Yeşil Mucize:Fotosentez - Doğal Şifa Merkezi
Dervişler.Net Anasayfa

Forumda toplam 25.122 konu paylaşıldı... Bu konulara toplam 145.899 yorum yapıldı. Bugün 0 konu ve 0 ileti gönderildi.. Toplam : 22964 üyeli aileyiz.
Dervişler Mekanında, Yeşil Mucize:Fotosentez, konusunu okuyorsunuz... Bu konu 3105 defa okundu.İsim benzeri konuları sayfanın altından takip edebilirsiniz.
Hayırlı paylaşımlar diliyoruz. Aradığınız konuyu bulamadıysanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. Yazı alıntılarında kaynak(www.dervisler.net) gösterilmesi rica olunur.

Dervişler Mekanında paylaşılan en güzel konu:{Yeşil Mucize:Fotosentez}   Okunma sayısı 3105 defa

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Yeşil Mucize:Fotosentez
« : 27/10/09, 07:44 »
[mp3=200,20,0,center]http://95.211.11.218/download/27/06/bd4999e16ed40199c69a4df3d202a80c/fotosentez01.mp3[/mp3]

BİZİM İÇİN ÇALIŞAN YEŞİL FABRİKA

YAŞAM ENERJİSİNİ ÜRETEN FABRİKA

Güneş'in Dünya'ya gönderdiği bir günlük enerji, tüm insanlığın bir gün boyunca ihtiyaç duyacağı enerjinin neredeyse on bin katıdır. Gelişmiş ülkeler, Güneş'ten gelen bu bedava enerjiyi depolayabilmek için yapılan araştırmalara çok yüksek miktarlarda para harcarlar.

Bu amaçla yapılan araştırmalarda, şaşırtıcı bir gerçekle karşılaşılmış ve bitkilerin Güneş'ten gelen enerjiyi depolayan, mükemmel bir sisteme sahip oldukları anlaşılmıştır. Bitkilerin sahip olduğu bu sisteme fotosentez adı verilir. Bitkiler, fotosentez işlemini yapılarında bulunan güneş hücreleri sayesinde gerçekleştirirler. Bu hücreler, güneş enerjisini kimyasal enerjiye dönüştürerek bütün canlılığın temel besin kaynağı olan karbonhidratı üretirler.

Karbonhidratlar, tüm canlıların doğrudan veya dolaylı olarak enerji gereksinimini sağlayan temel besin kaynaklarıdır. Bu enerjiyi elde etmek için mutlaka bitkilerle beslenmek de gerekmez. Hayvanlar da bu bitkilerle beslendikleri için, aynı enerji hayvansal gıdalar yoluyla da insanlara ulaşabilmektedir. Örneğin koyunlar otla beslenir. Yeşil otlar, güneş enerjisini kullanarak, fotosentez yoluyla karbonhidrat moleküllerini sentezler. Güneş enerjisi bu şekilde bitkideki karbonhidrat moleküllerinin içine depolanır. Böylece, otları yiyen koyunlar, bunların içindeki enerji yüklü molekülleri vücutlarına almış olurlar. Daha sonra, karbonhidrat molekülleri hayvanın vücudunda yağa dönüşür. Dolayısıyla bu moleküllerin içerdiği enerji de hayvanın dokularına aktarılmış olur. Bu hayvanlarla beslenen insan da, Güneş'ten bitkilere, oradan hayvanlara, ardından da kendisine ulaşan bu enerjiyi alır ve vücudunda kullanır. Görüldüğü gibi her ne yolla gelirse gelsin tüm canlılar, yaşamlarını sürdürmek için fotosentez yoluyla güneş ışığından elde edilen enerjiyi kullanırlar.

Sadece besinler değil, günlük yaşantımızda kullandığımız maddelerin büyük bir bölümü de en başta fotosentez yoluyla elde edilen enerjiyi bize aktarırlar. Örneğin, petrol, kömür, doğal gaz gibi yakıtlar fotosentez yoluyla güneş enerjisinin depolandığı enerji kaynaklarıdır. Yakacak olarak kullandığımız odun için de aynı durum geçerlidir. Sadece bu maddeler açısından bakıldığında bile fotosentezin ne kadar hayati bir öneme sahip olduğu anlaşılır. Bilim adamları açısından fotosentezin sırlarının keşfedilmesi ve bu işlemde yer alan mekanizmaların gün ışığına çıkarılması çok önemlidir. Eğer bu süreç anlaşılabilirse; besin üretimini artırmak, doğayı en verimli şekilde kullanmak, güneş enerjisinden maksimum düzeyde faydalanmak, yeni ilaçlar geliştirmek, güneş enerjisiyle çalışan çok hızlı ve çok küçük makineler tasarlamak mümkün olacaktır.

Ancak hemen belirtmek gerekir, fotosentez hakkında bilinenler, onu taklit ederek güneş enerjisini depolayacak sistemlerin üretilebilmesi için henüz yeterli değildir. Buna rağmen, aklı ve şuuru olmayan bir yaprak için fotosentez çok kolay bir işlemdir. Akıl, eğitim ve ileri teknoloji sahibi insanlar bu sistemin taklidini dahi yapamazken, milyarlarca yıldır yüz trilyonlarca yaprağın tek tek fotosentez işlemini gerçekleştirebiliyor olması hayranlık vericidir. Bu kimyasal işlem, bitkiler tarafından ilk yaratıldıkları günden beri hiç aksamaya uğramadan gerçekleştirilmektedir. Yeşillik olan her yerde, güneş enerjisi kullanarak, karbondioksit ve sudan, şeker oluşturan bir fabrika çalışıyor demektir. Yediğiniz ıspanak, salatanızdaki maydanoz, balkonunuzdaki sarmaşık, siz farkında olmadan, sizin için sürekli üretim yapmaktadırlar. Bu, üstün ilim sahibi Allah'ın insanlara olan şefkatinin bir sonucudur. Allah, bitkileri insanların ve tüm canlıların yararına hizmet edebilecekleri şekilde yaratmıştır. İnsanın, bugünkü teknolojiyle bile kavrayamadığı bu kusursuz sistemi yapraklar milyonlarca yıldır işletmektedirler. Allah, Kuran'ın bir ayetinde, insanların bir tek ağacı bile yoktan var etmesinin imkansız olduğunu şöyle bildirir:



(Onlar mı) Yoksa, gökleri ve yeri yaratan ve size gökten su indiren mi? Ki onunla (o suyla) gönül alıcı bahçeler bitirdik, sizin içinse bir ağacını bitirmek (bile) mümkün değildir… (Neml Suresi, 60)

Allah, tüm evreni üstün bir ilim ve sanatla yaratmıştır. Yeryüzündeki canlılığı meydana getiren bütün sistemler de bu eşsiz yaratılışın bir sonucu olarak birbirleriyle büyük bir uyum içindedirler. Uzaydaki yıldızlardan, tek bir atomun çevresinde dönen elektronlara kadar her sistem, her yapı bir diğerine bağlı veya bir diğerinin tamamlayıcısıdır.

Bu üstün tasarımda fotosentezin çok önemli bir yeri vardır. Şuursuz bitki hücreleri, toprağı, suyu, havayı ve Güneş'i kullanarak, toprağın içinden belirli oranlarda mineralleri ve suyu alarak, insan için besin üretirler. Güneş ışığından aldıkları enerji ile bu malzemeleri parçalar, sonra parçaladıkları malzemeleri besinleri oluşturacak şekilde biraraya getirirler. Burada kısaca özetlenen bu işlemin her aşamasında ayrı bir akıl, şuur ve planlama görülür. Bitkilerdeki bu hayranlık uyandıran sistem, ortaya koyduğu sonuçlarıyla, çok açıktır ki insanın faydası için özel olarak tasarlanmış bir yaşam kaynağıdır.

Buraya kadar gördüğümüz gibi, güneş enerjisinin yeryüzündeki yeşil bitkilerle olan mükemmel uyumu, tüm canlılığın dolayısıyla da insanlığın varlığını sürdürebilmesi için zorunlu olan temel besin kaynağını meydana getirmektedir. Bir başka ifadeyle, insanların ve tüm canlıların rızkı göklerden yeryüzüne uzanan zincirleme bir sistemin sonucu olarak yaratılmaktadır. Bu konuya Kuran ayetlerinde şöyle işaret edilmektedir:

De ki: "Sizi göklerden ve yerden rızıklandıran kim?" De ki: "Allah, gerçekten ya biz, ya da siz her halde bir hidayet üzerindeyiz veya apaçık bir sapıklıkta." (Sebe Suresi, 24)

Ya da halkı sürekli yaratmakta olan, sonra onu iade edecek olan ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran mı? Allah ile beraber başka bir ilah mı? De ki: "Eğer doğru söylüyor iseniz, kesin-kanıt (burhan)ınızı getiriniz." (Neml Suresi, 64)

Her bitki, insanın faydası için özel olarak yaratılmış, kendi kendine çalışan, hava, su ve Güneş gibi en bol ve en masrafsız kaynakları kullanan bir enerji santrali ve bir besin fabrikasıdır. Yapraklar, bu santralin hem güneş enerjisini toplayan enerji panelleri hem de besin üreten fabrikalarıdır. Bitkiler bu kimyasal işlemlerin yanında tat, koku ve renkleriyle de üstün bir sanat ve estetiğin ürünüdürler. Her parçası büyük bir ilimle yaratılmış olan yaprağın ve fotosentezin aşamalarını incelemeden önce, yaprakların genel yapılarındaki mükemmel tasarıma bir bakmak gerekir. Bu sayede sadece fotosentez işleminin değil, bu işlemi yapan yapı ve sistemlerin de bilinçli bir tasarım ile yaratılmış olduğunu yakından görmek mümkün olacaktır.

Konu Adresi: http://www.dervisler.net/yesil-mucizefotosentez-t16863.0.html




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Yanıt:Yeşil Mucize:Fotosentez
« Cevapla #1 : 27/10/09, 07:53 »
FABRİKA NASIL ÇALIŞIYOR?

Çok gelişmiş mikroskoplarla bir yaprağı yakından inceleyecek olursanız, Allah'ın yaratma sanatı bütün ihtişamıyla bir kez daha karşınıza çıkar. Tek bir yaprağın içinde kusursuz bir üretim sistemi kurulmuştur. Bu sistemi daha iyi anlayabilmek için yaprak içinde görev alan yapıları günlük hayatta kullandığımız aletlere benzetebiliriz. Yaprağın detaylarını büyüterek incelediğimizde her an faaliyette olan tüpler, özel işlemler için inşa edilmiş odalar, dev bir düdüklü tencere gibi çalışan subaplar, binlerce işlemi kontrol eden sayısız düğme ve hiç durmadan koşuşturan işçilerle dolu otomatik bir besin fabrikası ile karşılaşırız. Daha dikkatli bakacak olursak, belirli noktalara yerleştirilmiş zaman ayarlayıcılarını, termostatları, nem ölçerleri, geri bildiri sistemlerini ve ısı kontrol mekanizmalarını da görebiliriz.

Her tarafı bir ağ gibi kaplamış olan boru hattı hammaddenin üretim birimlerine ulaştırılmasını ve üretim birimlerinde elde edilen ürünün bitkinin dokularına dağıtılmasını sağlar. Bu boru hattı bitkinin aldığı besin suyunu yukarı doğru çıkartırken, bir taraftan da yapraklarda üretilen şurubu bütün ağacın beslenmesi için iç bölgelere doğru gönderir. Bu kanalların hepsi yalnızca hayati sıvıları taşımakla kalmaz, aynı zamanda ağaçta ve yaprakta iskelet görevi görürler. Bu harika bir tasarımdır. Çünkü insanlar tarafından inşa edilen yapılarda, binaların taşıyıcı elamanları (kolonlar, kirişler vs) ve binanın su tesisatı ayrı ayrı inşa edilirler. Bitkilerde bu iki ihtiyacın tek bir kalemde çözüldüğü harika bir tasarım vardır. Bir sonraki bölümde bu tasarımın detaylarını göreceğiz.

Yaprağın hangi parçasını incelersek inceleyelim, sonsuz bir aklın ve sanatın izlerini görürüz. Yaprağa dıştan baktığımızda gördüğümüz biçim ve yapılar, belirli bir amaca yönelik bir tasarım içerir. Örneğin, yaprağın maksimum güneş ışını alması için düz durması gerekir. Ancak, yaprak böyle durabilmek için özel bir dizayna sahip olmalıdır. Yaprağı bir gazete ya da dosya kağıdına benzetmek yaprağın düz durması için gerekli olan bu dizayn hakkında daha iyi fikir verecektir. Bir düşünün, gazete ya da dosya kağıdını düz tutmak istediğinizde ne olur? Tabi ki kağıt kıvrılarak ikiye katlanır. Bu durumda yapmanız gereken kağıdı, ona yanlardan belirli bir kıvrım vererek dik tutmaktır. İşte, yaprakların dik durması için de böyle belli bir kıvrıma sahip olmaları gerekir.


Bir kağıdın dik durabilmesi için yanlardan bir kıvrım verilmesi gerekir. Güneş enerjisinden maksimum faydalanabilmek için dik durması gereken yaprakların da, böyle bir kıvrıma sahip olmaları şarttır. Nitekim yaprakları incelediğimizde bu özel tasarımla karşılaşırız.
 
Yaprakların dik durarak, güneş ışığından daha fazla yararlanmalarının bir nedeni de yapılarında bulunan "midrib" adı verilen ana damardır. Bu damar, yaprağın ortasından geçerek onu bitkiye bağlar. Ayrıca, midribden çıkarak yaprağın yüzeyine yayılan başka damarlar da vardır. Midrib ve bu yan damarlar, yaprağın düz durmasını sağlayan iskelet görevi görürler.1

Peki, yeryüzünde sayılamayacak çoklukta bulunan yapraklardan her biri ince bir hesap isteyen bir eğime ve düz durmaları için gerekli olan bir damar sistemine nasıl sahip olmuşlardır? Elbette, bir yaprağın kendi kendine, güneş ışığından maksimum oranda faydalanmasının daha iyi olacağını akletmesi imkansızdır. Ayrıca, yaprakların dik durmak için gerekli olan eğimi uç kısımlarına vererek yeşermeleri ya da ortalarında iskelet görevi görecek bir damar sistemi oluşturmaya karar vermeleri de mümkün değildir. Tüm bunların tesadüfen kendi kendine oluşması da kesinlikle imkansızdır. Sonuç olarak, yukarıdaki sorunun cevabı çok basittir: Yaprakların damar sistemini de, uç kısımlarındaki kıvrımı da tasarlayan ve yaratan Allah'tır.

