gelir. Yağmur buluta Mikâil Aleyhisselam’ın emriyle konur. Hangi beldeye ne miktar yağacağını Allah takdir eder. Mikâil Aleyhisselam tren şefi gibi bulutları hareket ettirir. İlâhi dilemeye uygun olarak dünyaya yağmur dağıtır.
 
Bulut Allah’ın fermanının bir memurudur. Mürşit de bulut mesabesindedir. Bulut gibi Ümmet-i Muhammed  ’e Rabbanî feyz dağıtır. Birçoklarının düştüğü bir hata olarak, hâlikin Cenab-ı Allah olduğunu idrak etmeden mürşitten himmet istemek bu yola aykırıdır. Yaratan, bir şeyin olmasını dileyen Allah, vesile olan mürşittir.
 
Bir gün sefere çıkan bir zat Ebul Hasan Harkanî hazretlerine gelerek yoldaki haramilerden zarar görmemeleri için dua etmesini istedi. Harkanî hazretleri: “Beni hatırlayın, ben size yardım ederim” dedi. Dua isteyen dışında bu söze itibar eden olmadı. Kervanı eşkiya sardı, malı talan ettiler. O adamdan başka herkesin malı gitti.
 
Seferden dönen bu cemaat Harkanî hazretleri’nin huzuruna geldi. Durumu anlatıp sırrını sordular. Mübarek zat şöyle buyurdu: “Günahkâr ağızdan, asi ve fasık gönülden çıkan dua semaya yükselmez. Siz Allah’a dua ettiniz fakat bu yüzden kabul olmadı. Bu zat bana iltica etti. Ben de onun için dua ettim. Rabbim benim duamı kabul etti. Bu yüzden haramiler ona dokunmadı.”
 
Mesele günahkâr olan ağızla itaatkâr olan kalbin meselesidir. Yoksa Allah’ın işine ortak olmak ya da karışmak yoktur.
 
Semerkand Dergisi



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #4 : 28/08/12, 15:43 »
"Üç Edep" Mehmet Ildırar

Bir işin edebini bilmek, o işi başarmak için gerekli olan inceliği bilmek demektir. Yani işin kendine has sırrını, püf noktasını bilmektir. Bunun gibi nefs-i emmareden (kötülüğü emreden, insanı kötülük yapmaya sevk eden nefsten) kurtulmanın yolu da üç edebe riayetten, üç ince noktaya dikkat etmekten geçer. Bunlar olmadan nefsle mücahede gerçekleşmez.
 
Bunlardan ilki mahviyettir. Yani Allah yolcusu sâlik kendini bütün yaratılmışların en aşağısı olarak görür. Fakiri, zayıfı, güçsüzü düşük görmez, zenginin, muktedirin, meliklerin yanında yer almaz. Halinden şikayet etmez, kimseden bir şey beklemez, başkalarının iyiliğini gözetir. Böyle insanlara fütüvvet ehli denirdi.
 
Hasan Basrî hazretleri de fütüvvet ehlinden bir zat olup, kimi görse kendinden iyi, üstün olduğunu düşünürdü. Bir keresinde şöyle bir olay yaşamıştı:
 
Bir gün Dicle Nehri kenarında yürürken, yanında kadın ve şarap rengi içecek bulunan bir adam gördü. Yanındaki kadınla haram işliyor, şarap içiyor zannetti. Bir an için kendisini o adamdan farklı, üstün gördü. O sırada karşı kıyıdan gelmekte olan bir sandal devrildi. İçindekiler Dicle’nin sularına düştüler.
 
Kıyıda kadınla oturmakta olan adam suyun üzerinde yürüyerek gitti, boğulmak üzere olan birini tutup çıkardı. Sonra bir diğerini çıkardı ve dönüp Hasan Basrî hazretlerine “Ey Hasan, hani benden üstündün? Gel birini de sen çıkar sudan!” dedi ve ilave etti:
 
“İçtiğim şarap değil şuruptu. Yanımdaki kadın ise annemdi. Sen fütüvvet makamını muhafaza edemedin.”
 
Kimin ne olduğu, akıbetinin ne olacağı bilinmez. “Şu adam inkârcı” dersin, tövbekâr olup müslüman olabilir. Aksi de olur. Onun için kimseden iyi olduğumuzu düşünemeyiz. Şah-ı Nakşibend k.s. hazretleri şöyle buyuruyor: “Bu yola girmek isteyenler kendilerini Firavun’dan yüz derece aşağı görmedikçe giremezler. Girseler de ilerleyemezler.” Muhammed    Parisa k.s. hazretleri de şöyle buyuruyor: “Nefsini kendi ölçülerinle tartma. Kendini emsalinle, senin gibi olanlarla da kıyaslama. Sadıklarla, sıddıklarla, Allah adamlarıyla kıyasla ki ne kadar iflas ettiğini anlayasın.”
 
Kimsenin kötülüğünü örnek alma, başkaları şöyle yapıyor, ben niye yapmayayım deme. Herkesin kötülüğü kendine zarar verir. Sen Hakk’ın fermanına razı ol.
 
Buyuruluyor ki, “Nefsini dert etmedikçe (onu sorunlu, problemli görmedikçe) mürit yol alamaz.” Hiç kimsenin, nefsinin isyanına karşı çıkmadan ıslah olduğu görülmemiştir. Arifler demiştir ki: “Yaratılmışlar içinde en ahmak, en karanlık varlık nefistir. Yazıklar olsun o insana ki bu cahile köle olur.”
 
İkinci edep, setr-i kabahat etmektir. Yani başkalarının kusurlarını örtmek, ayıplarını ortaya çıkarmamaktır. Kişi, kusurlu kimseyi hatasından vazgeçirmeye çalışır. Fakat bu esnada bile kendini ondan üstün görmez. Kusurundan vazgeçerse de bunu Allah’ın lütfundan bilir, kendinden değil.
 
Üçüncüsü de hubb-ı dünyayı terk etmektir. Yani dünyaya olan sevgiyi terk ederek Allah Tealâ’yı sevmenin bütün sevgilerin üzerinde olduğunu bilmek. Yıkılıp yok olacak dünyayı sevmek aklın işi değildir. Yaratılmışların şerriyle dolu bu yere meyli kişinin cahilliğindendir.
 
Bu üç edebe riayet etmek ve nefsin elinden kurtulmaya çokça gayret etmek gerekir. Allah’ın izniyle böylece kurtuluş mümkün olur....
 
