Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları - Semerkand Dergisi
Dervişler.Net Anasayfa

Forumda toplam 25.026 konu paylaşıldı... Bu konulara toplam 145.512 yorum yapıldı. Bugün 0 konu ve 0 ileti gönderildi.. Toplam : 22870 üyeli aileyiz.
Dervişler Mekanında, Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları , konusunu okuyorsunuz... Bu konu 44228 defa okundu.İsim benzeri konuları sayfanın altından takip edebilirsiniz.
Hayırlı paylaşımlar diliyoruz. Aradığınız konuyu bulamadıysanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. Yazı alıntılarında kaynak(www.dervisler.net) gösterilmesi rica olunur.

Dervişler Mekanında paylaşılan en güzel konu:{Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları }   Okunma sayısı 44228 defa

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #30 : 28/08/12, 16:01 »
"Nefsimiz ve Biz" Mehmet Ildırar


Alimlerimizin beyanlarına göre herkesin vücudunda nefs bulunur ve hiçbir zaman oradan çıkmaz. Nefs , Allah’ın emridir, vücuda konulması bir hikmet ve bir ilâhi irade sebebiyledir. Bilinmelidir ki insan vücudundaki nefsin sıfatlarını değiştirmek yani kötü sıfatları iyi hale çevirmek mümkündür; bu da mücahede ve riyazet ile olur.

Tasavvufun gayesi, mücahede ve riyazet ile nefsi yenmektir. Sıfatları değişen nefs , emmareden levvameye , levvameden mülhimeye … yükselir. (Nefsin mertebeleri daha önce birçok farklı yazıda anlatılmıştı.)

Şeytan, insanın maddi ve manevi temizliği için elzem olduğu gibi, nefs de elzemdir. Ataullah İskenderî k.s. “el- Hikemü’l Ataiyye ” isimli eserinde buyuruyor ki: “Şeytan taharet mendili gibidir. İnsan vücudunu temizler. Şeytana itaat edenleri gördüm, kendilerine hiç faydası dokunmadı. Karşı duranları da gördüm, onlara hiçbir zararı dokunmadı.”

Nefs nasıl bir varlıktır? Ulemanın bildirdiğine göre nefs bir sıfat değidir . Bir varlıktır. Yani göz gibi kulak gibi bir yaratıktır. Haset, hırs, kin, nefret, kendini beğenme gibi haller onun sıfatlarıdır.

Allah Tealâ bize nefsin meselesini şöyle bildirmi ştir: “Bizim uğrumuzda mücahede edenlere gelince, elbette biz onlara yollarımızı gösteririz. Şüphesiz ki Allah iyi davrananlarla beraberdir.” (Anke but , 69) Buradaki mücahede nefsle mücahedeye de işaret eder. Hadis-i şerifte ise Rasulullah s.a.v. Efendimiz buyurmuştur ki:

- Küçük cihaddan büyük cihada dönmüş bulunmaktayız.

Sordular:

- Ey Allah Rasulü , büyük cihad nedir?

Buyurdu ki:

- O nefsle yapılan cihaddır .

Bazıları nefsin ruh gibi olduğunu söylerler. Silsile-i Sâdât’tan Abdülhakim Hüseynî k.s. Hazretleri bu konuda şöyle buyurmu ştur:

“ Nefs , iki başı olan kırkayağa benzer. Bir başı alnının ortasındadır. Öbürü de karnının altındadır. Alnı ortasındaki nefis vücudun baş ve gövde kısmına hükme­der. Gözler, kulak ve aklın birçok meseleleri onun tesirinde kalır. Karnın altındaki nefs de bulunduğu mıntıkaya hükmeder.”

Kötü huyların ve çirkin işlerin ortaya çıkmasına sebep nefstir . Nefsin böyle yaratılmış olmasının hikmeti ise kemalâta basamak olması, er kişi ile her kişinin ayırt edilebilmesidir.

Nefs yaratılmışların en karanlığı ve en cahilidir. Allah’a ve Rasulullah’a karşı adeta harp eder. Allah Tealâ , emmare olan nefsine uyan için, “onlar nefsini ilâh edindi” buyurmuşur . Bu halden kurtulmanın ilacı nefsle mücadele ve onun isteklerine muhalefettir.

Alimlerimizin beyanına göre nefs ile şeytanın fitnelerinin farkı şöyledir: Dinin kötü gördüğü bir hale inat halinde gelişen arzu nefstendir . Bu sürekli haldeki meyil duruma göre halden hale giriyorsa, değişiyorsa, bu da şeytandandır.

Mürşid eli tutan nefs , emmareden levvameye girer. Levvamede bulunan kişi, günah işlediği zaman kendini ayıplar. Mülhime mertebesinde ise günahlardan kesilme başlar.

Allah Tealâ buyurmaktadır ki: “Rabbinin makamından korkan ve nefsini kötü arzulardan uzaklaştırmış kimse için, şüphesiz cennet onun yegâne barınağıdır.” ( Naziat , 40-41 )

Bir diğer ayet-i celile de şöyledir: “… nefs aşırı şekilde kötülüğü emreder; Rabbim acıyıp korumuş, müstesna…” (Yusuf, 53)

Hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur : “Allah bir kuluna hayır murad ederse nefsinin ayıplarını ona gösterir.”

Hz. Şuayb a.s.’a soru soran bir kişi:

- Ben her türlü günahı işliyorum, Allah beni cezalandırmıyor, demişti.

Allah Tealâ da Şuayb a.s.’a şöyle buyurmu ştu:

- Ey peygamber! O kimse günah işleyip duruyor. Günahlarından ötürü kederlenmiyor, vicdan azabı duymuyor. Günah günahı artırırken pişman olup tövbe etmiyor. Bu, benim ondan uzaklığımın, onu muaheze ettiğimin, cezalandırdığımın alameti değil midir?
Konu Adresi: http://www.dervisler.net/yarbay-mehmet-ildirar-yazilari-t31705.30.html




♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Derviş

  • Çalışkan Üye
  • ***
  • İleti: 993
  • Konu: 15
  • Derviş: 18535
  • Teşekkür: 0
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #31 : 29/08/12, 10:20 »
Allah (cc) razı olsun kardeşim. 



Bu dünyanın cefasından sefasına sıra gelmez, gafil olma, ilme çalış, geçen günler geri gelmez...
Bizim şöhretimiz ''MÜSLÜMANLIĞIMIZDIR''

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #32 : 29/08/12, 18:41 »
amin amin amin ecmain olsun inşaALLAH kurban...

vesselam veddua....



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı merhamet

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 4.190
  • Konu: 794
  • Derviş: 6679
  • Teşekkür: 110
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #33 : 29/08/12, 18:46 »
 

Başlığı Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları olsa.. nette arayanlar kolayca erişebilse inşaAllah... 


"Sıkıntılarınızı Allah bilsin yeter. Başkalarının lafları sizi yıldırmasın.Yaptığınız işi Allah rızası için yapın"
"Hizmet ederken, size iftira eden, hakaret edenler olacaktır.
Sevdiğinizin hatrına sabredin."
"Ömür 60-70 yıldır, ahiret ise ebedül ebeddir."
Gavs-ı Sânî Hz.(k.s.)

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #34 : 29/08/12, 18:48 »
inşaALLAH kurban...

vesselam veddua....




♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #35 : 29/08/12, 18:49 »
"Nefsin Sıfatları ve Tevbe" Mehmet Ildırar


İnsanın nefsi ilâhi tecellilere mazhar olabilecek yüksek ve kâmil sıfatlar üzere yaratılmıştır. Azamet-i ilâhiyeyi bilecek kuvvet ve kudrettedir. Hakikati nurdur. Ama sonradan edinilen ( ârızî ) bazı vasıflarla bizim bulunduğumuz hale dönüşmüştür.