Yaprak, mekanik bir destek gibi iş gören damarlar üzerine serilmiş bir kumaş parçasına benzer. Bu sistemin etkili olarak kullanılması için yaprağın, dokusunu desteklemek için kullanacağı enerjiyi en az seviyede tutması gerekir. Yaprak için bu çok kolaydır. Çünkü, yaprağın ortasından geçen bir ana destek ve bu destekten yaprakların kenarlarına uzanan ikincil destekler vardır. Özellikle, ana damarın bulunduğu yer yaprağın ağırlık dağılımını dengelemede çok önemlidir.2 Şöyle ki, ana damarın kaldırma gücü, bağlantı noktasından uzaklaşıldıkça azalır, ağırlık ise uzaklaşıldığı oranda artar. Örneğin ağır bir kitabı kolunuzu ileri uzatarak tutarsanız, kolunuzun kitabı kaldırma gücünün azaldığını, kitabın kolunuza etki eden ağırlığının ise arttığını hissedebilirsiniz. Ancak, ana damar yaprağın tam ortasından geçtiği için üzerindeki ağırlık eşit miktarda dağılır.3

Bu sıradan bir olay değildir. Dikkat edin! Hiçbir denge kesinlikle tesadüfen oluşamaz. Bir düşünün, tuğlalar tesadüfen biraraya gelerek sağa sola yıkılmayan bir bina oluşturabilirler mi? Ya da herhangi bir köprü ağırlık merkezi hesaplanmadan inşa edilirse ayakta durabilir mi? Tabi ki, bu iki örnek ve daha bunların benzeri binlerce örnekte olduğu gibi madde tesadüfen biraraya gelerek belli bir düzen ve denge oluşturamaz. Canlı ya da cansız, her varlığı belli bir düzen ile yaratan Allah'tır. Allah, küçücük bir yaprağı da üzerinde milyarlarca insanın rahatlıkla yaşayabileceği kadar büyük olan Dünya'yı da üstün bir tasarım ile yaratmıştır. Bir şeyin büyük ya da küçük olması önemli değildir, Allah'ın yaratmasında hiçbir eksiklik olmaz. Kuran'ın ayetlerinde, Allah'ın herşeyi mükemmel bir şekilde yarattığı ve hiç kimsenin O'nun yarattığı evrende bir bozukluk bulmaya güç yetiremeyeceği şöyle bildirilir:

O, biri diğeriyle 'tam bir uyum' (mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman'ın yaratmasında hiçbir 'çelişki ve uygunsuzluk' göremezsin. İşte gözü çevirip gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir. (Mülk Suresi, 3-4)


Köprülerin ayakta durabilmeleri için ağırlık merkezleri büyük bir titizlikle hesaplanır. Aynı titiz hesap yapraklarda da bulunmaktadır. Yaprakta bulunan damarlar öyle yerleştirilmiştir ki, yaprak üzerindeki ağırlık eşit olarak dağılır ve böylece yaprağın dengesi sağlanır. Hiç kimse bir köprünün tesadüfen oluştuğunu iddia edemez. Bu karşılaştırma canlılardaki dengelerin de tesadüfen oluştuğunu söylemenin mantıksızlığını açıkça ortaya koyar.
 
Tüm bunların yanı sıra, bir yaprağın yapısal mekanizmasının tasarımında daha pek çok işlevsel mucize vardır. Yaprakların yapısal mekanizmalarını araştıran, Wisconsin Üniversitesi'nden Tom Givnish, bu konuyla ilgili şöyle demektedir:

Eğer bir tek mekanik verimlilik değerlendirmeye alınsaydı bütün yaprakların üçgen olması gerekirdi.4

Elbette yaprağın tasarımında sadece mekanik yapı değil, daha birçok kompleks yapı da devreye girmektedir. Bunun bir sonucu olarak yapraklar üçgen değildir, başka özelliklere de sahiptirler. Mesela yaprakların sıralanmasında ortaya çıkan matematiksel hesaplar bunlardan biridir. Yapraklar dizilirken biri diğerine gölge yapmayacak şekilde dizilirler. Givnish bu konuda şunları söylemektedir:

Üçgen yapraklar ince dallar boyunca güneş ışığını verimli olarak toplayacak şekilde dizilemezler, çünkü üçgenler sıkışık olarak biraraya gelemezler. Ancak yaprağın tabanı, uçurtma şeklinde iyice incelirse bir daire veya spiral şeklinde dizilerek birbirlerinin üstünü kaplamazlar.5

Yaprakların dalda sıralanmalarında özel bir matematiksel hesaplama vardır. Ayrıca yapraklar alt kısımlarına doğru bir uçurtmada olduğu gibi incelirler. Bu özel tasarım sayesinde yaprakların birbirlerinin üstünü kapatarak diğerine gölge yapmaları engellenmiştir.
Yaprakların özel tasarımı, bulundukları iklim koşuluna, hayat sürelerine ve saldırıya uğrama ihtimallerine göre de değişir. Örnek olarak çoban püskülünü alalım: Bu bitki keskin dikenlere sahiptir. Ancak bu dikenler, daha çok bitkinin alt kısmındaki yapraklarda bulunmaktadır. Üst taraftaki yapraklarda genellikle dikenli uca rastlanmaz. Bu tasarımın önemli bir nedeni vardır; alt taraftaki dikenler, yaprakları, yaprak yiyen hayvanlara karşı korumaktadır. Hayvanlar bitkinin üst kısımlarına erişemedikleri için, üst taraftaki yapraklar için böyle bir önlem almaya gerek kalmamıştır.6 Birçok bitki, saldırılara karşı koymak için böyle keskin dikenleri kullanır. Dikenli yapraklara, her mevsim yeşil kalan ağaçlarda daha sık rastlanır. Bu yapraklar çok özel bir tasarıma sahiptirler. İğnemsi yapıları sayesinde don olaylarına karşı korunurlar. Ayrıca, topraktaki su donduğu zaman sıvı kaybetmemeleri için özel olarak kalın bir mumsu tabakayla kaplı olarak da yaratılmışlardır.


Diğer yandan, boru çiçeği veya asma gibi tırmanıcı bitkilerin büyük bir kısmı, tabanı kalp şeklinde olan yapraklarla kaplıdır. Bu bitkiler destek olarak kendi gövdelerini değil, başka bitkilerin gövdelerini kullanırlar. Tırmanıcı bitkiler, yapraklarını devamlı Güneş'e çevirmek zorundadır. Ancak, sarıldıkları bitki üstten gelen ışığı engelleyeceği için yaprak, aynı seviyede kalmak yerine bitki sapına en uygun açıya doğru yer değiştirir, böyle bir durumda yapraklar yüzlerini Güneş'in geldiği yöne doğru çevirirler.


Çoban püskülünün, hayvanların erişebildiği alt kısmındaki yapraklarında bulunan keskin dikenler, bitki için etkili bir koruma sağlar.
 
Yapraklardaki bir diğer tasarım mucizesi de rüzgarlı günlerde fark edilir. Bilindiği gibi bitkilerin yaprak yüzeyi genellikle geniş olur. Bu onların güneş enerjisini daha fazla alabilmeleri içindir. Ancak, şiddetli bir rüzgar ya da fırtına, bu geniş yüzeyler üzerinde yelken etkisi yaparak bitkinin savrulmasına ve parçalanmasına yol açabilir. Ancak bunların hiçbiri olmaz. Çünkü, yaprağın yapısal özellikleri, rüzgarın etkisini azaltacak şekilde yaratılmıştır. Bitkide iskelet görevi gören selüloz ve lif gibi dokular büyük bir esneme yeteneğine sahiptirler. Ayrıca yapraklar bitkinin uzama yönünde gelişirler. Bu özellikler bitkinin rüzgarın yıkıcı etkisinden korunmasına yardımcı olur. Çünkü bu sayede yaprak rüzgar yönünde eğilebilir.7

Yaprakları rüzgardan koruyan ikinci bir özellik ise, rüzgarın şiddeti arttıkça yaprağın içeri doğru katlanabilmesidir. Bu sayede yaprak, rüzgarın içinden aktığı, koni şeklinde aerodinamik bir yapı oluşturur. Dahası, yapraklar bu aerodinamik yapının rüzgara karşı gücünü artırmak için toplu olarak birbirlerinin içine geçebilirler. Yani bir dal boyunca çıkan yapraklar rüzgar yönünde eğildiklerinde bir sonraki yaprağı örtecek şekilde kapanırlar.8


Bitkilerin yaprakları yaşadıkları ortama birebir uyumlu yaratılmıştır. Örneğin kara bitkilerinde iskelet görevi gören dokuların esnekliği, yaprağın içeri doğru katlanabilir olması, rüzgarın yıkıcı etkisini azaltır. (üstte) Yosun gibi denizaltı bitkilerinin kayalara yapışan kökleri çok sağlamdır. (solda) Asma gibi tırmanıcı bitkiler (altta) ise yapraklarını devamlı Güneş'e çevirmek zorundadır. Ancak, sarıldıkları bitki üstten gelen ışığı engelleyeceği için yaprak, aynı seviyede kalmak yerine bitki sapına en uygun açıya doğru yer değiştirir.
 
Bitkilerdeki tasarım mucizesi, karadakilerle sınırlı değildir. Karadaki bitkilerin rüzgara karşı koyacak şekilde tasarlanması gibi sudaki bitkiler de akıntının etkisini en aza indirecek şekilde tasarlanmışlardır. Suda akıntının rüzgara benzeyen bir etkisi vardır. Ancak, yosun gibi deniz altı bitkileri, dalgaların ve akıntıların gücüne, sahip oldukları özel tasarım sayesinde karşı koymakta zorlanmazlar. Bu bitkilerin karadakiler gibi kalın odunsu gövdeleri yoktur. Ama kayalara yapışan kökleri çok sağlamdır ve esnek gövdeleri ile dinamik yaprakları sayesinde dengelerini akıntının şiddetine göre ayarlayabilirler. Eğer dış etki dayanılmaz bir orana gelirse bitki ilk önce yaşlı yaprakları feda eder. Bu büyük yapraklar gittiğinde rüzgara veya akıntıya olan direnç azalır ve bitkinin daha fazla dayanmasına imkan tanır.9

Sonuç olarak, her bitkinin yapısal özellikleri bir diğerinkinden farklıdır. Bitkiler bir yandan fotosentez yaparak oksijen ve besin üretir, diğer yandan da sahip oldukları çeşitli özelliklerle, belirli görevleri yerine getirirler. Bu özel tasarımları sayesinde, bazı bitki yaprakları su ve besin depo ederken, bazıları dikensi yapılarıyla savunma yapabilirler, başka nesnelere sarılıp tutunabilirler, üreme yapabilirler ya da karmaşık tuzaklarla böcek gibi ufak hayvanları yakalayarak beslenebilirler. Bu yüzden hangi bitkiyi incelersek inceleyelim, birçok olağanüstü özelliğe sahip olduklarını görür, böylece, bitkilerin yaratılışındaki sonsuz ilim ve sanata şahit oluruz. Hiç şüphesiz, bu ilim ve sanat, canlı cansız tüm varlıkları üstün bir hikmetle yaratmış olan Allah'a aittir:

O, gökten su indirendir. Bununla herşeyin bitkisini bitirdik, ondan bir yeşillik çıkardık, ondan birbiri üstüne bindirilmiş taneler türetiyoruz. Ve hurma ağacının tomurcuğundan da yere sarkmış salkımlar, - birbirine benzeyen ve benzemeyen- üzümlerden, zeytinden ve nardan bahçeler (kılıyoruz.) Meyvesine, ürün verdiğinde ve olgunluğa eriştiğinde bir bakıverin. Şüphesiz inanacak bir topluluk için bunda gerçekten ayetler vardır. (En'am Suresi, 99)




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Yanıt:Yeşil Mucize:Fotosentez
« Cevapla #2 : 27/10/09, 07:53 »
ÇÖL SICAĞINDAN ETKİLENMEYEN YAPRAKLAR

Çöl deyince aklımıza hiçbir canlının kolay kolay yaşayamayacağı bir ortam gelir. Gerçekten de çölde yaşayan canlıların sayısı oldukça azdır. Ancak bu zor koşullara rağmen çöl ortamında da hiç aklımıza gelmeyecek mucizelerle karşılaşırız. Bu kurak ortama daha yakından baktığımızda çeşitli özelliklere sahip bitkiler dikkatimizi çeker. Bu bitkiler, özel tasarımları ve farklı çeşitleriyle çok zor koşullarda rahatça yaşayabilmektedirler. Onlar bu iklim koşulları için özel olarak yaratılmış birer mucizedirler.

Çöl bitkileri, aşırı sıcakla ve susuzlukla başa çıkmak için iki yola başvururlar. Birincisi, sahip oldukları dayanıklı yapıyı kullanmak, ikincisi de uykuda kalmaktır. İlginç yapıları ve özel tasarımları sayesinde kurak iklimlerden zarar görmeyen bu bitkilerde yaprak; hem gövde, hem fotosentez organı, hem bir besin ve su deposu hem de kalın yapısıyla bir savunma organıdır.10

Bazı depo görevi gören yapraklar ise etrafta bulunan kayaları taklit eden yapılarıyla birer kamuflaj uzmanıdırlar. Çeşitli hayvanların kamuflaj yapması sık karşılaştığımız mucizelerden biridir.11 Ancak bir bitkinin kamuflaj yapması fazla alışık olmadığımız bir durumdur. Çevresindeki kayaları taklit edebilen bir bitkinin hangi özelliklere sahip olması gerektiğini düşünürsek, ne kadar hayret verici bir olayla karşı karşıya olduğumuzu daha iyi anlayabiliriz. Herşeyden önce bu bitkinin, çöl ortamını çok iyi bilmesi, çevre koşullarından haberdar olması gerekir. Buna göre etraftaki bazı hayvanlardan kurtulmak ve aynı zamanda aşırı sıcaklara karşı koymak için belirli bir şekil ve savunma sistemi planlamalıdır. Sonuç olarak kayaların kendisi için en ideal model olduğuna karar vermelidir. Kendini kayalara benzetirse göze batmayacağını ve taş gibi hacimli bir yapının depo görevini rahatça yerine getirebileceğini düşünmeli ve bütün kimyasal yapısını bu kararına göre değiştirmelidir. Ne bir akla, ne bir şuura, ne bir göze sahip olmayan bitkilerin, kendileri için böyle hayati önemi olan kararlar alamayacakları ve bu kararlarını uygulayamayacakları çok açıktır. Peki, bitkileri bulundukları ortam için en uygun yapıya ve şekle kavuşturan nedir? Tüm canlıların tesadüfler sonucunda meydana geldiğini iddia eden evrimciler, kaya taklidi yapan çöl bitkilerinin de, bu özelliğe tesadüfen sahip olduklarını iddia ederler. Bu iddiaları yukarıda anlatılan senaryodan çok daha mantıksızdır. Tesadüfen meydana gelen hangi olay, bir bitkiye kusursuz bir taklit yeteneği ve çöl sıcağında en çok ihtiyacı olan su deposunu kazandırabilir? Bu bitkileri tüm bu özellikleri ile yaratanın üstün bir ilim ve akıl sahibi olan Allah olduğu çok açıktır.


YAPRAKLARDAKİ SU DEPOSU



Birçok çöl bitkisi, kayaya benzeyen yapısıyla çöldeki düşmanlarından korunabilmektedir. Yukarıda resmi görülen taş kaktüsler bunun bir örneğidir. Solda ise çöl şartlarına uygun olarak, gövdelerine su depolayabilen kaktüsler görülmektedir.
 
Çöl bitkilerinin su ve besin maddelerini depo edecek şekilde tasarlanmış olan depo yaprakları, dam koruğu (Sedum) bitkisinde olduğu gibi silindir şeklinde veya makas otunda (Carpobrotus) olduğu gibi prizma şeklinde olabilir. Kurak bölgelerde yaşayan bu bitkiler su depolama özelliklerinden dolayı taze bir görünüme sahiptirler. Su, gövde ya da yapraklarda geniş, ince duvarlı hücrelerde korunmaktadır. Bu yaprakların kalın üst tabakası su kaybını azaltır. Çöl bitkilerinin kusursuz tasarımlarının bir başka özelliği ise küre şeklinde olmalarıdır. Çünkü küre, en küçük yüzey alanına sahip olması nedeniyle en etkili su depolama şeklidir. Çöl bitkilerinin kalın gövdeleri, küre şekilleri ve gündüzleri kapalı, geceleri açık olan gözenekleri, buharlaşma ile su kaybını azaltan bir yapı meydana getirir.12

Her bitki suyu farklı bölümlerinde depo eder. Örneğin, Yüzyıl bitkileri yapraklarında, gece açan Cereus bitkisi yeraltındaki soğanında, kaktüs ise tombul gövdesinde su depolar. Sabır otu gibi bitkiler ise nadir olarak yağan yağmurları yakalamak için oluk şekilli yapraklarını açık tutarlar. Bunun tam tersine Sarracenia minor gibi yağışlı bölgelerde bulunan bitkilerin yaprakları, aşırı yağmurdan korunmak için şemsiye gibidir. Her bitkinin bulunduğu koşullara uygun bir şekle sahip olması, Allah'ın kusursuz yaratışının bir göstergesidir.