Semerkand Dergisi



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #5 : 28/08/12, 15:44 »
"Yola Girmek Yolda Olmak" Mehmet Ildırar

Tasavvuf yoluna giriş, kâmil bir mürşide intisap edip onun eğitim ve terbiye usulünü kabul etmekle olur. Bu Nakşibendî yolu başlangıçta Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in talim ve terbiyesinde yetişmiş Hz. Ebu Bekir r.a.’da “Sıddıkiye” ismini almış, sonrasında Selman-ı Farisî r.a. hazretleri, Muhammed    b. Kasım, Bayezid-i Bistamî, Mevlâna Halid hazretleri (Allah sırlarını mukaddes kılsın) gibi sayısız velinin hizmetiyle günümüz kâmil mürşitlerine ulaşmıştır. Bu mürşitlerden birine bağlanmakla her müslüman başlangıcı Efendimiz s.a.v. olan bu zincire bir kenarından tutunmuş olur.
 
Kâmil mürşidin elini tuttuktan sonra ise yolun edebi, önce sekiz şartı yerine getirmektir. Bunların başında gelen husus taharet, yani abdest almaktır. Abdest alırken de kalbinde Allah’a tövbe etme, günahlarından temizlenme niyeti vardır. Şeyh Ahmed Gazalî hazretleri şöyle buyuruyor: Tövbe eden mürid abdest anında azalarını maddi kirlerden yıkadığı gibi, manevi kirlerden, nefs ve şeytanın telkin ettiği kötü düşüncelerden temizlenmeyi de hedefler. Gusül abdestinde de durum böyledir.
 
İmam Rabbanî hazretlerinin oğlu Muhammed    Masum Farukî hazretleri de şöyle buyurur: İnsan hangi aza ile hangi günahı işlediğini bilir. Gusül ve abdestinde mürid, “Ya Rabbi, ben azalarımın dışını kirden yıkıyorum. Sen de onları günahlardan temizle.” diye yalvarır.

Abdesten sonra iki rekât namaz kılınır. Tasavvuf yoluna giren kişi, tadil-i erkan ve kalp huzuruyla kıldığı bu namazın birinci rekâtında Fatiha suresinden sonra Kâfirun suresini, ikinci rekatında da İhlâs suresini okur.
 
Bazı mürşitler bu adabın mürşide biattan önce, bazıları da biattan sonra olmasını tavsiye etmişlerdir.

Biat esnasında ise cümle günahlar göz önüne getirilir. Hem dil hem kalp ile; “Ya Rabbi, yapmış olduğum bütün günahlardan ben pişmanım. Keşke yapmasaydım. İnşAllah bir daha ben yapmayacağım.” denir. Böylece mürşidin elinde söz verilir. Bu söz mürşide değil, Allah’adır. Mürşid ise bu duruma şahit ve tövbe edene duacıdır.
 
İntisap eden kişi bu tövbe müsafahasıyla, yani mürşidin elinden tutmayla da onu kendine rehber, mürşit, üstad olarak kabul etmiş olur. Bundan sonra gayreti, o güne kadar yapmış olduğu hataları telafi etmek içindir. Kılmadığı namazlarını, tutmadığı oruçlarını kaza eder, haksızlık ettiği kişilerin hakkını verir veya helalleşir. Bunun gibi üzerine düşen vazifelerini yerine getirir.
 
Mürşit elinde tövbe etmenin amacı, kâmil bir insan olmak için kendine bir yol bulmak ve ilerlemektir. “Mürşidimin duası ve terbiyesi ile Rabbime tövbemde sabit kalırım” diye niyet eder. Fakat bütün kudretin Allah Tealâ’nın elinde olduğunu, gerçek sebebin de O’nun dilemesi olduğunu bilir. Tövbe ederek mümin olmanın gereği olan takvaya ulaşılmaya çalışılır. İntisap eden kişi, tövbesinde samimiyet ve ciddiyetle birlikte Allah Tealâ’nın onu affettiği hüsnü zannı ve ümidini de taşır.
 
Şeyh Ahmed Gümüşhanevî hazretlerine göre mürid iki şekilde tövbe eder. Birincisi Allah Tealâ ile kendi arasında, ikincisi mürşidi ile kendi arasındadır. Birinci tövbe ile yapmış olduğu günahlardan, ikinci tövbe ile kötü insanların meclisinden ayrılıp mürşidinin meclisine dahil olur. İlk tövbe ile Allah Tealâ kişiyi affedip korumasına alırken, ikinci tövbeyle mürşit nasihat ve ilimle yolunu gösterir.

Bundan sonrası ise, artık müridin gayretine bağlıdır....
 
Semerkand Dergisi



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #6 : 28/08/12, 15:45 »
"İçimizdeki Düşman" Mehmet Ildırar

Allah Tealâ, ruhlarımızı yaratırken dünyaya gönderileceğimiz zamanları da tayin etti. Kimin kimden dünyaya geleceği belirlendi. Bizim nasibimize de bu asır düştü ve bu asrın çeşit çeşit karanlığı karşısında dünyada bulunuyoruz.
 
Gerçekte hepimiz Allah Tealâ’yı tanıdık ve bildik. Rabbimizin “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” hitabına “Evet!” dediğimiz halde dünyaya geldikten sonra sözümüzü unutunca bize kitaplar ve peygamberler gönderdi. Ki tövbe edip sözümüze dönelim de kâmil müminler olarak huzuruna çıkalım.
 
Ruhumuzun bilip tanıdığı bu hakikatin sırrına erebilmek için terbiyeye ihtiyaç vardır. Terbiyeden maksat, bilgisizlikten, dünya kötülüklerinden, kötü arkadaşlardan, nefsimizin çirkinliklerinden, içimizde dönüp dolaşan şeytandan, bildiğimiz bilmediğimiz düşmanlardan, fena huylardan kurtulmaktır.
 
Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur: “Mümin beş güçlük arasındadır. Karşısındaki mümin kendisine haset eder. Münafık buğz eder. Kâfir maddi-manevi savaşır. Şeytan sapıtmaya çalışır. Nefsi sürekli tartışmayla yoldan çıkarmak ister.” İşte bu beş güçlükle baş edebilmek için terbiyeye ihtiyaç vardır.
 Bu beş güçlükten nefs, kötü ahlâkın kaynağıdır. Onu sevsek de, kızsak da insan vücuduna konulmuştur. O bütün özellikleriyle birlikte bizdedir, içimizdedir. Çıkartılması mümkün değildir. Islah edilmediğinde kötülüğün anasıdır, haindir, cahildir.
 