 Bunu şu hale benzetebiliriz: İnsan doğduğunda sıhhatli yaratılır. Bir müddet sonra ârızî olarak bazı tesirlerle hastalıklar meydana gelir. O hastalıklar tabiplerin tedavisi ile giderilmeye çalışılır. Yani hastalık o zatın aslî sıfatı değildir.

 Bu misalle nefsimize bakarsak, nefsin zatı Allah’ın azametini idrak edecek kabiliyettedir. Yaradılışında eksiklik yoktur. Nefs-i mutmainne, nefs-i râdiye, nefs-i sâfiye gibi ehlullahın en yüksek mertebelerini hâvi olan nefsler, Allah’ın azametini idrak etmiştir. Ama emmâre, levvâme, mülhime gibi bizim sıfatlarımız ârızî vasıflardır. Eğer bizler seyr u sülûk ile ârızî vasıflarımızı tamamlar, hastalıklarımızı tedavi ile aslî suretlerine çevirebilirsek, tasavvufî hayatı yaşamış oluruz. Böylece yüksek sıfatlar kazanabiliriz.

 Allah Tealâ Kur’an-ı Hakim’de “Biz insanı en güzel surette yarattık.” buyurmaktadır. Bu yüzden insan Allah’ın emir ve yasaklarına uyduğu kadar âlî, Allah’ı unuttuğu kadar asi olur.

 Nefsi tezkiye edip ârızî vasıflardan kurtarmak, ilâhi tecelli ile olur. İlâhi tecelli Allah’a mahsus olduğundan, onu celbedip kazanan Allah’ın rızasına ulaşır. İlimler, ilâhi tecelliye mazhar olacak ârızî vasıflardan kurtarmanın usül ve metodlarını tebliğ içindir. Allah’a nihayetsiz hamd ü senalar olsun ki, nefsimizin ârızî sıfatlarını arındırarak asliyetine dönme hususunda, “ rahmeten lil alemin ” sırrıyla bize Hz. Muhammed   s.a.v.’i “sadık haberci” olarak göndermiştir.

 Alimin ilmi nefsi arındırma metodunu gösterir, seyr u sülûku gösterir. İlimle tasfiye yapılmazsa, sahibi ne derece yüksek alim de olsa kendisini sorumluluktan kurtaramaz. Nefsin devamlılığı ölünceye kadar mücahede ve riyazet gerektirir. Hangi makama çıkılırsa çıkılsın, mücahede ve riyazet bitmez. Böylece peygamber ve velilerin makamı bir yerde kalmayıp devamlı terakki eder.

 Bütün alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz, yaradılışı gereğince ruhların nuru olmasına rağmen hâlâ yükselmesi, ilerlemesi sürmektedir. “Bir kimse bir hayıra sebep olursa ona da bir misli verilir” hükmünce, Ümmet-i Muhammed   şu asırda ne kadar amel yapıyorsa, Efendimiz’in makam ve mertebesini yüceltmektedir.

 Bakır madeninden simya ile altın elde edildiğinde, o altının evsafı topraktan arındırılan altından daha iyidir. Bunun gibi, âsi , mücrim bir kimsenin nefsini andırarak esfel -i sâfilînden âlâ- yı illîyîne çıkması, onun değerini daha da arttırır. Çünkü bu kimse, nefsinin çirkin vasıfları az olan insandan çok daha fazla mücahede ve riyazete gayret göstermiştir.

 Günahtan nedamet duymalıdır ama Allah’ın rahmeti yanında günahın evsafı yoktur. Fahreddin Râzî Hazretleri’nin beyanına göre, bir asi tevbe eder, Allah da kabul ederse günahları sevaba tebdil olur. Demek ki dağdan eşkiya ve zalim olarak gelen bir kimse tevbe eder, Allah Tealâ da tevbesini kabul ederse, derecesi medreseyi bitirmiş hocayı geçer.

 Günahkâr ne zaman şikayetçi olsun? Tevbekâr olmazsa, tevbesi kabul olmazsa… İşte o zaman dövünsün. İçimizdeki günahkârlara hor bakmayalım. Oysa biz yanlış yapıyor, kötü yerden gelene hakaret ediyoruz. Unutmayın, ariflerin en büyükleri arasında isyan dairesinden gelenler olmuştur.

 İsyanla gelen bir kul, Allah’dan utanıp gözyaşı dökerse, bu gözyaşları nefsine güvenen âbidin ibadetinden Allah katında daha kıymetlidir. Bu yüzden, günahtan dönüp gelenler ayıplanmamalı, hocalar böyle kimselere karşı asla sert olmamalıdır. Hastahaneye gelen bir hasta doktorun üstüne kussa, doktor kızmaz. Sana ne oluyor da, yanlış iş yapan kimseye ateş püskürüyorsun! Sen doktor kadar da mı merhametli değilsin? Doktor tıp ilmini öğrendi, sen de Allah’ın dinini tebliğ ediyorsun. Doktorda bir merhamet varsa, sende bin merhamet olmalıdır.



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #36 : 29/08/12, 18:54 »
"Nefs ve İhlâs" Mehmet Ildırar


Nefs , uyulursa insanı cehenneme götürdüğü için belâ; mücahede ve riyazet edilip Allah için dizginlenirse yüksek makamlara çıkmaya vesiledir.

 Kimse nefsinden şikayetçi olmasın, çünkü emr -i ilâhiyedir. Gözümüzden ve kulağımızdan şikayetçi olmadığımız gibi, nefsimizden de olamayız. Zira Allah Tealâ abes bir şey yaratmaz. Nefsin yaratılması kemalâtın yolunu açmak içindir. İnsan nefsini kendi eline alırsa, hiç bir zararı olmaz.

 Aynen bunun gibi, şeytandan da şikayet edemeyiz. Ataullah İskenderî k.s. ‘el- Hikemü’l – Ataiyye ‘ isimli eserinde: “Şeytan benim taharet mendilim gibidir, temizlenmeme yarar. Ona uymamakla Hakk’a dost ve kul olurum. Ona uymak yüz karası, uymamak kemalâttır .” buyuruyor.

 Gerçekten de nefs , dünya ve şeytan olmasa nasıl terakki edeceğiz? Nefsi yaratan Allah’tır. Kızacaksak, Allah’ın emirlerine uyamadığımıza kızalım; nefsimize değil. Nefsimize uymamakla Allah’ın emirlerine uyarız ve O’nun sevgilisi oluruz. Ne güzeldir o nefs ki, sahibine itaat eder. Yazıklar olsun o adama ki, nefsine itaat eder.

 İhlâsı kazanmak imanın bir şubesidir. İsmail Hakkı Hazretleri ‘Şerh-i Şuabi’l İman’ isimli eserinde ihlâsı yetmiş dördüncü şubeye koymuştur. İhlâs müminin anahtarı, ahiretin biniti, kâmil insanın yolunun nuranî arkadaşıdır. İhlâs, dinin nuru ve özüdür.

 Şeyh Fethullah k.s. Hazretleri, “Tasavvuf, ihlâsı kazanabilmek için muhabbet-i ilâhiyi tahsilidir.” buyurmuştur. Şu halde ihlâs dinde hak ve esas, tasavvufta gayedir. İhlâsı kazanan kâmil, kazanmayan ise dünya ve ahirette amellerinin noksan kalmasına sebep olur.

 Ayet-i kerimede: “Rabbine kavuşmayı uman kimse yararlı iş işlesin ve Rabbine kullukta hiç ortak koşmasın.” ( Kehf , 110) buyurulmaktadır .

 Ortak koşmak şirk olur, hırs, riya, ucb , kibir olur. Bunlar nefsin en çirkin sıfatları olup, bunlardan kurtulmaya çalışmak, ihlâsı kazanmaya sebeptir.