Çöl bitkileri, su ve besin maddelerini depolayabilecek şekilde tasarlanmış yapraklara sahiptir. Bunlar, dam koruğu (Sedum) bitkilerinde (en üst sol ve altındaki resimler) olduğu gibi silindir şeklinde veya makas otunda (Carpobrotus) (sağ altta) olduğu gibi prizma şeklinde olabilir. Altta görülen Cereus bitkisi ise, yeraltındaki soğanında su depolar.
 
Kaktüsler ne silindir ne de küre biçimine sahiptirler. Yüzeyleri düzdür. Neredeyse hepsinin uzunlamasına çizgileri ya da yüzeylerinde çok sayıda dikenimsi çıkıntıları vardır. Bu bitkiler, çizgili yüzeyleri içlerinde depo edilen suyun miktarına göre daralma ve gevşeme özelliğine sahiptir. Kaktüs ısıyı yayabilen, su dolu gövdesini hayvanlardan koruyan ve dikleşen iğnelere sahiptir. Mumlu üst tabaka, sıcağın bitkinin içine işlemesini azaltarak bitkiyi korur. Ayrıca bu bitkilerin renkleri solgun ve parlaktır. Böylece üzerlerine düşen ışının çoğunu yansıtırlar; bazıları da güneş ışığını yansıtacak beyaz tüylerle kaplanmıştır. Her insan mutlaka bir kaktüs görmüştür. Ancak, kaktüse ait özelliklerin estetik dışında, birçok amaca yönelik olarak yaratılmış olması büyük bir mucizedir. Kaktüsün dikenlerinden üzerindeki beyaz tüylere kadar her bir parçasında bir plan, tasarım ve amaç vardır. Tüm bunlar kaktüslerin tesadüfen meydana gelmiş bitkiler olamayacağını, üstün bir akıl tarafından tasarlanarak yaratıldıklarını gösteren önemli delillerdir.

Bu bitkilerin bazı türleri, özellikle "pencere yaprağı" bitkisi tüm gövdesini toprağın altına gömer ve sadece yaprak uçlarını dış yüzeye çıkarıp gösterir. Yaprak uçları saydamdır ancak yaprak uçlarının biraz içeri tarafında yeşil fotosentez yapan hücreler bulunur. İnce çizgiler şeklinde dizilmiş olan bu hücreler pencere denilen yaprak uçlarından giren ışığı yakalayıp fotosentez işlemi için kullanırlar.13 Bu çok özel tasarımları sonucunda su kaybını büyük miktarda azaltan ve toprağın altında kalarak kızgın güneşten kurtulan bitki, birçok canlının kısa bir süre bile dayanamadığı çöl sıcaklarında hiç sıkıntı duymadan yaşar. Çölde yaşayan bitkilerin özellikleri bunlarla da sınırlı değildir.

Çöl bitkileri, birçok özelliklerinin yanı sıra susuzluğa da son derece dayanıklı şekilde yaratılmışlardır. Örneğin Amerikan cüce sedir ağacı Peucephyllum ve geceleri biraz nem alıp aşırı kurak durumlarda bile yeşil kalabilen Capparis spinosa bitkisi susuzluğa tamamen dayanabilenlerdendir. Birçok çalı ve ağaç da kuraklığa karşı dayanıklıdır; çünkü dayanıklı yaprakları çeşitli özelliklere sahiptir. Örneğin bazıları küçük yapraklara sahiptir. Bunlar iğne ya da buket şeklindedir; küçük boyutları sayesinde Güneş'in sıcaklığına daha az yüzey alanı maruz kalır.14

Bazı kısa ömürlü bitkiler ise, yapraklarının sadece bir kenarında, genellikle üst kısımda, gözeneklere sahiptirler. Bu tasarım, özellikle rüzgarın yoğun olduğu koşullarda buharlaşma ile su kaybını önler. Bazı yaprakların her iki kısmında da gözenekler vardır; özellikle etrafta sis olduğu zamanlarda bu gözeneklerle havadan nem alırlar. Bazı bitkilerde özellikle Manzanitanın yaprakları dik durabilecekleri şekilde desteklenmişlerdir. Böylelikle yüzey kısımları Güneş'e daha az maruz kalır ve daha az su kaybı olur. Kaktüsler gibi yaprakları olmayan bitkilerden biri olan Paloverde de fotosentezi gövdesi ile yapar. Çünkü çöl ortamında fazla sayıda yaprağa sahip olmak daha fazla suyun buharlaşması anlamına gelmektedir. Görüldüğü gibi çöl ortamına dayanıklı olan bitkiler, birçok farklı özelliklere sahiptirler. Her birinin çöl sıcağına karşı aldığı benzersiz bir önlem vardır. Bitkilerin birbirlerinden farklı olarak, ayrı ayrı bu önemleri alamayacakları açıktır. Çünkü bitkilerin bunun için gerekli olan bilinç, akıl ve bilgi gibi özellikleri bulunmamaktadır. Her bitkiyi, bulunduğu ortama en uygun ve benzersiz özelliklerle yaratan Allah'tır.




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Yanıt:Yeşil Mucize:Fotosentez
« Cevapla #3 : 27/10/09, 07:54 »
ÇÖL BİTKİLERİNİN UYKUDA KALMA YÖNTEMİ

Buraya kadar özel yapıları ile kuraklığa ve susuzluğa dayanabilen bitkilerden örnekler verildi. Ancak çöl ortamına dayanıklılık konusunda, bir de en başta söz edilen ikinci bir yöntem vardır: "Uykuda kalma"

Çöl ikliminde yağmur ve diğer koşullar son derece dengesizdir. Bu nedenle bitkiler, tohumlarının yeşillenebilmesi ve nesillerinin devam edebilmesi için çok farklı özelliklere sahiptirler. Örneğin acı kavun tohumu, sadece gömüldükten ve defalarca yağmur aldıktan sonra yeşillenir.
İşte bu ikinci yöntemi uygulayarak uykuya yatanlar "efemeral" bitkiler olarak bilinmektedir. Genellikle bir sene yaşayan ve kuraklık durumlarında tohum halinde uykuda kalarak susuzluktan kurtulan bu bitkiler, yağmurdan sonra çok çabuk bir şekilde tohumlarını açıp yeşillenirler. Ve fideleri çok hızlı bir şekilde büyür. Çiçeklenme çok kısa bir sürede oluşur ve böylece bitki, tohumdan tohum üretme aşamasına sadece birkaç hafta içinde geçebilir.

Çölde yağmur dengesizdir, bu yüzden efemerallerin eğer tüm tohumları tek bir yağmur ile yeşillense ve sonra birden gelen bir kuraklık ile ölseler, nesilleri tükenebilirdi. Ama bu bitkilerin çoğu, sadece büyük miktarda yağmur aldıktan sonra tohumlarının yeşillenmesini sağlayan mekanizmalara sahiptir. Bu bitkiler "tohum polimorfizmi" adı verilen ve tohumlarının yeşillenme zamanını farklılaştırabilen bir özelliğe sahiptirler. Ek olarak tohumlarda da yeşillenmeyi engelleyici bir madde vardır. Tohuma ilk defa su ulaştığında, onun yüzeye çıkma aşaması tamamlanır. Ancak tohumun yeşillenebilmesi için bu koruyucu maddenin etkisiz hale gelmesi gerekir. Bu işlem ise tohumun ikinci defa suyla buluşmasıyla meydana gelir. Eğer ikinci defa su gelmezse yani yağmur yağmazsa tohum filizlenmez. Bu nedenle tohumlar ıslanmak için iki evreye ihtiyaç duyar; ilki tohumların yüzeye çıkmasına neden olur, ikincisi de yenilenmeyi engelleyici maddeyi giderir ve ancak bu engelleyici maddenin gitmesinden sonra yeşillenme meydana gelir.

 
Ocotillo bitkisi (üstte), su kaynağı azalınca hemen küçük yapraklarını döker. Yağmur yağana kadar da uyku halinde kalır. Bazı çalılar ise özel dokularında (rizomlarında)
depolanmış su ve besinlerle yaşarlar. Rizom, kök gibi uzayan bir gövdedir. (üstte sağda) Süsen (altta), Manisa lalesi (sağda) gibi bitkilerin bu tür gövdeleri vardır.
Diğer efemerallerin tohumları, örneğin "acı kavun" cinsinin tohumları sadece karanlıkta yeşillenir. Bir seri ıslanma ve kurumanın ardından tohumun dış yüzeyi değişir ve oksijenin embriyoya serbest bir biçimde geçişini sağlar. Gerekli olan bu unsurların kombinasyonu, tohumun sadece gömüldükten ve defalarca yağmur gördükten sonra yeşillenmesine neden olur.

Bu bitkilerin oluşumunda kusursuz bir tasarım, plan ve hesap vardır. Herşey, her aşaması ile önceden belirlenmiştir. Tohumların ve filizlerin yok olmamaları için olası tüm şartlara uygun olarak tüm önlemler alınmıştır. Peki efemeral bitkilerinin oluşabilmesi için bu sistemi önceden belirleyen ve bu bitkileri içinde bulunduğu koşullara en uygun şekilde tasarlayan akıl ve ilim kime aittir? Bitkinin hücrelerine mi? Tohumun kendisine mi? Yoksa bu kusursuz ve eksiksiz sistem tesadüfen mi meydana gelmiştir? Tüm bu soruların mantıksızlığı ortadadır. Çevre koşullarına en uygun özelliklere sahip olan bu bitkiler alemlerin Rabbi olan Allah'ın üstün yaratışının eseridir.

Çöl bitkilerinin bir diğer grubu da kuraklıkta yapraklarını döken bitkilerdir. Bu bitkiler su kaynağı azalınca hemen küçük yapraklarını dökerler. Bunlara bir örnek Ocotillo bitkisidir. Bu bitki kuraklık uykusu haline girer ve yağmur düşene kadar bu halde kalır. Yağmur düştüğünde hemen bir dizi yeni yaprak yetiştirmeye başlar. Bazı çalılarda da bu özellik vardır; ama uykuya yatmazlar. Çünkü su desteği artana kadar özel dokularında depolanmış su ve besinlerle yaşayabilecek kadar dayanırlar. Bu dokular "rizom" adı verilen, toprak altında yatay olarak gelişen ve uzun süre yaşayan gövdelerdir. Süsen, Manisa lalesi, Ayrık otu gibi bitkilerin bu tür gövdeleri vardır.15

Buraya kadar incelediğimiz çöl bitkilerine topluca baktığımızda ortaya çok etkileyici bir manzara çıkmaktadır. Bazı bitkiler çölde yaşayabilmeleri için özel sistemler ve yapılarla donatılmışlardır. Çöl bitkileri su depolar, kamuflaj yapar ya da uykuya yatarlar. Bazıları da çeşitli kimyasal yöntemlerle tohumlarının yeşillenmesini engeller. Görüldüğü gibi çöl gibi her türlü mahrumiyetin ve güçlüğün hakim olduğu bir ortamda bile çok sayıda bitki çeşidi ve sıcağa karşı korunma yöntemiyle karşılaşırız. İnsanların ıssız sandığı bir ortamdaki bu bitkiler, üstün tasarımlarıyla Allah'ın sonsuz ilmini ve sanatını bir kez daha göstermektedir.


SULU ORTAMLARDAKİ BİTKİLERİN İLGİNÇ YAPRAKLARI

Göllerde, deniz kenarlarında, tuzlu sularda ve tuz oranı yüksek bataklıklarda yaşayan bitkiler de, çölde karşılaşılan zor koşulların benzeriyle karşı karşıyadır. Ancak, bu tür bölgelerde yaşayan bitkiler de, tüm canlılarda olduğu gibi yaşadıkları ortama uygun özelliklerle yaratılmışlardır. Büyük bir kısmı suyun içinde olan bu bitkilerin yaprak ve gövde yapıları bu ortamlarda yaşamalarına imkan verecek şekilde özel olarak tasarlanmıştır. Örneğin, tuzlu sularda yaşayan bitkiler, çöl bitkileri gibi kalın ve deriye benzer yapraklara sahiptirler. Bu sayede çok fazla miktarda su depolayabilme kapasitesine sahiptirler ve fazla sudan zarar görmezler.


Bütün bitkiler bulundukları ortamda rahatlıkla yaşayabilecek özelliklere sahiptir. Örneğin Samphire (üstte sağda) ve Seablite (en üstte) gibi bitkiler sıkça su baskınlarına maruz kalırlar. Baskınlar bitkilerde tuz birikmesine neden olur ve zarar verir. Bitkilerin zarar görmesini engelleyen ise özel tuz bezleridir. Glasswort gibi tuzlu bataklık bitkileri ise su yüzeyinde bulunan yaprakları sayesinde hayatta kalırlar. Nilüfer ve Elodea (altta) gibi su bitkilerinde ise oksijen, bitkinin suyun dışında kalan kısmından, yani gövde ve yapraklarından suyun içindeki kısımlarına iletilir.


Şüphesiz Allah, insanlara karşı büyük ihsan (Fazl) sahibidir, ancak onların çoğu şükretmezler.
(Yunus Suresi, 60)
 
Samphire ve Seablite gibi bitkiler ise bulundukları bölgelerde sıkça su baskınlarına maruz kalırlar. Bu ise, bitkinin gövdesine fazla miktarda tuz girmesine neden olur, bu da bitki için zararlıdır. Ancak bu bitkiler fazla tuzdan zarar görmezler çünkü fazla tuzu sürgünlerinden çıkaran tuz bezelerine sahiptirler. Bu tür şartlar altında yaşayan bitkilere "halofitler" denilir.16

Glasswort gibi tuzlu bataklık bitkileri, düzenli olarak deniz suyu ile çevrilir. Bu tür bitkiler, su yüzeyinde bulunan yaprakları sayesinde hayatta kalırlar. Yaprakların su yüzeyinde kalmasını ise, yaprakların altında havayla dolu özel yapıların bulunması sağlar. Dev Amazon nilüferi de, bu tür yapraklara sahip olan bitkilerdendir.

Su çevresinde veya ıslak topraklarda bulunan bitki köklerinin tamamı su ile kaplıdır. Bu durumda, bitkinin nasıl hava alabileceği sorusu akla gelir. Kökü su içinde yaşayan bitkiler de, diğerleri gibi içinde bulundukları koşullara en uygun özelliklere sahiptirler. Örneğin bataklık bitkilerinin oksijen elde etmelerini sağlayan, suyun içine batan kısımlarındaki "aerenkima" adı verilen bir dokudur.