Nefse bir suret verilecek olsa, başı kibir; gözü kendini beğenmişlik; ağzı haset, yalan, gıybet; kulağı nisyan; göğsü kin; karnı şehvet ve bühtan; elleri hainlik ve hırsızlık; ayakları gaflet, ruhu küfür olur. Nefsin aklı yoktur. Cenneti, bu geçici dünyadaki bir saatlik şehvete satıverir.
 
Şunu da bilmek gerekir ki sıkça söylenen “nefsi öldürmek” sözü mecazî anlamdadır. Gerçekte ölmez, mücahede ve riyazet ile sıfatları değişir, ıslah olur.
 
Mücahedeyle nefsin özelliklerinde değişme olur fakat nefsin eski haline dönmesi de çok kolaydır. Üç gün dost olup üç yüz gün düşman olmak onun adetidir. Kandırmak sanatı, Allah’ın azametine düşmanlık işi, şeriatı sevmemek aşıdır.
 
Nefs yeni kesilmiş koyunun derisi gibidir. Nasıl yeni kesilmiş koyunun postundan hemen elbise olmaz, yününden hemen ceket dokunmazsa, onu nasıl tezkiye etmek, sıfatını değiştirmek, tabaklamak, yününü yıkamak, iplik yapmak, boyamak, dokumak ve kumaş haline getirmek lazımsa, nefsi de terbiye etmek gerekir. Böylece sıfatları değişerek olgunlaşmaya yönelir.
 
Mümine nefsi gibi şeytan da düşmandır. Nefsle şeytan imanımızı gasbetmek için koalisyon kurar. Nefs çoğunluğa sahip iktidar sahibi gidir. Şeytan dışarıdan kandıran hilekâr gibi davranır. Ama onun düşmanlığı bir noktadan sonra tesirsiz hale gelebilir. Eğer nefs terbiye olursa şeytanın kandırması azalır.
 
Zikredince şeytan kaçar, fakat nefse İsm-i Azam okusan kaçmaz. Bu yüzden nefsin terbiye edilip nuranî lâtifelerimizle birleşmesi, ikilikten kurtulması gerekir....
 
Semerkand Dergisi



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #7 : 28/08/12, 15:45 »
"Tövbeden Sonra" Mehmet Ildırar

Allah’a tövbe ettikten sonra talep edilen neticelere ulaşmak için günahlara karşı dikkatli olmak gerekir. Aksi halde günahların kul ile Allah arasına koyduğu perde kalkmaz. Günah işlemeye devam ettikçe kalpten Allah sevgisi çıkar, yerini Allah’tan başka şeylerin sevgisi alır. Kulun bu yüzden şiddetli hesaba çekileceğini bilmesi gerekir.
 
Kişi hangi günahı işliyorsa, onu Allah’tan ayıran, uzaklaştıran o günahtır. Şeytan ve nefs ne kadar süslese, küçük gösterse de, kul için günah en büyük düşmandır. Düşman olan günahtan tiksinilmelidir. Günahtan nefret etmedikçe tövbenin tadına varılamaz.
 
Bir kimse günahını fark edip tövbe edince kötü halini itiraf etmiş olur. Kötü halinin perde olduğunu, Allah Tealâ’nın o perdeyi ortadan kaldırıp affına mazhar edeceğini bilir.
 
Diğer taraftan kul, tövbeyi Allah Tealâ’nın onun kalbinde yaratıp sebeplerini kolaylaştırdığını bilmelidir. Oysa biz günahımızı kendimizin yeneceğimizi zannediyoruz. “Ya Rabbi, bu nefsin elinden bıktım. Çok suçlu olduğumu biliyorum. Bana tövbeyi nasip et.” demesini bilmeliyiz. Tövbe suresinin 118. ayetinde Rabbimiz şöyle buyuruyor: “…Allah’(ın azabın)dan yine O’na sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra (eski hallerine) dönsünler diye onların tövbelerini de kabul etti. Şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul eden ve çok merhamet edendir. ”
 
Tövbenin sonuç vermesi için, duası kabul olunan zatlara hizmet etmenin de büyük faydası vardır. Onlara hizmet İslâm’ın gönüllerde neşvü nema bulmasına sebep olduğundan insanı Allah’a götüren yolların en keskinidir.
 
Muhtasar sahibi Halil Malik hazretlerinin mürşidi, tuvaletlerin temizlenmesi için temizleyici aramaya çıkmıştı. O esnada bir genç, kürek, kova, su… ne lazımsa aldı geldi ve tuvaletleri temizledi. Şeyh döndüğünde tuvaletlerin temizlenmiş olduğunu görünce ellerini açıp: “Allahım, bu genç bizim tuvaletlerimizi temizledi, sen de onun kalbini temizle.” diye dua etti. O genç bu dua ile kâmil bir insan oldu.
 
İmam Yafiî hazretleri de şöyle buyuruyor: “Birçok ayyaş suçlarını bildikten sonra nefslerini ayakları altına alıp meşayihin hizmetine girdiler. Allah Tealâ onların kalplerine sevgi kapısını açtı.”

Tövbenin sonuç vermesi için kötü arkadaşları da terk etmek gerekir. Onlar terk edilmeden iyilerle arkadaş olunamaz ve bu yüzden tövbe de tam olarak gerçekleşmez.
 
Kâmil insanlara yakın olup kusurları düzeltmeye; kalbi irşad olmaktan alıkoyan işlerden uzak tutmaya; namaz, oruç ve zekât gibi borçları da ödemeye çalışmalıdır.
 
Tövbe edip Allah’a dönmek isteyenin gayreti boşa çıkmaz. Büyükler onun için dua eder, yol gösterirler. Allah Tealâ da kulunun gayretine affıyla, merhametiyle karşılık verir. ...
 