 Fahr -ı Kâinat Efendimiz, Muaz bin Cebel r.a.’a şöyle buyurdu: “Amelin halis olsun, azı sana yeter.” Yani amelin çokluğu değil, özü ve ihlâslısı insana kifayet eder. Efendimiz s.a.v. bir başka hadisinde şöyle bildiriyor: “Kıyamet günü sorguya çekilecek ilk üç grup insandan birincisi, Allah Tealâ’nın ilim verdiği kimselerdir. Allah Tealâ onlara sorar:

 - Sana verdiğim ilimle ne amel ettin?

 - Ya Rab, akşam-sabah sana kulluk ettim. Ümmet-i Muhammed  ’e vaaz ve nasihatte bulundum. Bunları senin için yaptım.

 - Hayır . Sana çok alim desinler diye konuştun.

 İkinci zümre servet sahibi olanlardır. Allah Tealâ onlara da sorar:

 - Verdiğim servetle ne yaptın?

 - Akşam -sabah senin rızan için dağıttım.

 - Hayır . Cömert insan desinler diye dağıttın. Ve sana cömert de dediler (ücretini böylece aldın).

 Üçüncü zümre savaş alanında cihad eden insandır. Allah Tealâ onlara da sorar:

 - Sana verdiğim güç ve kuvvetle ne yaptın?

 - Ey Rabbim, senin için savaştım; kâfirleri öldürdüm.

 - Yalan söylüyorsun. Kahraman adam desinler diye yaptın.”

 Kitaplara geçecek kahramanlık yapar, ama ihlâsı ele geçiremezse bir mükafat bulamaz.

 Görülüyor ki her bir nuranî vazifede insanın karşısına ya nefs , ya dünya ya da şeytan çıkar. Bununla ilgili olarak Rasulullah s.a.v. Efendimiz: “Müslüman şu düşmanlar karşısındadır: Nefsi onunla ile savaşır, şeytan imanını almaya çalışır. Müslüman haset eder, kâfir harp eder, dünya da cazibelidir, kandırır.” buyurmuştur. İnsan bunlardan son nefese kadar kurtulamaz.

 Maruf-i Kerhî Hazretleri “Ey nefs , halis (samimi) ol ki kurtulasın” buyurur. Hz. Ömer r.a. Efendimiz, Ebu Musa el- Eş’arî r.a.’a yazdığı mektubun bir yerinde: “Niyeti halis olan kimseye, insanlarla olan işlerinde Allah Tealâ yeter.” buyurdu.

 İhlâsı kazanmak hiç kolay değil. Yetmiş kere hacca gitmek kolay ama o hacca gitmenin içine ihlâsı koymak zordur. Bu yüzden nefs ihlâsı sevmez. Çünkü nefsin işi Allah’a, Allah’ın kullarına ve Allah’a ibadete düşmanlıktır.

 İmam Gazalî rh .a . nefsi anlatırken: “ Nefs öyle bir düşmandır ki Allah’a düşmanlığı ile O’nun emirlerini yaptırmaz. Allah’ın kullarına düşmandır ki, kulları Allah’ın emirlerine uydurmaz.” buyurmuştur. İhlâs işte bu düşmanlığı yenerek her işi Allah’a havale etmektir ki, gerçekten zordur.

 Allah amelin çokluğuna değil ihlâslı oluşuna, yani Allah rızası için yapılana bakar. Tasavvuf yolunun pusulası “İlâhi ente maksudî , rızaike matlubî”dir . Yani bu yol ihlâsı aramak üzerinedir.



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #37 : 29/08/12, 18:56 »
"Zikir ve O Büyük Gün" Mehmet Ildırar

Cenab -ı Allah’ı en çok zikredilecek vakitlerinden birisi, sabah namazından sonraki vakittir. Bir kimse cemaatle namaz kılar, sonra zikre oturur, güneş doğup işrak vakti çıkana kadar zikre devam eder, sonra da işrak namazını kılarsa, bir nafile hac ve bir umre sevabı yazılır. İnsana en çok menfaat veren saat, sabah namazından sonraki bir saattir. Rasulullah s.a.v. buyurdu ki: “Sabah namazına gidip, sonra gün doğuncaya kadar oturup Allah’ı zikretmek, benim için Allah yolunda savaşmak üzere askerleri güzel atlara bindirmekten daha sevimlidir.”

Taberanî’nin bildirdiği başka bir hadis-i şerif de şöyledir: “Hiçbir kimse, Allah’ı anmak kadar kendisini azaptan koruyacak amel işlememiştir.”

Sahabiler sordular:

- Allah yolunda cihad etmekten de mi?

- Evet , Allah yolunda cihad etmek de bunun kadar değildir. Kişi takattan dü ş üp , kılıcı kırılana kadar savaşmış olsa bile.

İmam Ahmed bin Hanbel’in bildirdiği diğer bir hadis-i şerif de şöyledir:

Sahabinin biri Rasulullah’a sordu:

- Allah yolunda cihad edenlerin ecir bakımından en üstünü kimdir, ya Rasullah ?

- Allah’ı en çok anan kimsedir.

- Salih amel işleyenlerin ecir bakımından en üstünü kimdir?

- Allah’ı en çok anan kimsedir.

Namaz, oruç, sadaka ve hac sorulduğunda ise Efendimiz: “Fazla namaz kılmaktan, nafile oruçtan, çok hacdan, çok sadakadan daha efdali , Allah’ı çok anmaktır.” buyurdu. Bunun üzerine Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer konuşmaya ba ş ladılar . Hazret-i Ebu Bekir Hazret-i Ömer’e:

- Ey Ebu Hafs , bütün hayırları Allah’ı çok zikredenler kapıp götürmediler mi, deyince, Rasul -i Kibriya Efendimiz tebessüm ederek:

- Evet , onlar alıp götürdüler, buyurdu.

Yorucu ve meşakkatli ibadetler olduğu halde dile kolay gelen, vücuda yorgunluk vermeyen, kalbi Allah’a bağlayıp yumuşatarak merhamet ve rahmetle dolduran zikrin diğer ibadetlerden üstünlüğü nedendir? Eğer zikreden zâkir hakikaten faydalı ve etkili bir zikir çekerse, kalp huzuruna ulaşır. Kalp huzuru, yapılan zikir ve ibadetin neticesinde hasıl olan sıfattır, Allah’ı bilmenin neticesidir. Allah’ı bilen ve O’na teslim olanın sıfatı huzur-u kalptir. Allah o kulu ne halde bulundurursa, huzur-u kalp sahibi haline razı olur, şikayet kapısını kapatır. Çünkü Allah Tealâ’nın verdiği her hükümde nuranî bir hikmet vardır, O’nun işinde abes yoktur. Endişe etmek gafletin nişanı, endişesizlik huzurun tarlasıdır. Esasen, kişinin İslâm’ına ve imanına bulaşmayan bir musibetten dolayı aşırı kederlenmek, dertlenmek olmaz. O sebeple “ elhamdülillâhi alâ külli hâl, sive’l – küfri ve’d – dalâl …” Yani imansızlık ve sapkınlık halleri hariç, her şey için Allah’a hamdolsun…

Zikre başlayan kimsenin nefsi başlangıçta zikirden lezzet bulmaz. Zikir onu dünya lezzetlerinden alıkoyduğu için kalbi ve dili sıkılır. Dünya hatıralarına ve vesveselere kulak asmadan zikre devam ederse, Allah Tealâ müşkülâtı hafifletip sıkıntıyı ülfet ve ünsiyete çevirdiğinden, zikir lezzet olmaya başlar. İlk defa kötü bir iş işleyen sıkıldığı halde, yavaş yavaş bunu alışkanlık haline getirdiği gibi, ilk zikir de böyledir. Hevâsından ayrılıp Allah’ı zikretmek nefse acı gelir. Ama Allah’ın inayet ve rahmeti ile Allah ona lezzeti tattırır. Ülfet ve ünsiyet kalbine yeleştikçe muhabbet-i ilâhiyeye dönüşür. Allah’ı zikrederken azamet tecelli eder, sıfatlar ortaya çıkar ve tad alır. Böylece mâsivâdan kesilmeye başlar.

