Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları - Semerkand Dergisi
Dervişler.Net Anasayfa

Forumda toplam 25.022 konu paylaşıldı... Bu konulara toplam 145.504 yorum yapıldı. Bugün 0 konu ve 0 ileti gönderildi.. Toplam : 22868 üyeli aileyiz.
Dervişler Mekanında, Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları , konusunu okuyorsunuz... Bu konu 44091 defa okundu.İsim benzeri konuları sayfanın altından takip edebilirsiniz.
Hayırlı paylaşımlar diliyoruz. Aradığınız konuyu bulamadıysanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. Yazı alıntılarında kaynak(www.dervisler.net) gösterilmesi rica olunur.

Dervişler Mekanında paylaşılan en güzel konu:{Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları }   Okunma sayısı 44091 defa

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #15 : 28/08/12, 15:51 »
"Nefs Terbiyesi ve Akıl" Mehmet Ildırar


Nefs, zor bir meseledir. Her an onun esiri ve onun hükmü altındayız. Ama onunla dost olmuşuz. Oysa düşman olmalıydık. Salihlerden bazıları, mürşid-i kâmillerden nefis terbiyesi hakkında nasihat istemişler ve şu karşılığı almışlar: “… Sizden önce kendilerine kitap verilenlere ve size ‘Allah’tan korkun’ diye emrettik. ..” (Nisa, 131)

 Şu halde kurtuluş, günahları silip süpürmekte, yani günahın meydana gelmesine sebep olan nefsi ıslah etmededir. Bunun yolu da takvadır. Rasulullah s.a.v. Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

 “Gözler yol göstericidir, kulaklar işitici, dil tercümandır. Ellerin kanatların, ayakların seni menzile götüren bineğindir. Kalbin padişahtır. Eğer kalbin fitne ve fesada düşerse senden fitne ve fesat zuhura gelir.”

 Hadis-i şerifin açıklamasından, nefsin dizginlenmesi gerektiği, nefsin azgınlığının kalbe tesir ettiği, kalbin hastalığının göze, kulağa, dile, ayağa, bütün vücuda hakim olacağı anlaşılmakta ve bundan dolayı da nefsine hakim olamayanın eline, diline, gözüne, sair azalarına hakim olamayacağı hükmü çıkmaktadır.

 Nefs dinin emir ve yasaklarına karşı koyar. Allah, hidayete ulaşmak için insanlara akıl vermiş ve İslâm’ı onlara hükümran kılmıştır ki, aklı dinin ölçülerine vurmak suretiyle yanlışı doğrudan ayırsınlar, nefsleri haramdan sakındırsınlar. İmam Gazalî hazretleri şöyle buyurmuştur: “Kalb-i selim yani Allah’ın emrinde olmayanın aklı, ya ifrat ya tefrit noktasındadır.”

 Neticede şu durum ortaya çıkmaktadır ki, nefs sahibini şerlere götürmeye çalışır. Akıl hakem olarak ortaya çıkar. Bu hakem ne ile hükmedecek? İslâm ile hükmedecek. Kur’an-ı Kerim’le, hadis-i şeriflerle, alimlerin içtihatlarıyla hükmedecek.

 İslâm’a teslim olmayan kimsenin aklı, akl-ı maaş denilen dünya aklı, İslâm’a teslim olup ona uyanın aklı ise akl-ı maad, akl-ı hakikat, akl-ı selim ve Halik’i bilen akıldır. Eğer akıl nefsin esaretinde köle gibi kullanılıyorsa, ameller de nefsanî olur. Nefsanî olunca da vesvese gitmez, ibadetlerden lezzet alınmaz.

 İnsan bir yandan üşürken bir yandan kapıyı camı açar mı? Bu durum, cenneti arzulayan bir insanın kapılarını şehvete, gazaba, nefsin arzularına açmasına benzer. Vesveseden kurtulamamaktan ve ibadetlerden lezzet almamaktan şikayet edenin hali böyledir.

 Nefsini dinin edepleri ile edeplendir, haramlardan sakın. O zaman Allah kalbe nur indirir ve o kalp huzur bulur. Bu durumdaki kimseden şu güzel haller meydana gelir: Gafleti gider, günah işlemeyi bırakır, ibadetlerden lezzet alır, Allah’a muhabbeti, insanlara sevgi ve merhameti çoğalır.

 İnsanı yüce hedeflerden acizlik ve gurura kapılmak gibi iki sebep uzaklaştırır. Efendimiz s.a.v. “Kişinin nefsini beğenmesi yetmiş senelik amelinin sevabını götürür.” buyurmuşlardır. Kimi insan ibadetleriyle, kimi işlerini başarıyla sonuçlandırdığı için, kimi de başkalarının yaptıklarını küçük görerek kendini beğenir. Kendini beğenmek ibadetin kendisini değil, sevabını ortadan kaldırır. Allah’ın rızasına aykırı olur.

 Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır: “Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri ayetlerimden uzaklaştıracağım.” (Araf, 146). Böyle kimseler Kur’an’ı tekrar tekrar okusalar da feyz alamazlar. Kibirleri ve kendilerini beğenmeleri sebebiyle onların kalpleri ilâhi hitabı anlamaz.

 Bu nefs meselesi tasavvuf terbiyesini icap ettirir. Dini yaşamak, hem zahirî eksikleri gidermek hem manevi kalp hastalıklarını tedavi etmekle mümkün olduğundan, bu hastalıkların tedavisi de ancak tasavvuf terbiyesiyle olabileceğinden, kâmil bir mürşit bulup onun denetiminde kalbi temizleyip nefsi terbiye etmek gerekir.
 
Semerkand Dergisi
Konu Adresi: http://www.dervisler.net/yarbay-mehmet-ildirar-yazilari-t31705.15.html




♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #16 : 28/08/12, 15:52 »
"İbadetler ve İhlâs"Mehmet Ildırar


İçine bir şey karışması mümkün iken karışmayıp asıl halini korumuş olan şeye saf katışıksız manasına “halis” denilir. Mesela süte suyun karışmaması durumundaki saflık, halislik gibi. Süt, ilk haliyle sağlığa aykırı başka bir şeyle karışmamış olarak saf haldedir, biz de bundan faydalanırız. Anne sütü de böyledir. Allah Tealâ onu bebek için saf bir gıda yapmış, onunla beslenip gelişmesini sağlamıştır.

 Bu saflık, katışıksızlık, halislik dinî hayat için de son derece önemlidir. Müminin kalbini, ibadet ve taatini zararlı unsurlardan arındırmasına, halis, saf kulluk etmeye ihlâs denir. Sözlükte, ibadetlere Allah rızasından başka maksat karıştırmamak olarak geçer. Tasavvufta, kalpteki karışıklıkların, kirlerin giderilmiş olması anlamını taşır. Kalbin kirleri nelerdir? Riya, hırs, haset, öfke, şehvet, iftira, kusur arayıcılık, yalan, cehalet ve benzerleri kalbin kirleridir, ihlâsı bozarlar.

 Başkası görsün diye ibadet etmek riya, başkası görmesin diye adet halindeki ibadeti saklamak da riyadır. Başkası görünce içten içe ibadetiyle övünmek de riya olur. Hatta buna gizli şirk denmiştir ve Allah Tealâ’nın hiç sevmediği bir iştir. İbadete Allah Tealâ’dan başka bir şeyi, yani para, övülme, saygınlık elde etme isteği ve benzerini katmak şirk olur ki ihlâsın zıddıdır.

 Ebu Süfyan Uyeyne rh.a hazretleri sabah namazına giderken cübbesini ters giymişti. Gün ağarınca cemaatten biri fark etti ve;

 – Hocam cübbeyi ters giymişsin, düzeltelim, dedi. Ebu Süfyan:

 – Oğlum, ben bu cübbeyi Allah için giydim. Çevirirsen süslenme olur. Eve gideyim, tekrar giyerken yüzünü giyerim. Şimdi süslenmek için tersini yüzüne çevirmem, dedi.

 Amelden önce ilim sahibi olmak, yani yapılacak ibadet hakkında bilgi edinmek ve niyeti düzeltmek gerekir. Amelin içinde ihlâslı olmak, amelden sonra da her zaman Allah’ın rızasını aramak şarttır.

 Riya, Allah Tealâ’dan başkasının hoşnutluğunu gözetmek suretiyle amelde ihlâsı terk etmektir. Riyakâr hakkında söylenen sözlerin en hafifi “riyakâr”, “hilekâr”, “müşrik”tir. Mahşer günü bu isimlerle çağrılır.

 Bir adam oruç tutarken Allah’a yakınlığa niyet ettiği gibi, zayıflamak niyetinde olsa ya da sıhhatinin düzelmesine niyet etse; hacca giderken Allah için oralara gittiğini düşünürken hava değişimi yapmayı, çoluk çocuğun gürültüsünden başını dinlemeyi ya da ticaret yapmayı niyetine katsa; abdest alırken serinlemeye niyetlense amelleri ihlâstan uzaklaşmış olur. Hülasa Allah Tealâ başkalarıyla ortaklıktan uzaktır, ibadet yalnız O’nun için yapılır.

 Uyku hali gibi… Uykuya para, menfaat, ve benzeri hiçbir şey karışmaz. Onun için uykuya yarı ölüm denmiştir.
 Az olsun çok olsun, gönlün meylettiği, nefsin haz duyduğu dünyalıktan herhangi bir şeyin Allah için yapılan bir işe karışmasıyla, o amel berraklığını kaybeder, safiyeti bozulur. Haz duyduğu şeyin miktarı kadar ihlâs noksanlaşır. Ayrıca haz duyduğu şeylere bağlanarak şehvetler de artar. Şehvet nefsin bir halidir ve ihlâsı bozar. Tıpkı balı sirkenin bozduğu gibi… Yani ihlâsla nefsanî haller bir arada olmaz.