Semerkand Dergisi



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #8 : 28/08/12, 15:46 »
"Helal Lokma" Mehmet Ildırar

Rasulullah s.a.v. Efendimiz hadis-i şeriflerinde “helal”i ve “ilim”i arayıp bulmak her müslümana farzdır, buyurmuşlardır. İlmin hakikati Allah Tealâ’yı, O’nun alemlerin yaratıcısı olduğunu, ahirette kullarını hesaba çekeceğini bilmektir. Bu bilgi günahlardan pişman olup tövbe etmeye vesile olur. Tövbede sabit kalmak için ilim ve amel-i salih birbirinden ayrılmayan unsurlardır. Dervişin elinde ilim, kalbinde iman ve takva olmalıdır.

Rızkın helali olmadan da tövbede sabit kalınamaz. Bu hususta insanların birbirine yardımcı olması gerekir. İnsanlar arasında hukukun temini ve iyi ilişkilerin kurulması, birbirlerini aldatmamaları, birbirlerine zulmetmemeleri ve birbirlerinin helal rızkına yardımcı olmaları ile mümkündür. Yoksa gerek ilim, gerek ibadet haram üzerine kurulursa, kıraç bir tarla gibi bir miktar çalı çırpı yetişmesine sebep olur ama verim olmaz. Halbuki Rasulullah s.a.v.: “Bir kimse kırk gün helal yemeye devam ederse yüce Allah kalbini nurlandırır. Hikmet kaynakları kalbinden taşar diline gelir.” buyurmuşlardır.
 
Helal yemek, yeme içme ve giyinmeyle ilgilidir. Haramlardan sakınmak ise binlerce günahı terk etmeye bağlıdır. Bu asırda aklımıza hayalimize gelmeyen çeşitli günahlar vardır. Şeytanın bu konuda hileleri çok büyük olup, Adem Aleyhisselam’a secde etmeyen kovulmuş Azazil, evladını toplayarak Ümmet-i Muhammed  ’i baştan çıkarma yollarını hazırlamıştır. “Madem peygamberleri hürmetine Allah onları kolaylıkla bağışlıyor, biz de onlara yollarını zorlaştıralım” diyerek haram işleri helal gösterme belasını insanlara sarmıştır. Böylece insanlar helal sandıkları haram işlerden dolayı tövbe de etmeyecekler ve günahlar âdet halini alacaktır. Bu yüzden yeme içme, evlilik, akrabalık ve benzeri birçok işte haram ve şüpheli işler meşru zannedilmektedir.

Hz. Sa’d r.a. Rasulullah s.a.v. Efendimiz’den “duası makbul bir kişi” olması için dua rica etti. Efendimiz şöyle buyurdular:
 
– “Tertemiz helal şeyler ye, duan kabul olur.”
 
Yine bir hadis-i şeriflerinde Rasulullah s.a.v. Efendimiz buyuruyorlar ki: “Nice toz toprak içinde, saçı başı dağınık yollara düşen kimse var ki, yediği de giydiği de haramdır. Bu haliyle elini açar, ‘Ya Rabbi, şu şu isteklerimi yerine getir!’ der. Öyle bir kimsenin duası nasıl olsun da makbul olsun!”

Bir başka hadis-i şeriflerinde de şöyle buyuruyorlar: “Yüce Allah Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya bir melek yerleştirdi. Bu melek hemen her gün oradan şöyle seslenir: ‘Haram yiyen kimsenin ne sarfı ne adli kabul edilir’”. “Sarf” kelimesi ile anlatılmak istenen farz ibadetler, “adl” kelimesi ile de sünnet ve nafile ibadetlerdir. Yani haram yiyen kimsenin farz, sünnet ve nafile ibadetleri kabul edilmez.
 
İşin başı yeme içmeye dayanıyor. Bu asırda kurşun sıkılmış bir hayvanın kesilmesinden faiz karışmış lokmaya kadar pek çok karışık mesele vardır.
 
Bir kimse on kuruşa bir elbise satın alsa, on kuruşun bir kuruşu haram olsa, bu elbise ile kıldığı namaz makbul olmaz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz buyurmuşlardır ki:
 – “İbadet on bölümden ibarettir. Dokuz bölümü rızıkta ve yaşayışta helali aramaktır.”

SEMERKAND DERGİSİ



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #9 : 28/08/12, 15:47 »
"Gerçek Sevgi Ebedi Sevgili" Mehmet Ildırar


Kişinin kendisi kâmil olmadıkça Ravza’da bekçi, Kâbe’de müezzin olsa ne fayda! Allah’ı bilmek kemâl elde etmekle olur; bekçilikle, müezzinlikle değil. Bizler de Allah’ı biliyoruz. İman cihetiyle hepimiz ehl-i imanız. Hepimizin imanı birdir, yüz gramı beş yüz gramı olmaz. İman artıp eksilmeyen Rabbanî bir nurdur. İman ettiğini dille ikrar, kalple tasdik eden herkesin imanı birdir. Farkımız kemalât derecesindedir.
 
Padişah da, vezir de, nalbant da kuldur. Ama makamları değişiktir. İmanın hakikatinde de iman edenler birdir, fakat insanların kemâli, manen olgunlukları birbirlerinden farklı olabilir.
 
Herkesin ilâhi beyanlardan nasibi, mübarek makamlardan idraki, Allah’a kulluk mertebeleri derece derecedir. Bu durum kalplerin temizliği, nefslerin terbiyesine bağlıdır. Bu hususta gayret gösterip ilerlemek, Allah’a yaklaşmak gerekir.
 
Allah’a yaklaşmak için önce tevbe edip sonra istikamet üzere olunur. Ardından “tezhip” (nefsi ıslah ile hali güzelleştirme) ve “takrip” (yakınlaşma) gelir. Nakşibendiyye yolunda takrip için usul zikir, hatme, sohbet ve rabıtadır. Bunlar kişiyi yaklaştırır.
 
“Ya Bâkî ente’l-bâkî” cümlesi, ameliyat eden cerrah gibi kalbi günahlardan keser. Bu ameliyatın yapılması gerekir, çünkü insan mahiyeti itibariyle her şeye muhabbet duyacak istidatta yaratıldığından kalbi birçok sevgiliyle dolar. Sevgilisi ne kadar çoksa derdi de o kadar çoktur. Bu sevgililerin de vefası olmaz, hepsi başa dert olup giderler. İnsan kalbi bunun ıstırabını yaşar.
 
Allah’tan gayrı her şey insanı terk eder. İşte gerçek aşk da, O’nu, hiç terk etmeyecek olanı sevmektir. Ne o sevgili son bulur, ne O’nu sevmek…
 
İnsan neyi severse ona koşar. Nakşibendî büyükleri, sahte sevgilerden kurtulup gerçek sevgiliye yönelmenin ilacını bulmuşlardır. Çevrelerine toplanan insanlara, Allah’ın nasip ettiği bu dermanı nasıl kullanacaklarını öğretirler.
 