Zikir kalbe yerleşirse, ölüm anında da muhakkak dile gelen zikir olur. Ölüm saniyenin binde birinde gelir. Akıl ve ilim binde bir saniyelik meseleye yetişemez. Ölen kimsenin aklına ne ilim, ne de mülk gelir. Ne halde yaşamışsa o anda o sıfat tecelli eder. Bu yüzden kalpte zikre ülfet ve ünsiyet kazanmanın asıl büyük maksadı ölümdeki iman içindir. Bir insanın ölürken son kelimesi “Allah” veya Esma- yı Hüsnâ’dan bir zikir olursa, o kimse muhakkak imanla ruh teslim eder. Ehl -i tasavvufun milyonlarca zikir çekmesi, kalbin Allah’ın zikrine ünsiyet ve ülfet peyda ederek dilin, kalbin, aklın bununla meşgul olması, İslâm’ın ve imanın o kulun kalbinde meleke haline gelmesi içindir.

Yani bütün mesele dile ve kalbe Allah’ın zikrini yerleştirmektir. Beklenmedik bir olayla karşılaşan insanın ağzından çıkan kelimeye bakalım. Ah, anam, babam, vay… gibi sözler değil de, ya Allah, elhamdülillah, estağfirullah , bismillah… gibi kelimeler çıkıyorsa, o insan iman ile ölür.

Harbe giden bir asker, Allah için gittiyse dünyadaki bütün yakınlarını unutur. Önünde düşman, elinde tüfek vardır. Anlar ki o anda hiç kimsenin faydası yoktur. Onu koruyacak yalnız Allah’tır. Allah’a yalvarır, o anda kurşun gelir ve şehid olur. Ey kardeş, sen de şehit gibi ol! Allah’ı öyle zikret ki, ölüm sana geldiğinde sana “Allah” dedirtsin.




♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #38 : 29/08/12, 19:03 »
"Seferlik ve Seferîlik Halimiz" Mehmet Ildırar


Dünyada müminin misali, ana karnında bulunan cenine benzer. Çocuk anasından doğar doğmaz ağlamaya başlar. Ama annesi onu emzirmeye başlayınca ağlaması kesilir. Bir mümin ölüp Hakk’a kavuştuğu zaman bir daha dünyaya dönmek istemez. Tıpkı anne karnına dönmek istemeyen çocuğun hali gibi.

 Mevlâna Celâleddin Rûmî k.s. Hazretleri bu hali şöylece misallendirmiş :

 Bir çocuk anne karnında iken, onun nazarında alemlerin en genişi bulunduğu yerdir. Çocuk bundan daha büyük bir meydan bilmiyor, daha geniş bir mekân tanımıyor. Ne zaman ki Allah’ın emriyle anne karnını terkedip dünyaya doğuyor, görüyor ki dünyanın genişliği nerede, anne karnının genişliği nerede? Anlıyor ki, anne karnında bildiği ilim, genişlik mefhumu, dünyayı gördükten sonra çok küçük ve yanlıştır.

 Hz. Mevlâna, ahirete doğmak üzere olan bizlere şöyle sesleniyor:

 Ey insan! Sen dünyayı anne karnındaki çocuk gibi seviyorsun. Zannediyorsun ki, bu dünya senin nazarında, senin ilminde mekânların en büyüğüdür. Bu dünyadan çıkmak istemiyorsun. Bilmiyorsun ki, eğer dünyayı Allah rızası için iradenle terk ederek dünyevî alemden uruc edip yükseldiğin zaman, on sekiz bin alemin genişliğini görünce, anne karnı nasıl önceleri bir çocuğa en geniş meydanken doğduktan sonra onun küçüklüğünü anlıyorsa, sen de dünyanın anne karnı kadar küçük olduğunu görürsün.

 İşte, dünya hayatını nimet olarak bilip Allah yolunda gitmeyen kimse için dünya çok geniş bir meydandır. Ama Allah için sefer edecek, ölümle değil de iradesiyle sefer edecek insanlar için dünya anne karnının genişliği kadardır. Bu yolculuk hepimiz için vâkidir, bütün Ümmet-i Muhammed   seferîdir.

 Seferî bahsi iki kısımdır:

 - Fıkıh hükümleri mucibince seferî olmak vardır. Seferîlik denilen bu hal, bir müslümanın 90 kilometrelik yola çıkmasıdır ki, bunun hükümleri fıkıh ve ilmihal kitaplarında açıklanmıştır.

 - Bir seferîlik daha vardır ki, buna göre ister mekân değiştirilsin, isterse değiştirilmesin; insan evinin dışına dahi çıkmasa, bütün müslümanlar , bütün insanlık seferîdir. Bu seferîlik, kalpten alem-i melekûta olan seferîlik halidir. Bu, nefsin karanlığını terk etmek suretiyle nuranî kalp ile Allah’a olan seyirdir. Bütün insanlar, Allah’a inansın-inanmasın, bu seferi yapmak için gönderilmiştir.

 Fıkıhta seferî hükmünde olanlara nasıl kolaylıklar varsa, Allah için seferî olanlara da elbette kolaylıklar vardır.

 Müminlerin emiri Hz. Ömer r.a. şöyle demiştir: Kendim işittim, Rasulullah s.a.v. buyurdular ki:

 “Ameller niyetlere göredir. Herkesin niyet ettiği ne ise eline geçecek olan odur. Hicreti Allah’a ve Rasulü’ne yönelik olanın hicreti Allah’a ve Rasulullah’adır . Hicreti, eline geçireceği bir dünyalık menfaate veya nikah edeceği bir kadına yönelik ise, hicreti gaye edindiği şeyleredir.”

 Seferin zorlukları vardır, fakat bazı kolaylıklar da yanında gelir. Dört rekâtlık namazlar iki rekât kılınır. Allah yolunda seferî olanlara da Allah’ın kolaylığı vardır, lütfu ve ihsanı vardır. Bu lütfu ve ihsanıyla evliya-yı izamı seferde ona yoldaş eder.

 Dünya seferinde olan kişi, kesesini yoldaş edinir, yanına pasaportunu alır, arkadaşlarını yoldaş eder. Ama bunların sağladığı imkan, verdiği genişlik sınırlıdır. Kim Allah için sefer eder, kalbini Allah’ın azametine çevirirse, Allah’ın kolaylığı ve yardımı vardır. Bu kolaylıklardan birini şu hadis-i şerif haber veriyor: “Kim bildiğiyle amel ederse, Allah ona bilmediklerini öğretir.”

 Şu halde Allah için sefer edenin vekili Allah’tır. Yardımı O’ndan gelir, feyzi O’ndan gelir. Ama seferin meşakkati olduğu için bir kılavuza ihtiyaç vardır. Elbette Allah için de kılavuz aramak lazımdır. Allah için seferin kılavuzları enbiya-yı zîşandır, onların vârisleri olan evliya­yı izamdır, ulema-yı kiramdır.



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #39 : 29/08/12, 19:05 »
"Ana Baba Rızası, Allah Rızası" Mehmet Ildırar


Allah Azimüşşan, Kur’an’da Ümmet-i Muhammed   olarak kadın ve erkek cümlemize, ana-babaya itaati emretti. Öyle ki, ana-babaya itaat etmeyenin durumu Allah’a isyan etmek gibi oldu.

 Peki ana-babaya itaat nasıl olacak? Ana-babaya güzel davranmakla, sohbetle, hukuklarına riayetle, sıkıntı ve meşakkatlerine katlanmakla itaat edilecek. İtaatin şekli bu. Güzel davranış, güzel edep, bütün haklarına dikkat, yedirmek, içirmek, giydirmek, ihtiyaçlarını karşılamak gibi…

 Beş vakit namazın sonunda ana-baba için dua etmek de itaatten sayıldı. Ana-babasına itaatte kusur işleyip pişmanlık çekenler için böyle bir fırsat var. Hacca gider, orucunu tutar ve benzeri hayırlı işlerinin sevabına ana-babalarını ortak eder, onlara hediye ederler. Onların niyetine, salâvat getirir, Kur’an okuyup, dua ederler.