Bu dokulardaki hava bölmeleri genişleme özelliğine sahiptir. Nilüfer, Elodea gibi su bitkilerinde ise oksijen, bitkinin suyun dışında kalan kısmından, yani gövde ve yapraklarından suyun içindeki kısımlarına iletilir.17

Görüldüğü gibi su bitkilerinin köklerindeki hava bölmeleri ve bu bölmelere dışarıdan oksijen taşıyan sistemler olmasa bu bitkiler asla yaşayamazlardı. Bununla birlikte hiçbir bataklık bitkisinin kendi kendine, hava bölmeleri genişleyen bir doku oluşturması mümkün değildir. Böyle bir yapının zaman içinde tesadüflerle meydana gelmesi de imkansızdır. Zaten, bataklıkta veya su içinde yaşayan bir bitkinin, tesadüfen gelişen olayların, milyonlarca yıl boyunca yavaş yavaş bitki köklerine oksijen taşıyacak bir sistemin oluşmasını bekleyecek vakti de yoktur. Çünkü bu sistem olmadan yaşamını sürdürmesi ve çoğalması mümkün değildir. Demek ki bitkideki bu oksijen taşıma ve depolama sisteminin daha bitki ilk yaratıldığı anda eksiksiz ve kusursuz bir halde var olması gerekir. Bu ise kör tesadüflerin değil, sadece kusursuzca planlanmış ve tasarlanmış muhteşem bir yaratılışın sonucunda gerçekleşebilir.




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Yanıt:Yeşil Mucize:Fotosentez
« Cevapla #4 : 27/10/09, 07:55 »
YAPRAKTAKİ BİR BAŞKA MUCİZE: HAVALANDIRMA SİSTEMİ

Bazı bitkilerin sadece kökleri değil, gövdelerinin de büyük bir kısmı su içinde yaşar. Havayla temas edemeyen bu bitkilerin kökleri, kimi zaman 4 metreden daha derinde olur. Bu mesafeye oksijenin basit bir yolla ulaşması imkansızdır. Ancak, Allah bu bitkiler için de en uygun sistemi kusursuzca yaratmıştır. Kökü ve gövdesi suyun altında ve kökü çok derinlerde olan bu bitkilerin havalandırma sistemini, üç yüz metre uzunluğunda, yüz katlı bir gökdelenin yapısı ile kıyaslayabiliriz. Bu tip yüksek binalarda, mühendislerin çözmeleri gereken en önemli problemlerden biri binanın havalandırmasıdır. Bu tip binaların havalandırma problemlerinin çözülmesi için çok yüksek teknolojiler kullanılır. Bina daha proje aşamasındayken; havalandırma boşluklarının yerleri ve çapları, havalandırma motorlarının yerleştirileceği bölgeler, katlara temiz havanın nasıl dağıtılacağı, kirli havanın katlardan nasıl emileceği gibi bütün detaylar hesaplanır ve proje buna göre çizilir.

Bina inşa edilirken projede belirtilen bölgeler, hava kanallarını oluşturacak şekilde boş bırakılır ve bu bölgelere daha sonra havalandırma boruları yerleştirilir. Son olarak da merkezi havalandırma makineleri ve katlara özel havalandırma sistemleri monte edilir.

 Bazı bitkilerin gövdelerinin büyük bir kısmı su içinde yaşar. Köklerinin metrelerce derinde olması bitkinin oksijen almasını imkansız kılacak bir durumken, Allah'ın bitkilerde yarattığı havalandırma sistemi sayesinde bu sorun hiç yaşanmaz. Bitkilerdeki bu sistemi gökdelenlerin yapısı ile kıyaslayabiliriz. Gökdelenlerde havalandırma problemlerinin çözülmesi için yüksek teknolojilerle üretilen motorlar kullanılır. Bitkilerdeki havalandırma sisteminin motorları ise yapraklardır. Yapraklardan temiz havayı alıp, gereken yerlere götürecek mikro ölçekte havalandırma kanalları da bitkinin içine döşenmiştir. Metrelerce derinlikteki noktalara kadar hava götürecek şekilde kurulmuş olan bu sistem Allah'ın yaratmasındaki kusursuzluğun delillerinden yalnızca biridir. İnsana düşen bu bilgiler üzerinde düşünmek ve katıksızca Allah'a yönelmektir. 
Bitkilerin yapıları yakından incelendiği zaman, insanoğlunun modern gökdelenlerde kullandığı havalandırma sistemlerinin çok daha üstününün bitkilerin içlerinde kullanıldığı görülür. Bu elbette büyük bir mucizedir. Hiçbir aklı bulunmayan bir bitkinin iç yapısında, mimari ve mühendislik açısından harika olarak kabul edilecek bir havalandırma sisteminin kurulmuş olması, o bitkinin çok üstün bir akıl tarafından yaratıldığını ispatlamaktadır.

Bu havalandırma sisteminin motorları yapraklardır. Elbette bu havalandırma sisteminde de, bazı motorların temiz havayı içeri çekecek, bazı motorların da kirli havayı dışarı verecek şekilde çalışmaları gerekir ki, bina (bitki) içinde tam bir havalandırma sağlanabilsin. Nitekim gerekli planlama yine yapılmış ve yapraklar arasında mükemmel bir iş bölümü yapılmıştır. Genç yapraklar temiz havayı bitkinin içine çeken motorlar olarak görev yaparken, yaşlı yapraklar da bitkinin içindeki kirli havayı dışarı veren motorlar olarak görev yaparlar.

Ancak, motorların bulunması tek başına yeterli olmaz. Ayrıca, bir plan doğrultusunda kurulmuş hava kanalları sistemine de ihtiyaç vardır. Çünkü, motor gibi çalışarak temiz havayı içeri alan yapraklardan temiz hava alınarak, bitkide ihtiyaç duyulan yerlere götürülmelidir. Bu ayrıntı da düşünülmüş ve bitkinin içine mikro ölçekte havalandırma kanalları döşenmiştir. Üstelik bu kanalların planlaması bitkinin en derin noktalarına dahi hava götürecek şekilde yapılmıştır.

Şimdi Allah'ın yaratışındaki kusursuz tasarıma daha yakından şahit olmak için, yaprakların adeta bir motor gibi çalışmalarını ve bitki içindeki havalandırma sistemini daha yakından inceleyelim...

Genç yaprakların görevi rüzgar estiğinde havayı emme, yaşlı yapraklarınki ise havayı dışarı bırakmaktır. Bu emme ve üfleme işleminin çalışma sistemi son derece komplekstir.

Bu tür yaprakların içindeki su buharlaştıkça, yaprakların ısısı azalır. Rüzgar ise buharlaşmayı artırır ve böylece yaprağın ısısı daha da düşer. Bu işlem güçlü rüzgarlarda daha da etkili bir hale gelir. Ancak bu soğuma, yaprağın içinde her bölümde aynı oranda hissedilmez. Yaprakların orta kısmındaki bölgeler dış yüzeylerinden daha sıcak kalır. Araştırmacılara göre bu sıcaklık farkı 1 veya 2°C daha fazla olduğunda oksijeni emme işlemi de tetiklenmiş olur.

Oksijeni emme işleminin tetiklenmesi şöyle gerçekleşir: Yaprağın içine daha yakından bakıldığında, genç yaprakların fotosentez yapan dokuları ile, onların altında yer alan gevşekçe paketlenmiş dokuların bitiştiği noktada çok küçük gözenekler bulunduğu görülür. Bu gözeneklerin açıklığı 0.7 mikrometreye (1 mikrometre, 1 metrenin milyonda birine eşittir) ulaştığında ve yaprağın içindeki ısı 1 veya 2°C'nin üstüne çıktığında, gazlar yaprağın içindeki soğuk bölgeden sıcak bölgeye doğru akmaya başlar. Bu sayede oksijen bitkinin içine doğru alınmış olur. Bu süreç "termoosmoz" olarak adlandırılır. Isı farkı ne kadar büyük olursa o kadar fazla gaz yaprağın içine akar. Örneğin, Amazon zambağında en yüksek oran saatte 30 litre gaz olarak ölçülmüştür.

Bazı bitkilerin gövdelerinin büyük bir kısmı su içinde yaşar. Köklerinin metrelerce derinde olması bitkinin oksijen almasını imkansız kılacak bir durumken, Allah'ın bitkilerde yarattığı havalandırma sistemi sayesinde bu sorun hiç yaşanmaz. Bitkilerdeki bu sistemi gökdelenlerin yapısı ile kıyaslayabiliriz. Gökdelenlerde havalandırma problemlerinin çözülmesi için yüksek teknolojilerle üretilen motorlar kullanılır. Bitkilerdeki havalandırma sisteminin motorları ise yapraklardır. Yapraklardan temiz havayı alıp, gereken yerlere götürecek mikro ölçekte havalandırma kanalları da bitkinin içine döşenmiştir. Metrelerce derinlikteki noktalara kadar hava götürecek şekilde kurulmuş olan bu sistem Allah'ın yaratmasındaki kusursuzluğun delillerinden yalnızca biridir. İnsana düşen bu bilgiler üzerinde düşünmek ve katıksızca Allah'a yönelmektir.
 
Termoosmoz, "Knudsen difüzyonu" olarak anılan fizik kuralına dayanır. Normal şartlarda iki farklı bölmede bulunan gazlar gözenekli bir bariyerden geçerek serbestçe dolaşırlar. Ancak 1 mikrometreden (metrenin milyonda biri) küçük gözenekler bu akışı durdurur. Isı açısından denge durumunu sağlamaya çalışan gazlar soğuk bölümden daha sıcak olan bölüme doğru akarlar.

Termoosmoz motoru, havayı bitki içinde öyle güçlü bir basınçla iletir ki, bazen gazın köklerden baloncuklar yaparak çıktığı görülür. Bu emme-üfleme devresi, gazların yaşlı yapraklardan dışarı verilmesiyle tamamlanır. Bu yaşlı yapraklar artık havayı içeriye iletmezler; çünkü gözenekleri gereğinden fazla genişlediği için gazları tutamazlar, böylece gazlar bu yolla dışarı çıkarlar. Görüldüğü gibi bitkinin sahip olduğu her özellik onun için hayati bir önem taşımakta ve her birinin önceden hesaplanarak tasarlandıkları açıkça belli olmaktadır.

Bu havalandırma sistemi sadece su altındaki kökleri canlı tutmak açısından değil, ekolojik olarak da büyük öneme sahiptir. Derin suların dibinde biriken tortular çoğu zaman oksijensiz kalırlar. Bu yüzden demir hidroksit gibi, bitkilere zarar veren kimyasallar üretirler. Su bitkileri köklerinden sızdırdıkları oksijenle bu maddeleri okside ederek zararsız hale getirirler. Bu oksijen sızıntısı sayesinde köklerin etrafındaki toprak zenginleşerek canlıların yaşamasına müsait bir hale gelir ve böylece suyun dibi temizlenmiş olur. Bu da Dünya'daki tüm eko-sistemi doğrudan etkileyen ve canlılığı ayakta tutan karmaşık bir sistem oluşturur.

Görüldüğü gibi, yaratılışın en küçük ayrıntılarında bile iç içe geçmiş muhteşem ve kusursuz sistemler işlemektedir. Bu ayrıntıların her biri derin düşünenlere sonsuz ilim sahibi olan Allah'ın yaratışındaki ihtişamı göstermektedir:

Ki (Rabbim), yeryüzünü sizin için bir beşik kıldı, onda sizin için yollar döşedi ve gökten su indirdi; böylelikle bununla her tür bitkiden çiftler çıkardık. Yiyin ve hayvanlarınızı otlatın. Şüphesiz, bunda sağduyu sahipleri için elbette ayetler vardır. (Taha Suresi, 53-54)


SOĞUKTAN ETKİLENMEYEN YAPRAKLAR

Kuzey yarım kürenin büyük bir kısmı ormanlarla kaplıdır. Genelde kozalaklı ağaçlardan oluşan bu ormanlar daha çok soğuk iklim koşulları altındadır. Bitkilerin bu soğuk iklime karşı dayanıklı olabilmeleri içinse, diğer bitkilerden farklı bazı özelliklere sahip olmaları gerekir. Örneğin, kış mevsiminde, toprak donmuş haldeyken ağaç kökleri topraktan su alamazlar. Bu şartlar altında yaşayan ağaçlar, kış susuzluğuna dayanıklı olmalıdırlar. Bu dayanıklılığı ağacın yaprakları sağlar. Birçok kozalaklı ağacın dökülmeyen yaprakları sert ve dayanıklıdır. Yaprakların üzerindeki mumlu yüzey, suyun buharlaşma yolu ile kaybını azaltır, bu da yaprakların dökülmesini ya da su basıncı sebebiyle solmasını önler. Ayrıca kozalaklı ağaçların yapraklarının çoğu iğne şeklindedir ve dona karşı çok dayanaklıdır.

Yukardaki paragrafta yaprakların üzerlerinin mum benzeri bir madde ile kaplı olduğunu ve bu yüzden yaprakların su kaybetmediklerinden bahsedildi. Yalnızca bu nokta üzerinde düşünmek dahi bizlere yaratılışın delillerini gösterecektir.

Yaşayan her canlı gibi yaprak da hücrelerden oluşmuştur. Yaprağı oluşturan bitki hücreleri bütün diğer hücreler gibi şuursuz ve akılsız varlıklardır. Yaprağın üzerini kaplayan mumsu tabaka da yine şuursuz hücreler tarafından üretilmiştir. Oysa yaprak adeta dışarıdan fırça ile boyanmış ve verniklenmiş gibi pürüzsüz bir mum tabakasına sahiptir.

 
Kozalaklı ağaçlar kış şartlarına dayanıklı olmalarını sağlayacak özelliklere sahiptir. Örneğin dona karşı dayanıklı, dökülmeyen, iğne şeklinde yaprakları vardır. Ayrıca yapraklarının üzerindeki mumlu yüzey suyun buharlaşma yolu ile kaybını azaltır, bu da yaprakların dökülmesini önler. Bu özelliklerin tümünün birden aynı bitki türünde bulunuyor olması elbette tesadüflerle açıklanamaz. Bütün bitkileri ihtiyaçları olan özelliklerde yaratan herşeyin hakimi olan Allah'tır.
 

Bu durumda yaprağı oluşturan milyonlarca hücre biraraya gelip, yaprağın dış yüzeyini bu tabaka ile kaplama kararı almış olmalıdır. Sonra hücrelerin müthiş bir uyum içinde yaprağın dış yüzeyini özenle mum tabakası ile kaplamaları gerekmektedir. Bu durumda düşünen her insan şu soruları soracaktır:

Yaprakları oluşturan şuursuz hücreler, bu mum tabakasını üretmeyi nasıl akletmişlerdir?

Hangi akıl, bilgi ve yetenek ile yaprağın üzerini, hiçbir taşma, pürüz olmadan veya boşluk kalmadan, mum tabakası ile özenle kaplamışlardır?

Yapraklar bu mum tabakasının kendilerini soğuktan koruyacağını nereden bilmektedirler?

Elbette bu soruların tek bir cevabı vardır. Yaprak ve yaprağı oluşturan hücreler Allah tarafından yaratılmış ve bu hücrelerin genetik programlarına gerekli bütün bilgiler Allah tarafından yazılmıştır. Hücreler de bu bilgi doğrultusunda, en ideal formüle sahip mumsu maddeyi üretir ve bu maddeyi en ideal oranlarda hep birlikte salgılarlar. Böylece yaprağın üzeri pürüzsüz bir şekilde mum tabakası ile kaplanmış olur. Kışın yapraklarını döken ağaçların aksine, yapraklarını dökmeyen bu bitkiler her bahar mevsiminde yeni yapraklar açarak enerjilerini artırırlar. Yeteri kadar ılık bir hava olduğunda da fotosentez yapabilir ve kısa yaz aylarında enerji kaynaklarını üremek için yoğunlaştırırlar.

Dikkat edilmesi gereken bir başka nokta da kozalaklı ağaçların koni biçimindeki şekilleridir. Bu da - yeryüzündeki her detayda olduğu gibi-özel olarak yaratılmış bir ayrıntıdır.