Afyon uyuşturup alkol sarhoş ederken, bunun aksine, “bâkî olan, sonsuz olan yalnız sensin, senden gayrı her şey fani” anlamını taşıyan “Ya Bâkî ente’l-bâkî” cümlesi uyandırır, gerçeği, gerçek sevgiyi gösterir. Bu mana kalpte ve kanda dolaşırken, insanı geçici, bozulmaya, yok olmaya mahkum sevgililerden kurtarır. Kalbin, haddi sınırı olmayan bir sevme kabiliyeti vardır. Bu kabiliyete uygun sevgilinin de haddinin sınırının olmaması gerekir. Allah Tealâ’dan başka bu özelliğe sahip sevgili olmaz.
 
Nakşibendî yolunun usulünden olan hatme-i hacegânı yapan kişi Allah’a şöyle der: “Ya Rabbî! Her sevgilim bırakıp gidiyor. Bedenimi sevdim, ihtiyarladı. Karımı sevdim, kocadı. Kızımı sevdim, el aldı. Paramı sevdim, yel aldı. Ya Rabbî, bana ebedi bir sevgili ver.”
 
Şeytan, sevginin Allah Tealâ’ya yönelmemesi için uğraşır durur. Kalbin başka sevgilerle meşgul olmasını ister. Şeytan böyle uğraşırken Allah’ın zikri de onu uzaklaştırıp kalbi Allah’a yaklaştırır.
 
Nakşibendiyye yolunun bütün gayesi de kalbi şeytanın tasallutundan kurtarmak, yaratılıştaki aslî haline ulaştırmak ve seveni sevdiğine erdirmektir.
 
İnsanın felahı, kurtuluşu, mutluluğu da ancak sevgilisinin yanında, O’nunla birlikte olmadadır.
 
Semerkand Dergisi



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #10 : 28/08/12, 15:47 »
"Tasavvufun Üç Meyvesi" Mehmet Ildırar


Tasavvuf, nefsin terbiye edilip kalbin Allah’tan gayrısından temizlenmesi için Kitap ve Sünnet dairesinde gayret etmek, çalışmaktır. Burada nefsin terbiyesinin, kalbin temizliğinin önemi yanında, bu işin İslâm’ın temiz akidesi, emir ve yasakları çerçevesinde yapılmasının önemini öncelikli olarak vurgulamak gerekir. Çünkü Allah Tealâ’nın İslâm’dan başka bir dini yoktur ve bu dinin dışındaki başka bir inançla nefse muhalefet etmek kişiyi hakikate ulaştırmaz. ‘İstidraç’ denilen birtakım garipliklerle kişi doğruya ulaştım zannederken, iyice yanlışa saplanıp kalır.
 
İslâmî ölçülerle kontrol edilmeyen nefs terbiyesi tasavvuf değil; şeyhi şeytan, akıbeti cehennem olan bir sapık yol olur. Bu sapıklıkla elde edilecek bazı olağandışı hallerin insanların gözünü boyamaktan öte hiçbir kıymeti yoktur. Bütün mesele kalbi Allah Tealâ’nın razı olduğu ahlâk ile selim bir hale kavuşturmak ve İslâm olarak yaşatmaktır.
 
İmam Rabbanî k.s. hazretlerine göre tasavvuf üç şeyin temini içindir: Önce kalbi manevi hastalıklarından temizler. Kalp, emir alemindendir ve aslen yüzü Allah’a dönüktür. Fakat dünya hayatına saplanarak kirlenmiş, ahlâkı bozularak ilâhi olan cevheri zarar görmüştür. Bize şah damarımızdan yakın olan Allah Tealâ’yı unutup uzaklaşmış, birer hastalık olan kötü huylar edinmiştir.
 
Tasavvuf, kalbi Allah Tealâ’ya karşı cahilleştiren, onu karanlıkta bırakan bu durumdan kurtarmak için yapılacak olanın yolunu göstermiş, Ehl-i Sünnet sınırları içinde yöntemi belirlemiştir. Usulünce çalışılınca tasavvufun sağladığı ilk kazanç kalbin bütün hastalık ve dünyanın gereksiz ağırlıklarından kurtulması, kendi gerçek haline dönmesidir.
 
İkinci olarak, kalp aslına dönünce şüphe ve vesveselerden arınmış sağlam bir imanla kişi Allah Tealâ’nın rızasını kazanmayı can u gönülden ister ve itikad, ibadet ve muamelâtıyla dinine dört elle sarılır, emirleri yerine getirip, yasaklardan sakınır.
 
Üçüncü olarak, tasavvuf terbiyesi altında yetişmiş müslüman için Peygamber Efendimiz s.a.v.’in sünnetini ihya etmek büyük önem kazanır. Çünkü doğru yolun, dinin, dolayısıyla tasavvufun habercisi O’dur. İnsanları kurtuluşa götürecek olan yaşayış şeklini, hal ve davranışları yine O göstermiş, nasıl yapmamız gerektiği konusunda örnek olmuştur. O’nun elinden tutmadan, O’nun yolunu takip etmeden, O’nun duası ve şefaati olmadan tasavvuf terbiyesi mümkün değildir. O bütün mürşitlerin mürşidi, yol göstericilerin yol göstericisidir.
 
Tasavvuf, kişiyi Peygamberine bağlı, O’nun bildirdiklerine sadık bir müslüman yapmaya çalışırken, nefs, şeytan ve kötü insanlar da düşmanlıklarından geri kalmayacaklardır. Fakat tasavvuf terbiyesi zaten bu düşmanları alt ederek ilerlemeyi sağlamak içindir.
 
En önemli düşman da kişinin kendi nefsidir. Nefs aşırı isteklerle dünyaya önelir, Allah Tealâ’nın emir ve yasaklarına karşı lâkayt ve tembel davranıp sadece kendi zevklerinin tatminini ister. Kalbi de aşağı çekmeye çalışır. Çünkü kalp melekleşmeye meyilli olduğundan nefsin istediği hayatla tamamen zıt hareket edip onu engeller.
 