 İtaat meselesinde sınır şudur: Allah’a isyan hususunda, günah sayılan meselelerde ananın-babanın ve Ümmet-i Muhammed  ’in hukukuna riayet edilmez. Ana-babaya, komşuya veya akrabaya itaat edeyim derken Allah’a isyan edilmez. Allah’a isyan edilen meselede, ana-babaya, komşuya, arkadaşa, akrabaya, kimseye itaat etmek olmaz.

 Ana-babaya itaatte evli kadınların dikkat etmesi gereken bir hususu da belirtelim: Kadınlar önce iman ve namaz sonra koca hukukundan ve sonra diğer sorumluluklarından sorguya çekilir. Evlilikle birlikte, kocanın hakları ana-baba haklarının önüne geçer.

 Şimdi Hz. Peygamber s.a.v. ve kâmil zatların sözleriyle ana-baba hukukunu ifade edelim:

 Yemenli bir adam, savaşmak için Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in yanına geldi. Peygamber s.a.v.:

 - Annenle baban sana harbe gitmen için izin verdi mi, diye sordu.

 - Hayır , dedi Yemenli adam. Peygamber s.a.v.:

 - Öyleyse dön, onlardan izin al. Eğer izin verirlerse bize katıl, aksi halde elinden geldiği kadar onlara hizmet et. Çünkü bu, imandan sonra kulun Allah’a kavuşacağı en güzel ameldir, buyurdu.

 Bir başka hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: “Ana-babaya itaat, (nafile olan) namaz, oruç, hac, umre ve cihaddan efdaldir .”

 Allah, Hz. Musa a.s.’a: “Kim ana-babasına iyilik yaparsa bana iyilik yapar. Kim asi olursa, bana isyan etmiş olur” diye vahyetti . “Anaya-babaya asi gelen kimse, ne yaparsa yapsın, cennete giremez.” Cennet kokusu beşyüz senelik yoldan duyulduğu halde ana-babaya asi olanlar duymaz.

 Ana ve babasına sağlığında hizmeti dokunmayanlar, onları razı edemeyenler, şimdi hayırlı ameller yaparak onların ruhlarına bağışlasınlar.

 Ebu Hureyre r.a.’dan rivayet edilmiştir: Bir kişi Hz. Peygamber s.a.v.’in yanına gelerek:

 - Ey Allah’ın Rasulü! En fazla kime iyilikte bulunayım, diye sordu. Peygamber s.a.v.:

 - Annene , buyurdu. Adam:

 - Daha sonra kime, diye sordu. Yine “annene” cevabını aldı. Adam üçüncü kez sorduğunda cevap yine aynı oldu. Adam tekrar:

 - Daha sonra kime, diye sordu. Bu kez:

 - Babana, cevabını aldı.

 Hz. Musa a.s., “Ya Rabbi! Benim cennet komşum kim?” diye merak eder. Kendisine “Filan yerdeki genç bir kasap” denir. O da bu cennet komşusunu görmeye gider. Kasabı görünce:

 - Allah için misafir kabul eder misin delikanlı, diye sorar. Kasap onu tanımaz ama kabul eder, evine götürüp ağırlar.

 Evde kasabın yaşlı, yatağından kalkamayan bir annesi vardır. Kasap getirdiği eti pişirir, annesini doyurur. Sonra üstünü değiştirir, rahat etmesi için elinden geleni yapar. Kadın oğluna bakar ve bir şeyler fısıldar. Musa a.s. merak eder, “Annen ne dedi?” diye sorar. Genç der ki:

 - Allah seni cennette Musa’ya komşu yapsın dedi.

 Musa a.s. kendisini tanıtır;

 - Cennet komşum sensin, der.

 Bir annenin duasının bereketine bakın ki, cennette peygamberlerle komşuluğa vesile oluyor. Bunun aksine, yanında ana-babası yaşlanıp da onlara hizmetten, hürmetten geri kalanlara ise Peygamber s.a.v. Efendimiz, “burunları yere sürünsün” diyor.

 Ne amel yaparsan yap, ana-babana asi olma, onların hoşnutluğunu kazan. Ana-babaya isyan eden, onlara Allah’ın hükümlerine uygun şekilde itaat etmeyen cennete giremez.

 Anne ve babanın duasını al, bu senin için iyi olur.



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #40 : 30/08/12, 14:22 »
"İbadetler ve Biz" Mehmet Ildırar


İbadetteki halimiz ufacık çocukların oyununa benziyor. Hani evcilik oynarlar, ceviz kabuğu kadar oyuncağa tencere derler, kibrit kutusu kadar bir oyuncağa taksi derler, yalandan, ufacık bir oyuncağa da baba derler, anne derler, oyun oynarken kavga ederler, oyunu dağıtıverirler. İki dakika evcilik oynarlar, biri anne olur, biri baba olur, bir dakika sonra oyun bozulur.

 Bizim halimiz üç-beş yaşındaki çocukların hali gibidir. Namazımızın içinde oyun oynarız, ibadetimizin içinde hesap yaparız. Allah’a itaatkâr olmak yerine, Allah’ın nimetlerine hamd ü sena yerine, Allah’a karşı türlü türlü isyanlar ederiz. Gaflet diyarında gezeriz.

 Döneriz de estağfirullah deriz. Yine Rabbimiz’e niyaz ederiz. O alemlerin ezeli sahibi olan, Aziz ve Kerim Allahu Azimüşşan , elli senelik isyankâra, zatının kadrini bilmeyen yetmiş senelik günahkâra merhamet-i sübhaniyesinden mağfiret eder.

 İbadetin kemalâtı için, ibadetimizin yevm -i kıyamette ve Şeriat-ı Muhammediye’de hükmü nerededir, bilmek lazımdır. Hangi pazardan alınır satılır, önce onu bir tayin edelim. Sonra ona paha biçelim.

 Bir gün Muhammed  b. Vasi, Malik b. Dinar ve Beyazıt-ı Bistami Hazretleri (Allah hepsine rahmet eylesin) aralarında şöyle konuşurlar:

 Malik b. Dinar Hazretleri buyurur ki:

 - Allah’a itaat etmeyen, ibadeti olmayan kişi cehennem ateşinden kurtulamaz.

 Bunun üzerine Muhammed  b. Vasi Hazretleri şöyle cevap verir:

 - Allah’ın af ve merhametine nail olmayan kişi cehennem ateşinden kurtulamaz.

 Beyazıt-ı Bistami Hazretleri ise şöyle der:

 - Otuz yıl ibadetle meşgul oldum, otuz sene hayatımı Allah’a adadım. Ama bir gün gayb aleminden bana şöyle bir nida oldu. “Allah’ın hazinesinde ibadet pek çoktur. Siz ibadetinizin çokluğu ile Allah’a yaklaşacağınızı zannetmeyin. Siz Allah’a ne ile yakın olursunuz? Zillet ile, hakirlik ile, gönlünü aşağı tutmak ile, kendisini garip bir yolcu hissetmekle, alçak gönüllükle Allah’a yakın olursunuz.”

 Bu üç büyüğümüzün sözü birbirini tamamlayan, hakikatin birer vechesini açıklayan sözlerdir. Hepsi doğrudur. İbadetsiz olmaz, Allah’ın affı olmadan olmaz, kişi aczini bilmeden olmaz. Mümin ibadetine devam edecek fakat Alemlerin Rabbi karşısında ne kadar aciz, kusurlu olduğunu bilecek; O’nun affını, merhametini talep edecek.

 Ebu Fadıl Hazretleri bir gün şöyle buyurmuştur:

 - Ben ibadet ve taatlarımın kabul olmadığını biliyorum.

 Bu sözü üzerine soruldu:

 - Ey Ebu Fadıl, nasıl olur da sen ibadet ve taatlarının kabul olmadığını bilirsin?