Mimari ve inşaat mühendisliği alanında, özellikle binaların çatı bölümleri yapılırken, göz önünde bulundurulması gereken en önemli noktalardan biri kar yüküdür. Normal şartlarda yalnızca kendi yüklerini ve rüzgar yükünü taşıyan çatılar, yoğun yağan bir kardan sonra oldukça yüksek bir kar yükü etkisi altında kalırlar. Özellikle endüstriyel yapıların ve köprülerin tasarımlarında bu kar yükü etkisi büyük bir özenle hesaba katılmak zorundadır. Bu nedenle, çatılar özel bir eğim verilerek inşa edilir ve taşıyıcı sistemler kar yükü hesaba katılarak güçlendirilir. Özellikle kışın büyük bölümünün kar altında geçtiği İsveç, Danimarka, Norveç gibi kuzey ülkelerinde evlerin tamamına yakınının çatısı koni biçiminde ve bu mühendislik hesabı gözönünde bulundurularak inşa edilir. Yoksa kar yükü çatının ve binanın üzerinde ciddi hasarlara neden olur.

Kozalaklı ağaçların şekilleri incelendiği zaman insanoğlunun mühendislik hesaplarıyla, kar yüküne karşı aldığı önlemin, ağaçlarda zaten alınmış olduğunu görürüz. Ağacın koni şeklinin oluşturduğu eğim, üzerine düşen karın kolaylıkla yere dökülmesini sağlar. Böylece ağacın üzerinde aşırı miktarda kar toplanmaz; ağaç dallarının kırılması önlenmiş olur. Bu üzerinde düşünülmesi gereken bir noktadır. Soğuk iklimlerde, kar yükünün dallar üzerinde meydana getireceği etkiyi hesaplayan, buna göre ağaç dallarının en ideal açı ile büyümelerini sağlayan, böylece kar yükünün etkisini en aza indiren akıl kime aittir?




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Yanıt:Yeşil Mucize:Fotosentez
« Cevapla #5 : 27/10/09, 07:56 »
Ağaca mı?

Ağacı oluşturan bitki hücrelerine mi?

Toprağa mı?

Yoksa şuursuz, kör tesadüflere mi?

Elbette ağaca bu tasarımı veren, ağacı da, bitki hücrelerini de, toprağı da yoktan var eden Allah'tır.

Bu tasarımın bir başka harika yönü daha vardır. Söz konusu şekil yağan karın tümünün aşağı düşmesine izin vermez. Ağacın dalları için tehlikeye neden olmayacak miktarda karın dalların üzerinde kalmasına izin verir. Bu da başka bir amaca hizmet eder. Ağacın üzerinde az miktarda tutulan kar ağacı soğuktan koruyan bir örtü görevi görür ve yapraklardan nemin dışarı çıkmasını azaltarak su kaybını önler.

Buraya kadar verdiğimiz örneklerden de anlaşılacağı gibi, her türlü ortamın o ortama özgü bitkileri vardır. Bu bitkiler sahip oldukları özellikler sayesinde aşırı soğuktan veya aşırı sıcaktan korunur, nemliden kuruya kadar her ortamda yaşayabilirler. Ortamın özelliklerine göre tasarlanmış bu bitkilerin kullandıkları yöntemlerin her biri üstün bir tasarım örneği olduğu gibi, birinin kullandığı yöntem diğerine benzememektedir. Örneğin kaktüs kendini dikenlerle savunurken, taş bitkisi kamuflaj tekniğini kullanır. Kozalaklılar yaprak dökmezken, diğer ağaçlar kışın yapraklarını dökerler. Bu örnekleri artırmak mümkündür. Ancak şunu unutmamak gerekir ki, yeryüzünde birbirinden farklı 500 binden fazla bitki vardır. Bunların hemen hemen yarısı çiçekli bitkidir, bu bitkilerin şimdiye kadar %10'u bile detaylı olarak incelenememiştir. İncelenen bitkilerin ise her biri kendine has özelliklere, hayranlık uyandıran tasarımlara ve hayatta kalma yöntemlerine sahiptirler. Bitkiler bu çeşitlilik ve farklı yapılarıyla Yaratıcıları olan Allah'ın sonsuz ilim ve sanatını sergilerler. Bir ayette şöyle buyrulur.

O, gökleri dayanak olmaksızın yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve orada her canlıdan türetip yayıverdi. Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her güzel olan çiftten bir bitki bitirdik. (Lokman Suresi, 10)



SARILAN YAPRAKLAR

Sarılıcı ve tırmanıcı bitki türleri insanda hayranlık uyandıran pek çok özellikle donatılmışlardır. Özellikle, sarmaşıkların enerjilerinin bir kısmını kullanarak oluşturdukları "tendril" (sülük) adı verilen yaprak türü, tam bir tasarım harikasıdır.

Tendriller, dokunmaya karşı hassas yapraklardır. Bir kol gibi ileriye uzanabilen bu yapraklar, adeta bitkiye destek olabilecek bir nesne ararlar. Böyle bir nesneye rastladıklarında ise dokunarak onu analiz eder ve eğer uygunsa oraya dolanmaya başlarlar.

Bu noktada biraz durup düşünmek gerekir. Bir bitki veya bir hayvan için, biyoloji, zooloji veya botanik kitaplarında "analiz eder", "inceler" "anlar" gibi birçok ifade kullanılır. Ancak, hayvanlar ve bitkiler, hiçbir şuura sahip olmayan, analiz yapma, anlama, karar alma, uygulama, irade gösterme gibi özelliklerden tamamen yoksun varlıklardır. Öyle ise, bir bitki, bir nesneyi nasıl analiz eder? Dolanması için uygun olup olmadığını hangi şuur, akıl ve bilgi ile anlar? Bu analizi yapan, bitkinin hücreleridir. Gözle görülmeyecek kadar küçük, eli, beyni, bilgisi ve aklı olmayan hücreler, analiz yapma ihtiyacını nereden hissetmekte, sonra da bu analizi hangi aletlerle, hangi ölçümleri kullanarak yapmaktadırlar? Bu soruların her biri, her canlının Allah tarafından gerekli özelliklerle yaratıldığını ve Allah'ın emrine uyarak yaşadığını gösterir.

Tendrillerin bu hayret verici işlemi niçin yaptıkları, kısa bir süre önce kısmen de olsa anlaşılmıştır. Çoğunlukla sık ağaçlı ormanlarda bulunan tedrillerin tırmanma nedeni, güneş ışığına ulaşmaktır. Böylece, fotosentez yapabilir ve daha çok büyüyebilirler. Büyüdükçe çevrelerindeki bitkilerden daha yükseğe çıkarlar ve böylece de ışığı daha fazla alırlar. Bu hem enerji kazanımlarını artırır hem de çiçeklerinin daha müsait bir çevrede döllenmesini sağlar.18


Sarılarak ilerleyen bitkilerin yapraklarının, bitkiye destek olacak bir nesne arar gibi hareket etmeleri, tutunabilecekleri bir yere rastladıklarında dokunarak onu analiz etmeleri mutlaka üzerinde düşünülmesi gereken bilgilerdir. Bitkilerin bu gibi şuurlu davranışlarının tek açıklaması ise üstün bir güç sahibi olan Allah'ın emriyle hareket ediyor olmalarıdır.
 

Bu bitkilerin farklı tırmanma metodları ve bu iş için özel yaratılmış organları vardır. Bir sarmaşığın en basit tırmanma yöntemi, kendisini bir desteğin etrafında sarmaktır. Bu destek, başka bir bitki veya katı bir cisim olabilir. İçindeki farklı kimyasalların ve organik yapıların ortaya çıkardığı mekanizmalar, bitkinin ışığı, yerçekimini, dokunmayı ve ısıyı hissetmesini sağlar. Bitki bunlara yine aynı mekanizma sayesinde hareketleriyle tepki verir. Bu tepki genel olarak bitkinin büyümesidir. Bir filizin büyürken dairesel kavislerle hareket etmesi de bu dokunuşların etkisiyle oluşur. Daire çizen filiz, bir desteğe dokunur dokunmaz, temas ettiği yüzeyin tam tersine doğru bir büyüme hamlesi yapar. Çünkü, filizin temas ettiği yüzey, onun içe doğru bükülmesine yol açar. Böylece filiz desteğin etrafında dolanarak büyümeye başlar. Ayrıca, yüzeyle ilk temas ettiği köşeden daha uzun ve daha hızlı bir şekilde büyür. Büyüme o kadar hızlıdır ki, birkaç saatlik bir süreden sonra gözle bile fark edilebilir hale gelir.

Bitkinin kullandığı yöntem oldukça akılcıdır. Eğer bitki ağacın etrafına sarılmadan, doğrudan yukarı doğru boy atsa, uzunluğu birkaç metreye ulaşmadan gövdesi ağırlığına dayanamayacak ve kırılacaktır. Daha yükseğe ulaşmanın ve ağırlığını destek aldığı nesneye taşıtmanın, bunu yaparken de kırılmamanın tek yolu, destek alınan nesnenin etrafına sarılarak büyümektir. Peki bitki bunu nereden bilmektedir? Dahası, dünyanın her yanında, milyonlarca yıldır bu bitkiler aynı şekilde büyümekte, nereye bırakılırlarsa bırakılsınlar, mutlaka bir yere kendilerini sarmaktadırlar. Bitkinin her seferinde bu en ideal yolu kullanması şüphesiz bitkinin yaratılışından sahip olduğu mucizevi bir özelliktir.

Sarmaşıkların, bir cismin çevresine kendilerini dolayarak büyümeleri, biraz hızlandırılmış olarak izlendiğinde, çok şuurlu, ne yaptığını bilen bir davranışla karşılaşılır. Sarmaşıklar bu özellikleri nedeniyle, eski zamanlardan beri birçok öykü ve efsaneye konu olmuşlardır. İnsanları bu kadar etkileyen, toprakta sabit duran, görmeyen, işitmeyen bir bitkinin adeta çevresini görüyormuş ve duyuyormuş gibi kollarını uzatarak etrafındaki nesneleri yoklaması, onları tanıması ve uygun olanları kendisi için kullanmasıdır. Bütün bu şuur içeren işlemleri bir bitkinin yapamayacağını düşünen insanlar, bu bitkinin içinde onu kontrol eden akıllı ve şuurlu bir yaratığın varlığına inanmışlar, sarmaşıklar üzerine hikayeler uydurmuşlardır. Gerçekten de, şuursuz bir bitkinin, çevresindeki varlıkları sanki görebiliyormuş gibi incelemesi, sonra bir tanesinde karar kılarak ona sarılması hayranlık ve hayret uyandırmaktadır. Bu bitkilerin dokunma hisleri o kadar güçlüdür ki, bir tür yabani kabak türü olan Bryonia dioica'yı inceleyen araştırmacılar, bu bitkinin yüzeyinde bulunan dokunmaya karşı duyarlı küçük yapıların insanın parmak ucundan daha hassas olduğunu keşfetmişlerdir.19 O halde üzerinde düşünülmesi gereken soru şudur: Bu şuurlu davranışları, gözü, kulağı hatta bir beyni bile olmayan bitkiye yaptıran kimdir? Cevap açıktır: Bitkiyi tasarlayan, onun bütün hareketlerini ve mekanizmalarını düzenleyen, o bitkiyi sonsuz bir ilimle yaratmış olan Allah'tır.




ETOBUR YAPRAKLAR

Etobur yapraklar, en ilginç özelliklere sahip olan yapraklardır. Kese, huni, ibrik gibi şekillere sahip olan bu yapraklar böcek yakalayabilir, böceklere yuva olabilir veya su depolayabilirler.

Etobur bitki, böcek gibi canlıları çeken, yakalayan, öldüren ve daha sonra da avını parçalayarak faydalı bölümlerini sindiren bitkidir. Birçok bitki bu aşamaların bazılarını uygular. Mesela bazı çiçekler böcek, kuş gibi dölleyicileri kendilerine çekerler. Orkide, su zambakları gibi bazı bitkiler ise böcek gibi dölleyicileri kısa süre için tuzağa düşürürler ama bu bitkilerin hiçbiri bu hayvanları yemezler. Bu böcekleri sadece döllenmek için kullanırlar. Kısacası bunlar etobur bitki değildir; çünkü etobur bitki olmak için bitkilerin bu canlıları sindirmeleri gerekmektedir.


Bu orkide türü, böcek gibi dölleyicileri kısa süre için tuzağa düşürür, ama bunları hiçbir zaman yemez. Bu böcekleri sadece döllenmek için kullanır.
Dischidia rafflesiana (üstte) bitkisi karıncaları kendine çeker ancak bir etobur değildir. İbrik şeklindeki yaprakları karıncalara yuva işlevi görür. Karıncaları besler ve karıncaların artıklarından elde ettiği nitrojeni besin olarak kullanır. Pinguicula (yağ çanağı) bitkisinin (üstte) yapışkan ve kaygan yüzeyli yaprakları vardır. Üzerine konan böcekleri ipliksi bir salgının içine alır. Bu salgının içinde bulunan enzimler böceğin parçalanarak sindirilmesini sağlar.
 
Etobur bitkiler, avlanırken yapraklarını kullanırlar. Bunlardan en ilginç olanı Dischidia rafflesiana isimli bitkidir. Bu bitki tam olarak etobur sayılmasa da, etobur bitkilerin uyguladığı yöntemlerden bir kısmını uygular. İbrik şeklindeki yapraklarıyla karıncalara yuva işlevi gören bu bitki çok kalabalık koloniler halinde yaşayan karıncaları yemez. Ancak onları besler ve karıncaların artıklarından elde ettiği nitrojeni besin olarak kullanır. Karıncalar ise hem hazır bir yuvayı kullanmış hem de bitkiye zarar veren canlıları bertaraf etmiş olurlar. Ayrıca Dischidia'nın keselerinde biriktirdiği su, kesenin iç yüzeyinde bulunan ek kökler tarafından emilerek kullanılır hale gelir.20

Etobur bitkilerden olan Pinguicula (yağ çanağı) gibi bitkiler yapışkan ve kaygan yüzeyli yapraklarıyla üzerlerine konan böcekleri ipliksi bir salgının içine alırlar. Bu salgının içinde bulunan protaz, lipaz ve asit fosfataz gibi enzimler böceği parçalayarak sindirilmesini sağlarlar.21


Aktif yapışkan yapraklara sahip olan Drosera, uçları yapışkan ve kırmızı bir tür pigment içeren uzun ve kısa tüyleriyle avlanır. Yaprağın ortasında bulunan kısa tüylere dokunan böcek, bu sinyalin uzun tüylere iletilmesiyle tuzağa düşmüş olur. Yaprak, bir elin avuç içine kapanması gibi katlanarak böceği sindirir.

Bütün bitkiler belirli oranda hareket ederler; ancak etobur bitkilerin hareketleri oldukça hızlı ve etkilidir. Bitkilerin kas sistemleri olmadığına göre bunu nasıl başarmaktadırlar? Bu iş için etobur bitkiler iki ayrı mekanizma kullanırlar. Birincisi, Venüs bitkisinde görülen ve su basıncının değişmesiyle harekete geçen mekanizmadır. Yaprak üzerindeki tüylere dokununca harekete geçen bu sistemde, iç duvarda bulunan hücreler suyu dış hücrelere transfer ederler. Bu, yaprağın bir anda kapanmasını sağlar. İkinci tür hareket ise, hücre gelişimiyle desteklenmiştir.