Kalp nefse teslim olmadığı sürece nefsin yapabileceği bir şey yoktur. Çünkü kalp insan varlığında en önemli yere sahiptir ve padişah hükmündedir. Bu padişahın hastalanıp yataklara düşmüş, kimseye söz geçiremeyip çevresine oyuncak olmuş hali içler acısıdır. Fakat insanın aklı kalbin yardımcısıdır. Eğer akıl insafla hareket eder, geçici dünyaya bağlanmanın, gerçek ve sonsuz hayat olan ahirete sırt dönmenin saçmalığını itiraf ederse, kalbe yardım etmiş olur.
 
Semerkand Dergisi



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #11 : 28/08/12, 15:48 »
"Allah Dostlarına Yakınlık" Mehmet Ildırar

Allah dostları kendilerinden isteyen ve samimi davrananlara Allah’a yaklaşma eğitimini verirler. Mürşidin söylediklerini yaparak çalışanlar gün be gün Allah Tealâ’ya yaklaşmaya ve O’nu daha çok sevip O’na derin bir haşyet duymaya başlarlar.
 
Fethullah Verkanisî k.s. hazretleri tasavvufun gösterişten, dünyaya yönelik çıkar hesabından arınıp ihlâsı elde etmek için olduğunu söylüyor. Bunun elde edilmesinin ise, kişide gerçekleşecek olan Allah sevgisine bağlı olduğunu bildiriyor.
 
Allah’ı sevmek ibadet etmeyi, O’na itaati kolaylaştırır. Kalbi sevgiyle dolu olan kişi için sevdiğine kulluk etmek, O’nun sözünü dinlemek en büyük zevktir. İbadet ve taat artık o kişinin gıdası gibi olur. Uzaklaşınca kendini kötü hisseder.
 
Allah Tealâ’ya bu yakınlığı elde etmenin ilk aşaması O’na yakın olanlarla, yani Allah dostlarıyla, salihlerle birlikte olmaktır. Bu salih insanlarla sözlü ya da sözsüz sohbet edilir, yakınlık kurulur. Onların konuşmaları, susmaları akla ve kalbe hitap eder.

Onların ortamında bulunmak diğer işlerin ağırlığından sıyrılmaya, kişinin kendini toparlamasına fırsat verir. Ahireti düşünmeyi ve böylece dünya hayatı hakkında doğru bilginin yenilenmesini sağlar.
 
Allah dostlarıyla birlikte olmak yalnızca bildiğimiz anlamda insanların bir araya gelmesi şeklinde değildir. Arada ne kadar uzaklık olursa olsun onları düşünmek, yanlarında ve yakınlarında olduğu duygusuyla hareket edip onları model olarak görmek, bir arada olmak gibi faydalıdır. Tasavvufta bu durum rabıta olarak adlandırılır.
 
Allah dostu aklında olan, onu yanındaymış gibi düşünen kişi, yapıp edecekleri hakkında daha hassas olur. Nefsini bu rabıtayla kontrol eder. Başkalarının tepkilerine göre değil, Allah dostu yanındayken nasıl davranacaksa öyle davranır.
 
Allah dostlarının yazdığı veya onların sözlerinin derlendiği kitaplarda okuduğumuz gibi, böyle bir rabıtayla irtibat kuran kişinin kalbine nur dolmaktadır. Kendisiyle manevi irtibat kurulan Allah dostunun kalbinden gelen bu nur kişinin kalbini temizlemekte, Allah Tealâ’ya yaklaşabilecek bir hale girmesini sağlamaktadır.
 
Yakınlığı elde etmek için yapılacaklardan biri de zikirdir. Farklı anlamlara gelebilen zikir, tasavvuf eğitiminde Allah Tealâ’nın isminin çokça tekrar edilmesi demektir. Kendisinden eğitim alınan Allah dostunun gözetimindeki bu tekrar, kalbi temizleyip nefsi terbiye eden bir etkiye sahiptir.
 
Yine tasavvufun yaklaştırıcı, yakınlaştırıcı usullerinden biri hatme-i hacegândır. Hatmede fatihalar, salavatlar, zikir ve dualar okunup din ve tasavvuf büyüklerine hediye edilir.
 
Allah sevgisi kalbe yerleşsin diye salih insanlarla bir arada bulunmak, onlarla irtibatlı olmanın yanı sıra onların kitaplarını okuyup tasavvuf ilmine dair doğru bilgileri edinmek gerekir. Tasavvufu kendince yorumlamak, mutasavvıfların belirlediği yolun dışına çıkmaya yol açar. Bu durum Allah Tealâ’ya yakınlaşmayı sağlamaz.
 
Allah dostları, kâmil mürşitler, Rasulullah s.a.v. Efendimizin manen mirasçılarıdır. Dinin hem zahirine büyük önem verirler, hem derin bir bâtınî kavrayışa sahiptirler. Allah yolunun piri, hocası, yol göstericileridir.

Allah sevgisini ve ihlâsı elde etmek isteyenler için, onlarla yakınlık kurup eğitim ve terbiyelerini kabul etmek en güvenilir yoldur.

Semerkand Dergisi



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #12 : 28/08/12, 15:49 »
"Evlilik Bir İbadet" Mehmet Ildırar

Cenab-ı Hak Furkan suresi 74 ve 75. ayetlerde şöyle buyuruyor:
 
“(Ve o kullar): Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takva sahiplerine önder kıl derler.
 
İşte onlara, sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamı verilecek, orada hürmet ve selamla karşılanacaklardır.”
 
O kullar, kendilerinden sonra gelecek çocuk ve torunlarına örnek olacakları bir takvaya sahip olup, çocuklarının da takva sahibi olmalarını diliyorlar. Bunu bizler de isteriz, bütün müslümanlar ister. Bunun için elbette önce evlenmek ve Allah’ın izniyle hayırlı evlatlara sahip olmak gerekir.
 
Evlilik Hz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in sünnetidir. O, evliliğe önem vermiş ve bize; “Evlenin, çoğalın. Kıyamet günü ben sizin çokluğunuzla iftihar ederim.” buyurmuştur. Geçim korkusu gibi sebepleri de evlenmemek için bir mazeret olarak saymamıştır.
 
Evlilik, müslümanın hayatında bir kemal noktasıdır. Abdullah b. Abbas hazretleri “Kişinin ibadeti ancak evlenmek ile kemal bulur.” buyurarak, evlemeyi ibadetin kısımlarından saymıştır. İbadetin kalp huzuru ile makbul olacağını ifade ederek de, evlilikte huzurun korunmasına, bunun için de karşılıklı anlayışa işaret etmiştir.
 