 İhlâsın ilacı nefsin arzularını kırmak, dünyaya tamah etmeyi bırakmak, kalbe Allah’ın rızasını yerleştirip ilâhi muhabbeti elde etmektir. Böylece basit gayelerden kurtulup doğru bir yönelişle Allah Tealâ’ya yönelmek mümkün olur....
 
Semerkand Dergisi



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #17 : 28/08/12, 15:53 »
"Cahil Sofilik Olur mu?" Mehmet Ildırar


Allah ve Rasulü’nün bildirdiği gibi İslâm’ı yaşamadan tasavvufî bir hayattan söz edilemez. Bunun için ehl-i tasavvuf olan kişilerin, mürşidin manevi terbiyesi altında seyr-i süluklarını tamamlarken dinin emir ve yasaklarına ve Rasulullah s.a.v.’in sünnet-i seniyyesine uymaları gerekir.

 Mürit, yani isteyen, talep eden kişi, Allah’ın hükümlerine sarılıp O’nun yolunda ilerlemeyi talep eden kişidir. İslâm’ı, Rasullullah s.a.v.’in bildirdiklerini bilmeden, Allah’ın hükümlerine teslim olmadan, ibadet ve taati ciddiye almadan mürit olunmaz. Yolunda olunanın yolunda ilerlemeyi istemeden, O’nu istemesi samimi olmaz. Bir mürit, mürşit eli tuttuktan sonra hemen dinini öğrenmesi, eksiklerini tamamlaması gerekir.

 Şam’da doğup yine orada vefat etmiş olan fıkıh alimlerinin büyüklerinden İbn Abidin hazretleri, zahir ilim eğitimini tamamladıktan sonra tasavvufta da eğitimini tamamlamıştır. Büyük bir ilme sahip olarak Mevlâna Halid hazretlerinin halifesi olmuştur.

 İbn Abidin hazretleri, kadın olsun erkek olsun, her müslümanın dinini muhakkak öğrenmesi gerektiğini buyurmuştur. Bir mümin hangi işi yapacak, hangi ibadeti ifa edecekse onunla ilgili bilgiyi öğrenmesi farzdır.

 Şu halde ilk işimiz, dinimizi öğrenmek için sıkı bir gayret içerisine girmektir. “Her kime hikmet verildiyse ona pek çok hayır verilmiş demektir.” (Bakara, 269) ayetindeki hikmet kelimesini tefsir alimleri fıkıh ilmi olarak tefsir etmişlerdir. Bunun içindir ki ilimlerin en hayırlısı fıkıh ilmidir. Fıkıh ilmi ibadet, taat, alışveriş, insanlar arası münasebetler, miras gibi hususları içine alır.

 Allah’tan korkan, takva sahibi bir fıkıh alimi, durmaksızın ibadet eden zahitten üstündür. Tasavvufta adı geçen riya, ucub, ihlâs gibi meselelerin fıkıh ilminde de hükmü bulunduğundan, bunların hükümlerini bilmek de farzdır.

 İbn Abidin hazretleri bir eserinde şöyle buyurmaktadır: “İhlâsı elde etmek için kalp bilgilerini öğrenmek de farzdır. Tasavvufî hayat, ahlâk-i hamide (övülmüş, güzel ahlâk) olarak ihlâsı, samimiyeti, dürüst, mert olmayı, niyetin her türlü kötü fikirden arındırılıp doğru olmasını emreder. Tam bir muhabbet ve marifeti istediği gibi, düşük, kötü ahlâk olan harama yönelmeyi, ucubu, hasedi ve riyayı yasaklar.”

 Hangi meselenin haram, hangisinin helal olduğu ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerle bellidir. Niyet, ihlâs, marifet, iman-ı kâmil, muhabbet gibi hususlar emredilmiştir. Gösteriş, kendini beğenmek, başkasının elinde olanı kıskanmak, haset etmek, cimrilik gibi hususlar yasaklanmıştır.

 Emredilmiş veya yasaklanmış olan bu hususların bilinmesi de farzdır. Çünkü bir kişi ibadetinde, bilhassa Allah rızası için yaptığı bütün işlerde riyakârlık yapar, göstere göstere yapıp insanların takdiri peşine düşerse ya da kendini ibadeti bol iyi kullardan görüp başkalarını küçümserse yaptığı amelin sevabından mahrum olur.

Böyle bir hataya düşmemesi için ucub ve kibiri, yani kendini beğenme ve büyüklenmenin ne olduğunu, Allah ve Rasulü’nün bu konuda bizden ne istediğini bilmesi gerekir.

İnsan, Allah’ın kuludur, Allah’ın rızası için yaşar. Bu yüzden doğru niyetli, ihlâslı ve yapacağı ameller için bilgili olmak zorundadır.

 Mümin alışverişi, nikâh ve talâkı da bilmelidir. Evlilik kurumunun sağlıklı bir şekilde devam etmesi için nikâha, boşanmaya dair meseleler öğrenilmelidir.

 İbn Abidin hazretleri, cahil kimselerin iman dairesinden çıkartacak kelimeleri, hatalı sözleri sık kullanmalarının muhtemel olmasından dolayı, imanın her gün yenilenmesinin, nikâhın da ayda bir iki kez iki şahit huzurunda tazelenmesinin icap ettiğini söylemiştir...
 
Semerkand Dergisi



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #18 : 28/08/12, 15:53 »
"Hak Yolun Kılavuzları" Mehmet Ildırar


Allah Tealâ, rızasına giden yolu bizlere bildirmiş ve dinini tamamlamıştır. Dinin hükümleri açık bir şekilde ortaya konulmuştur. Geriye bu yüce dini yaşayarak olgunlaşmak, güzel ahlâkı hakim kılarak insan onuruna yaraşır bir hayat inşa etmek kalmıştır. Dinimiz her yönüyle tam ve eksiksizdir.

Dinimizin mükemmelliğine rağmen bizlerin yanlış mecralarda ömür tüketmesi nefsimizin kötülüğe meyilli olmasından kaynaklanıyor. Kötülüğe olan meylimiz dini yaşamakla elde edilecek büyük faydaya ulaşmamızı engelliyor. O halde nefsin terbiye edilmesi, kötülüğe meylin giderilmesi gerekiyor.

 Evet; dinimizde hiçbir eksiklik yoktur. Ayetler, hadisler tamam. Mealler, tefsirler çeşit çeşit. Fıkıh hazır, hükümler, kitaplar hazır. Ama insan dine uymazsa ne faydası olur. Çünkü kitaplar insanın elinden tutup hayra götürmez. Namaz bahsini yüz kitap yazacak kadar bilsek bile namaz kılmadıktan sonra ne faydası olacak.

 Allah’ı gerçekten bilmek, sabahlara kadar süren ilahiyat tartışmalarıyla değil, O’nun emirlerine uymakla olur. Tamam, iman bahsi açısından Allah’ı bilmek ayrı, emirlerine uymak ayrıdır. İman yönüyle Allah’ı bildim diyen mümindir, müslümandır. Ama Allah’ı bildim, anladım diyenin samimiyeti ve olgunluğu emir ve yasaklara ne ölçüde uyduğuna bağlıdır.

 Allah’a muhabbet ve itaat, nefsin ıslahı ile olur. Islah ve terbiye olmayan, ne kadar bilgili olursa olsun, Allah’ın emirlerine uymakta noksan kalır.

 Ebu’l-Hasan en-Nedvî hazretleri “Dini yenileme, ihya, İslâm’da yüksek bir makamdır. Hazret-i Peygamber’den sonra hiçbir peygamber gelmeyecektir. Bu bakımdan Allah Tealâ, dini yenileme işini peygamber vârisi olan kâmil insanlara bırakır.” demiştir.

 Dini yenilemek nedir? Esasen din yenilenmez, fakat zamanla içerisine katılan bidatlar, bozuk inançlar, ayet, hadis ve fıkıhtaki yanlış anlaşılmalar düzeltilir. Yani İslâm’ı bozmaya çalışan kötü fikir ve yanlış inançların temizlenmesi dini yenilemek olur. Bunun için İmam Rabbanî hazretleri “Müceddid, ümmete gelen bütün feyz ve varidatın onun sayesinde geldiği kimsedir.” buyurmuştur. Allah Tealâ peygamberleri ve salih kulları, kendisine yeryüzünde halife seçip, zatına ayna, emir ve muradına aşina yaparak kullarının önüne bir delil olarak koymuştur. Böylece onları cehaletten ve sapmaktan kurtarmıştır. Kur’an’da “Andolsun ki içlerinden kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Âl-i İmran, 164) buyurması bu sebepledir.

 Kusurlarından dolayı Allah’ın feyzini kabul etmeyen kalp sahiplerine bu kâmil insanlar gönderilmiştir ki, nefsleri terbiye olup kusurlarını bilsinler ve tevbe etsinler.
 Günah Allah’ı unutmaya sebep olurken, tevbe Allah’ı bilmeye ve O’na yaklaşmaya sebep olur. Peygamber mirasçısı kâmil insanların işi de insanların günahları terk edip tevbeye yönelmelerine ve İslâm’ı doğru bir şekilde yaşamalarına sebep olmaktır....
 
Semerkand Dergisi



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #19 : 28/08/12, 15:54 »
"Sabır İmtihanı" Mehmet Ildırar


Hayat bir fırsat ve ganimettir. Harcandığında bir daha ele geçmez. Boşa gitmemesi, pişmanlıkla bitmemesi için sabır gerekir. Kurtulmanın tek çaresi sabretmektir.