Etobur bitkilerden Drosera (yanda) yapışkan tüylerini kullanarak, Sundew bitkisi ise (altta) salgıladığı çekici koku ile kandırdığı böcekleri dokunaçlarındaki yapışkan maddeyle yakalayarak avlanır. 
Güneş gülü Sundew'in dokunaçları ise, ava doğru bükülür; çünkü dokunaçların bir tarafındaki hücreler, dokunacın diğer tarafındaki hücrelerden daha fazla büyümüşlerdir. Bu tuzakta çiçeğin üzerindeki duyargaların ucundan salgılanan maddelerin yaydıkları kokuyla dokungaçlara gelen böcek buradaki yapışkan maddeye yakalanır. Bu andan itibaren tuzak harekete geçirilmiş olur, ortadaki kısa duyargaların dış tarafında bulunan daha uzun duyargalar bir kafes gibi böceğin üzerine kapanırlar. Böcek bu tuzağın içinde çeşitli enzimler kullanılarak sindirilir.

Bir yaprağın böcek yakalamak için özel bir tuzak hazırlamasının ne anlama geldiğini bir an için düşünelim. Herşeyden önce bir bitki, neden alışılmışın dışında bir beslenme türü geliştirerek, böcekleri avlama ihtiyacı hissetmiş olabilir?

Evrimciler, etobur bitkilerin de diğerleri gibi tesadüfen gelişen doğa olayları sonucunda böyle bir özellik kazandığını öne sürerler. Ancak, bir bitkiye nasıl bir olay tesadüf etmelidir ki, bu bitki çok hızlı hareket eden yapraklara, böcekleri sindirebilen enzimlere sahip olsun? Dahası, her etobur bitki, içinde bulunduğu koşullara uygun olan farklı özelliklere sahiptir. Bunun için örneğin Drosera bitkisinin usta bir avcı olmadan önce belirli aşamalardan geçmesi gerekir. İlk önce etrafta dolaşan böcekleri, sinekleri tespit etmeli ve bu canlıları özel bir laboratuvar testinden geçirdikten sonra, bunların zayıf yönlerini, hangi kokulardan ve renklerden etkilendiklerini, anatomik yapılarını ve onları nasıl sindirebileceğini kararlaştırmalıdır.

 
Daha sonra, bu böceklerin dolaştıkları bölgeyle ilgili bir keşif yapıp nerede yerleşmesi gerektiğini tespit etmelidir. Ancak bundan sonra daha da zor bir aşamayla karşılaşır. Kendi kimyasal ve biyolojik yapısını elde ettiği verilere göre değiştirmesi gerekmektedir. Yani bitkinin hem rengini değiştirecek kimyasal pigmentlere, hem kokusunu değiştirecek salgı bezlerine ihtiyacı vardır. Ayrıca sineğin içine düştüğü zaman kurtulamayacağı bir tuzak tasarlamalıdır. Bunun için gerekli mühendislik çalışmalarını yaptıktan sonra yapışkan tüyler, kaygan bir yüzey ve dibi su dolu bir çanak, bu tuzağı tamamlayan bir kapak ve tuzağı harekete geçiren anahtarları tek tek tasarlamalıdır. Bu arada böceği nasıl sindireceğini de düşünmeli ve bu iş için gerekli enzimleri kullanmaya karar vermelidir.

Yukarıdaki senaryonun akıl ve mantık dışı olduğunu her akıl sahibi insan bilir. Tüm bitkiler gibi etobur bitkiler de ne bir beyne, ne göze, ne de akla ve şuura sahiptir. Böyle karmaşık bir tasarım, değil bir bitki, konunun uzmanı olan bütün bilim adamlarının biraraya gelmesiyle bile meydana getirilemez. Bu üstün tasarım çok açıkça anlaşılacağı gibi, örneksiz yaratan, sonsuz bir ilim ve güç sahibi olan Allah tarafından var edilmiştir. Yeryüzündeki en akıllı canlı olan insan bile örneksiz hiçbir şey yaratamaz. Ressam gördüklerini çizerken, bilim adamı da ancak var olanı inceler. Oysa, sonsuz gücün sahibi olan Rabbimiz, hiçbir örnek edinmeksizin yaratandır. Bu gerçek Kuran'da şöyle belirtilmiştir:

Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir. (Bakara Suresi, 117)




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Yanıt:Yeşil Mucize:Fotosentez
« Cevapla #6 : 27/10/09, 07:58 »
YEDİĞİMİZ YAPRAKLAR

İnsanların birçoğunun zannettiği gibi yaprakların tek işlevi yaşam için gerekli olan oksijeni sağlamak değildir. Yediğimiz, içtiğimiz ve kokladığımız şeylerin önemli bir bölümü yapraklardan oluşur. Yapraklarını yediğimiz sebzeler, çeşit çeşit koku ve tatlarıyla içtiğimiz çaylar günlük beslenmemizin en önemli bölümlerinden birini oluştururlar. Birer besin kaynağı olmasının yanında sebzeler, C, A, tiamin, niasin, folik asit gibi vitaminlerle; kalsiyum, fosfor, demir, sodyum, potasyum gibi minerallerle; çözünür- çözünmez liflerle zenginleşmiş içeriği, az yağlı ve az kalorili olma özelliğiyle insanın sağlıklı beslenmesi için özel olarak yaratılmış nimetlerdir. Doktorların sebze ve meyve tüketimini sağlık için zorunlu görmelerinin sebebi de budur.

Allah'ın insanlar için yarattığı bir nimet olarak, doğada bulunan birçok bitki, baş ağrısından kansere kadar bütün hastalıkların tedavisinde kullanılan maddeleri içermektedir. İnsan vücudunda yapıtaşı olarak görev yapan 20 çeşit aminoasit vardır. Vücut bu 20 aminoasidin 8 tanesini sentezleyemez; bu yüzden bu maddeler besinler yoluyla vücuda alınmalıdırlar. Bütün sebzeler bu aminoasitleri belirli miktarlarda karşılar. Bu bitkiler insan vücudu için özel olarak hazırlanmış yapılarıyla, doğru tüketildiği takdirde hiçbir yan etkiye ve hiçbir zarara yol açmadan, sadece insana sağlık kazandıracak ve gereksinimlerini giderecek özelliklere sahiptirler.

Her gün yediğimiz, sofralarımızı süsleyen, görünümleriyle ve tatlarıyla hoşumuza giden yapraklar gerek biçimleri gerekse içerikleriyle özel tasarlanmışlardır. Örneğin lahana (Brassica oleracea) türü sebzelerdeki kat kat etli yapraklar, sebzenin tazeliğini uzun süre korumasını sağlar. Dış yapraklar bozulsa bile içteki yaprakların bozulması uzun zaman alır. Kalsiyum, C, B1, B2, B12 vitaminleri bu tür bitkilerde bol miktarda bulunur. Ayrıca, karbonhidrat, selüloz, protein, yararlı tuzlar gibi insan vücudu için gerekli maddelere sahip olmalarına rağmen kalorileri çok düşüktür.22

Yediğimiz yapraklara bir diğer örnek de ıspanaktır. Ispanak A, B1, B2, C, K vitaminleri, proteinler, selüloz gibi maddelerin yanı sıra, bol miktarda demir bulundurur.23 Pazı, semizotu, marul, enginar, karnıbahar, aklınıza hangi sebze gelirse gelsin, hepsi yaprak şekilleri, kolay yetişme ve besin muhafaza etme özellikleriyle birer tasarım harikasıdır. Ayrıca bunların tümü besleyici-doyurucu özellikleri ve tatlarıyla insan için özel olarak yaratılmış birer nimettir.

Yediğimiz sebzelerin yanında, içtiğimiz ve yemeklerimize tat vermek için kullandığımız yapraklar da vardır. Bu küçük yaprakların büyük bir kısmı ise Allah'ın doğada bizim için yarattığı özel ilaçlar olarak görev yaparlar. Örneğin toprak olan her yerde yetişen, vitamin, özellikle de C vitamini bakımından en zengin bitki olan maydanoz bunlardan biridir. Kekik de çok sık kullandığımız bir yapraktır. Eski zamanlardan beri bulaşıcı hastalıklara, veba salgınlarına karşı en çok bu kokulu bitkiler kullanılırdı. Bugün yapılan araştırmalarla kekiğin güçlü bir antiseptik olduğu anlaşılmıştır. Kekik yağı, çok güçlü bir mikrop öldürücüdür. Timol adı verilen kekik yağı ilaç yapımında geniş çaplı olarak kullanılmaktadır. Diğer besin özelliklerinin yanında grip, nezle, anjin gibi hastalık durumlarında, iştah açıcı olarak zayıf çocukların tedavisinde ve hastalıktan kalkmış olanların canlanmasında kekik kullanılır.24

Defne, fesleğen, tarhun, dereotu, mercanköşk, urum, nane gibi şifalı bitkilerin sayısı o kadar fazladır ki, bu konuda yazılmış ansiklopedilerde binden fazla bitki çeşidinden ve bitkilerin üstün özelliklerinden bahsedilmektedir. Günümüzde yeniden ele alınan bu bitkilerle kanserden romatizmaya, cilt problemlerinden ses kısıklığına kadar bütün hastalıklara çare aranmaktadır.

Çay olarak içtiğimiz çay bitkisi, adaçayı, papatya, bergamot gibi yapraklar da hem tatları hem de tedavi edici özellikleriyle bu şifalı bitkilerin arasında yer alırlar. Örneğin adaçayına Latince'de Salvia salvatrix yani "can kurtaran ot" adı verilmiştir. Antiseptik olarak kullanılan bu bitki, gece terlemelerini, gribi, asabiyeti, gerginliği önleyici, yatıştırıcı özelliklere sahiptir.25

Bitkilerin bu şifa verici özellikleri, onların insanlar için Allah tarafından birer nimet olarak yaratıldıklarının en açık delilidir. Bir besinin yenilebilir olması, kendisinin kullanmadığı ve sadece insana yarayan maddeleri depolaması, dünyadaki milyarlarca insanı besleyecek kadar bol, yaygın ve kolay olarak yetişmesi, insanın bu besinleri elde etmek için fazla bir çaba göstermemesi, bitkilerin birbirleriyle karışarak sadece insan için anlamı olan tatları oluşturmaları Allah'ın büyük mucizelerindendir. Allah Kuran'da bu nimetini düşünen insanlara şöyle bildirmiştir:

Sizi yaratan O'dur; buna rağmen sizden kiminiz kafirdir, kiminiz mü'min, Allah, yaptıklarınızı görendir. Gökleri ve yeri hak olmak üzere yarattı ve size düzenli bir biçim (suret) verdi; suretlerinizi de güzel yaptı. Dönüş O'nadır. Göklerde ve yerde olanların tümünü bilir; sizin saklı tuttuklarınızı da, açığa vurduklarınızı da bilir. Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir. (Tegabün Suresi, 2-4)


KOKLADIĞIMIZ YAPRAKLAR KOKUNUN KİMYASI

Güzel kokular nereden geliyor? Yemekteki baharatın, bahçedeki çiçeklerin, meyvelerin, sebzelerin, binbir çeşit otun kokularının kaynağı nedir? Koku; güzel hisler uyandırmak, rahatlatmak, iştah açmak gibi insan ruhunda karşılık bulan türlü etkilere sahip bir mucizedir. İnsan için büyük bir nimet olarak yaratılan kokular karmaşık kimyasal bileşiklerdir. Her koku çok hassas miktarlarla biraraya gelmiş elementlerden oluşur. Bitkilere koku veren maddelere "uçucu yağlar" adı verilir ve bu yağlar, bitkinin ismiyle adlandırılır; mesela gül yağı veya kekik yağı gibi. Genç bitkiler, yaşlı bitkilerden daha fazla yağ üretirler; yaşlı bitkiler ise, daha reçineli ve koyu yağlara sahiptirler. Çünkü hafif sıvılar düşük bir sıcaklıkta bile buharlaştıktan sonra geriye kalın ve kolay kolay buharlaşmayan yağlar kalır.

Araştırmacıların yaptıkları çalışmalarda, bu yağların bitkideki işlevi tam olarak anlaşılamamıştır. Ancak böcekleri çekmek için kullanıldıkları genel olarak kabul edilmektedir. Parfümeri, kozmetik ürünleri, sabun, deterjan gibi ürünlerde; yemek, tatlı yapımında bitki yağları kullanılır.

Yağlar bitkinin yeşil bölümlerinde oluşur ve bitkinin olgunlaşmasıyla diğer dokulara, özellikle de çiçek filizlerine taşınırlar. Bu kokuların nasıl oluştuğunu incelediğimizde, karşı karşıya kaldığımız sistemin kompleks ve hassas yapısı karşısında hayrete düşeriz. Yapılan araştırmalarda bitkilerin koku üretiminin bitkinin türüne, mevsime, ışık durumuna ve ısıya göre değiştiği ve bitkilerin bu üretim için 100'e yakın farklı kimyasal bileşik kullandıkları tespit edilmiştir. Tespit edilen bileşiklerin yanında, daha incelenmemiş olan bitkilerin de kendilerine has bileşikleri olduğu düşünülmektedir.

Bu bileşikler üretilirken bitkinin içinde ancak kimya laboratuvarlarında rastlanabilecek bir çalışma yapılır. Bitki özüyle, bitkinin kabuk kısmına yakın olan salgı bezlerine çeşitli kimyasal maddeler taşınır. Bu maddeler, henüz tam olarak anlaşılamayan bir mekanizmayla, salgı bezlerindeki enzimler tarafından, belirli miktarlarda biraraya getirilir ve ortaya çok farklı kokular çıkar. Yani salgı bezleri aynı bir kimyager gibi çalışarak, farklı elementleri birbirine karıştırırlar. Ve bu kimyasal karışımları ile gülün, ıhlamurun, hanımelinin mükemmel kokusunu meydana getirirler. Günümüzde, gelişmiş laboratuvarlarda parfüm, deodorant, sabun kokusu üreten kimya mühendisleri ise bu salgı bezlerinin yaptıklarını taklit ederek, güzel kokular üretmeye çalışırlar. Bu çok büyük bir mucizedir. Akıl, bilinç, eğitim ve teknoloji sahibi insan, gözle görülemeyecek kadar küçük, cansız ve şuursuz atomlardan oluşan bir salgı bezini taklit ederek, ortaya bir güzellik çıkarmaya çalışmaktadır. Bitki ile karşılaştırıldığında sahip olduğu tüm üstünlüklerine rağmen, insan üretimi olan hiçbir koku, aslı ile aynı güzelliğe ve kaliteye sahip olamamakta, en fazla "iyi bir taklit" olmaktan öteye gidememektedir.

 
Koku uzmanları güzel ve birbirinden farklı kokular üretmek için uzun yıllar emek verirler. Oysa bitkilerin küçücük yapraklarında ve çiçeklerinde birbirinden tamamen farklı ve olağanüstü güzellikte kokular üretilir. Bu üretimi sağlayan yapılardan biri soldaki resimde görülen salgı dokularına bağlı kanallardır.
Bu kokular daha sonra yine salgı dokularına bağlı kanallarla yaprak yüzeyinden uçarak havaya karışır. Gül, zambak, leylak çiçeklerinin yapraklarının üst kısmında bu iş için özel olarak görev almış salgı hücreleri vardır. Lavantada bu hücreler bitkinin bütün bölümlerine yayılmıştır. Salgı hücreleri kokuyu yaymak için çok ince ve hassas tüyler kullanırlar. Bu tüylerin ucundaki hücreler yağ-reçine karışımı uçucu sıvılar salgılarlar. Bu sisteme iç salgı hücrelerini, salgı ceplerini ve salgı kanallarını da ekleyince karşımıza, küçücük yaprağa sığdırılmış hayranlık uyandırıcı bir tasarım çıkar. Bitkinin kokusunu çevresine yayması, insanların çok büyük zevk aldıkları bir nimettir. Bir bahçeye girdiğinizde, içinize çektiğiniz mis gibi koku, yapraklarda bulunan bu kusursuz tasarım sayesinde size ulaşmaktadır. Eğer, yapraklardaki bu düzen olmasaydı, çiçekler kokularını çevrelerine yaymayacaklar, sadece üzerlerinde bulunduracaklardı. Peki, bitkilere, kokularını çevrelerine yaymalarını bildiren ve onları bu şekilde tasarlayan güç, akıl ve sanat kime aittir? Bu üstünlüklerin hepsi, sonsuz merhamet ve şefkat sahibi Rabbimizin eseridir.

