SEMERKAND GRUP > Semerkand Dergisi

Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları

(1/11) > >>

Bi_iznillah:
"Tövbenin Hakikati" Mehmet Ildırar

Tövbeden maksat, yapılan hataların bağışlanmasını istemekle beraber onları terketmek, ibadet ve taat noksanlarını da (zamanında kılınmamış namazları, tutulmamış oruçları vb.) kaza etmektir. Kullara karşı tövbenin hakikati ise helalleşmekle, bu mümkün olmazsa fakihlerin buyurduğu gibi, mirasçılarıyla helalleşmek, ölenin ruhuna hatim okuyup sadaka vermekle olabilir.
 
Tövbe eden kişinin günahlarının ağırlığından hayâ etmesi lazım gelir. Yoksa sözde kalması ve pişmanlık duymadan söylenmesi ile gerçek tövbe olmaz.
 
Nedamet, yani pişmanlık, işlenen günahlar için kalbin sızlaması, yaptığına rahatsızlık duyması ile belli olur. Bunun alameti günah işlemiş olmaktan dolayı hüzünlü, üzüntülü olmak, Allah’tan ve kullarından utanıp arlanmaktır.

Gerçekten tövbe etmek isteyenin hali böyledir. Kalbi yumuşamış, gözü yaşlı olmuştur. Günah işlemekten vazgeçmemiş kimsenin tövbesi ise yalancı tövbesi olur.
 
Fahreddin Razi hazretlerinin beyanına göre tövbe üç aşamadan sonra gerçekleşir. Birincisi meydana gelen hatanın zararını bilmek, ikincisi bu zararı bildikten sonra haline üzülerek pişmanlık duymak ve üçüncüsü bu üzüntü üzerine halisane af dilemektir.
 
Aynı kaynağa göre tövbe altı manayı bir araya getirir: 1. Geçmişe nedamet etmek, 2. Gelecekte günah işlememeye azim göstermek, 3. Geçirmiş olduğu farzları kaza etmek, 4. Hakkına tecavüz ettiği insanların haklarını yerli yerince vermek, 5. Vücudunu haram lokmadan temizlemek, 6. Bedene ibadetin lezzetini tattırmak.
 
Bu şartlar kimde gerçekleşirse Allah’ın rızası, Rasulullah s.a.v.’in şefaati ile o insan hiç günah işlememiş gibi olur.
 Sayılan altı şarta dikkat edildiği zaman, tövbe yalnız sözlü bir ifadeyle değil, bir ahlâkla, bir anlayışla, vücudun yeni bir safhaya dönüşü, nefsin sıfatlarının değişmesi ile olur. Kalbin nuraniyetinin artarak Allah’a iltica edip kötü ahlâkın terkiyle olduğu anlaşılır. Bunlar olmadan tövbe noksan olur.
 
Tövbenin hakikati için ilim, hal ve fiil gereklidir. Tövbe için aranılan ilim, günahın büyük zarar olduğunu, kul ile sevdiği şeyler arasında büyük bir perde olduğunu, Rasulullah ve dostlarını incittiğini, melekleri gücendirdiğini, Allah’ın rızasından uzak kalmaya sebep olduğunu, böylece devam edip vefat ederse ahiret ve akıbetinin hüsranla neticelenebileceğini, tövbe edenin hiç günah işlememiş gibi olduğunu bilmektir.
 
Velhasıl tövbe yalnızca “Ya Rabbi ben pişmanım.” diye el açıp yüze sürmekle değil ahlâkı değiştirmekle, kalbi ilâhi idrak ve anlayışla süslemekle mümkündür.

Semerkand Dergisi
Konu Adresi: http://www.dervisler.net/yarbay-mehmet-ildirar-yazilari-t31705.0.html;wap2

Bi_iznillah:
"Bilmek ve Yaşamak" Mehmet Ildırar

Din hakkında bilgisi olmasına rağmen, kişi bildikleriyle dinini yaşamıyorsa bu bilginin ona bir yararı olmaz. Aksine, bilerek yapmadığı için Allah Tealâ’dan uzaklaşmasına sebep olur. Allah’a yakınlık için kişinin bildiklerine uyması gerekir. Uymayacağı bilgiyi çoğaltıp bilgili görünmesi yalnızca insanları kandırmasını kolaylaştırır. Allah tarafından bir faydasını görmez.
 