 Kişi, ilk olarak gayeye ermek ve ibadet edebilmek için tahammül göstermelidir. İbadet nefs için büyük bir zahmet ve ağırlıktır. Kişi, nefsinin karşı çıkışına ve ibadet lezzetine varamamış olanların hallerine uymayıp, kötü emsali örnek almayıp sabretmesi lazım gelir. Zira sabır kulluğun birinci basamağıdır.

 İkinci olarak, fedakârlık isteyen taat ve ibadete riya ve gösterişin katılmamaya da sabretmek gerekir. Riya gibi, gösteriş gibi, ihlâssızlık gibi ibadeti bâtıl eden hallerden kurtulmak için yine sabır gereklidir.

 Üçüncü olarak, sıkıntı, güçlük ve musibetlerle dolu dünya hayatına sabır lazımdır. Dünyanın kendisi beladır. Allah için olmayan bir dünya hayatı musibettir. Seni Allah’a götürmeyen dünya, nimet değil musibettir.

 İnsan hayatı boyunca türlü meşakkatlere katlanır. Afetler, hırsızlıklar, uğradığı hakaret ve haksızlıklar… Çocukların, akrabaların ölümü, işlerin bozulması, iflâslar vs, vs… Türlü türlü musibetler yani. Fakat bütün bunlar üzücü olmakla beraber, Allah yolunda perde değildir. Kulluk için bir imtihandır ve bunlara sabretmek lazım gelir.

 Allah Tealâ’nın sevgili kulları, en çok da peygamberleri sıkıntı çekmiştir. Daha sonra veliler, daha sonra da alimler bundan nasibini almıştır. Sıkıntı çekmek ahiret için olunca müminin sermayesidir, olgunluğuna sebeptir. Dünyanın kadr ü kıymete değmediğini anlamaya vesiledir.

 Rabb-i Zülcelâl bir ayet-i kerimede buyuruyor: “And olsun ki, mallarınız ve canlarınız hususunda imtihana çekileceksiniz.” (Âl-i İmran, 186). İmtihanının içine çeşit çeşit belalar, musibetler, dünya hayatının gidişatı… Kısaca acı tatlı bütün haller girer. Bütün bunlar ibadetten geri kalmak için değil, aksine yüzü Allah’a çevirmek için, onunla irtibatlı olmak birer vesiledir.

 Sen yüzünü Allah’a çevirir, kulluk etmek istersin. Ama arkadaşların seni kötü alışkanlıklara, nefsin lezzetlerine çevirmeye çalışır. Dünya sana musallat olur. Bir bakarsın işlerin yolunda, dünyanın zevki sefası seni çağırır. Bir bakarsın hayat taş taşımaktan ağır hale gelmiş, içinden çıkılmaz işler olmuş… Ne olursa olsun, dünyanın da, hayatın da, bizim de sahibimiz Allah. Öyleyse dünyanın zevkine de ezasına da sabredip, kulluk etmeye devam edeceğiz.

 Kıyamette yaptıklarımız ortaya çıkar. Gençken ölen bir kimse, yaptığı hatalara karşılık: “Henüz çok gençtim, hayatın tadına varamamıştım..” der. Ama kendisine denilir ki: “Yusuf Aleyhisselam kadar genç ve güzel mi idin, insanların nefsî ve şehevî duygularına onun kadar muhatap mı oldun?” Öyle değil tabii ki…

 Bazıları da: “Öyle fakirdim ki, geçim sıkıntısından ibadet edemedim. Eğer rızkım bol olsaydı, daha iyi kulluk ederdim.” der. Ona da denilir ki: “İsa Aleyhisselam kadar fakir miydin? O bir gün barınmak için mağaraya girdi, oradaki ceylan dile gelerek: ‘Ey Allah’ın Nebisi, Allah bu mağarayı bana mesken kıldı. Sizin mekânınız evlerinizdir.’ deyince oradan da ayrıldı. Taşı yastık yaptı, toprağı yatak, semayı yorgan yaptı, yattı. Lanetli şeytan gelip ‘Ya İsa sende mi dünyaya meylettin, yastık olarak taşı kullanıyorsun!’ deyince, o taşı da kaldırıp şeytana fırlattı ve bir daha yastık da kullanmadı. Dünyadan ayrıldığında ondan geriye kalan bir iğne ve bir ibrik idi. Sen bu kadar fakir miydin?”

 Zenginler huzura getirilir ve onlar da der ki: “Yarabbi sen bize o kadar çok dünya malı verdin ki, biz bunlarla uğraşmaktan ibadet ve taate zaman bulamadık.” Onlara da şöyle denir: “Siz Süleyman Aleyhisselam kadar zengin miydiniz? Ne kadar zengin olursa olsun, sabah namazını kıldıktan sonra düşkünlerin yanına gider, onlarla otururdu. Dünya malı ne kadar arttıysa da o bununla meşgul olmadı.”

 Mal-mülk, zenginlik-fakirlik, güzellik-gençlik insanı eğriltmez. Eğrilik kişinin içindedir. Bu yüzden insan bir an önce içini doğrultmaya çalışmalıdır. Bunun için de Mevlâna Hazretleri’nin söylediği gibi: Güzel ve kalıcı bir dövmeyle süslenmek isteyen kişinin, dövmecinin iğnesine sabretmesi gerekir. Kalplerimize nurun, güzelliğin nakşedilmesi de sabırladır....



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #20 : 28/08/12, 15:55 »
"Oruç ve Sabır" Mehmet Ildırar


Allah Tealâ ümmet-i Muhammed  ’i en son ümmet olarak göndermiş. En kısa ömrü de bu ümmete vermiş. Buna karşılık hiçbir ümmete vermediği türlü nimetlerle ömrümüzü bezemiştir.

 İskender Ataullah Hazretleri k.s. şöyle buyuruyor: “Ömrün uzun olması makbul değil. Ömrün makbulü Allah’a itaatle dolu olan ömürdür.” Keşke benim ömrüm uzun olsaydı yerine, kısa da olsa Allahu Azimüşşan’a itaatle dolu olan bir ömür, gafletle binlerce sene yaşanmış uzun ömürden daha faziletlidir, Allah’a daha yakındır.

 Bu ümmete mübarek gün ve geceler, aylar ihsan edilmiş. Muharrem, Şaban, Recep ayları gibi. İçinde bulunduğumuz nuranî, latif Ramazan gibi. Bu ümmete İki Cihan Serveri s.a.v. ve sahabileri gibi, evliya-yı izam, ule­ma-yı kiram gibi büyükler nasip edilmiş. Yine bu ümmete Allahu Azimüşşan faziletli, sevap yüklü ve Allah’a yaklaştıran çok nuranî zikirler lutfeylemiştir.

 Mesela, İhlâs Suresi’ni okumak Kur’an’ı hatmetmek sevabında faziletli bir ameldir. Bir salavat-ı şerife getirmek on derece faziletimizin artmasına, on sevap ya­zılmasına, on günahımızın silinmesine vesile olur. İçinde bulunduğumuz Rama­zan ayı da kısa ömürlerimizi hakikatte uzatan, cehennem azabından mağfiret ettiren, cennete girmeye vesile olan ikramlardan, nimetlerindendir.

 Fakat malum olduğu üzere her bir ibadetin bir ahkâmı, kabul ve faziletinin şartları vardır. İbadet ne kadar mükerrem, ne kadar faziletli, Allah katında ne kadar makbul olursa olsun, bu nimetten istifademiz o ibadet ve taattaki görevleri yerine getirmemize bağlıdır. Bunun için verilen bu nimetin kabulünün şartlarını bilmemiz lazım gelir ki, Ramazan orucu bize yalnızca açlıktan, susuzluktan ibaret kalmasın, Rabbimizin lutfetmiş olduğu nimetlerle gönlümüzü ve kalbimizi beze­miş olalım.

 Allah Tealâ: “Ey iman edenler! Oruç, sizden önceki ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı.” (Bakara, 183) buyuruyor. Evliyaullah, “‘Ey iman edenler!’ hitabı müminler için sevindirici bir haberin geleceğini müjdeler.” diyorlar. Bunun ardından muhakkak Allahu Azimüşşan’ın bir ikramı var. Ya bir haramdan, bir günahtan nehyetmek suretiyle yahut yapmamızı emrettiği bir faziletle kemâlatımızı artıracak, dünyamızı, ahiretimizi güzel kılacak, lutfuyla donatacaktır. İşte bunun gibi Allahu Azimüşşan “Ey iman edenler” diye hitap edip orucu emrediyor ki, orucun bildiğimiz bilmediğimiz, farkına vardığımız varmadığımız faydalarına ulaşalım.

 İki Cihan Serveri s.a.v.: “Oruç, sabrın yarısıdır.” buyuruyorlar. Biz oruç ile yeme-içme meselesi içinde değiliz. Biz bir lâtif nuranî vazife içerisindeyiz. Sabır ve metanet içerisindeyiz. Eğer biz bu sabır ve meta­neti gösteremiyorsak, eğer biz oruçtan beklenen ve ulu nimet olan sabrı kazanamıyorsak istenen fayda bize ulaşmamış olur.