 Cevaben buyurdu ki:

 - Çünkü amel ve ibadetlerin şartlarını biliyorum. Allah’ın bir kuldan nasıl bir ibadet istediğinden haberim var. Ben bildiğim ilim ile Allah’a ibadet edemiyorum. Bundan dolayı biliyorum ki benim ibadetim kabul olmaz. Çünkü amel ve ibadet şartlarından birisi şudur ki, nefsimi itaate alıştıramadım, nefsim yolsuzluğundan vazgeçmedi. Cenab -ı Hakk’a karşı uğursuzluğunu yenemedim, huzurla ve kusursuz taat yapamadım ki, ibadetim kabule şayandır diyeyim .

 Başımızın tacı olan alimlerimiz , kendilerini böyle kusurlu görüp bu sözleri söylerken, bizim ibadetlerimizin kemalinden söz etmemiz nasıl mümkün olacak? İmanımızın mahalli olan nuranî kalbimiz, zikirle Allah’tan gayriyi unutacak bir hal almamış, nuranî, ruhanî bir zevke ulaşmamışken nerede kaldı ki ibadetlerimizin kemalâtından söz açılsın? Nasıl açılsın? Ne hal ile açılsın?

 Şu halde otuz senelik ibadetimiz de olsa, insan Allah karşısında zelilliğini düşünerek, itaattaki noksanlığını, nefsinin taate alışamadığını, dolayısıyla mükafat aramak yerine mağfiret olmayı düşünmesi lazım gelir. Cennet aramak yerine cehennem azabından kurtuluş için niyaz etmek lazım gelir. “Rabbim bana cennet ve Cemâl ver” demek elbette hakkıdır, ama hakkı önce cehennemden kurtulmaktır. Çünkü kulun ibadeti Allah’a vasıl olacak bir kemalde değildir.



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #41 : 30/08/12, 14:24 »
"İdrak ve Kemalât" Mehmet Ildırar


Cenab-ı Allah’ın ilâhi bürhanlarından herkes nasibini idraki derecesinde alır. İdrak ise imana bağlıdır. Bunun böyle olduğunun delili meydanda: Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’e nazil olan Kur’an-ı Hakim’i Sahabe-i Güzin dinlediler, onlardan sonra gelenler dinlediler, daha sonra gelen evliya- yı izam dinlediler. Her birinin Allah’a yaklaşma dereceleri değişik oldu. Neden böyle? Çünkü idrakleri farklıydı. Şu halde, ilâhi hükümler Hz. Rasul -i Ekrem s.a.v. Efendimiz’den itibaren bugüne kadar değişmiş değil.

 Niçin artık insanlar yüzünü Allah’a döndürmüyorlar? Bu hastalığın sebebi nedir? Hangi sebeplerle biz yüzümüzü Allah Tealâ’nın azametine çeviremiyoruz? Şundan ki, hüküm ezeli ve ebedi olarak aynı olduğu halde, idrakimiz değiştiği için böyle oldu.

 İdrakimizin olgunluğu aklımızın derecesine göre değil, imanın derecesine, onun kemalâtına tabidir. Üstad efendilerimizden, ulema- yı izamın sahih haberlerinden öğrendiğimize göre, iman cihetiyle bir mümin ile bir velî aynıdır. Bir çoban ile evliya aynıdır. İmanda değişiklik olmaz. İmanın azı çoğu olmaz; ya vardır, ya yoktur. Çünkü iman şek ve şüphe götürmez, tereddüt kabul etmez. Peki, idrake de yansıyan büyük fark nerededir? Aradaki fark kemalâttadır . Nasıl bir padişah ile onun sarayındaki bir hizmetkârın insan olma hasebiyle aralarında bir fark olmadığı halde, riyaset, kemalât ve mertebe itibarıyla farklılarsa, imanda fark yok, fakat imanın kemalâtında fark vardır. Mertebelerinde, marifetullah ve muhabbet-i ilâhide fark vardır.

 Şu halde; öncelikle noksanlık idrakten gelir. Bunun için insan insana kızdığı zaman “ey idraksiz insan!” der. Yani “niçin aklını inkişaf ettirmedin, niçin izanını geliştirmedin?” Bu geriliğin elbette fıtratımızla da alakası var. Hz. Adem a.s.’ dan günümüze kadar olan insanlık tarihine baktığımız zaman, insanoğlu kemalâta da yozlaşmaya müsaittir. Eğer insanoğlu melek gibi Allah’ın dinine Rasulullah’ın sîretine muhabbetle mensup olsalardı, ilk insan bir peygamber olduğuna göre, son insan olarak bizlerin de onun evladı olmak hasebiyle, aramızda miskal zerre fark olmaması lazım gelirdi.

 Demek ki ilk insan bir peygamber olduktan sonra, ikaz ve irşad için Şit a.s ., Lût a.s., Nuh a.s. gibi 124 bin peygamberin gelmesi, Hz. Adem a.s.’ ın evlatlarında meydana gelen değişmeden dolayıdır. Nefsinin ve şeytanın kandırması, dünya cazibesiyle yozlaşması sebebiyledir.

 İnsanlar üzüm suyu gibidir. Sirke de olur, şarap da olur, pekmez de olur. Şu halde insan ıslah edilirse, üzüm suyu misali, pekmez olur. İnsan ıslah edilmezse, kendi haline bırakılırsa şarap olur.

 Hocaların “ey insanoğlu, niye şarap oldunuz” demeye hakları vardır, ama şarap olmaya müsaade ettiklerinden, daha doğrusu ıslah etmeye daha lâyık hizmet edemediklerinden bir derece mes’uliyetleri de vardır.

 İnsanın ilk ölümü hasetten meydana gelmiştir. Ayrıca ilk insanın Allah Azimüşşan’ın nimetlerinden uzaklaşmasının sebebi de hırsı yüzündendir. İnsanın bir nefsi vardır. Rasul -i Kibriya s.a.v. Efendimiz’in beyan buyurduğu üzere: “Mümin, şu beş çetin şeyle karşı karşıyadır: Kendisini kıskanan mümin, kendisinden nefret eden münafık, kendisiyle çarpışıp savaşan kâfir, devamlı çekiştiği nefs ve kendisini saptırmak için can atan şeytan .. ”

 Şu halde nefsi vardır azdırır, şeytanı vardır baştan çıkarır. İnsan beş düşmanı arasında, beş yol ortasında kalmış garip bir yolcu misalidir ki; bu beş düşman ile istikameti bulması zorlaşır. Onun için insanın irşada ihtiyacı vardır, ikaza ihtiyacı vardır, terbiyeye ihtiyacı vardır. Ne zaman bu terbiye ortadan kalkarsa, ne zaman bu irşad eksiltilirse, insan üzüm suyu misali iken şarap olabilir. Ne zaman da irşad devam ederse, bu devam eden irşadın himayesi sürerse, o insan pekmez olabilir.

 İlk cinayet hasetten oldu. Azrail a.s.’ ın ilk kabzettiği ruh katil sebebiyle bedenden ayrıldı. Şu halde insanların nefsinin cibilliyeti olan kötü haller, irşada müsait bir kâmil insan tarafından terbiye edilmeye muhtaçtır ki, Hakk’ın yolundan şaşmasın.



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #42 : 30/08/12, 14:28 »
Allahu Azimüşşan, Sure-i Tâhâ’nın 77. ayetinde şöyle buyuruyor:

 “Andolsun ki biz Musa’ya, ‘kullarımla gece yola çık da -(düşmanların) yetişme(sin)den korkmayarak, (boğulmanızdan da) endişe etmeyerek- onlara denizde kuru bir yol aç’ diye vahyetmişizdir.”

 Allahu Azimüşşan Hz. Musa Kelimullah’a böyle vahyetti. Hz. Musa a.s. da, kendisinden yaşça büyük olan biraderi Harun’la birlikte kavmini aldı. Kızıldeniz’i Allah’ın emriyle yol yaptı. Yolun üstünde hiç bir ıslaklık, çamur olmadı. Ta ki on iki kavim, on iki yoldan Kızıldeniz’i geçtiler.