Büyüklerimiz sık sık ilim ve amele vurgu yapar. Yani bildiğiyle amel etmek, bilgili bir şekilde ibadetlerini yerine getirmek… Ancak böyle hareket edince berekete, ilâhi rızayı celbedecek salih amellere ulaşmak mümkün olur.
 
Her müslümanın dinini yaşaması için temel dinî bilgileri öğrenmesi üzerine borçtur. Alimlerimiz dinimizi Peygamber Efendimiz s.a.v.’in sünnetine uygun olarak nasıl yaşayacağımızı bizlere açıklamışlardır. Bize gereken bilgiyi onlardan öğrenmek zor değildir. Bundan sonra olması gereken de Allah’ın izniyle kulluğumuzu, ibadetlerimizi ihlâs ve samimiyetle yerine getirmektir.
 
İbadetler konusunda hassas davranmanın yanında, tevazunun elden bırakılmaması, kişinin yaptıklarıyla kibirlenmemesi, kendini hiç yeterli görmemesi gerekir. Müslüman ne kadar aciz bir kul olduğunu, her zaman hata edebilecek olduğunu aklından çıkarmaz. Bu nedenle Allah Tealâ’ya hep tövbe eder, O’na layık kulluğu yapamayacağını itiraf ederek af diler. Bütün iyiliği, güzel sonuçları kendi cüz’î gücünden değil, Allah’tan bekler.

Kalbi uyanık mümin ne kadar çok ibadet etse de ameline güvenmez. Yüz bin sene ibadet eden makbul bir kulun bir günah sebebiyle azap gördüğünü, iki yüz bin sene ibadet eden İblis’in kibirlenince lanetlendiğini bilir. Adem Aleyhisselam’ın oğlunun bir hata yaparak ne duruma düştüğünden haberdardır. Belam bin Baura da inanmış ve alim bir kimse iken şeytanın vesvesesine kanıp nefsinin hevasına uymakla son nefesini imansız vermiştir. Kur’an-ı Kerim’de onun gibiler soluyan köpeklere benzetilmişlerdir.
 
İnsanı dünyadan sonra sonu olmayan bir hayat bekliyor. O sonsuz hayatta acıdan kurtulmanın tek yolu ise Allah Tealâ’nın kulunu affetmesidir. Mahşer günü olacaklar karşısında insanın gücü yok. İnsanın elinden gelen tek şey, bu dünyadayken kul olduğunu, her şeyiyle O’na muhtaç olduğunu bilmesi ve O’ndan affını, merhametini dilemesidir.
 
Dünyadayken Allah Tealâ’nın emir ve yasaklarını umursamadan, vesvese ve kuruntuya uyup O’nun inanmamızı istediği gibi inanmadan, kullara kölelik yapmayı kendimize yakıştırıp Rabbimize karşı gelirken, son nefes geldiğinde yardım görmeyi, iman üzere ölmeyi nasıl bekleyebiliriz?
 
Yaşadığımız an çok önemlidir. Okuma yazma bilmeyenimizden en çok okumuşumuza kadar, nefes aldığımız şu anda, ne kadar kusurlu, günahkâr olduğumuzu biliriz. Bu yüzden kusurlarımızın hep affedilmesini dileyerek kulluk ederiz. Başkaca bir yol yok. Allah’ın dini kendine ulaştıktan sonra insanın Allah Tealâ nasıl emrediyorsa öyle yaşamaya gayret etmesi gerekir.

Faydasız bilgiden, Allah’tan korkmayan kalpten, dünyaya doymayan nefisten O’na sığınır, O’ndan bildiğimizle ibadet etmeyi, helal lokma yemeyi ve O’na itaatkâr olup merhametini, affını dileriz.

Semerkand Dergisi

Bi_iznillah:
"Taklitten Hakikate" Mehmet Ildırar

Nefsiyle güreşen pehlivanların hepsi nefse yenildi. Nefs âlimi de âbidi de yendi, sadece aşk pehlivanını yenemedi. Nefsin ilacı çile, mağara, tabanca, kılıç korkusu değil, Allah aşkıdır. Aşk ve muhabbette öyle bir kudret, güç vardır ki Allah’a aşık olanın nefsi çaresiz kalır, akıllar ona hayran olur.
 