Vefatından sonra bir zatın rüyasında görülen Ebu Nasr-ı Timar hazretleri, “Evliler, bekâr kalanlardan yetmiş derece üstün makama geçtiler.” buyurmuştur.
 
Yine buyurulmuştur ki: “Evli olanların evli olmayanlardan üstünlüğü, savaşanların savaşmayanlardan üstünlüğü gibidir.” Ayrıca, “Evli olanın kıldığı bir rekât namaz, bekârın kıldığı yetmiş rekâttan efdaldir.”
 
Görülüyor ki evlilik büyük bir devlettir. Bir ibadet ciddiyetiyle yaşandığı zaman büyük hayırlara vesiledir. Bunun için zorluklarına katlanılması gerekir. Kişinin evlilikle birlikte üzerine yüklenen sorumluluktan kaçmaması, sabırlı olması, evlilik hayatını nefsin basit bir isteği olarak görmeyip, Allah Tealâ’nın rızasını gözetmesi gerekir.
 
Evlenmesiyle birlikte müslüman beş görevi yerine getirmiş, beş hizmeti ifa etmiş olur. Birincisi, çocuk sahibi olur ve onları yetiştirir. İkincisi şehvetini kontrol altına alarak hem kendini hem toplumu zarardan korumuş olur. Üçüncü olarak, bir yuvayı idare etmek, geçimi ve düzeni için çalışmakla toplum hayatına destek olur. Dördüncüsü, akrabaların çoğalmasıdır ki bu sayede birbirine yakın, omuz omuza verecek insanların çoğalmasıyla müslümanlar daha güçlenir. Son olarak, evlilik hayatının gereklerini yerine getirirken yaşanan zorluklara sabırla karşılık vererek nefsiyle mücadele etmiş olur.
 
Evlenmenin en başta gelen amacı olan evlat yetiştirmekle birçok açıdan hayra ulaşılır. Bunlardan ilki, mahşer günü ümmetinin çokluğuyla övünecek olan Hz. Peygamber’in s.a.v. bir isteğini yerine getirmiş olur. Sonra kişinin öldükten sonra arkasından dua edecek evladının olması büyük bir hayırdır.
 
Ayrıca çocukluk çağında vefat edenlerin mahşer gününde anne babalarına şefaatçi olacakları bildirilmiştir. Efendimiz s.a.v. buyurmuştur ki, “Çocuğun üzüntülü bir halde cennet kapısında bekleyip, ‘Ancak anne-babamla birlikte cennete girerim!’ demesi üzerine, Allah Teal⠑Anne-babasıyla cennete koyun.’ buyurur.”
 
Evlilik büyük bir nimet ve dünya imtihanlarından biridir. Bu imtihanı huzur içerisinde vermek için taraflar birbirlerine sabır göstermeli, birbirlerine yardımcı olup ebedi nimete ermeye çalışmalıdırlar.
 
Semerkand Dergisi



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #13 : 28/08/12, 15:50 »
"Yönelişimiz Nereye?" Mehmet Ildırar


Allah Tealâ hazretleri bir kula hayır murad ederse, ona günahlarından pişmanlık duygusu verir, ilâhi idrak kapısını açıp derin bir anlayış nasip eder. Yalnız, bu meselede kulun nefsini bilip onu ıslah için mücahede ve riyazete başlaması lazımdır. Nefsinin haram işlerine karşı koyan kişi eden mücahede makamında, o karşı koyuşla kendisini ibadet ve taate veren kimse ise riyazet makamındadır. “Ey iman edenler! Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya yol arayın ve yolunda mücahede edin ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide, 35) ayet-i kerimesinde bildirildiği gibi, nefsin haram işlerden kurtulup ibadet ve taate dönmesi için Allah yolunda cihad etmek lazım gelir ki. Cihad önce dış sonra iç düşmanlarla olur. İçteki düşmanların en büyüğü hiçbir zaman bizi bırakmayan nefsimiz, sonra şeytan ve kötü akrandır. Kötü akran, akraba bile olsa, mücahede etmek, onlardan kaçmak lazım geldiğini müfessirler beyan buyurmuşlardır. Bir kul kötülerden uzak durup, nefsinin düşmanlığını bilerek onu ıslah etmek için kâmil bir insan eli tuttuğunda, Allah Tealâ ona nuranî bir anlayış verir.
 
Şah-ı Nakşibend k.s. hazretleri, “Yol üstündeki taşı kaldırmak mümin için müstehap bir ameldir.” sözündeki “yol üstündeki taş”ı “nefs” olarak izah etmiştir. Bu yol üstündeki taş ise insanın hiç ayrılmayan bir arkadaşıdır. Hepimiz ondan müştekiyiz, şikayet ediyoruz. Her birimiz o nefsi doyuramadık ve ona hakkı duyuramadık. Ne derece duyurur, ne derece ilâhi aşka doyurursak ahiretteki makamımız o kadar iyi olur. Rabbine ibadet ve taat hususunda günah işleyen kimse günahını bilir, Allah’ın rahmet ve mağfiretine sığınırsa günahının önemi kalmaz. Günahının çokluğunun da kıymeti yoktur. Yetmiş dağ kadar günah işleyenle yedi nohut tanesi kadar işleyenin Allah’ın mağfiretinin büyüklüğü karşısında farkı yoktur. Bir kimse yetmiş dağ büyüklüğündeki günahlarından pişmanlık duyar, tevbe istiğfar eder, o günahları bir daha işlemezse hiç günah işlememiş gibi olur. Ama yedi nohut tanesi kadar günahı olsa da tevbe etmese, cennete girdiği zaman makamı küçük olacağından pişmanlık duyar. Vücudumuzdaki bir hastalığın tedavisi için nasıl doktora başvurur ve ondan medet umarsak, nefsin sıkıntısından da Allah’a sığınıp medet ummamız vazifemizdir. Allah Tealâ kendisine sığınana ilâhi bir anlayış verir. O ilâhi anlayış kalpte tecelli edip, Allah müminin kalbini kudret parmağıyla hidayete çevirince, o mümine günahtan nefret etmek ve hayırlı ameller işlemek kolay gelir.
 