 Allahu Tealâ ve Tekaddes Hazretleri, Firavun’un İsrailoğulları’nı takip ettiğini, ikiye ayrılıp yol açan denizin Hz. Musa a.s. kavminin geçişinden sonra coşmuş bir surette hücum ederek Firavun ve ordusunu helâk ettiğini, Firavun’un kavmini doğru yola iletmeyip, saptırdığını da beyan buyuruyor.

 “Derken (Firavun), ordusuyla birlikte arkalarına düştü. Deniz de kendilerini öyle bir kaplayıverdi ki… Firavun kavmini saptırdı, doğru yola iletemedi.” (Tâhâ, 78-79)

 Azamet-i İlâhîye ile İsrailoğuları’nın hepsi denizi geçtikten sonra, onlardan kalan on iki yola Firavun ve ordusu girdiler. Firavun’un son neferi de denizde açılan yola girince, dağlar gibi iki tarafa yığılmış olan su onların üzerlerine kapanıverdi. Bu halin şiddetini Allahu Tealâ bilir.

 İman etmeyenlere, semalar, yeryüzü, denizler, dağlar, çimenler, ağaçlar düşman olur, buğz eder. Denizin de hıncı vardır. Çünkü deniz de Allah’a iman eden bir fıtrat üzerine yaratılmıştır. Ne bir dağ, ne bir ağaç, ne bir kurbağa, ne bir sinek; hiçbir mahluk Allah’a isyan etmez. Yaradanını tanır. Kendisine tahsis edilen zikirlerle bütün mahlukat Allah’ın vahdaniyetine iman edip tesbih eder. Ama insanoğlunun gafili, cinlerin gafili, şeytanın cümlesi Allah’a isyan ederler.

 Deniz ve sema, Allah’a iman etmeyen kâfirlere, bir müminin kâfirlere duyduğu hınç gibi muazzam bir düşmanlıkla, gayzla hücum eder. Kızıldeniz de azim bir dehşetle Firavun’u istila ederek yüz binden fazla askeriyle helâk etti. Kurtuluşa eremediler. Firavun da hidayete vasıl olamadı.

 Hülasatü’l -Beyan fi Tefsiri Kur’an’da tefsir sahibi şöyle buyuruyor: “Rehber-i sadıkın damenine iltica eden ehli taatın daima necat bulacaklarını bu ayeti celileler bize beyan buyurmuştur.”

 Yani hidayete vesile olan, Allah yoluna sıdk ile yapışan sadık zatın eteğine kim yapışırsa, yolu kurtuluş yolu olur. Onun emriyle oturup kalkanlar, ona itaat edenler, hidayete ererler.

 Ayet-i celilelerden anlıyoruz ki, Hz. Musa a.s. misali bir rehber-i sadıka ihtiyacımız var. Fakat istikametten ayrılıp, sadık bir rehber bulmayanlar, nefsin hevasına ve şeytanın iğvasına uyanlar daima helâk olurlar.

 Hiç bir beşer yoktur ki, kendisine bir rehber tayin etmesin. Bütün insanlar yaşadıkları devirlerde, kendisini örnek aldıkları, yaptıklarının güzel olduğuna kanaat getirdikleri, gerek rahmanî, gerek şeytanî yol göstericilere sarılmışlardır. Kim ki Allah’ın hidayetine yapışan Musa a.s. gibi yol göstericilere sarılırsa hidayete erer. Kim de hidayete vesile olanları tanımazsa helâkinden korkulur.

 Musa Aleyhisselam gibi bir rehber bulduktan sonra da, nankörlük etmeyip emir ve yasaklara itaat etmek gerekir.

 Allahu Azimüşşan buyuruyor:

 “Ey İsrailoğulları ! Sizi düşmanınızdan kurtardık. Tur’un sağ yanında size va’de verdik ve sizin üstünüze kudret helvasıyla bıldırcın indirdik. Sizi rızıklandırdığımız şeylerin en temizlerinden yiyin, bu hususta taşkınlık (ve nankörlük) etmeyin. Sonra üzerinize gazabım vacip olur. Benim gazabım da kimin üzerine vacip olursa, muhakkak ki o (helâk uçurumuna) yuvarlanmıştır.”

 Cenab -ı Hak, irşadı kabul etmeyen Firavun ve kavmini helâk ettikten sonra, irşadı kabul edip de Hz. Musa a.s.’a uyanları da bağlılıklarından dönmemeleri için böylece uyarıyor.

 Kızıldenizleri aşmak için herkesin bir Musa’ya, Allah yoluna sıdk ile sarılmış bir rehbere ihtiyacı var. Firavun’un şerrinden kurtulduktan sonra ebedi selamete ermek için de Allah’tan korkup, rehber-i sadıka itaat etmeye...



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #43 : 30/08/12, 14:30 »
"Allah’a ve Rasulü’ne İtaat" Mehmet Ildırar


Haşr suresi 7. ayette Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor:

 “Peygamber size neyi verirse onu alın; neden sizi nehyederse ondan da sakının. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah’ın cezalandırması çok şiddetlidir.”

 Allahu Tealâ peygamberine itaati, kendisine olan itaat gibi saymış; Rasulüne olan itaat ile kendisine olan itaati birbirine yakın kılmıştır. Bu emir vücubiyet ifade eden bir hükümdür.

 Peygamber’e itaat etmek nedir? O’na nasıl itaat edilir? Elbette O’nun yoluna/sünnetine tabi olmakla, getirmiş olduğu hususları kabul edip boyun eğmekle…

 “Peygambere itaat edeceğim; Sünnet-i Seniyye ne emrettiyse, ne ile bizi sorumlu tuttuysa cümlesini kabul ediyorum, amennâ saddakn⠔ demek suretiyle…

 Allah hiçbir peygamber göndermemiştir ki ümmetleri o peygambere uymakla yükümlü kılınmış olmasın. Hangi peygamber gönderildiyse, iman edenler muhakkak o peygambere itaat etmekle yükümlü kılınmıştır.

 Sehl b. Abdullah Hazretleri’ne “İslâm’ın şeriatı nedir?” diye sorulduğu zaman yukarıda zikrettiğimiz ayetle cevap vermiştir: “Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi size yasak ettiyse ondan sakının.” (Haşr, 7)

 Şu halde İslâm şeriatı demek, Allah Rasülü ne verdiyse onu kabul ettim demek anlamındadır. Kelimeyi başka başka yerlere çekmemek lazım.

 Fahr-i Kainat Efendimiz hadis-i şerifte buyurmuş:

 “Kim bana itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. Kim bana isyan ederse Allah’a isyan etmiş olur.” (Buharî)

 Böyledir. Çünkü Allahu Azimüşşan buyuruyor:

 “O kendi nefsinden bir şey konuşmaz.” (Necm, 3)

 Kendi nefsine uyarak bir iş yapmaz. İllâ Cenab-ı Allah ne ferman ettiyse onu söyler. Kendi nefsinin arzusuyla -hâşâ- ben de bunu isterim diye emir vermez. O ne emrettiyse Allah’ın emirlerini yerine getirerek yapar.

 İki Cihan Serveri s.a.v. Efendimiz hadis-i şerifte bakın ne buyuruyor:

 “Ahir zaman olduğunda, kıyamet koptuğunda, o gün ateşle yüzler kıpkırmızı çevrildiğinde insan diyecek: Eyvah! Biz keşke Allah’a itaat etseydik, keşke Peygambereri’ne itaat etseydik.”

 Onun için de buyurdular ki:

 “Cennete girmekten kaçınan hariç, benim bütün ümmetim cennete girer.”

 Ashab-ı Kiram sordular:

 “Cennete girmekten kim kaçınır? Ya Rasulallah mümkün müdür ki bir kimse, ben cennete girmek istemiyorum, desin?”