Allah Rasulü s.a.v. ile Harise b. Malik el-Ensarî r.a. arasında şu konuşma geçti:
 
– Ey Harise, nasıl sabahladın?
 
– Gerçek bir mümin olarak sabahladım ey Allah’ın Rasulü.
 
– İmanının hakikati nedir?
 
– Dünyadan yüz çevirdim; benim gözümde altınla taşın kıymeti birdir. Gecelerimi ibadetle, gündüzlerimi oruçlu olarak geçiririm. Sanki Rabbimin arşı gözlerimin önündedir. Cennet ehlinin birbirlerini ziyaretlerini görür gibi oluyorum.
 
Rasulullah s.a.v. “Kim Allah’ın nurlandırdığı birine bakmak isterse Harise b. Malik’e baksın.” buyurmuştur. Kitaplar Hz. Harise’nin sahip olduğu ilmi, ünvanı anlatmadı, sıfatını anlattı. Sahip olduğu ilâhi muhabbeti anlattı.

Tasavvuf da sıfattır, ünvan değildir. Seyr ü sülûkla yönünü Allah’a döndürüp Hakk’ı bilme işidir. Bir şey yapmadan oturup, tasavvuf ehliyim demekle bir şey olmaz. Sabır ve sebatla çalışmak gerekir.

Şeytanın telkin ettiği “Benden bir şey olmuyor!” vesvesesini bırakıp, Hz. Mevlâna’nın dediği gibi, taklit de olsa gerçek de olsa aşıklar gibi hareket etmek Allah’a götürmede kılavuz olur. Zikri bırakmamak, Allah Rasulü’nü ve evliyayı sevmek lazımdır.
 
Seyr ü sülûk mecaz ile başlar; önce taklittir ama hakikat olarak işin sonuna varır. Hakikat tarafına seyr ü sülûk edecek kimse bir Allah dostu bulur, onu sever. Allah Tealâ, o veliye bağlanarak başlayan aşk-ı mecaziyi, aşk-ı hakikiye çevirir.

Bir insan neyi gaye edinirse, onu sevmeyi de elde eder. İnsanların gayesi neyi sevdiklerinin, neyin peşinde olduklarının, neye ulaşacaklarının da işaretidir.
 
Tasavvuf hakkında doğru bilgi edinmek gerekir. Mevlâna hazretleri “Bilgisi eksik olan şimşeği güneş sanır.” diyor. Neyin güneş, neyin şimşek olduğunu ayırt edebilmemiz için eksik bilgiyle ileri sürülmüş yorumlara değil, ancak kâmil insanların sözlerine dikkat etmek gerekir. Bu sözlerle seyr ü sülûk edip yol almalıdır.

Allah Tealâ, kulun seyr ü sülûk ile intikal etmesini, bir halden daha iyi bir hale geçmesini istemiştir. Tasavvufî hayat, kalbin gafletini intikal ile muhabbete çevirir. Allah kulunu devamlı intikal ettirir. İbret alırsa Mevlâ’yı bulur, ahmak olursa yolda kalır.
 
İnsan iki kanatlı olmalıdır. Bir kanadı Allah’tan korkmalı, bir kanadı Allah’ın rahmetini ummalıdır. Çünkü hem cennet hem cehennem vardır. Hem Lütuf hem kahır, hem rahmet hem azap vardır.
 
Bu can, ceset ve madde olan dünya ile şaşırtılmıştır. Dünyanın lezzeti, şehvet ve gazabı tahrik ederek seni yanıltır.

Bu yanılgıdan kurtulmak için intikal ederek, halleri yolları geçerek akl-ı selim’e ulaşmak gerekir...
 
Semerkand Dergisi

Bi_iznillah:
"Allah’ın Kapısı" Mehmet Ildırar

Şeyh Abdulgani Nablusî hazretleri “Miftahü’l-Maiye” isimli eserinde şöyle buyuruyor:
 
Bir kimse ilahi yolda kendisine kılavuzluk edecek olan mürşidini Cenab-ı Hakk’ın kapılarından bir kapı olarak görmesi lazımdır. Buna “bâbullah” denir. Müritliğin ilk mertebesi bununla başlar.
 