Koku üretiminde çok ince hesaplar söz konusudur. Bu işlem sırasında son derece kompleks yapılı moleküller üretilir. Örneğin İspanyol yasemini (Jasminum grandiflorum), kokusunu oluşturmak için 10 farklı bileşikten faydalanır. Gül ailesi de koku üretimi için 3 ile 10 arası miktarda bileşik kullanmaktadır. Beyaz frezya (Freesia alba) 10, nilüfer (Nelumbium nucifera) 6 bileşik kullanan bitkilerdendir. Temmuz ayında bütün bahçelerde farklı kokusuyla çiçekler açan hanımeli de (Lonicera americana) 6 farklı kimyasal bileşik kullanır. Aşağıdaki tabloya baktığımızda okumakta bile zorlandığımız bu kimyasal bileşikler, bitki tarafından ancak mikroskopla görülebilecek bir alanda üretildiği gibi, her bitki ayrı bir koku ve kimyasal formül kullanır. Ancak dünyanın neresine gidersek gidelim, aynı bitkiler ilk yaratıldıkları günden beri aynı kokuları üretirler. Yani dünyanın bir ucundaki gül ile diğer ucundaki gül aynı kokuya sahiptir.

21 BİTKİNİN KOKULARINDAKİ 58 KİMYASAL BİLEŞİK
1, 4-dimethoxy benzene
2-phenyl nitroethane
3, 5-dimethoxy toluene
4-keto beta ionone
4-terpineol
5-dimethyl 2-ethyl pyrazine
a-caryophyllene
a-elemene
a-farnesene
a-terpineol
anisic aldehyde
anisyl acetate
b-damascenone
b-lonone
b-pinene
benzaldehyde (C7H6O)
benzyl acetate
benzyl alcohol (C7H8O)
benzyl methyl ether
C15 hydrocarbons  Caryophyllene
cis 3-hexenyl acetate
cis 3-hexenyl butyrate
cis jasmone
cis/trans ocimene
Citronellol
Cyclocitral
delta dodecalactone
dihydro beta ionol
Dihydro beta ionone
Ethyl jasmonate
Eugenol
Geraniol
Geranyl acetone Heptadecadiene
Hexyl acetate
Indole
Jasmin lactone
Lilac alcohols
Lilac aldehydes  Limonene
Linalool
Linalool oxides
methyl 5-hepten-2-one methyl anthranilate
methyl benzoate (C8H8O2) methyl salicylate
n-Hexanol
n-Pentadecane
Nerol-geraniol
Nerolidol
Para dimethoxy benzene Phenyl ethyl acetate
Phenyl ethyl alcohol
T - terpinene
Trans beta ocimene
x-pinene
X - terpineol 
Bitkilerin sahip oldukları kokuların çeşitliliği de Allah'ın yaratışındaki benzersizliğin ve üstünlüğün bir tecellisidir. Hatta bazen aynı türün farklı çiçeklerindeki koku dahi farklı olabilmektedir. Bunun nedeni farklı çiçeklerin farklı kimyasal formüller kullanmalarıdır. Bitkiler, hangi maddeler biraraya geldiğinde hangi koku oluşur bilemezler. Hatta insanlar dahi, bu konunun eğitimini almadıkça bunu bilemezler. Örneğin yandaki tabloda görülen elementlerin nasıl bir kokuya sahip olduğunu bu kitabı okuyan insanların büyük bir bölümü bilmemektedir. Ancak, bitkiler bunu bilirmiş gibi, milyonlarca yıldır kendilerine en uygun kokunun formülünü seçerek, koku üretirler.
 

Bitkilerin, bazı atomları biraraya getirip, bileşikler meydana getirmeleri ve bunun sonucunda koku üretmeleri çok büyük bir mucizedir. Ve dünyanın dört bir yanında, örneğin güller aynı atomları biraraya getirerek aynı kokuyu üretirler. Oluşturdukları bileşikte en küçük bir değişiklik, örneğin bir atomun sayısındaki farklılık kokuyu tamamen değiştirebilir veya tamamen ortadan kaldırabilir. Ancak, hiçbir zaman formülde bir hata yapmazlar. Bitkilere, ancak kimya mühendislerinin sahip olabileceği bu şuuru, aklı ve bilgiyi veren nedir? Dünyanın her yerinde, bitkiler bu formüllere tesadüfen sahip olmuş olabilirler mi?


 
 
Hanımeli, İspanyol yasemini, leylak ve zambak gibi çiçekler kokularının güzelliği ile bilinirler. Bu çiçeklerin yapraklarının üst kısmında koku vermek için özel olarak görev almış salgı hücreleri vardır.

Bitkilerin oluşan kokunun güzel mi, etkileyici mi olduğunu anlayacak bir burunları veya idrak merkezleri yoktur. Hele milimetrenin binde biri gibi bir alanda koku üretecek bir kimya laboratuvarı kuracak ne akılları ne de imkanları vardır. Kokuyu meydana getiren bu kimyasal bileşikleri üretenler bitkinin hücreleridir. Yani bazı şuursuz atomlar bir kimyager gibi yine şuursuz olan başka atomları kullanarak dünyanın en güzel kokularını üretmektedirler. Kendileri dışındaki diğer atomların özelliklerini, hangi miktarlarda biraraya gelmeleri gerektiğini, sonuçta nasıl bir koku elde edeceklerini bilen bu atomlar, kokunun yayılması için gerekli olan çevre koşullarını ve etraftaki hangi canlıları bu koku ile etkileyebileceklerini de bilmektedirler.

Hatta bu atomlar kokuyla etkilemeyi düşündükleri canlının bütün kimyasal yapısını da bilmekte, böylece onun koku algısına uygun bileşikler hazırlamaktadırlar.

Bitkilerin büyük bir kısmı bu koku laboratuvarlarına sahiptirler. Dünyadaki bitkilerin içinde bu şekilde çalışan milyonlarca koku laboratuvarı olmasına rağmen, bu atomlar kimyasal bileşikleri hazırlarken hiç hata yapmazlar. Bu yüzden, dünyanın her yerinde aynı çiçekten aynı kokuyu almak mümkün olur. Böyle mükemmel kokuların belirli formüllere göre, bilinçsiz atomlar tarafından karmaşık işlemlerle imal edilmesini, bu işlem için kurulmuş kimyasal tesisleri, kokunun estetik açıdan taşıdığı anlamı tesadüfle açıklamak mümkün değildir. Koku ve onu imal eden sistemler Allah tarafından özel olarak tasarlanmış ve yaratılmıştır. Binbir çeşit kokunun yanı sıra, kokuyu algılayan canlılar ve onların algılama sistemleri de birbirleriyle uyum içinde yaratılmışlardır. Muz, portakal, elma gibi sayısız meyvanın, gül, lale, gardenya, iğde gibi çiçeklerin bizi etkileyen kokuları işte bu mucizenin ürünüdür.

Bitkinin yaprak, çiçek, gövde, kök, rizom, meyve kabuğu gibi her parçasında bulunan bu kokular, insan ruhunu etkilediği gibi, döllenme ve bitki savunması için böcekleri etkilemek, sıcaklık kontrolü yaparak su kaybını önlemek gibi görevlere de sahiptir.

Sonsuz bir ilim ve sanatla yaratılan kokuların diğer bir yönü de insan vücudunda bulduğu karşılıktır. Güzel kokular, insanın koku algısıyla da uyum içinde yaratılmıştır.

 
Bitkilerdeki koku laboratuvarlarında hiç hata yapılmaz. Bu mükemmellik sayesinde dünyanın her yerinde aynı çiçeklerden aynı kokuyu alırız. Meyveler de her yerde aynı kokuya sahiptir. Koku laboratuvarlarıyla yarışan bitkiler Allah'ın yaratma sanatının ihtişamını kanıtlayan delillerdendir.
 




Çevrimdışı Alparslan

  • Teknik Servis
  • *****
  • İleti: 7.996
  • Konu: 4354
  • Derviş: 4
  • Teşekkür: 108
    • .....................
Yanıt:Yeşil Mucize:Fotosentez
« Cevapla #7 : 27/10/09, 07:59 »
KOKU VE HAFIZA


Kokuları burnumuzdaki olağanüstü sistem sayesinde ayırt ederiz. Koku algılayan 5 milyon hücrenin her biri koku moleküllerini yakalamakla görevlendirilmişlerdir. Bir saniyeden çok daha kısa bir zamanda gerçekleşen işlemler sonucunda kokuları algılarız.
 
Kokuların insan hafızasındaki anıları harekete geçirdiği herkesçe bilinir ve sık sık yaşanır. İnsan, bir şeyi kokladığında, kokuya ait moleküller burna girer. Bitkilerin koku molekülleri uçucudur, bu yüzden çok düşük bir sıcaklıkta dahi gaz haline dönüşerek havada yayılırlar. Çok hafif bir rüzgar bu kokuları burna taşır. Burnun arka kısmına ulaşan koku molekülleri nemli bir dokuyla karşılaşırlar. Bu doku nöron adı verilen ve koku algılayan 5 milyon adet hücreden oluşur. Bu 5 milyon hücreden her biri ucunda reseptörler olan püskülümsü uzantıları dalgalandırarak koku moleküllerini yakalar. Bu duyargaların diğer ucu hücrenin içine yapışıktır. Koku molekülü bu tuzağa yakalandığında seri bir sinyal hücre içinde dolaşarak beynin alt tarafındaki koklama merkezine gerekli mesajı ulaştırır. Bütün bu işlemler bir saniyeden çok daha kısa bir zamanda gerçekleşir. Daha sonra sinyaller buradan çıkarak beynin duygu ve motivasyonla ilgili olduğu sanılan bölümüne (limbik sistem) giderler.26

Bu sinyal sonucunda koklanılan kokunun neye ait olduğu, güzel mi yoksa çirkin mi olduğu anlaşılır. Güzel kokular bir hoşluk duygusuna yol açar. Eğer tanıdık bir kokuyla karşılaşıldıysa, o kokunun kaynağıyla ile ilgili hafıza bilgileri yeniden canlanır. Mesela limon kokusu aldığımızda aklımıza bir limonata gelebilir, ya da baharat kokuları aldığımızda iştah açıcı yemekler aklımıza gelir. Veya bir çiçeğin kokusu, insanın yıllar önce başka bir şehirde aynı çiçeği kokladığı bir bahçeyi hatırlatabilir. Bu ince tasarım karşısında ortaya çıkan gerçek şudur: Bitkiler kimyadan, kimyasal bileşiklerin yol açacağı sonuçlardan haberdar değillerdir. Bu yüzden koku gibi kimyasal bir karışımı üretmeye ve bu karışımı üretecek tesislerin inşasına karar verebilecek imkanları olmadığı gibi bu kokuyu algılayacak organlara, bir kokunun güzel mi ya da kötü mü olduğuna karar verecek sinirlere de sahip değillerdir. İnsandaki koku algısının nasıl çalıştığını da bilmezler. Çok açıktır ki her biri, tüm varlıkları birbiriyle mükemmel bir uyum içinde yaratan, üstün ilim ve sanat sahibi olan Allah'ın birer eseridir. Bütün kokuları ve onları algılayan organları yaratan Allah, insan ruhunu da bu kokulardan etkilenecek şekilde yaratmıştır.


YAPRAKLAR VE ALTIN ORAN

Çevremizdeki bitkilere, ağaçlara baktığımızda dalların birçok yaprakla kaplı olduğunu görürüz. Uzaktan baktığımızda, dalların ve yaprakların gelişigüzel, dağınık bir şekilde dizilmiş olduklarını düşünebiliriz. Oysa, her ağaçta, hangi dalın nereden çıkacağı ve yaprakların dal çevresinde dizilişleri, hatta çiçeklerin simetrik şekilleri dahi belirli sabit kurallar ve mucizevi ölçülerle belirlenmiştir. Bitkiler ilk yaratıldıkları günden beri bu matematik kurallarına harfi harfine uyarlar. Yani hiçbir yaprak veya hiçbir çiçek tesadüfen ortaya çıkmaz. Bir ağaçta kaç dal olacağı, dalların nereden çıkacağı, bir dal üzerinde kaç yaprak olacağı ve bu yaprakların hangi düzenlemeyle yerleşeceği önceden bellidir. Ayrıca her bitkinin kendine özgü dallanma ve yaprak diziliş kuralları vardır. Bilim adamları bitkileri sadece bu dizilişlerine göre tanımlayıp sınıflandırabilmektedirler. Olağanüstü olan ise, örneğin Çin'deki bir kavak ağacı ile İngiltere'deki bir kavak ağacının aynı ölçü ve kurallardan haberdar olmaları, aynı oranları uygulamalarıdır. Her bitkiyi kendine özgü matematiksel hesaplarla en estetik şekilde yaratan, tesadüfler olamaz elbette. Tüm bu estetiğin ve kusursuz hesaplamalarla yapılan tasarımın yaratıcısı sonsuz ilim sahibi olan Allah'tır. Kuran'da da bildirildiği gibi;

Göklerin ve yerin mülkü O'nundur; çocuk edinmemiştir. O'na mülkünde ortak yoktur, herşeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir. (Furkan Suresi, 2)

Bir yapraktan başlayıp, gövde etrafında dönerek aynı hizadaki diğer yaprağa rastlayıncaya kadar yapılan tur sayısı ile, bu turlar sırasında karşılaşılan yaprak sayıları bize Fibonacci sayısını verir. Eğer saymaya ters yönden başlarsak bu kez aynı yaprak sayısı için farklı tur sayısı elde ederiz. Her iki yöndeki tur sayısı ile bu turlar sırasında karşılaşılan yaprak sayısı bize üç ardışık Fibonacci sayısını verir.
Bitki türüne göre değişen bu diziliş şekilleri dairesel veya sarmal yapı şeklindedir. Bu özel dizilişin en önemli sonuçlarından biri yaprakların bir diğerini gölgelemeyecek şekilde yerleşmiş olmalarıdır. Botanikte "yaprak diverjansı" olarak tanımlanan bu oranlara göre bitkilerde yaprakların gövde etrafına dizilişlerindeki düzen belirli sayılarla belirlenmiştir. Bu diziliş son derece kompleks bir hesaba dayanır. Bir yapraktan başlayıp, gövde etrafında dönerek aynı hizadaki diğer yaprağa rastlayıncaya kadar yapmamız gereken tur sayısı (N) ile, bu turlar arasında karşılaştığımız yaprak sayılarını (P), sırasıyla N ve P ile gösterirsek, P/N oranı, bitkilerde "yaprak diverjansı" olarak adlandırılır. Bu oranlar çayır bitkilerinde (otlarda) 1/2, bataklık bitkilerinde 1/3, meyve ağaçlarında (elma) 2/5, muz türlerinde 3/8, soğangillerde 5/13'tür.27

Aynı türe ait her ağacın bu orandan haberdar olup, kendi cinsi için belirlenmiş orana uyması büyük bir mucizedir. Örneğin bir muz ağacı bu oranı nereden bilir ve bu orana nasıl uyabilir? Bu hesaba göre, her muz ağacının çevresinde bir yapraktan başlayıp 8 kere tur attığınızda, aynı hizadaki diğer yaprağa rastlayacaksınız. Ve bu turlar arasında 3 yaprakla karşılaşacaksınız. Güney Afrika'dan Latin Amerika'ya kadar nereye giderseniz gidin, bu oran şaşmayacaktır. Sadece böyle bir yaprak diziliş oranının olması dahi canlıların tesadüfen oluşmadıklarını, kusursuz ve son derece kompleks bir oran, hesap, plan ve tasarımla yaratıldıklarını gösteren önemli bir delildir. Canlıların genetik yapılarına böyle bir oranı kodlayan, onları bu bilgi ve özellikle yaratan üstün bir ilim ve akıl sahibi olan Allah'tır.