 Efendimiz s.a.v. cevap verdiler:

 “Kim bana itaat ederse, o cennete girer. Kim bana asi olursa, o da cennete girmekten kaçmış olur. (Buharî)

 İşte burası zor. Ben cennete girmek isterim, hepimiz böyle diyoruz, kim demez ki? O zaman Allah’ın Rasulü buyuruyor: “Bana itaat et…” “Etmiyorum” -hâşâ- bunu demeyiz dilimizle, ama hareketlerimizle, işimizle, gücümüzle böyle yaparsak, Allah’ın Rasulüne itaat etmemiş manası çıkıyor. Peygamber’e inanmak farz. “Bana itaat edin, Allah’a itaat etmiş olursunuz” vacip.

 “Rasulüm de ki: Eğer siz Allah’ı seviyorsanız hemen bana uyun, Allah da sizi sevsin, günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmran, 31)

 Bunu bir anlasak!.. Allah bütün İslâm alemine anlayış nasip ve müyesser eylesin. İslâmiyette nifak ve şikak yerine kardeşlik nasip eylesin. Dinine hizmetkâr olmak nasip eylesin. Kur’an-ı Hakim’in hikmetli ayetlerine, ibretli hakikatlerine ve ilâhi hükümlere teslim olmayı tüm insanlık alemine nasip eylesin.



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...

Çevrimdışı Bi_iznillah

  • Murakıp
  • *****
  • İleti: 5.854
  • Konu: 896
  • Derviş: 5324
  • Teşekkür: 179
    • KEND!MCE(Bi_iznillah)
Yeni: Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları
« Cevapla #44 : 30/08/12, 14:37 »
"Musibete Sabır Gerekir" Mehmet Ildırar


Biliyorsunuz, kendini beğenmek, amellerle böbürlenmek 70 senelik ibadeti götürür. Zira kula verilen nimetleri geçici bilip, her şeyin Allah’ın kudreti ile olduğuna inanarak amel etmek lazımdır. Ancak bu sayede Hakk’a layık kul olunur.

 Sahip olduğumuz büyük küçük her nimet için, ‘Bu nimetler Allah’ın nimetidir. Ben O’nun verdiği ile gıdalanıyorum, faydalanıyorum.’ diyerek şükretmemiz lazım gelir.

 Evet; nimete ulaşınca ve meşakkate düşünce edebe sarılmak lazım gelir. Nimet ve meşakkat kulun günahının kefaretidir, imtihan-ı rabbaniyedir. Yaradan’a sığınmanın da yoludur, köprüsüdür.

 Eğer kul edepsizlik ederse, nimetten hakiki manada istifade edemediği gibi, günahlarına da kefaret bulamaz.

 Hadis-i şerifte buyuruluyor:

 “Müslümana arız olan hiçbir fenalık, hastalık, keder, hüzün, eza, iç sıkıntısı, hatta bir diken batması yoktur ki, Allahu Tealâ bu musibetlerden birisi sebebiyle o müslümanın suçlarına ve günahlarına kefaret kılmasın.”

 Demek ki hastalık ve bela insanın belini büker, inletir. Ama sabreden hastanın iniltileri hasenat defterine geçer. Şikayet edenin iniltileri ise günah defterine geçer. Hastalığına da hakiki manada bir fayda yoktur.

 O halde feraset sahibi kardeşim, Allah’ı kula şikayet etme!.. Hastalığın şikayet edilmesi, Allah’ı kula şikayet etmektir. İyi anlaşılsın, burada şikayet diyoruz, tedavi değil… Şikayet kalbî bir arızanın dile gelmiş halidir. Söylediğimiz şudur: Takdire rıza göstermelidir. Bela ve musibet sabr-ı cemîl ister. Sabr-ı cemîl nedir?

 Sure-i Yusuf’da Yakub a.s.’ın, Yusuf a.s.’ın kardeşlerine söyledikleri sabr-ı cemîlin ne olduğunu bize anla­tıyor:

 “Nefsiniz sizi bir iş yapmaya sürükledi; artık buna güzelce sabır gerekir. Anlattıklarınız karşısında ancak Allah’tan yardım beklenir.” (Yusuf,18)

 ‘İki senedir dişim ağrıyor’, ‘kulağımın ağrısı halen devam ediyor’, ‘şu sol gözüm biraz hafif görüyor’ şeklinde söylenmelerimizin sonu yoktur. Halbuki söyleştiğimiz kimsenin derdimize deva verecek, çare olacak kudreti yoktur. Söylenmekle o derdin mükafatını kaybettiğimiz gibi, günah da kazanmış oluruz.

 Halbuki sıkıntıların arttığı bela ve meşakkat zamanında edebe sarılmak lazım gelir. Ancak bu halde ilâhi lütuflar gözlenir; bela ve musibetlerin arkasındaki hikmetler beklenir. Arkadan gelecek hayırlar ancak sabr-ı cemîl ile görülür.

 Bizim güzel dediğimiz bela oluverir, çirkin dediğimiz rahmet olur; bilemezsin. Kaderin arkasındaki yükü göremezsin. Takdir kıldan incedir, anlayamazsın. Tedbirsizlik edip takdire karşı çıkma, değiştiremezsin. Allah’ın hükmüne râm ol. Bela ve musibette edebi gözet.

 Peygamber s.a.v. Efendimiz şöyle buyuruyor:

 “Muhakkak ki Allah, sizin suretlerinize, mallarınıza değil, kalplerinize ve amellerinize nazar eder.”

 Bu hadis-i şerifin nuraniyetiyle müminin kalb-i selime, amel-i salihe ihtiyacı vardır.

 Yusuf a.s. bir defa güzelliğinden dolayı yanılarak övündü. Bu övünmesi üç-beş kuruşa köle olarak satılmasına sebep oldu. Şehvetine, nefsanî arzularına esir olanlar kaça satılır? Varın düşünün. Nefsine köle olanları kaça alırlar acaba?

 Hadis-i kudside Allahu Tealâ buyuruyor:

 “Ey kulum, sen bir mesele için bir şeyi murad edersin. Ben de senin için bir şey murad ederim. Eğer senin isteğin benim muradıma uyarsa, senin muradını veririm. Eğer benimle çatışır, irademin dışında bir şey istersen bu durumda sadece benim dediğim olur. Ben Kahhar sıfatıyla istediğimi yaptırırım. Yine benim muradım olur.”

 Allah ile kul arasındaki edep cümlesindendir ki, Allahu Tealâ’nın o kulun o günkü vaktine göre izhar ettiği bir tecelliyat vardır. O gün o vakitte sana bir hastalık verdi, malına bir ziyan geldi, çocuğun öldü gibi bir mesele başına geldi. Allah o günde, o vakitte sana ne izhar ediyorsa ona teslim ol, itiraz etme. Başkalarının lafı ile gönlünü bulandırma.



♥ A L L A H I M !
Kalbimizi imanla, Aklımızı marifetinle, Ruhumuzu muhabbetinle,
 Beynimizi tefekkürünle, Cennetimizi Cemâlinle ihya eyle.
Amin Amin Amin ♥ ...


Paylaş facebook Paylaş twitter
 

Bayram ikramlarınız... :) Eskici.. ||semerkandyayin| semerkand.tv| semerkandradyo| semerkanddergisi| semerkandaile| mostar| semerkandpazarlama| sultangazi.bel.tr| sitemap| Arama Sonuçları| Dervişler Mekanı| Wap| Wap2| Wap Forum| XML| Rss| DervislerNet/Facebook | DervislerNet/Twitter | Forum İletişim| |||www.dervisler.net 0.166 saniyede oluşturulmuştur


Yarbay Mehmet Ildırar Yazıları Güncelleme Tarihi: 26/06/19, 16:37 Dervisler.Net © 2008-2014 |Lisans(SMF) |Sitemap | Facebook | Twitter | İletişim