Fahr-i Kainat s.a.v. Efendimiz hakkında, “Sen babullahsın ya Rasulallah. Kim o kapıya varırsa sen olmadan huzura giremez.” sözü ve “Alimler peygamberlerin vârisidir” sırrıyla arif-i billah, Allah Rasulü s.a.v.’in yeryüzünde ilminin ve marifetinin vârisidir. Bu hakikatin mürşit için de böyle görülmesi gerekir.
 
Mürit ile mürşit arasındaki münasebette Allah’ın hükmünün ne olduğu sual edilirse: Bir mürit mürşidinden kendine her geleni Allah’tan bilmelidir. Gelen hayır ise Allah’ın hidayeti, gelen şer ise Allah’ın imtihanıdır. Müritliğin, seyr-i sülûkun esası budur.
 
Bu yüce bir mertebe olup Hz. Ebu Bekir r.a.’ın makamıdır. Peygamber Efendimiz s.a.v.’in yolunda dinî ve imanî hakikatleri öğrenen Hz. Ebu Bekir r.a., Rasul-i Kibriya s.a.v. Efendimiz ahirete intikal edince bazı sahabelerin cezbeye düşmeleri ve bu halin değişik beyanlara sebep olması üzerine şöyle buyurmuştur:
 
“Kim Muhammed  ’e tapıyorsa bilsin ki Muhammed   vefat etmiştir. Kim Allah’a tapıyorsa bilsin ki Allah diridir ve ölümsüzdür.”
 
Bu hali bilen Mevlâna Celaleddin Rumi k.s. hazretleri üstadı Şems-i Tebrizî hakkında, “Mürşidim Hakk’ın kapısıdır, çünkü Hakk’a onunla vasıl oldum.” demiştir.
 
Buradaki asıl mana, mürşit bütün varlığıyla Allah’ın eserinden bir eserdir. Onun kendiliğinden tesir kudreti yoktur. Eğer mürşidin elinden müride kerametten, kemâlattan, hayır duadan, fiilden her ne eser meydana gelirse, Allah’ın dilemesiyle olur.
 
Yağmur buluttan gelir. Yağmur buluta Mikâil Aleyhisselam’ın emriyle konur. Hangi beldeye ne miktar yağacağını Allah takdir eder. Mikâil Aleyhisselam tren şefi gibi bulutları hareket ettirir. İlâhi dilemeye uygun olarak dünyaya yağmur dağıtır.
 
Bulut Allah’ın fermanının bir memurudur. Mürşit de bulut mesabesindedir. Bulut gibi Ümmet-i Muhammed  ’e Rabbanî feyz dağıtır. Birçoklarının düştüğü bir hata olarak, hâlikin Cenab-ı Allah olduğunu idrak etmeden mürşitten himmet istemek bu yola aykırıdır. Yaratan, bir şeyin olmasını dileyen Allah, vesile olan mürşittir.
 
Bir gün sefere çıkan bir zat Ebul Hasan Harkanî hazretlerine gelerek yoldaki haramilerden zarar görmemeleri için dua etmesini istedi. Harkanî hazretleri: “Beni hatırlayın, ben size yardım ederim” dedi. Dua isteyen dışında bu söze itibar eden olmadı. Kervanı eşkiya sardı, malı talan ettiler. O adamdan başka herkesin malı gitti.
 
Seferden dönen bu cemaat Harkanî hazretleri’nin huzuruna geldi. Durumu anlatıp sırrını sordular. Mübarek zat şöyle buyurdu: “Günahkâr ağızdan, asi ve fasık gönülden çıkan dua semaya yükselmez. Siz Allah’a dua ettiniz fakat bu yüzden kabul olmadı. Bu zat bana iltica etti. Ben de onun için dua ettim. Rabbim benim duamı kabul etti. Bu yüzden haramiler ona dokunmadı.”
 
Mesele günahkâr olan ağızla itaatkâr olan kalbin meselesidir. Yoksa Allah’ın işine ortak olmak ya da karışmak yoktur.
 
Semerkand Dergisi

Bi_iznillah:
"Üç Edep" Mehmet Ildırar

Bir işin edebini bilmek, o işi başarmak için gerekli olan inceliği bilmek demektir. Yani işin kendine has sırrını, püf noktasını bilmektir. Bunun gibi nefs-i emmareden (kötülüğü emreden, insanı kötülük yapmaya sevk eden nefsten) kurtulmanın yolu da üç edebe riayetten, üç ince noktaya dikkat etmekten geçer. Bunlar olmadan nefsle mücahede gerçekleşmez.
 