 Habib-i Hüda s.a.v. Efendimiz buyuruyor: “Ramazan ayı girdiği zaman cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır, şeytanların (azgınlarına) kelepçe vurulur. Bir seslenici, ‘Ey hayır sahipleri, ey hayır talep eden­ler gelin, ey fenalık peşinde koşanlar vazgeçin’ diye müminlere seslenir.” (Tirmizî)

 Şeytanların azgınları Allah’ın fermanı olarak Ramazan’da bağlanmıştır. Senin benim şeytanım kement ile, zincir ile bağlı. Şimdi Allah aşkına şehvetle­rimize, arzularımıza bir bakalım. Ramazan ayından evvelki aydan bir değişiklik var mı yok mu? Eğer yoksa, nefsimiz şeytanı aratmayacak kadar azılı ve kuvvetli demektir. Islah olması lazım gelen biz oluyoruz.

 Ayet-i Kerime’de buyuruluyor: “Tezkiye edenler felâh buldu.” (A’lâ, 14) Nefsini tezkiye edenler felah buldu, umduğuna nail oldu, korktuğundan emin oldu. Şeytanlarımız zin­cirli olduğu halde nefsimiz bize hâlâ bildiğini yaptırıyorsa biz ıslaha muhtacız, hastayız demektir.

 Yoksa ne Ramazanlar geldi geçti, nefs zincirsiz bir deli gibi başımızda, her an ne yapacak, başımıza ne dertler açacak belli değil. Bir koyunu da bir yere bağlasak bir hafta oruç tuttururuz. Sonra ipini çözsek yine otlamaktan başka bir şey bilmez. Biz koyun değiliz ki ipimiz bağlı olunca duralım, çözülünce şuursuz bir şekilde şehvetlerin, arzuların peşinde koşalım.

 Ramazan geldi diye şükredelim, sevine sevine orucumuzu tutalım. Fakat Ramazan’ı, sadece sahurdan iftara açlık, susuzluk olarak görmeyelim. En başta kendi nefsimize sabretmeyi öğrenelim ki, bir köle gibi yaşamaktan kurtulalım.



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #21 : 28/08/12, 15:55 »
"Nefs ve Ahiret Hesabı" Mehmet Ildırar


Bilmemiz gerekir, nefs bütün kötülüklerin başıdır. Alimler, veliler, nefsin şerrinden Allah’a sığınmayı, şeytanın şerrinden sığınmaktan yetmiş derece daha lüzumlu görmüş ve Allah’a sığınmışlardır. Çünkü şeytan bazı şartlarda insanı terk eder. Allah’a takva ile yaklaşan kullara şeytan bir şey yapamaz. Ama nefs-i emmare öyle değildir. Hayatı boyunca insanın peşini bırakmaz.

 Allahu Azimüşşan ve Tekaddes Hazretleri şöyle buyurmuşlardır:

 “Ama kim Rabbinin makamından korkup da nefsi hevadan nehyetmişse, varacağı yer muhakkak cennettir.” (Naziat, 40-41)

 Nefsi nehyedeceğimiz, yasaklayacağımız bu heva nedir? Müfessirler şöyle mana vermişler:

 Nefsin hevası, ahirete hiçbir faydası olmayan, sadece dünyevî menfaatler için nefsin lezzet duyduğu, haz duyduğu her şeydir. Dünya lezzetleri için olan şehvet ve gazap hisleridir. Bunun için kim nefsini dünyanın lezzet ve şehvetinden men ederse muhakkak varacağı yer cennettir.

 Nefsini hevasından men etmek bir müminin vazifesidir. Nefsin hevası dediğimiz zaman beşerin zarurî olan dünya ihtiyaçları bunu dışındadır. Bir mümin Allah’a kulluk için yemek, içmek, giyinmek gibi ihtiyaçlarını karşılamakla mükelleftir. Bunlar ile iştigal etmek heva sayılmaz. Çünkü bu Allah’ın hükmüdür, fermanıdır.

 Yemeden, içmeden, giyinmeden hacet miktarınca dünyadan istifade etmeden yaşamak mümkün değildir. Ama bu zaruret miktarının dışına nefsin şehvet ve gazap duygusu tesiriyle çıkarak kudsî vazifeyi unutmak hevadır.

 Rasul-i Kibriya s.a.v. Efendimiz, harpten dönen İslâm ordusuna şöyle buyurmuştur:

 - “Küçük cihaddan büyük cihada döndük.”

 Ashab-ı Güzin r.a.:

 - “Ya Rasulallah, biz muharebeden döndük. Kan akıttık, can verdik, mal verdik. Bu büyük cihad değil midir?” diye sordukları zaman Beşeriyetin Sultanı s.a.v. şöyle buyurmuştur:

 - “Büyük cihad, kişinin nefsiyle mücadelesidir.”

 İnsanın ömründeki muharebeler sayılıdır. Bir insan ömründe belki bir, bilemedin iki muharebe görür. Ama her göz açıp kapayışta, her nefes alışverişte nefsle bir muharebe bahis konusudur. Ya seni Allah’a iman dairesinde amel-i salihe götürür, ya da fıtratındaki heva ile, şehvet ve gazapla, Allah’ın yolundan uzaklaşmaya götürür. Bu ise insan için en büyük hüsrandır.

 Rasullulah s.a.v. Efendimiz:

 “Asıl mücahid, Allah’a itaat uğrunda nefsi ile mücadele edendir.” buyurmuştur.

 Allah’a itaat etmekte direnen nefse uymayıp ondan gelecek eziyete sabretmek gerekir. Dünyadaki eziyetine sabır, bizi ahiretteki eziyetinden korur. Zira kıyamet günü nefs insanla husumete kalkışır, kavga eder, neden kendisine uyup da bugüne varacağının hesabını yapmadığını sorar insandan. Diğer uzuvları telin eder. İnsanı Rabbü’l-Alemin’in huzurunda, mahşer yerinde rezil eder.

 İsra Suresi’nin 14. ayetinde bildirildiği üzere, mahşer günü amel defterleri açıldıktan sonra şöyle buyurulacak: “Oku kitabını, bugün sana hesap sorucu olarak nefsin yeter.”

 Dünyadayken nefsiyle mücadele edene Allah’ın yardımı yetişir, kulunu yalnız bırakmaz. O yüzden nefsin dünyadaki eziyeti zayıftır, insanın sabretmeye gücü yeter. Ama kıyamet günü artık imtihan bitmiş, insan nefsiyle baş başa kalmıştır.

 Evliyaullah buyurmuşlar ki, dünya, şeytan ve nefs insanın düşmanıdır. Kim ki zühd yolunu tutar da dünyanın vesvesesine uymamak suretiyle şeytandan; şehvetlerini terk etmekle de nefsten korunursa, Allah’ın makbul, sevgili bir kulu haline gelir.

 İnsan işte o zaman her şeyin tek sahibi Allah Tealâ’nın mülkünde korkudan, şeytanın ve nefsin şerrinden emin olup, said kullar arasına katılır.



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #22 : 28/08/12, 15:56 »
"İlâhi Nur ve İnsan Yüzü" Mehmet Ildırar


İnsanın yüzü Cemalullah’ın aynası durumundadır. Her bir insanın yüzünde ilâhi esmanın, Allah’ın nakışının ayrı ayrı mührü vardır. Her birimizin yüzü bir avucun içerisine sığacak kadar olduğu halde milyarlarca çeşitli oluşu, bu Ahmet’tir, bu Mahmut’tur, bu Hatice hanımdır diye birbirinden ayırt edilebilmesi, ilâhi mührün, ilâhi nakışın eseridir. Her birimizin yüzünde ilâhi tecelli ve kudret-i sübhaniye aks eder. İmanın nuru, güneşin parlaması gibi müminin yüzünde parlar.

 Fakat bu, yüzünü yaratıcısına çevirenler içindir. Yoksa Allah’ı bırakıp mahluka yüz çevirilirse, o insanın yüzü hayvanatın yüzü gibi olur. Ama hayvanat fıtrat-ı ilâhiye ile Rabbini bilir, mahluka yüzünü çevirmez. İhtiyacı kadar yüzünü nebatata çevirir ama yüzünü fıtrat-ı ilâhiyeye göre, Rezzak-ı Kerim’e çevirir. Kanaatkârdır, itaatkârdır. Allah Tealâ tarafından rızkının devamlı verileceğini bilen hayvanat, rızkı bizim gibi hırsla ambarda saklamaz, efendisinin önüne bıraktığı arpasını, buğdayını, yulafını yer, ayağıyla devirir, üstünde yatar. Bilir ki Rezzak-ı Kerim yenisini göndermeye muktedirdir. İnsan ise rızkının üstüne düğüm atar, rızkın gelmemesinden endişe eder.

 İnsanoğlu yüzünü, kendini yaratan Allah’a döndürmeye mecburdur. Bu yüzde iki gözü, bir dili vardır. Dil tamamen Allah’ın rızasını elde etmeye tahsis edilecektir. İki gözden biriyle dünyaya bakma mecburiyeti varsa, diğeriyle de kendini yaratana bakmak zorundadır. Yoksa yüzü Allah’ın azametine, nuruna ayna olmaz. O yüzün arkasında da bir beyin vardır. Kâmil insanların beyni bütün insanlığa nur saçacak Cevher-i Rabbaniye ile doludur.

 Tevhid ile, marifet-i ilâhiye ile, Allah’a olan ülfet ve ünsiyeti artırmak suretiyle yüzümüzün Allah’a çevirilmesi gerçekleşir. Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in getirdiği yolda istikamet sahibi olmak, insanı, nefsinin seçip benimsediği sahte mabud ve mahbuplardan Allah’a çeviren yegâne yoldur. Kim Rasulullah s.a.v.’in sünnetini ihya etmeye çalışırsa, muhabbet-i ilâhiye onu kuşatır.