İmamın biri sabah namazından çıktı, evine gidiyordu. Yolda sızıp kalmış bir sarhoş gördü. Sarhoş şöyle söyleniyordu:
 
– İç iç!.. Kadehler, küpler dolusu iç. Zira Ramazan geliyor. Nasıl olsa Ramazan’da içemezsin!
 
İmam bu sözleri duyunca şöyle düşündü:
 
– Şu sarhoş Ramazan’dan hayâ ediyor, kendi kendine Şaban günlerinde daha çok içmesini söylüyor. Ey hoca, şu sarhoş kadar da mı değilsin? O Şaban’ın bitmemesini bekliyor. Sen de ömür geçmeden marifet şarabını iç. Hakk’a dön. Yemin ederim, nefsimi ıslah etmeden evime dönmeyeceğim!
 
İmam doğruca Mekke-i Mükerreme’ye gitti ve yedi sene orada kaldı. Kâmil insanlarla oturdu, evliya bir zat olarak geri döndü. Bu kemalâtı kimden örnek aldığını soranlara, “Bir sarhoştan aldım!” dedi.
 
Ömrümüz tezkere bekleyen asker gibi. Önünde sonunda vatana kavuşacağız. Ama bir farkla: Ya cennete ya da cehenneme… Her birimizin sayısız noksanları var. Mümin olarak, İslâm cemaatince “emin” bilinmedikçe iman-ı kâmil sahibi olamayız. Bizler mümin olarak Allah’ın emanetini yüklendik, Allah’ı bilmek üzere gönderildik. Allah’ı bilen kimsenin harama meyli olmamalıdır.
 
Semerkand Dergisi



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #14 : 28/08/12, 15:50 »
"Kalbin Perdeleri" Mehmet Ildırar


Öyle lokma var ki, insanı kırk yıl ibadetten keser. Öyle söz var ki, adamın kalbini taş eder. Öyle bakışlar var ki, insanın hayatını mahveder, perişan eder. Şunu bilmeliyiz ki, Allah ile kulu arasında aslında perde yoktur. Fakat tıpkı güneş ışığının dünyamıza ve bedenimize gelmesi gibi bir durum vardır. Bizimle güneş arasında dünyanın çevresinde bulunan perdeler güneş ışığının tamamıyla bize ulaşmasına mani olur.

 Bu mani oluş insanın iyiliğinedir. Atmosferin güneş ışığını belli ölçüde engelleyecek özelliği olmasa ya da tenimiz uzun süre doğrudan güneşe maruz kalsa zarar görürüz. Fakat Allah ile kulu arasındaki durum burada farklılık gösterir. Allah ile kul arasında perdelerin, engellerin olması insan için iyilik değil, büyük bir eksiklik olarak ortaya çıkar. Allah Tealâ’nın kuluna yönelişi daha latif, daha kesif ve daha nuranîdir. Ama kulun nefsani kirleri, şeytanın kandırmaları, asrın çirkin işleri Allah’ın rahmetine engel olur, perde olur. Nasıl ki şemsiye yağmura mani olursa bizim çirkin işlerimiz, yirmi dört saat hiç kesilmeyen ilâhi rahmeti, rabbanî feyzi perdeler, bize ulaşmasını engeller. Halbuki Allah’ın feyzi daimidir, nuranîdir, latiftir, eksiksizdir. Ama onu biz kesiyoruz.

 Şah-ı Nakşibend k.s. hazretlerinin halifesi Muhammed   Parisa k.s. hazretleri şöyle buyuruyor:

 “Allah ile kul arasında perde maddi bir şey değildir. Perdeler dış suretlerin nakışlı, süslü görüntüleridir. Dünyada görüp aldandığımız, bize güzel görünüp kalbimizi oyalayan her bir şey Allah ile kul arasında perde olur.”

 Harama bakışların, gıybetçi, çirkin, zararlı, perişan, bomboş sohbetlerin, lakırdıların, menfaat elde etmek için yapılan dalkavuklukların, mihnet ve meşakkat dolu, hiçbir şeyden memnun olmayan, bir türlü tatmin ve huzur bulmayan binbir itiraz ve şikayetlerin her birisi araya girer, meşgul eder, perdeler. Çalgılı çengili eğlenceler, zamanı öldüren boş seyirler gibi işler de aslında perde olan işleri güzel gösterip nefsin gıdasını artırır, kalbi nefs karşısında zayıflatır. Şeytanın yemi artar ve Allah’tan gelen feyzi kalbimiz çekemez hale gelir.

 İnsanın günahları, Allah’ın hiç bitmeyen feyzine mani olur, Allah’tan uzaklaşmamıza yol açar. Halbuki Allah Tealâ bize bizden şah damarımızdan daha yakındır. Ne yazık ki biz gafletimizle Allah’tan uzaklaşmış oluyoruz.

 Allah yolundaki yolcuya bu perdeleri kaldırmak lazım gelir. Nasıl sabah olunca perdeleri açıyor, ışık ve temiz hava girsin diye pencereleri aralıyorsak, mümin de ilâhi feyzi çekebilmek için bu perdeleri kaldırmak zorundadır.

 Perdeleri kaldıran en nuranî, en latif hal, yapılan çirkin işlere pişmanlık, yaptığı kötülüklerden utanmaktır. Hayâ imandandır, hayâ edildikçe perdeler kalkar. Tevbe edildikçe Allah’ın lütfu, bereketi, feyzi, rahmeti kalplere iner.

 Tasavvuf Allah ile kul arasındaki perdeleri kaldırmaya, gafleti gidermeye çalışır. Bir kâmil mürşidin elini tutmakla, tevbe edip terbiye olmak, kalbe zarar veren, perde olan işlerden korunmak mümkündür...
 
Semerkand Dergisi



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...


Paylaş facebook Paylaş twitter
 

Nefs kuşu Helâl kazanmanın önemi ||semerkandyayin| semerkand.tv| semerkandradyo| semerkanddergisi| semerkandaile| mostar| semerkandpazarlama| sultangazi.bel.tr| sitemap| Arama Sonuçları| Dervişler Mekanı| Wap| Wap2| Wap Forum| XML| Rss| DervislerNet/Facebook | DervislerNet/Twitter | Forum İletişim| |||www.dervisler.net 0.186 saniyede oluşturulmuştur


Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları Güncelleme Tarihi: 21/08/19, 17:21 Dervisler.Net © 2008-2014 |Lisans(SMF) |Sitemap | Facebook | Twitter | İletişim