Yandaki resimde üstte görülen bitkide, ilk yaprağın hemen üstündeki yaprağa ulaşmak için saat yönünde üç tur dönmek ve yol üzerinde 5 yaprak geçmek gerekir. Saatin aksi yönünde dönüldüğünde ise sadece iki tura ihtiyacımız olacaktır. Dikkat ederseniz elde edilen sayılar 2, 3 ve 5 ardışık Fibonacci sayılarıdır. Alttaki bitkide ise, 8 yaprak geçerek saat yönünde 5 tur, aksi yönde ise 3 tur gövde çevresinde dönülür. Bu kez 3, 5 ve 8 ardışık Fibonacci sayılarını elde ederiz. Bu sonuçları üstteki bitki için: saat yönündeki tur için yaprak başına 3/5; ikinci bitki içinse yaprak başına 5/8 dönüş olarak ifade edebiliriz. 
Ağaç formları içinde en çok rastlanan modellerden biri, gövdenin birbirine tam zıt yönünden çıkan yaprak ve dal çiftleridir. Tohum açıldıktan sonra iki tane yaprak açar, bu yapraklar 180 derecelik bir açıyla karşılıklı olarak dizilmişlerdir. İlk iki yapraktan sonra gelişen diğer iki yaprak ise maksimum dağılımı sağlamak için zıt tarafta, birinci çifte sağdan açı yaparak gelişir. Böyle bir durumda bir dalın etrafında 90 derecelik açılara sahip dört adet yaprak dizilmiş olur. Yani bu dala tepeden bakacak olursak, yaprakların tam bir kare oluşturacak şekilde 90 derecelik açılarla dizildiklerini ve üstteki yaprakların bu sayede alttaki yaprakları örtmediğini görürüz.28 Bu görmeye alışık olduğumuz bir şekildir. Ancak, insanların çoğu tohumların neden özellikle bu şekilde açtığını düşünmezler. Oysa bu, bir planın ve tasarımın sonucudur. Ve amaç, yaprakların üst üste çıkarak birbirlerini örtmelerini engellemek ve hepsinin güneş ışığından faydalanabilmelerini sağlamaktır.


Tohum açıldıktan sonra çıkan iki yaprak, 180oC'lik bir açıyla karşılıklı olarak dizilmişlerdir. İlk iki yapraktan sonra gelişen diğer iki yaprak ise maksimum dağılımı sağlamak için zıt tarafta, birinci çifte 90oC'lik açı yaparak gelişir.
 
Daha karmaşık bir form olan spiral şekline de çok sık rastlanır. Bitkideki bu spiral hareketi gözlemlemek için bir ip kullanılabilir. Bir yaprağın tabanına ip bağlayıp sonra ipi dallara ve budaklara kadar uzatın, geldiğiniz her yaprağın gövdesinde bir kere halka yapın, kavisler mümkün olduğunca düzgün olsun. Bu yöntemle, kara ağaç veya ıhlamur ağacında yaprakların ortalama olarak komşu yaprakta budağın etrafında yarı yol kadar (180 derece) dolandığını görürsünüz; böylece ip yaprak başına 1/2 dönüşle bağlanır. Kayın ağacının yaprakları yalnızca 120 derece aralıklara sahiptir; yaprak başına 1/3 döner. Elma ağacı 144 derece ile 2/5 dönüş, kara çam 5/13. Eğer matematiğe meraklı iseniz, bu oranların nasıl tesadüfen olmayıp, her bir payın ve birimin birbirine hemen bitişik olanların toplamı olduğunu bulursunuz. (aşağıda görüldüğü gibi) Her iki sayı dizilimi de aynı benzer ve basit işlemi yapar:

1, 1, 2 (1+1), 3 (1+2), 5 (2+3), 8 (3+5), 13 (5+8), 21 (8+13), 34 (13+21), 55 (21+34), 89 (34+55), 144 (55+89), 233 (89+144), 377 (144+233), ...29

Bu özel dizilim, bu kuralı keşfeden Fibonacci isimli matematikçinin adı ile anılır ve "Fibonacci serisi" olarak bilinir. Bu kural estetik mükemmellik manasına gelir ve resim, heykel, mimari gibi alanlarda temel bir ölçü olarak kullanılmaktadır. Doğada çok sık rastlanılan bu oran bitkilerdeki ince hesap ve tasarımı anlamada önemli bir anahtardır.


Fibonacci dizisi bitkilerdeki ince hesap ve tasarımı anlamada önemli bir anahtardır. Yukarıdaki çiçekler, Fibonacci dizisine göre sıralanmış olan yapraklardaki düzen ve estetiği göstermektedir. Çevremizde gördüğümüz ağaç ve çiçeklerin yaprakları bize ilk bakışta rastgele dizilmiş gibi görünse de, aslında olağanüstü kompleks bir plan ve matematiksel hesapla sıralanmışlardır.

Yukarıda armut ağacındaki yaprak dizilimi görülmektedir. Armut ağacında bir yaprağın bulunduğu yerden bir iplik geçirir ve ipliği geçirmeye başladığımız yapraktan itibaren tekrar bu yaprağın hizasına rastlayan üstteki yaprağa gelinceye kadar ipliği dalın etrafında çevirecek olursak arada 5 yaprak geçeriz. Ve ancak 6. yaprağın, başladığımız ilk yaprakla bir hizaya gelmiş olduğunu ve bu esnada ipliğin de dalın üzerinde iki defa dolanmış bulunduğunu görürüz. O halde 2 daire üzerinde 5 yaprak bulunduğunu anlatmak için bu ağacın yaprak dizilimi 2/5 olarak yazılır.
 
3/8'in ötesindeki kesirler yosun, lahana ya da her iki tarafa spiral yönde giden taç yapraklı, ayçiçeği gibi sık tohum ya da yaprak sistemlerinde bulunur. Bu bitkilerin yaprakları merkezin etrafında sağdan veya soldan dolanırken bir spiral çizerler, bu spirallerde tur başına düşen yaprak sayısıda fibonacci kuralına göre belirlenir. Mesela papatyanın merkezi üç ardışık kesir kullanır: 13/34, 21/55 ve 34/89; yani yaprağın merkezi boyunca yapacağı bir tur dönüşteki yaprak sayısı ve buna denk düşen dönüş açısı önceden bellidir.30

Fibonacci dizisi doğada çok sık bir biçimde karşımıza çıkar. Bu sayılar kullanılarak üretilen kesirler, bize "Altın Oran"ı verir. Yani Fibonacci sayılarını aşağıda görüldüğü gibi birbirini takip eden kesirler halinde yazdığımızda, ortaya çıkan bölmelerin tamamı estetik mükemmellik manasına gelen ve çoğu zaman "Altın Oran" adı da verilen sayıdır:

1/1, 1/2, 2/3, 3/5, 5/8, 8/13, 13/21, 21/34, 34/55, 55/89...

Görüldüğü gibi bu yolla elde edilen dizinin terimleri Fibonacci dizisinin birbirini takip eden sayılarının bölümü şeklindedir. Ve bu dizinin terimleri olan oranları çam kozalaklarında (5/8, 8/13), ananas meyvesinde (8/13), papatyanın orta kısmındaki floretlerde (21/34), ayçiçeklerinde (21/34, 34/55, 55/89) sağ ve sol spirallerin sayısı olarak görmekteyiz. İşte bu oran ve bu oran sayesinde ortaya çıkan görüntü, doğadaki çiçeklere, ağaçlara, tohuma, deniz kabuklarına ve daha sayısız canlıya estetik bir mükemmellik kazandırır.

Altın oranın doğadaki yeri bununla da kalmayıp, ideal yaprak açılarında da kendini göstermektedir. Bilindiği gibi bitkilerde yapraklar, dik gelen güneş ışınlarından maksimum yararı sağlamak üzere belli bir açıyla sıralanırlar. Örneğin, 2/5'lik yaprak diverjansına sahip bir bitkide yaprak aralarındaki açı,

2 x 360 derece / 5 = 144 derecedir.31

Yapraklarda karşımıza çıkan sayısal mucizeler bununla da sınırlı değildir. Yaprak yüzeyleri de belirli matematik hesaplarının sonucunda anlaşılabilecek tasarımlara sahiptirler. Yaprağın ortasından geçen damar (midrib) ve ondan çıkarak yaprak yüzeyine dağılan damarlar ve bunların besledikleri dokular, bitkiye belirli bir şekil ve yapı kazandırırlar. Yapraklar çok farklı formlara sahip olmalarına rağmen bu hassas ölçüleri muhafaza ederler.

Bitkilerin belirli matematik formüllere göre şekillenmiş olmaları onların özel olarak tasarlanmış olduklarının en açık delillerinden biridir. Bitkinin atomlarında, DNA'sında gördüğümüz hassas ölçüler ve dengeler, bitkinin dış görünümünde de ortaya çıkmaktadır. Bitkinin Güneş'ten maksimum faydalanması gibi hayati amaçların yanısıra, bitkiye estetik bir güzellik kazandıran bu formüller, belirli sayıdaki moleküllerin biraraya gelmesiyle ortaya çıkan renklerle birleştiğinde ortaya olağanüstü manzaralar çıkmaktadır.


 
Lahana ya da her iki tarafa spiral yönde giden taç yapraklı ayçiçeği gibi sık tohumlu bitkilerin yaprakları, merkezin etrafında sağdan veya soldan dolanırken bir spiral çizerler. Çam kozalaklarının pulları da, sağa ve sola dönen spiraller şeklinde dizilmişlerdir. Eğer bunlar tek tek sayılacak olursa, bulunan sayıların, altın orana dayalı fibonacci dizisinin sayıları olduğu görülür. Tüm bu hesap ve düzende Allah'ın kusursuz yaratışının delilleri bulunmaktadır.
 

İşte bu altın oran, sanatçıların çok iyi bildikleri ve uyguladıkları bir estetik kuralıdır. Bu orana bağlı kalarak üretilen sanat eserleri estetik mükemmelliği temsil ederler. Sanatçıların taklit ettikleri bu kuralla tasarlanan bitkiler, çiçekler ve yapraklar Allah'ın üstün sanatının birer örneğidirler. Allah Kuran'da herşeyi bir ölçüyle yarattığını bildirmektedir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:

Yere (gelince,) onu döşeyip-yaydık, onda sarsılmaz-dağlar bıraktık ve onda herşeyden ölçüsü belirlenmiş ürünler bitirdik. (Hicr Suresi, 19)

... Allah, herşey için bir ölçü kılmıştır. (Talak Suresi, 3)

... O'nun katında herşey bir miktar (ölçü) iledir. (Ra'd Suresi, 8)

... Şüphesiz, Allah herşeyin hesabını tam olarak yapandır. (Nisa Suresi, 86)

 
  
    
 botany.hawaii.edu/faculty/webb/BOT410/Leaves/LeafMidrib.htm
2 Steven Vogel, Cats' Paws and Catapults-Mechanical Worlds of Nature and the People, New York 1998, s. 60-61
3 Steven Vogel, Cats' Paws and Catapults-Mechanical Worlds of Nature and the People, New York 1998, s. 60-61
4 T. J. Givnish, Plant stems: biomechanical adaptation for energy capture and influence on species distributions, s. 3-49 in B. L. Gartner (ed.), Plant Stems: Physiology and Functional Morphology. Chapman and Hall, New York 1995
5 T. J. Givnish, Plant stems: biomechanical adaptation for energy capture and influence on species distributions. s. 3-49 in B. L. Gartner (ed.), Plant Stems: Physiology and Functional Morphology. Chapman and Hall, New York 1995
6 Bitkiler, Görsel Kitaplar Dorling Kindersley, İtalya, 1996, s.37
7 Steven Vogel, Cats' Paws and Catapults-Mechanical Worlds of Nature and the People, New York 1998, s. 94-95
8 Steven Vogel, Cats' Paws and Catapults-Mechanical Worlds of Nature and the People, New York 1998, s. 94-95
9 Steven Vogel, Cats' Paws and Catapults-Mechanical Worlds of Nature and the People, New York 1998, s. 94-95
10 desertusa.com/du%5Fplantsurv.html
11 botany.about.com/science/botany/library/weekly/aa022900b.htm
12 botany.hawaii.edu/faculty/webb/BOT311/Leaves/LeafShape-1.htm,
botany.about.com/science/botany/library/weekly/aa020498.htm
13 Kingsley R.Stern, Introduction  Plant Biology, Wm.C.Brown Publisher, USA, 1991, s.110
14 support.net/Medit-Plants/plants/Capparis.spinosa.html;
waynesword.palomar.edu/pljuly98.htm
15 desertusa.com/du%5Fplantsurv.html,
 desertusa.com/nov96/du_ocotillo.html
16 botany.about.com/science/botany/library/weekly/aa103100a.htm,
botany.about.com/science/botany/library/weekly/aa052799.htm
17 Kingsley R.Stern, Introduction Plant Biology, Wm.C.Brown Publisher, USA, 1991, s.52
18 botgard.ucla.edu/html/botanytextbooks/generalbotany/typesofshoots/tendril/
19 Bilim ve Teknik, "Bitkilerin Duyuları", Haziran 2000, s.70
20 sarracenia.com/faq/faq5965.html
21 waynesword.palomar.edu/carnivor.htm
22 perso.wanadoo.fr/steven.piel/en_chouv.html, leafforlife.com/PAGES/BRASSICA.HTM, formda.com/beslenme/besin_ansiklopedisi_detay.asp?besinId=153
23 waynesword.palomar.edu/ecoph31.htm#spinach
24 Lesley Bremness, Herbs, Eyewitness Handbooks, Dorling Kundersley, Singapore, 1997, s.132
25 i5ive.com./article.cfm/historical_plants/49588
26 icr.org/goodsci/bot-9709.htm
27 Dr. Sara Akdik, Botanik, Şirketi Mürettibiye Basımevi, İstanbul, 1961, s.106
28 Guy Murchie, The Seven Mysteries Of Life, 1978, Abd, Houghton Mifflin Company, Boston, s. 57
29 Guy Murchie, The Seven Mysteries Of Life, s. 58-59
30 Guy Murchie, The Seven Mysteries Of Life, s. 58
31 Dr. Sara Akdik, Botanik, Şirketi Mürettibiye Basımevi, İstanbul, 1961, s.105-106








Paylaş facebook Paylaş twitter
 

Aklımızda - saklımızdasın ! Portakallı Çikolatalı Pasta ||semerkandyayin| semerkand.tv| semerkandradyo| semerkanddergisi| semerkandaile| mostar| semerkandpazarlama| sultangazi.bel.tr| sitemap| Arama Sonuçları| Dervişler Mekanı| Wap| Wap2| Wap Forum| XML| Rss| DervislerNet/Facebook | DervislerNet/Twitter | Forum İletişim| |||www.dervisler.net 1.195 saniyede oluşturulmuştur


Yeşil Mucize:FotosentezGüncelleme Tarihi: 27/05/20, 16:44 Dervisler.Net © 2008-2014 |Lisans(SMF) |Sitemap | Facebook | Twitter | İletişim