 Allah Rasulü’ne ittiba ederek rızaya ermek için tevbe etmek, kâmil bir rehbere tabi olmak ve daima zikrullah ile meşgul olmak tek emin yoldur. İnsanın kurtuluşu, kemâlatı, nefsinin mahbuplarından, sevgililerinden yüzünü Allah Tealâ’ya çevirmesine bağlıdır. Kulun vazifesi taat ve zikirle bunu ele geçirmektir.

 Zikir öyle bir nuranî tılsım, öyle bir cevher, öyle bir Rahmet-i Rahman’ın eseridir ki, kim zikri kalbine doldurursa yüzünde Sure-i Fetih’teki gibi secde eseri görülür. Allah’ı marifet sıfatıyla tanıdığı belli olur.

 Bediüzzaman Hazretleri demiştir ki:

 “Ey aziz olan kimse; bil ki Kelime-i Tevhidin ve Allah Tealâ’nın Esma-i Hüsna olan ismi şeriflerini tekrar ile zikre çokça devam etmek, insan kalbini pek çok şeylere bağlayan bağları, nefsanî ipleri kırmak içindir. Nefsin tapacak derecede put ittihaz ettiği sevgililerinden yüzünü çevirmek içindir.”

 Bu itibarla Allahu Azimüşşan’ın tevhid ve esmasının tekrar tekrar zikriyle, kalbi bağlayan nefsanî sıfatların koparılmasıyla yüzümüz, yani Allah’ın aynası rahmet dairesine girer. Allah’ın kudretinin nakşı olan yüzümüz, zikirle, itaatle, amel-i salih ile nurlanır. Aksi halde nefse ve şeytana çevrilen yüz ilâhi nura mazhar olmaz; dünyada da, ahirette de kara olur.

 Şu halde bu yüz ya mabuda ya da mahluka çevrilecektir. Gerçekte nefsinin menfaatini düşünen, onun iyiliğine çalışan, nefsinin şeytanla işbirliğini engeller, cehenneme düşmesini engellemek için her türlü tedbiri alır. Böylece dünyada da ahirette de kalbi pak, yüzü ak olur.



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #23 : 28/08/12, 15:56 »
"Küçük Günah Hep Küçük Mü Kalır?" Mehmet Ildırar


Tevbede sebat etmedikçe ve günahları terk etmedikçe ilâhi yardımı ummak doğru olmaz. Allah’ın rahmet, bereket ve inayeti sonsuzdur ama hesabı ve azabı da şiddetlidir.

 Kâmil bir tevbe için büyük günahları terketmek lazım geldiği gibi, küçük günahları da terk etmelidir ve günahların hem zahirde hem de bâtında terki gerekir. Hırs, haset, kötü zan, Ümmet-i Muhammed  ’e karşı kin ve nefret gibi içten işlenen günahları, dıştan işlenen günahlar gibi terk etmedikçe insan günahtan kurtulmuş olamaz.

 Allah Tealâ: “Eğer siz, yasaklandığınız büyük günahlardan sakınırsanız, diğer kusurlarınızı örter, sizi üstün, seçkin bir yere koyarız.” (Nisa, 31) buyuruyor.

 İbn Hacer Heytemî k.s. Hazretleri, “Büyük Günahlar” isimli iki ciltlik eserinde dört yüz küsur günah-ı kebairi bildirmiş, hükümlerini arzetmiştir. Küçük günahlar da küçük diyerek fütursuzca işlenirse, büyük günahların vebali içine düşülür.

 Rasululah s.a.v. Efendimiz, ashabıyla (Allah onlardan razı olsun) bir vadiye geldi. Ashabına odun toplamalarını söyledi. Oysa görünürde odun yoktu. Ashap, çalı-çırpı dışında çevrede odun göremediklerini söylediler. Rasulullah s.a.v.: “Ele geçirdiklerinizi küçük görmeyin, bir kimse üst üste bir şeyler bulup biriktirirken bunların büyüyüp gittiğini görür.” buyurduktan sonra şöyle devam etti:

 “Hayır ve şer cinsi küçük şeyleri de böyle görmelisiniz. Küçük günah küçük günaha, büyük günah büyük günaha katılır. Hayır hayıra, şer de şerre katılıp, bunlar bir araya geldiği zaman büyür, gider. Tek başına olduğu gibi küçük kalmaz.”

 Şu halde bu çok önemli bir emr-i rabbanîdir. Onun için İki Cihan Serveri s.a.v. buyurmuştur ki:

 “Mümin bir kul, işlediği günahı üzerine yıkılacak bir dağ gibi görür, münafık ise bir sinek gibi görür. Günahın küçüklüğüne büyüklüğüne bakmayıp, kime karşı işlendiğine bakmak lazım gelir.”

 Eğer işlenen günahın kime karşı işlendiği düşünülmez de herkes anlayışına, dünyadaki yaşayışına uyarak çirkin ameller işlerse, başımıza birbirini takip eden bela, musibet ve hastalıklar çöker. Bunun için Kur’an’da buyurulmuştur ki:

 “Sizin başınıza gelen belalar kendi ellerinizle yaptıklarınızın karşılığıdır.”

 İnsanın başına hayır gelirse Allah’ın rahmetinden, şer gelirse nefsinden, şeytandan, dünyadan olduğu bilinmelidir.

 Musibetlere düşen kimse bu musibetleri dünyevî sebeplerle izah edemez. Eğer yakîn sahibi ve şeksiz-şüphesiz Allah’ın hükümlerine inanmış ise, başına gelen bütün bela ve musibetlerin Allah’a karşı işlediği günahtan ve günahlarına tevbe etmeyişinden, günahta ısrar etmesinden ileri geldiğini bilmelidir.

 Allah Tealâ Hazretleri, Nuh Aleyhisselam’ın kavmine hitabıyla bize bildirmektedir ki:

 “(Nuh) dedi ki: Ey kavmim, gerçekten ben size açık bir uyarıcıyım.” (Nuh, 2)

 Ayetin tefsirinde; “Ey kavmim, itaat etmediğiniz sürece başınıza gelecek azabı beyanla ben sizi korkutucuyum. Eğer isyan ederseniz, helâk edici azabın geleceğini haber vererek sizi Allah’a itaat etmeye davet ediyorum.” denilmektedir.

 Sonraki ayetlerde de Allah Tealâ Hazretleri, Nuh Aleyhisselam’ın:

 “Alah’a kulluk edin, O’ndan korkun ve bana itaat edin ki, günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir süreye kadar ertelesin. Kuşkusuz Allah’ın takdir ettiği süre gelince ertelenmez. Eğer bilseydiniz.” (Nuh, 3-4) dediğini bildirmektedir.

 Cenab-ı Hak iki şeyi vaad buyurmuştur: Birincisi, bütün emirlere uyarak günahlarına tevbe edenlerin kurtuluşa ereceği, ikincisi tevbe edenlerin tehiri mümkün olan bir zamana kadar ecellerinin tehiriyle helâktan ve dünyanın zarar-ziyanından kurtulacağı…

 Aksi halde, verilen mühlet ne kadar olursa olsun, insan ilâhi hükümlere uymadıkça, dünya ve ahirette uğrayacağı zarar kat’idir....



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #24 : 28/08/12, 15:57 »
"Helâl ve Haram Yemenin Maneviyata Etkisi" Mehmet Ildırar


Mevlâna Celaleddin Rumî Hazretleri Mesnevi-i Şerif’te beyan buyurmuştur ki: İnsanın ruhunu emziren iki ana vardır: Melek ve şeytan… Elbette meleğin de şeytanın da sütü olmaz. Bundan maksat, onların vasfına uygun olan sıfatlardır ve mecazidir.

 Melek kimin ruhunu emzirirse, o helâl kazanca ulaşır. Şehvet ve gazap gibi hayvanî kuvvetleri takviye eden gıdayı emziren de şeytandır. Gazap geldiğinde, mümin insanın aklının üçte ikisi gider.

 Gıdası haram olanın ameli çirkin olur. Kimin ruhunu da melek emzirir ve kalbine yoldaş olursa, o kimse ibadet ve taata ulaşır, halim-selim olur adeta melekleşir.

 Şeytan kimi emzirirse, isyana, harama, günaha, şehvet ve gazaba, haram lokmaya doğru meyleder.

 Şunu unutmamalıdır ki, bir kimse nefsanî hazlara kapılarak isyan ve günahtan hoşlanıyorsa, kendinde olumsuz değişiklikler görüyorsa, bedenine haramı katıp katmadığını araştırmalıdır.

 Haram lokma yendiği dakikada melek ilhamını keser. Rahmanî feyz ve bereket kalbe inmez. Böylece o kimsenin sıfatı değişir. Onun için dervişliğin yüzde doksanı helâl lokmadır. Yüzde onu da gayrettir.

 İbadet ve taatin gücü helâl lokmadadır. Namazlara kalkamıyorsan, zikirlerden lezzet alamıyorsan, Allah adamları ile ülfet ve sohbetten hoşlanmıyorsan, karnındaki haram lokmaya dikkat et! Sarhoş adam namazda da sallanır, Kur’an okurken de sallanır. Oruç tutsa, ertesi günkü orucunda sarhoşluk devam eder. Haram lokma yiyenin sarhoşluğu, tövbe de etse kırk gün sürer.

 İlim, hikmet, aşk ve merhamet helâl lokmadan, gazap, şehvet, dert ve bela haram lokmadan meydana gelir. Bilinmez mi ki buğday ekilen yerden arpa bitmez. Arpa ekilen yerden de buğday bitmez. Buğday insan, arpa hayvan gıdasıdır. Sen buğday cinsinden ye. Yani insana helâl olana dikkat et. İnsanı ilâhi emirlerin dışına çıkaracak çirkin işlere girme.