Bunlardan ilki mahviyettir. Yani Allah yolcusu sâlik kendini bütün yaratılmışların en aşağısı olarak görür. Fakiri, zayıfı, güçsüzü düşük görmez, zenginin, muktedirin, meliklerin yanında yer almaz. Halinden şikayet etmez, kimseden bir şey beklemez, başkalarının iyiliğini gözetir. Böyle insanlara fütüvvet ehli denirdi.
 
Hasan Basrî hazretleri de fütüvvet ehlinden bir zat olup, kimi görse kendinden iyi, üstün olduğunu düşünürdü. Bir keresinde şöyle bir olay yaşamıştı:
 
Bir gün Dicle Nehri kenarında yürürken, yanında kadın ve şarap rengi içecek bulunan bir adam gördü. Yanındaki kadınla haram işliyor, şarap içiyor zannetti. Bir an için kendisini o adamdan farklı, üstün gördü. O sırada karşı kıyıdan gelmekte olan bir sandal devrildi. İçindekiler Dicle’nin sularına düştüler.
 
Kıyıda kadınla oturmakta olan adam suyun üzerinde yürüyerek gitti, boğulmak üzere olan birini tutup çıkardı. Sonra bir diğerini çıkardı ve dönüp Hasan Basrî hazretlerine “Ey Hasan, hani benden üstündün? Gel birini de sen çıkar sudan!” dedi ve ilave etti:
 
“İçtiğim şarap değil şuruptu. Yanımdaki kadın ise annemdi. Sen fütüvvet makamını muhafaza edemedin.”
 
Kimin ne olduğu, akıbetinin ne olacağı bilinmez. “Şu adam inkârcı” dersin, tövbekâr olup müslüman olabilir. Aksi de olur. Onun için kimseden iyi olduğumuzu düşünemeyiz. Şah-ı Nakşibend k.s. hazretleri şöyle buyuruyor: “Bu yola girmek isteyenler kendilerini Firavun’dan yüz derece aşağı görmedikçe giremezler. Girseler de ilerleyemezler.” Muhammed    Parisa k.s. hazretleri de şöyle buyuruyor: “Nefsini kendi ölçülerinle tartma. Kendini emsalinle, senin gibi olanlarla da kıyaslama. Sadıklarla, sıddıklarla, Allah adamlarıyla kıyasla ki ne kadar iflas ettiğini anlayasın.”
 
Kimsenin kötülüğünü örnek alma, başkaları şöyle yapıyor, ben niye yapmayayım deme. Herkesin kötülüğü kendine zarar verir. Sen Hakk’ın fermanına razı ol.
 
Buyuruluyor ki, “Nefsini dert etmedikçe (onu sorunlu, problemli görmedikçe) mürit yol alamaz.” Hiç kimsenin, nefsinin isyanına karşı çıkmadan ıslah olduğu görülmemiştir. Arifler demiştir ki: “Yaratılmışlar içinde en ahmak, en karanlık varlık nefistir. Yazıklar olsun o insana ki bu cahile köle olur.”
 
İkinci edep, setr-i kabahat etmektir. Yani başkalarının kusurlarını örtmek, ayıplarını ortaya çıkarmamaktır. Kişi, kusurlu kimseyi hatasından vazgeçirmeye çalışır. Fakat bu esnada bile kendini ondan üstün görmez. Kusurundan vazgeçerse de bunu Allah’ın lütfundan bilir, kendinden değil.
 
Üçüncüsü de hubb-ı dünyayı terk etmektir. Yani dünyaya olan sevgiyi terk ederek Allah Tealâ’yı sevmenin bütün sevgilerin üzerinde olduğunu bilmek. Yıkılıp yok olacak dünyayı sevmek aklın işi değildir. Yaratılmışların şerriyle dolu bu yere meyli kişinin cahilliğindendir.
 
Bu üç edebe riayet etmek ve nefsin elinden kurtulmaya çokça gayret etmek gerekir. Allah’ın izniyle böylece kurtuluş mümkün olur....
 
Semerkand Dergisi

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa

Tam sürüme git