 Helal lokma tohum gibidir. Meyvesi güzel fikir, tefekkür ve tövbedir. Haram lokma afyon gibidir. İnsanı gaflete sürükler, Allah’a itaatten uzak bırakır.

 Helal lokma minare gibidir, yükseltir. Haram lokma kömür kuyuları gibidir, aşağı aşağı indirir.

 Ey sofi! Şeytana uymamak, tövbeni bozmadan sabit kalmak istiyorsan, yediğini arındır, dinin emirlerine uydur.

 Nasıl mı? Haram katma, faiz sokma! Faizli lokma ebediyyen kalbi harap eder.

 Bir konuda haramı helâl görmek isteyen bir adam yüz hocaya fetva soruyor. Doksan dokuzu haram, bir tanesi helâl derse, elbette ki doksan dokuzu dinlemek gerekir. Bir kişi yanılabilir, unutabilir, okuduğunu yanlış anlamış olabilir. Haram olan şeyi helâl saymak için bahane aramamalıdır.

 Allah Tealâ haram ve helâlin yanında şüpheliyi de yaratmıştır. Şüpheliden sakınmak gerekir. Şüphelilerden sakınan namusunu, ırzını, dinini, her şeyini korumuş olmakla yükseklerin yükseğine yükselir. Demek ki Allah’a kavuşmanın, diğer bir tabirle veli olmanın başlangıcı şüpheliden sakınmaktır.

 Şüphelinin harama götürebileceği göz önüne alınarak çok dikkatli olmalıdır. Günümüzde pek çok şüpheli mesele vardır ki, müslümanların onları helâl kabul etmesinden korkulur.

 Habib-i Hüda s.a.v. hadis-i şerifte buyurur ki:

 “Helâl ve haram bellidir. Bir de ikisinin arasında şüpheliler vardır. İnsanlardan birçoğu şüphelileri bilmez. Kim şüpheliden sakınırsa, muhakkak o dinini ve haysiyetini temizlemiştir. Sakınmayan harama düşer.”

 Şüphelileri terk etmek kulun imanını kâmil eder. Şüphelileri terk etmeyen şeytanın tuzağına düşer, harama yaklaşır. Haramın küçüğüne yaklaşan kişi, eğer bunu önemsemezse büyük günahlara girer. Böylece kendi kalbini ifsat eder ve cehenneme müstehak olur.



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #25 : 28/08/12, 15:58 »
"Dünya Malı Ahiret Saadeti"Mehmet ILDIRAR


Allah Tealâ Hazretleri, dünya malının geçici olduğunu, fani olduğunu, tatlı bir yeşillik olduğunu, Habib-i Hüda s.a.v. Efendimiz vasıtasıyla bize bildirmiştir.

 Efendimiz s.a.v. buyurmuştur ki:

 “Dünya tatlı bir yeşilliktir. Allah Tealâ sizin ne yapacağınızı görmek için, sizi yeryüzüne halife gönderdi. İsrailoğulları refaha kavuştukları zaman, elbise, koku, ziynet, ev eşyası ve kadınlar­la zevk ederek, ahireti unuttu. Ahireti kaybetti.”

 Yine Rasul-i Kibriya s.a.v. Efendimiz bir başka hadis-i şerifte şöyle buyurdu:

 “Servet çokluğu sizi gaflete düşürmesin, malınızın çokluğu sizi kandırma­sın. İnsanoğlu malım, malım der, durur. Halbuki senin malın ve servetin, yiyip içti­ğin, giyip yok ettiğindir.”

 Evet; malım malım der, övünür dururuz. Halbuki senin malım değin, ye­diğindir, giydiğindir, eskitip yok ettiğindir. Giymek suretiyle eskitip yok ettiklerin ve Allah için verdiklerin Allah hesabına vardır. Geride bulunan her şey bir gün seni terk eder, sana yar olmaz.

 Bir de şu hadis-i şerife bakalım:

 “En büyük emeli dünyalık olduğu halde sabaha çıkan kimse, Allah katında bir kıymet taşımaz. Aynı zamanda Allah Tealâ onun kalbini dört şey ile meşgul eder:

 • Eksilmeyen ardı arkası gelmeyen telaş ile.
• Bitmek bilmeyen meşgale ile.
• Zenginliğe ulaşamadığı fakirlik ile.
• Sonu gelmeyen boş kuruntular ile…”

 İşte hiç bitmediğinden şikayet ettiğimiz telaşın sebebi; sabah kalktığında derdin dünyadır.

 Meşguliyetim hiç bitmiyor, nefes alamıyorum diyoruz ya, işte yine aynı sebep.

 Allahu Azimüşşan ve Tekaddes Hazretleri, bu ve benzeri hadis-i şerifler ile kalbimizi dünyadan uzaklaştırmak ister. Dünya malı büyüklük değildir. Evlat büyüklük değildir. Mal-mülk de değildir. Dünya fani, evlat, oğul boş övünme sebebidir.

 Şakik Belhî Hazretleri, Abbasi halifesinin huzuruna çıktığı zaman, halife: “Zühd ve takva sahibi Şakik sen misin?” diye sorunca:

 - Şakik benim, zühd ve takva sahibi olan ben değilim, o sensin sultanım, dedi

 Halife bu cevaba şaşırdı ve dedi ki:

 - Ben dünya zenginliği içindeyim. Her türlü ferah ve refah içindeyim. Nasıl olur da zühd ve takva sahibi olabilirim?

 Şakik Belhî Hazretleri şu cevabı verdi:

 - Allah, Kur’an-ı Azimüşşan’da dünya için; “Kalîl, az bir şey..” dedi. Sen az bir şeye kanaat ettin. Bize ise “Ahiret bakidir, nimetleri bitmez..” dedi. Biz de ahireti seçtik. Sen az bir­ şeye kanaat ettiğin için zühd ehli sayılırsın.

 Şakik Belhî k.s. Hazretleri bu cevabıyla onun dünya saltanatını hafife aldı, maneviyatın izzetini korudu. Yani dünyanın bütünü saltanatın altında olsa, Cenab-ı Hak ona “kalîl: azcık” dedi. Padişahım diyorsun ama dünyaya kanaat getirdin. İşte onun için zühd sahibisin. Halbuki asıl gayesi; “Ta­mah sahibisin, kandın!” demek oluyor ama bunu çok zarif bir şekilde lâtife ile söylüyor.

 Yine evliyaullahın büyüklerinden Hatemü’l-Esam k.s. diyor ki:

 Kur’an-ı Azimüşşan’da gördüm ki, Hucurat Suresi 13’üncü ayet-i celilede “Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok çekineninizdir.” buyuruluyor.

 Ben bu ayet-i celileyi düşündüm. İnsanla­rın önem verdiği mal, evlat ve rütbenin boş olduğunu anladım. Allahu Azimüşşan ve Tekaddes Hazretleri’nin hükmüne boyun eğdim, takvayı seçtim.



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #26 : 28/08/12, 15:58 »
"Tasavvuf ve Velîye Dair" Mehmet Ildırar


Tasavvuf yolu, manevi güzellikleri kazanmak için insanlara ilaçtır. Velî de kendisi ile oturup kalkana Allah’ı anmayı, İslâm’ı yaşamayı, bütün mevcudata Allah’ın azameti nazarıyla bakmayı kazandırır. Yalan yerine doğruluğu, şehvet yerine iffeti, gazap yerine şecaati telkin eder.

 Velî o insandır ki, asırların içindeki fitne devirlerinde insanları fitnelerden uzaklaştırır. Her haliyle islâmî ahlâkı taşır. Musibet ve hadiseler karşısında duası makbuldür. Yakîni o kadar fazladır ki, ölmeden ahireti görmüş, yaşarken kabre girmiş gibidir. Velî o kimsedir ki, Allah Tealâ’nın yarattığı şeylere tefekkürle bakar. Gerek kainatın yaratılışında, gerek insanların fıtratında çirkin, abes ve kötü bir şey görmez. Her yaratılan şeyin bir hikmeti, her canlının güzel bir tarafı olduğunu düşünür.

 Birinden dinledim: “Dünyayı hastane, insanları hasta kabul ediyorum.” dedi. Yalan söyleyen, kul hakkı yiyen, karısına ve çocuklarına hakaret eden de hasta. Güvenilir bir insan değilse, o da hasta. Nefsin hastası. Şifası Kur’an’da, yolu Peygamber’de, işi nefsi terbiye etmekte. Dünya hastane, insanlar hasta olunca ayıplanacak kimse kalmaz ki… İnsanlara merhamet gözü ile bakan, onların hasta olduğunu anlarsa, horlamaktan ve hakaretten vazgeçer.

 Tasavvuftaki hizmetin gayesi, insanları insanlığa, müslümanlara kazandırmaktır. Vahdete, dine, imana, muhabbete çevirmektir. Onun için dikkat edin: Tanıştığınız insanların çoğu sizi seviyorsa ehl-i saadetsiniz. Sizin için, “Bıktık, usandık!” diyorlarsa ehl-i şekavetsiniz.

 Mümin o kimsedir ki, tebessümle güler, kalbi mahzundur. Akibetinden, tanıştığı insanları memnun edemeyişinden, ana-babasını razı edemeyişinden, helali-haramı seçemeyişinden mahzundur, üzüntülüdür. Merhameti ve affı çok, gazabı yoktur. Mümin kardeşinin ayıbını örter. Müminin bir ayıbını örtenin Allah Tealâ mahşerde bin ayıbını örter.

 Velilerde kemalât hak olduğu gibi keramet de haktır. Velilerin kemalâtına şu ayet-i celileler şahittir:

 “Bilesiniz ki Allah’ın velilerine korku yoktur; onlar üzülmezler. Onlar Allah’a inanmış, O’na karşı gelmekten sakınmışlardır. Dünya hayatında da ahirette de onlara müjde vardır. Allah’ın sözlerinde asla değişme yoktur. İşte bu, büyük kurtuluşun kendisidir.” (Yunus, 62-64)

 “… Zekeriya mabede onun yanına her gidişinde önünde bir yiyecek bulurdu. ‘Ey Meryem, bu sana nereden geldi?’ diye sorardı. (Meryem de) ‘Bu Allah tarafındandır.’ cevabını verirdi. Doğrusu Allah dilediği kimseyi hesaba sığmaz bir şekilde rızıklandırır.” (Âl-i İmran, 37)

 Ayrıca Kehf Suresi’nde Ashab-ı Kehf ile ilgili ayetler de Allah dostlarının kemalâtına delildir.

 “Velî” kelimesinin Arapça dilbilgisi kaidesine göre iki manası vardır. Birincisi ‘alîm’, ‘kadîr’ gibi mübalağalı ism-i faildir. Bu takdirde velî, günah işlemeden ibadet ve taatı devamlı olan kimse demektir.

 İkinci mana da, ‘katîl’ ve ‘cerîh’ kelimeleri gibi meful, yani edilgen manadadır. Bu durumda ise Cenab-ı Hakk’ın bütün günah çeşitlerinden devamlı surette koruduğu; ibadet ve taatlerine devamlı olma muvaffakiyetini verdiği kimsedir. Yani velîyi Allah seçer ve onu günahlardan muhafaza eder. Velî ismi şu ayetlerden çıkmıştır:

 “Allah iman edenlerin velîsidir…” (Bakara, 257)

 “Allah salihleri kendisine velî edinir…” (Araf, 196)

 “Sizin veliniz ancak Allah, Onun Rasulü ve iman edenlerdir.” (Maide, 55)

 Buradaki velî dost anlamındadır. Lügat manası itibariyle ise velî yakın olan demektir. Kime? Allah’a ve İslâm’a…



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #27 : 28/08/12, 15:59 »
"Makbul Tevbenin Alametleri" Mehmet Ildırar


Herkes tevbe ettiğine kanaat getiriyor, yalnız tevbelerin kabulünün bazı şartları vardır. Üç meseleyle tevbekârın alameti belli olur:

 Dilini lüzumsuz söz, gıybet, söz gezdirme, yalan gibi afetlerden korur.

 Hiç kimseye karşı kalbinde haset ve düşmanlık yoktur.

 Bütün günahlarından ve kötü arkadaşlarından Allah Tealâ onu ayırır.

 Şu halde tevbe , sadece sözleri ile: “Ya Rabbi bağışla, ben pişmanım.” demekten ibaret değildir. Tevbenin hukuku çok derindir.

 Mümin kendisi için istediğini başkaları için de istemedikçe kâmil olmaz. Şu halde tevbelerimiz noksandır. Kâmil bir makama götürmek için tevbenin hakikatına , tevbe -i nasuha ulaşacak sebeplere yapışmamız lazım gelir.

 Ulemanın bildirdiğine göre, Allah Tealâ tevbekâr kuluna dört ikramda bulunur:

 Kötü arkadaşları bırakır. Zira kötü arkadaş insanın kötü yola gitmesine vasıtadır. Hadis-i şerifteki: “İmanın en alt derecesi yoldaki taşı kaldırmaktır.” sözlerini Şah-ı Nakşibend Hazretleri şöyle açıklamıştır: Yoldaki taştan maksad nefstir . Zira Allah yolundaki insanın en kötü arkadaşı kendi nefsidir.

 Tüm taatlara yönelik olmak şartıyla ve ibadetleri ifa etmekle her günahı bırakır.

 Kalpten dünya sevgisi gider. Ahiret hüznü yerleşir.

 Allah Tealâ’nın kefil olduğu şeylere karşı bir endişe duymaz, fakat akıbetinin ne olacağını da kestiremez.

 Ebu Ümame Bahilî Hazretleri, Rasul-i Kibriya s.a.v.’den şöyle rivayet etmiştir:

 “Sağ taraftaki melek sol taraftaki meleğin kumandanıdır. Kul bir iyilik yaptığı zaman hemen onun lehine on iyilik yazar. Kul bir kötülük işlediği zaman sol taraftaki melek onu yazmak isterse sağdaki melek şu emri verir. ‘Şimdilik dur!’ Bu şekilde onun hatasını altı veya yedi saat bekleyerek, kul ettiğine tevbe edip Allah’dan bağışlanmayı isteyene kadar yazmaz. Allah’dan bağışlanmasını istemediği takdirde onun aleyhine bir kötülük yazar.”

 Hz. Ebu Bekir r.a.’dan bildirilen hadis-i şerifte de Efendimiz s.a.v. şöyle buyuruyor: “Bir günah işlediğinizde derhal bir iyilik edin. Zira abdest ve gusül alır da Allah’ın huzuruna durup iki rekât namaz kılar, o iyilikten sonra bir tevbe ederseniz, Allah Tealâ sizin tevbenizi kabul buyurur.”

 Bunun için her birimizin günahın arkasından iyilik etmeyi adet edinmemiz lazım gelir. Nice arif menkıbelerinde vardır ki, murad için bir arif-i billaha giden kimse, o mübareğin şöyle bir hitabıyla karşılaşır.

 - Yanında biraz para filan var mı?

 - Var efendim.

 - Sen git, onunla yetimlere ve sadakaya muhtaç olanlara iyilik et. Elinden gelirse birkaç gün oruç tut. Gece seherlerde kalk, bir miktar namaz kıl. Sonra Allah Tealâ’ya sıdk ile tevbe et, Allah Tealâ seni muradına erdirir.

 Görülüyor ki iyilikler kötülükleri yok ettiği gibi, her bir kötülük de makamımızı aşağıya dü şürür.

 İmam-ı Hasan r.a.’dan beyan buyurulan hadis-i şerifte Rasululah s.a.v. şöyle buyurmu ştur:

 “Her kulun iki meleği vardır. Bunlar Kiramen Kâtibin’dir . Sağ taraftaki melek sol taraftakininin kumandanıdır. Kul kötü bir iş işlediği zaman sol taraftaki melek sorar: ‘Bunu yazayım mı?’ Sağ taraftaki şöyle buyurur: ‘Beş günah işleyinceye kadar yazma.’ Beş günah işledikten sonra sol taraftaki tekrar sorar: ‘Yazayım mı?’ Sağ taraftaki melek: ‘Bir iyilik yapıncaya kadar bekle.’ der. Bir iyilik yaptığı zaman sağ taraftaki melek şöyle der: ‘Bize bir iyiliğe on sevap yazmamız emredildi. Gel, bu yaptığı bir iyilik için on kötülüğü silelim. Ayrıca lehine beş iyilik yazalım.’ Bunun üzerine şeytan bağırıp sızlanarak: ‘Ben insanlara ne zamana kadar yetişebileyim!’ der.”

 Allah Tealâ buyurmuştur: “Muhakkak ki ben, tevbe eden, inanan ve yararlı iş yapan, sonra doğru yola giden kimseyi bağışlarım.”

 Tevbede sabit kalmanın en güzel yolu sadıklarla beraber olmak, gönlünü Allah’a bağlayan, ilmiyle âmil ulemanın, ariflerin terbiyesine girmektir.



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #28 : 28/08/12, 15:59 »
"Esaretten Hürriyete"Mehmet Ildırar


Tasavvuf türlü türlü yorumlanmıştır. Bunlardan biri de sâlikin kendi varlığından sıyrılıp Allah’a vasıl olmasıdır. Bunun için Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri buyurmuştur: “Tasavvuf, Hakk’ın seni senliğinden öldürmesi, ken­disiyle ihya etmesidir.”

 Tasavvuf, ihsan üzere yaşamaktır. Cebrail a.s. Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’e “İhsan nedir?” diye sordu. Efendimiz buyurdu: “Sen Allah’ı görmüyorsan da Allah seni görüyor.”

 Allah beni görüyor sırrı bizim kalbimizde yerleşse, hiçbir kötü iş yapmayız, yapamayız.

 “Nerede olursanız Allah sizinledir.” ayet-i kerimesinin tefsirinde izah edildiğine göre, Cenab-ı Hakk’ın mahlukat ile beraberliği vardır ki, bu durum mahlukun zevkine göredir. Hazret-i Mevlâna bundan dolayı şu beyiti okudu:

 “Bu bir-iki kadehin neşvesiyle o elçi kendinden geçti. Hatırında ne elçilik, ne de ha­ber verip almak kaldı.”

 Hazret-i Ömer r.a.’a bir elçi geldi. Hazret-i Ömer İslâm’ın hakikatıyle ona sohbet edince, elçide ne elçilik, ne haber, ne memleket kaldı. Allah’ın kudretine hayran kaldı. Memleketine dönünce büyük itibar gördü. Müslüman oldu.

 Sel denize gelince deniz, tohum tarlaya atılınca ekin olur. Dervişler oturduğu zaman muradları Allah olursa, derviş kaybolur; Allah’ın rahmet de­nizinde boğulur.

 Hz. Adem a.s. yeryüzüne indikten sonra ekmek yemeye başlayınca, ek­mek cansızken bir bakıma canlı Adem oldu. Yani Adem a.s. ekmeği yedi, ekmek Adem oldu.

 Tasavvuf inkâr edilemez. Allah adamlarını bilmek uyanıklığa bağlıdır. Sofiler, gıybetten, rekabetten, birbirleriyle uğraşmaktan vazgeçse; dü ş manla­rı olan kendi nefsleriyle başbaşa kalsa, bütün meleklerin konuşmasını duyar!

 Mum, yağ ateşe feda olunca ışık verir, nura dönüşür. Sürme taşı göze sürülünce gözde görme kuvveti artar. Bir kâmilin eteğine yapışan da, kendinden kurtulup bir zindenin vücuduna ittisal edince, o kimse, onun gibi olur.

 Mum yandı, odun yandı, nur oldu. Sürme taşı, taşken göze çekildi, ba­siret gözü açıldı. Akan sel denize katıldı, derya oldu. Yağmur gökten indi, bahçeye girdi, gül, nergis oldu. Sen de gökten inen yağmur gibisin. Gül, nergis olmaya bak. Dikenli, faydasız bir bitki olma.

 Ölü ile oturan dirinin de vay haline ki, kendisinden dirilik yok olur, ölü­lerin haline geçer. Rasulullah s.a.v. Efendimiz buyurdu:

 - Sakın ölülerle oturmayınız.

 Sordular:

 - Ya Rasulallah , ölüler kimlerdir?

 - Dünyaya dalmış olanlardır.

 Dünyaya dalanlar çeşit çe şit. Her birimiz insan olarak dünyaya dalmı­şız. Sen kara kalabalıkların sohbetinden Allah sözünü okumaya kaçacak olursan, enbiya- yı izamın ruhlarıyla aşinalık peyda edersin. Onun için avamın ruhlarını bırak, salâvat getir, enbiyanın ruhlarıyla irtibat kur. Allah’ın azametiyle irtibat kur­mak istersen Kur’an oku. Kur’an okuyan kimse, Kur’an’da zikredilen peygamber kıssalarıyla yakınlık peyda eder. Kendisiyle enbiya arasında aşinalık doğar.

 Kur’an okumanın da şartı vardır. Kur’an okumaktan maksat emirlerini tut­mak, yasaklarından sakınmaktır. Mühim olan, yedi saatte Kur’an’ı hatmetmek değildir. Keşke yetmiş saatte hatmetsen de, içinde iki damla göz yaşı olsa…

 İşte biz, bu dar kafesten ancak bu vasıta ile kurtuluruz. Şu vücut kafe­sinden ruhumuz tevhid nuruyla Hakk’a doğru yol bulur. Kendini hasta ve za­yıf gösteresin ki, seni şöhret kafesinden dışarıya atsınlar.

 Ruh, kafes içindedir. Kimi şehvet, kimi şöhret, kimi hiyanet , kimi gaf­let kafesinde. Sen ruhunu bu kafesten kurtarmak için arınma ve tevbe ufkuna uç. Allah tevben ile seni ceset kafesinden çıkarsın. Hiyanetle , gıybetle, sofi çekiştirmekle zulüm kafesinde kalınır.

 Hizmet edende kibir, ululanma, benlik davası varsa, o sofi Allah’a yakınlık peyda edemez. Şu halde, Allah’a götüren, hizmetten ziyade sadakattir, kurbiyettir , nefsini bilip başını öne eğmektir. “Yirmi-otuz senelik hizmetin var!” gibilerden konuşmamak gerekir.



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #29 : 28/08/12, 16:00 »
"Sebepler ve Hakiki Müsebbip"Mehmet Ildırar


Tasavvufî hayatın en müşkül meselesi nefsin halleridir. Nefsin en zor katlandığı mesele de kader ve kaza muktezası musibetlere sabır işidir. Bilindiği üzere, kaza ve kader meselesi imanın hükümlerindendir.

 Allah Tealâ, Kur’an-ı Azimüşşan’da buyurmaktadır ki: “Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle işlediklerinizden ötürüdür. O, yine de çoğunu affeder.”(Şura, 30) Esasen bize gelen bir musibet, ellerimizle kazandığımızın çok az bir parçasıdır. Hak Tealâ çok şeyleri affetmektedir. Eğer O her bir güna­hımıza bir musibet gönderseydi, dağların-taşların çekemeyeceği kadar musibete giriftar olurduk.

 Bela ve musibetlerle karşılaştığımızda bazı sebeplere tevessül etmek, mesela hastalanınca doktora ya da ilaca başvurmak kulluğa aykırı değildir. Unutmamalıdır ki, bunlar vesileden ve teselli kaynağı olmaktan ileriye gitmez.

 Şunu da bilmelidir ki, bize gelen musibetler, günahlarımızın kefareti olmakla rahmetin kendisidir. Eğer musibetleri dünyada çekme­yecek olursak, ölüm acısıyla, kabir sıkıntısıyla, Sırat’ın zorluğuyla, Mahşer’de hiçbir gölgenin bulunmadığı günde güneşin tepemize dikilmesiyle, Arasat meydanındaki binbir türlü zorlukla çekeceğiz.

 Rasulullah s.a.v. Efendimiz şöyle buyurmuştur: “AdemoğIuna isabet eden, gerek bir değnek ucu olsun gerek bir ayak kayması, gerekse damarının deprenmesi olsun, muhakkak bir günahı sebebiyledir.”

 Şu halde gözümüzün ağrısı, gönlümüzün sıkıntısı, ayağımızın kayması, bacağımızın şişmesi, hasılı maddi ve manevi musibetlerin cümlesi, muhakkak insanın bir günahı sebebiyledir. Allah Tealâ’nın rahmet ve inayetine şükretmeli ki, böyle ufak musibetlerle ahirette ebedi olarak çekeceklerimiz ortadan kalkmakta, günahlarımıza kefaret olmakta ve Allah katında derece almamıza yol açmaktadır.

 Enbiya ve evliyanın düçar olduğu hastalık ve musibetler ise böyle hallerde ne yapılacağını, nasıl yapılacağını insanlara göstermek içindir. Onlar da böyle hallerde sabır ve teslimiyet ile makamat kazanarak nimetlenmiş olurlar.

 Kul her zaman günah işlemeye meyyal olup, yaradılışı buna müsaittir. Nefsi daima keyif ve safayı arzulur , günaha ve isyana mey­leder. Hatta birçoklarımızın ibadet ve taatlarımızda bile günahlarımız olur. Riya olarak yapılan amel günahtır, vebaldir. Karşılığında dünyevî bir menfaat beklenmesi de böyledir. İçerisine kendini beğenmişlik karışan ibadet de aynen böyledir.

 Anlaşılıyor ki başımıza gelen bela ve musibetler sadece işlemiş olduğumuz çirkin fiil ve işlerden dolayı değil, kamil sıfatla yapamadığı­mız ibadetlerden ve hukuka riayet etmediğimiz taatlerden de kay­naklanmaktadır.

 Başımıza gelen bela ve musibetlerin iki yönü vardır: Sebepler alemi ve sebeblerin arkasında hakiki müsebbip olan Allah.

 Üşütmek sebep, hasta olmak neticedir. Hastalığın arkasında Allah Tealâ vardır. Dilediği kadar hasta eder, dilediğini öldürür, dilediğine şifa bahşeder. Fakirlik, zenginlik gibi haller de sebepler cümlesindendir. Bunların arkasında müsebbib -i hakiki Allah Tealâ’dır . O dilemezse hiçbir sivri­sinek kimseyi ısıramaz. Kainatta olmuş, olacak, bitmiş, yapılacak her bir mesele ilâhi kudretin hükmü neticesidir ve sebepleri yaratan Allah Tealâ’dır .

 Ataullah İskenderî k.s. Hazretleri “el- Hikemü’l Ataiyye”de insanları mertebelere ayırırken, bir kısım insanları sebepler içinde kalmışlar olarak vasıflandırmıştır ki, kazancı ticaretten, hastalığı mikroptan, açlığı yemekten, hakareti adaletsizlikten bilirler. Evet, adetullah umumiyetle neticeleri sebeplere bağlı kılmıştır. Ama neticeyi yaratan şeksiz-şüphesiz O’dur .

 Musibetlere sabırla katlananlar, Allah Tealâ’ya rızanın en büyük nimet olduğunu, takdire razı olmanın en büyük fazilet olduğunu bilen­lerdir. Bütün ibadetlerin, taatların , bela ve musibetlere sabrın neticesi Allah rızasıdır.

 “Allahu Tealâ’dan ne beklersin, O seni mükafatlandıracak olsa, izin verse ne istersin?” sualine verilecek cevap şudur: “Rabbim’in rızasını isterim.”

 Allah’ın rızasından büyük nimet olmaz. Yüz bin cennet O’nun rızasından üstün değildir.

 Ayet-i celilede : “…Allah onlardan razı, onlar da Allah’dan razı olmuşlardır.” (Beyyine, 8) buyurulmaktadır ki, Allah’tan razı olmanın hali, Allah Tealâ kulunu hangi halde bulundurursa, o hale razı olup şikayet etmemektir.



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...


Paylaş facebook Paylaş twitter
 

Marmaris'e tatile gelen Norveçli aile Müslüman oldu.. Zahid nasıl olur? ||semerkandyayin| semerkand.tv| semerkandradyo| semerkanddergisi| semerkandaile| mostar| semerkandpazarlama| sultangazi.bel.tr| sitemap| Arama Sonuçları| Dervişler Mekanı| Wap| Wap2| Wap Forum| XML| Rss| DervislerNet/Facebook | DervislerNet/Twitter | Forum İletişim| |||www.dervisler.net 0.401 saniyede oluşturulmuştur


Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları Güncelleme Tarihi: 17/06/19, 16:41 Dervisler.Net © 2008-2014 |Lisans(SMF) |Sitemap | Facebook | Twitter | İletişim